MİMARLIK
392
KASIM-ARALIK 2016
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
MİMARLIK GÜNDEM

15 Temmuz Darbe Girişimi ve Sonrasındaki Uygulamalar Nasıl Okunabilir?

İlhan Tekeli, Prof. Dr, ODTÜ, Şehir ve Bölge Planlama Bölümü

“Cumhuriyetin ilk yıllarında yeraltına çekilmiş bulunan dini tarikatlar, II. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’de çok partili rejime geçilince, açığa çıkarak, siyasetle ilişkiler kurarak, cemaatleştiler.” “Darbe girişimi sonrasında gelinen noktada Türkiye’nin siyaset, demokrasi ve din ilişkisini yeniden sorgulanmasını, AKP döneminde demokrasiyi sağlama gerekçesiyle içeriği boşaltılmış bulunan laikliğin / sekülarizmin, Türkiye’de demokrasinin sürekliliğini garanti altına alacak şekilde yeniden tanımlanmasını gerektirmektedir.” “Son darbe girişimi ordunun değil, bir cemaatin girişimidir. Böyle bir durumda darbenin önlenmesi için yapılacak olan düzenlemelerin adresi ordu değil, siyasetin ve ekonominin cemaat üreten yapısıdır. Oysa iktidar bu tür konuları siyasal gündemden uzak tutmaya çalışmaktadır.”

15 Temmuz 2016’da Türkiye bir darbenin eşiğinden döndü. Halkın ve güvenlik güçlerinin bir kısmının direnci sonucunda darbe girişiminde bulunanlar, başarıya ulaşamadılar. Bir anlamda Türkiye halkının demokrasiye inancı darbeyle sınanmış oldu. Tabii ki seçim yoluyla oluşmuş bir iktidara karşı olan bir darbe girişiminin başarıya ulaşamamış olması sevinilecek bir durumdur. Ama sadece sevinmekle yetinemeyiz, bir daha benzer durumlara düşmemek için yaşadığımız bu olumsuz deneyimin kapsamlı bir değerlendirmesini yapmalı, demokrasimizin önünü açacak dersler çıkarabilmeliyiz.

Türkiye’de ortaya çıkan dinî cemaatlerden biri gelişerek, etkisini artırarak, uluslararası bir aktör konumuna gelmiş, amaçlarını gerçekleştirmek için terörü kullanabilen bir örgüte (FETÖ) dönüşmüş, devlet içinde meşru devlete paralel bir yapı oluşturmuş ve 15 Temmuz’daki darbeyle iktidarı ele geçirmeye çalışmıştır. Tabii bu bir suçtur, hukuk devletinin kuralları içinde cezalandırılması gerekir. Ama benim gibi plancılar için bu yetmez. Demokratik rejimimizi birinci sınıf ve darbe üretmez hale getirmemiz gerekir. Gündemimizi darbe girişimcilerinin cezalandırılmasıyla sınırlarsak, dikkatimiz FETÖ ve onun kötülükleri üzerinde yoğunlaşacaktır. Ama gündemimize darbe üretmez bir demokrasinin nasıl kurulacağı sorusu hakim olursa, siyasal rejimimizin eksikliklerini, demokrasimizin araçsallık düzeyinin nasıl aşılacağı gibi konuları konuşmaya başlarız. Dedikodu yapmayı bırakarak, yapıcı düşünceler geliştirmeye başlarız. Bunun için şunları sorgulamalıyız:

  • Türkiye demokrasindeki siyaset yapma biçimi ve uygulanan ekonomik politikaların cemaatlerin yeşermesine uygun bir ortamı nasıl yeşertti?
  • Bu cemaatlerin hangi tür siyasal ilişkiler içinde iktidar talebini darbeyle ortaya koyan bir terör örgütüne dönüştü?

Bu soruları yanıtlayamazsak siyaset yapma biçimimizde gerekli olan zihniyet dönüşümünü gerçekleştiremeyiz.

Bu sorulanın yanıtını sadece Türkiye içinde ve son yıllarda yaşananlarda aramamız yeterli olmaz. Yanıtı daha büyük resimde aramalıyız. Bu resmi kapsamlı bir şekilde çizebilmek için bakacağımız zaman diliminin tüm Ortadoğu coğrafyasının, 1820’li yıllardan günümüze kadar uzanan 200 yılını kapsaması uygun olur. Bu coğrafyada 1820’lerden itibaren iktidarlar modernleşme yönünde adım atmaya başlamışlardır. Aşama, aşama iktidarın kaynağı ilahi olmaktan çıkarak, halka dayandırılır hale gelmiştir. Çok hızlı olmasa da kapitalist ilişkiler gelişmeye, modern teknoloji girmeye, modern bürokrasi ve eğitim kurumsallaşmaya başlamıştır. Bu dönüşümü Kuzey Atlantik kıyılarında oluşan innovative sistem, tüm dünyayla birlikte Ortadoğu’ya da yaymıştır. Ortadoğu’ya ulaştığında yavaşlayan bu dönüşüm, ulaştığı yerlerde kazananlar karşısında kaybedenler de oluşturuyordu. Böyle bir süreç içinde modernleşmeci iktidarlar karşısında direnen İslamcı hareketler ortaya çıkıyordu. Bu direnen İslamcı hareketlerin iktidarı ele geçirme stratejileri cemaatler halinde örgütlenmeden geçiyordu. Nitekim 1928 yılında Mısır’da kurulan Müslüman Kardeşlerin kurucusu Hasan El-Benna’nın stratejiyle “Fethullahçı”ların stratejisi çok benzerdir. Kendi dayanışma ağlarını, kendi okullarını, hastanelerini kurmakta, devlet dairelerinde kadrolaşmaktadırlar. Türkiye’deki Menzilciler, Süleymancılar, İskenderpaşa Dergâhı Mensupları ve benzeri cemaatlerin stratejileri de benzerdir. Günümüzde, Fethullahçılar tasfiye edilirken diğerlerinin faaliyetlerini sürdürmekte olmasının nedeni Fethullahçıların güçlenerek amacını iktidarı ele geçirmeye yükseltmiş olmasıdır denilebilir.

Cumhuriyetin ilk yıllarında yeraltına çekilmiş bulunan dini tarikatlar, II. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’de çok partili rejime geçilince, açığa çıkarak, siyasetle ilişkiler kurarak, cemaatleştiler. Bu cemaatlerin güçlenmesinin hızlanması 1980 sonrasında Özal döneminde oldu. Türkiye’de İslamcı siyasal hareket Millî Selamet Partisi (MSP) döneminde iktidarda söz sahibi olduysa da, gücünü sürdüremedi, 1997 yılında postmodern bir darbeye neden olarak iktidardan uzaklaştı. Ama AKP, kurulduktan sonra ideolojisini yeniden formüle ederek, cemaatler arası koalisyonu sağlayarak hegemonik bir parti haline gelmeyi başardı. Fetullahçılar AKP iktidarının ilk dönemlerinde gelişmiş kadrolarını harekete geçirerek çok güçlendiler. Güçlerini aşırı olarak değerlendirmeye başlayınca da, iktidarı ele geçirecek girişimleri planlamaya başladılar. AKP’nin bu konuda uyanması önemli bir gecikmeyle gerçekleşse de Tayyip Erdoğan’ın Fethullahçılarla ilişkisi koptu. Ve öykü 15 Temmuz 2016 darbesine ulaşmış oldu.

Darbe girişimi sonrasında gelinen noktada Türkiye’nin siyaset, demokrasi ve din ilişkisini yeniden sorgulanmasını, AKP döneminde demokrasiyi sağlama gerekçesiyle içeriği boşaltılmış bulunan laikliğin / sekülarizmin, Türkiye’de demokrasinin sürekliliğini garanti altına alacak şekilde yeniden tanımlanmasını gerektirmektedir. Bu görev tabii ki büyük ölçüde iktidara düşmektedir. Darbe sonrasında AKP iktidarı olağanüstü hal ilan ederek zecri tedbirler almaya başlamıştır. Bu noktada sorulması gereken soru, AKP iktidarının aldığı önlemlerin bizi kararlı bir demokrasiye mi yoksa inşa edilmiş bulunan bir muktedirin gücünü artırmaya mı yöneldiği olmaktadır.

Darbe sonrasında AKP iktidarının uyguladığı stratejiyi dört başlık altında toplayabiliriz. Bunlardan birincisi FETO örgütünü devletten temizlemek diye formüle edilmektedir. Bu strateji ikna ediciliğini kanser hücrelerini temizlemek metaforuna dayandırmaktadır. Böyle bir metafor kullanılınca yapılan operasyonlar çok genişlemekte, çok büyük kitleleri etkiler hale gelmekte, toplum içinde uzun erimde büyük rahatsızlıklara neden olabilecek bir yola girilmiş olmaktadır. Kanser hücrelerini temizlemenin tedavi edici bir yönü bulunmaktadır. Oysa bu durumda temizlenen vatandaştır. Tabii ki, devletin vatandaşla ilişkisini cezalandırma anlayışı üzerinden değil, iyileştirme, doğru yola getirme metaforu üzerinden kurmasının daha doğru bir yol olabileceğini düşünmek doğru olur.

Kuşkusuz darbe girişimi sırasında halkın sokağa çıkarak yaşamı pahasına demokrasiyi savunması muhteşem, spontan bir davranış olmuştur. Türkiye halkının askeri rejimlere, diktatöryel yönetimlere karşı olduğu açıktır. Ama nasıl bir demokrasi istediği konusunda üzerinde uzlaşılmış bir perspektifi bulunmamaktadır. Bu nedenle de Türkiye sivil bir anayasayı gerçekleştirememektedir. Bu darbe sonrasında halkın harekete geçen duygusallığı bu yönde bir siyasal hareket haline dönüştürülememiştir. Yapılanlar, büyük örgütlü mitingler düzenlemenin ötesine geçememiştir. Aslında mitinglere ne kadar sembolik anlamlar yüklenmeye çalışılsa da yeni düşünceler, uzlaşılar geliştirmeye uygun bir form değildir.

Darbe sonrasında uygulanan stratejinin üçüncü ögesi, gelecekteki darbeleri önlemenin yolu olarak görülen ordunun alelacele yeniden düzenlenmesi olmuştur. Ordunun geçmişte, birçok darbede önemli roller almış olduğu doğrudur. Ama son darbe girişimi ordunun değil, bir cemaatin girişimidir. Böyle bir durumda darbenin önlenmesi için yapılacak olan düzenlemelerin adresi ordu değil, siyasetin ve ekonominin cemaat üreten yapısıdır. Oysa iktidar bu tür konuları siyasal gündemden uzak tutmaya çalışmaktadır.

Darbe sonrasında uygulanan dördüncü stratejik öge, Türkiye’de siyasete egemen olan gerilimi düşürerek, AKP, CHP ve MHP arasında bazı konularda bir karşılıklı anlayış zemini oluşturmaya çalışmak olmuştur. Toplumda böyle bir algının oluşmasını iktidar partisi çok istemektedir. Toplum çatışmalı bir siyasetten bıktığı için, muhalefet partilerini de bu yönde davranması için baskı altına almaktadır. İktidar sözcüleri bunu “Yenikapı Ruhu” diye adlandırmaktadırlar. Bu havanın oluşması bakımından Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Fethullahçıların kendini kandırdığını söyleyerek özür dilemiştir. Kanımca bunlar önemlidir, ama yeterli değildir. Bunun yeterli hale gelmesinin koşullarını Kemal Kılıçdaroğlu Yenikapı konuşmasında ifade etmiştir. Bu bakımdan kritik olan, özeleştiri yapılarak, geçmişteki hatalı siyasal davranışların tekrarlanmayacağının sözünün verilmesi olmaktadır. Oysa iktidar böyle bir noktadan uzakta bulunuyor. Böyle bir noktaya gelinmediğinden darbe sonrasındaki düzenlemelerin bizi daha iyi bir demokrasiye götürebileceği konusunda iyimser olamıyorum.

Bu icerik 638 defa görüntülenmiştir.
<p>15 Temmuz 2016 darbe  girişimi sonrası Boğaziçi Köprüsü’nde yapılan protesto<br />