MİMARLIK
380
KASIM-ARALIK 2014
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
GÜNDEM

Mimarlar Odası’nın 60. Yılı

2014, Mimarlar Odası’nın kuruluşunun 60. yılı. Odanın 70. yılına doğru, önümüzdeki on yılın gelecek vizyonu ne olmalıdır? Mimarların meslek örgütünün on yıl sonra neleri başarmış, hangi perspektifleri çizmiş ve gerçekleştirmiş olduğu üzerine öngörülerden oluşan bir forum bölümü derledik. Odanın yakın dönem geçmişi, bugünü ve önümüzdeki on yıl içerisinde atacağı adımların izleğini sürdüğümüz forum, aynı zamanda geleceğe bir mektup.

Oda’nın 60. yılında Oda tarihi, mimarlık politikası, mesleki ve toplumsal alanda etkinlik, örgütsel deneyimler, yapılan çalışmalar ve benzeri konular üzerine çalışmalar sürdürülmektedir. Bu yazı ile mimarlık meslek örgütlenmesi ve bu çerçevede Mimarlar Odası tarihine genel anlamda vurgu yapılması, kapsamlı değerlendirmeler yapılan 50. yıldan sonra yaşanan son on yılın (2004-2014) değerlendirmesi ve geleceğe ilişkin önerilerde bulunulması amaçlanmaktadır.

Kökleri Roma dönemine kadar uzanan meslek örgütlenmeleri, Bizans ve sonrasında önemli gelişim göstermiştir. Selçuklu dönemindeki ahilik sistemi ve ardından Osmanlı’daki lonca teşkilatının büyük bir işlevi vardır. 1908 yılında İstanbul’da çok sayıda sivil örgütü kurulmuştur. Bu tarihte kurulan Osmanlı Mühendis ve Mimar Cemiyeti varlığını 1922 yılına kadar sürdürebilmiştir. Cumhuriyetten sonra, 1926 yılında kurulan Türk Mühendisler Birliği ve 1927’de Türk Yüksek Mühendisler Birliği ilk örgütlenmelerdir.

1954 yılında TMMOB’nin ve bağlı odaların kurulmasıyla birlikte meslek örgütlenmeleri alanında bir toparlanma ve yeni bir yapılanmaya gidilmiştir. Yeni dönemde TMMOB ve odalar meslek alanında ve demokrasi mücadelesinde çok önemli bir işlev üstlenmişlerdir. 1924 Anayasası ile “tüzel” kişiliğe kavuşan meslek kuruluşları, 1961 Anayasası ile “özerk ve kamusal” kimliğe kavuştukları gibi hukuki dayanakları da güçlendirilmiştir. 1954 yılında kurulan Mimarlar Odası Anayasa’nın 135. maddesine dayanılarak, "belli bir mesleğe mensup olanların müşterek ihtiyaçlarını karşılamak, mesleki faaliyetlerini kolaylaştırmak, mesleğin genel menfaatlere uygun olarak gelişmesini sağlamak, meslek mensuplarının birbirleriyle ve halkla ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hâkim kılmak üzere meslek disiplini ve ahlakını korumak” amacı ile 6235 sayılı Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği Kanunu ile kamu kurumu niteliğinde bir meslek örgütü olarak kurulmuş ve kamu tüzel kişiliğine sahip olmuştur. Mimarlar Odası, mimarlık alanındaki örgütlenmeler içinde varlığını sürdürebilmiş olan en önemli meslek kuruluşudur. Ülkemize özgü tarihsel koşullar içinde belli ara dönemler yaşanmış olsa da Oda birikimi, deneyimler sayesinde sürekliliğini sağlayacak araçları geliştirmeyi başarabilmiştir. Oda çalışmalarının sürdürülmesinde “Mimarlar Odası Toplum Hizmetinde” şiarı, çalışma anlayışına, mimarlık pratiğine ve örgütlenme çabalarına referans olmuştur.

Mimarlığa ve Mimarlar Odası’na Kuşatma (2004-2014)

İktidar, kentsel dönüşüm adı altında “kent, kültür, çevre yağması” niteliğinde kararlarını engelsiz hayata geçirmek için önünde engel olarak gördüğü meslek örgütlerini işlevsizleştirme politikalarını yürürlüğe sokmuştur. Bu yeni iktidar anlayışı ile 60 yıllık Oda tarihinde “1980 Darbesi”nden sonra mesleğe, mesleki haklara ve Oda örgütlülüğüne yönelik en büyük ve kapsamlı saldırı son on yılda gerçekleşmiştir. “Demokrasi ve kentleşme” tarihimize “kara bir leke” olarak geçen bu dönemde anayasal güvenceye sahip “özerk” kamu kuruluşları olan meslek örgütleri işlevsizleştirilmeye çalışılmıştır. Merkez ile bu kuruluşlar arasında Anayasa’da “vesayet” ilişkisi tanımlanmışken, bu kuruluşlar 12 Eylül 2010 anayasa referandumu ve sonrası çıkarılan KHK, yasa ve torba yasalarla “iktidarın emrinde” kuruluşlar haline getirilmektedirler. Aynı anlayış doğrultusunda “Torba Yasa” marifetiyle meslektaşlarımızın “telif hakları”nı ortadan kaldıran ve Odaların kamu denetimi yapmalarını engelleyen hükümler getirilmiştir.

Bir Yeniden Uyanış Olarak “Gezi Direnişi”

İktidar “yağma, baskı, şiddet ve sindirme politikaları” karşısında toplumsal dinamiklerin teslim alamayacağını ve ciddi bir direnişle karşılaşabileceğini hesap edemeyerek kendi açısından tarihî bir hata yapmış ve yarattığı “kof prestij” Gezi’de yerle bir olmuştur. Nitekim iktidarın “otoriter ve yağmacı” politikalarına, Mimarlar Odası’nın öznesi olduğu 2013 Haziranında toplum büyük bir direnişle karşılık vermiştir. Meydanlara, kamusal alanlara sahip çıkan milyonlarca yurttaşımız “Gezi Direnişi” ile “demokratik yönetim” ve “sağlıklı kentleşmenin” bir hayal olmadığını göstermiştir.

Mimarlar Odası tarafından öngörülen “Kent Dayanışmaları” 2004 yılında gündeme gelen Haydarpaşa Garı, kıyı ve liman alanı yağması karşısında kamusal nitelikteki “tarihsel ve kentsel sit alanı”nı değerleriyle birlikte korumak için oluşturulan “Haydarpaşa Dayanışması” ile somutlaşmış ve bu yapıyı deneyimleme olanağı sağlanmıştır. Süreç içerisinde “kent dayanışmaları” mimarlıkla toplumun buluşması ve katılımcılığın temel unsuru olarak “demokratikleşme ve sağlıklı kentleşme”nin güvencesi haline gelmişlerdir. Duyarlı toplum kesimleri ve süreçten direkt olarak etkilenen çevreler, kentin değerlerinin / kentli haklarının korunması ve sağlıklı bir kentleşme için dayanışma girişimlerini artırmaktadırlar. Yeni bir toplumsal uyanış olarak gündeme gelen “Gezi Direnişi” bu birikimin üzerine oturmaktadır.

Mimarlar Odası “Zorlukları” Aşabilecek Örgütlülüğe ve Birikime Sahiptir

Demokratik hakların gaspı, mimarlık ve kentleşme alanında yaşanan kapsamlı sorunlara ülkemizi de içine alan savaş koşullarının eklenmesi var olan kaosu daha da derinleştirmiş ve toplumsal gerilimi tetiklemiştir. Bölgemizde yaşanan çatışmalar sonucu toplumların göç etmek zorunda kaldığı, temel insan hak ve özgürlükleri olan yaşam ve çevre hakkı, düşünce, ifade ve inanç özgürlüklerinden mahrum bırakılmakta ve gelişmelerden bütün kentler etkilenmektedir.

“Kent ve insanlık suçu” işlemenin günlük rutin haline geldiği yaşadığımız ortamda Mimarlar Odası’nın geleneksel olarak “demokrasi ve barıştan yana” tavrını etkili ve kararlı bir şekilde sürdürme sorumluluğu artmıştır. Mesleki ve toplumsal dayanışma içersinde bu tarihsel görevi yerine getirebilecek potansiyele sahiptir. TBMM’nin “kamu ve toplum yararına” bir yasa veya düzenleme çıkma ihtimali bulunmadığı düşünülünce Oda’nın hazırladığı yönetmeliklerin ve ihtiyaç duyulan yasaların çıkarılması mümkün gözükmemektedir. Bu koşullarda “Mimarlık Politikası”nın Oda örgütlülüğü içinde geliştirilmesine bağlı olarak meslek ortamının düzenlenmesi, meslek pratiği, mesleki haklar ve meslek etiği bakımından bağlayıcı “iç hukuk” haline getirilmesi ve uygulanması öncelikli ve ilkesel bir öneme sahiptir.

Mimarlar Odası’nın dinamizmini, geleneğinden gelen yaratıcılığını ve kendini yenileme potansiyelini yeni kuşaklarla buluşturarak örgütsel yapısını geliştirilmesi ve etkinliğinin geleceğe güçlenerek taşınmasının olanaklı olduğunu 60 yıllık Oda pratiğinden biliyoruz. Mimarlar Odası üstlendiği tarihsel sorumluluklar çerçevesinde hiç kuşku yok ki, karşı karşıya bulunduğu “zorlukların” üstesinden dayanışma anlayışı içerisinde gelebilecektir. Yaşanan her türlü “kuşatmaya” rağmen bugün olduğu gibi, gelecekte de bilimin rehberliğinde “kamu ve toplum” yararı doğrultusunda, ülkenin “özgür ve demokratik” geleceği için kararlı yürüyüşüne devam edecektir.

Eyüp Muhcu

Mimarlar Odası Genel Başkanı

 

 

 

70. Yıla Doğru Beklentilerimiz

Mimarlar Odası’nın 60. yılında ileriye dönük perspektiflerimizi, beklentilerimizi aktarmaya çalışacağım bu değerlendirmeyi yaparken, Oda’nın 70. yılında bunları okuyanların (umarım içlerinde oluruz) öngörülerimizin gerçekçi olup olmadığını irdeleyecekleri düşüncesi doğrusu bir gerginlik oluşturuyor. Gündem çok hızlı değişebiliyor; bugün dile getirilenlerin aşılabileceğini, genç meslektaşlarımızın bizlerden daha iyi kullandıkları yeni iletişim olanaklarıyla fark yaratacaklarını, bugünkünden daha etkin bir sosyal sorumluluk duygusuyla hareket edeceklerini görüyorum.

Öncelikle ülkemizin siyasi ortamına ilişkin bir dileğimi aktarayım; 2024 yılında siyasetin hepimizi sarmalayan o karamsar ortamının dağılacağını umut ediyorum. Ülkemizin yakın tarihi benzer karanlık zamanların yaşanabildiğini, ancak her zaman demokrasi güçlerinin göstereceği duyarlılığın, antidemokratik uygulamalara karşı oluşturulacak direncin ve halkımızın sağduyusunun böylesi dönemlerin aşılmasını sağladığını göstermiştir.

Bugün Oda’nın enerjisinin önemli bir kısmının meslek örgütlenmelerine yönelik siyasi saldırılara ve kentlerimizdeki yoğun rant baskısına karşı gösterilen dirence ayrılmak zorunda olduğu bir gerçek. Meslek örgütlenmemizin kurumlaşmasının geliştirilmesi yönünde yapılması düşünülenler, muhtemeldir ki her şeye rağmen yapılabilecektir. Bu verili ortamdan hareketle ve bu gerilimin farkında olarak 70. yılda kurumlaşmanın geldiği (gelmesi gerektiği) seviyeyi, bu kurumlaşmanın enstrümanlarını aktarmaya çalışayım.

Odamızın “mimarlık mesleğini yapma biçimiyle” nasıl ilişkileneceği sorusuna cevabımız öncelik kazanıyor. Küreselleşmenin artan etkisine bağlı olarak, küresel hizmet ticareti ve bunun mesleğimize yansımalarının Oda gündeminde daha çok yer alacağını düşünebiliriz. Bu konu çerçevesinde nasıl bir yol izleneceği, ne gibi yapısal tedbirlerle bunlara cevap verileceği süreç içerisinde yoğun bir şekilde tartışılacaktır. Yabancı mimarların ülkemizdeki mimarlık hizmetlerinin yoğunlaşması, bunun hukuksal düzenlemelerinin yapılması yönünde eksikliklerin giderilmesi de gerekecektir. Yasal zorunluluğu aşmak için imzacılık yapılması değil, ortak çalışmanın teşvik edildiği bir iş ortamının sağlanması, bunu hedefleyen bir yaklaşımın özendirilmesi Oda gündeminde olacaktır.

Türkiye 2024 yılında hâlâ bir “küçük bürolar cenneti” (veya cehennemi) olarak kalacak mıdır? Küresel hizmet ticaretinin arttığı bir dünyada bürolarımızın nasıl evrileceğini görmemiz lazım. Büroların akreditasyonu kapsamında düzenlemelerin yapılabileceğinin konuşulduğu bugünden ileriye dönük olarak ne gibi adımların atılabileceğini kestirmek oldukça güç.

Bugün Mimarlar Odasının 44.918 üyesi var (14 Ekim 2014 itibarıyla). 2013 yılında üye olanların sayısı 2.179. YÖK’ün son kararlarıyla bu sene öğrenci kontenjanı 5.511’e ulaştı; yani Mimarlar Odası’nın üye sayısı 70. yılında 60.000’i aşabilir. Mimar sayısının fazlalığından yakınmak ya da endişeye kapılmak yanlış bir izlenim olur. Nüfusumuza, kentleşme oranımıza, yapı üretim hacmimize bakınca daha fazla mimara ihtiyaç duyulabileceği söylenebilir, ama ne yazık ki mevcut mimar birikiminin bile yeterince değerlendirilmediğini, kamu kesiminde ciddi bir teknik eleman erozyonu olduğunu görüyoruz. 2024 yılı için yaptığımız iyimser yorumlara burada bir ek yapabiliriz: Kamu kesimindeki mimar istihdamının artacağını, mimar istihdam etmeyen belediye kalmayacağını umut edelim.

Mimarlar Odası’nın bugün 26 şubesi, 85 kentte temsilciliği ve 49 kentte de Mimarlar Odası temsilcisi var. Artan üye sayısına bağlı olarak temsilcilik ve şube sayısının artacağını bekleyebiliriz. Elbette bu hızlı yapılaşmaya, artan gündeme cevap verebilecek bir Genel Merkez yapılanmasının da süreç içerisinde berkitilmesi, geliştirilmesi gerekiyor. 1954 yapılanması çerçevesinde oluşturulan 7 kişilik bir merkez yönetiminin ve sınırlı bir Genel Merkez kadrosunun üstesinden gelemeyeceği çeşitlilikte ve yoğunlukta bir iş hacminin Oda’nın gündemine yığılması kaçınılmaz.

Oda’da bir süreden beri yeni yapılanmalar farklı örgütlenme enstrümanları gündemde. Sürekli Mesleki Gelişim Merkezi, Mimarlık Akreditasyon Kurulu, Mesleğe Kabul ve Kayıt Kurulu, Mimarlık Araştırmaları Merkezi, Staj ve Meslek Pratiği Eşgüdüm Kurulu gibi çalışmalarını sürdüren, oluşturulması düşünülen ve kendi alanlarıyla ilgili farklı kesimlerden katkılarla zenginleşebilen bu yapılanmaları geliştirmemiz gerektiğini düşünüyorum. 70. yılımızda bu yapılanmaların oluşum süreçlerini tamamlayacağını, meslek ortamımıza yapabilecekleri katkıların daha görünür olacağını öngörmek yanıltıcı olmayacaktır.

Önümüzdeki on yıl içerisinde Türkiye’de demokrasi kültürünün bugünkünden daha iyiye doğru evrileceğini umut ederek iyi dileklerimize bir yenisini daha ekleyelim. Elbette bu iyimser havanın Mimarlar Odası’nda da yansımaları olacaktır. Sadece genel kurullar sürecinde değil, daha geniş bir süre içerisinde katkının ve katılımın alınabileceği ortamların yaratılması, geliştirilmesi mümkün olabilir diye düşünüyorum. 2024 yılı içerisinde gerçekleşecek genel kurulumuzun bugünkünden daha verimli geçebilecek bir düzenlemeye kavuşmasını diliyorum.

Hizmet alanları farklılaşan ve çeşitlenen mimarlara yönelik Oda içi örgütlenme kanallarının açılması ve / veya var olanların iyileştirilmesi, geliştirilmesi mümkün. Farklı alanlarda çalışan meslektaşlarımızın Oda yönetmelikleriyle ilgili, kendi meslek hukuklarıyla ilgili gündeme getirmek istedikleri sorunlar var ve bunların ele alındığı platformların yaratılması gerekiyor.

Önümüzdeki süreçte gündemimize gelmesi beklenen başlıca konulardan öncelikle mimarlık meslek hukukumuzun geliştirilmesi yönündeki çalışmaları dile getirebiliriz. Üye hukukumuzun geliştirilmesi, mimari fikrî haklar alanında yapılacak çalışmalar önemli gündem maddemiz olmaya devam edecek. Farklılaşan mimarlık hizmetleri karşısında üye haklarının daha etkin bir şekilde korunması önemli; disiplinler arası yetki kavgasının süreceğini öngörebiliriz. Yurtdışında çalışan meslektaşlarımıza yönelik mevcut Oda mevzuatımızın da geliştirilmesi gerekiyor.

2024’de AB ile ilişkilerimizin nasıl bir seyir izleyeceğini kestirmek pek mümkün görünmüyor. Avrupa Birliği sürecindeki meslek uygulamaları kapsamında geliştirilen “Mesleki yeterliliklerin belirlenmesi ve karşılıklı tanınması” başlıklı uyum yasasının önümüzdeki yıllar içerisinde tekrar gündeme gelmesi beklenebilir.

Türkiye’de dört yıllık eğitimle yetkinin alınması ve ömür boyu bu yetkinin kullanılması üzerine kurgulanmış bir meslek ortamının yanlış olduğunu söylüyoruz. Herkesin her işi yapabildiği amorf bir meslek ortamı yerine belli eğitimleri, belli birikimleri sağlamış olan insanların ancak o işi yapabilecekleri, sertifikalı bir takım iş düzenlerinin oluşturulmasını, yeterlilikleri daha iyi tarif edebilen bir sistemin yerleşmesini hedeflemeliyiz.

Son olarak çok önem verdiğim bir konuya, “toplum ve mimarlık” alanındaki çalışmaların geleceğine ilişkin beklentilerime yer vermek istiyorum. Mimarlığın kültürün bir ifadesi olduğunu daha sık hatırlamalı ve hem meslektaşlarımıza, hem de topluma hatırlatmalıyız. Mimarlığın toplumsal sorumluluğu bağlamında, günümüz dünyasında toplumun yaşam kalitesinin artırılmasına yönelik oluşturduğumuz Türkiye Mimarlık Politikası çalışmalarının önümüzdeki süreç içerisinde tartışılmasının daha da önem kazandığını vurgulamak isterim. Toplumla birlikte mimarlığı tartışabilmeli, topluma yönelik çok yönlü mimarlık yayınları üretebilmeliyiz. Kentsel dönüşüm adı altında kentlerimizde hızlı bir yıkımın olduğu bu günlerde ileriye dönük olarak iyimser beklentilerin dile getirilmesi oldukça güç de olsa kentlerimizin yaşam kalitesini yükseltecek, kentlilerin iyiyi güzeli doğruyu arayan, yanlış ayıplı hizmeti reddeden duyarlı tavrını geliştireceklerini, yaşam alanlarının kötüye giden döngüsüne tepki gösterebileceklerini umut ediyorum.

Oda’nın 70. yılına yönelik olarak yapılabilecekleri, yapılması gerekenleri, beklentilerimi, endişelerimi, öngörülerimi, umutlarımı dile getirmeye çalıştım. 60 yıllık performansına baktığımızda Mimarlar Odası’nın kendisini sorgulama, eleştirme, öz değerlendirme duygusunun oldukça yüksek olduğunu, süreç içerisinde kendini yenileme potansiyelini hayata geçirebildiğini, zor dönemlerde inanılmaz atılımlar yapabildiğini, böylesi bir güce sahip olduğunu görüyoruz. Eminim on yıl sonra da değerlendirme yapacak olanlar benzer duygularla yapılanları değerlendireceklerdir.

Bülend Tuna

Mimarlar Odası Eski Başkanı

 

 

 

ÖNCE İNSAN

Bu ülkeye yazık oluyor. İnsanlarına, doğasına, kentlerine, kültür varlıklarına, kültürel zenginliğine yazık ediliyor. Paramparça olan toplumsal varlığımız sert rüzgârlarla savruluyor. Sonbahar yaprakları gibiyiz, her birimiz bir başka yere düşüyor. Umutsuzluk çağının son kertesinde karanlığın içinde bir ışık aramaktan hepimiz artık yorgun düştük.  Ve bu toplumun bireyleri olarak bizler, birbirimize destek olmak, umudun tamamen tükenmediğini,  yoksunluğun ve yoksulluğun içinde dahi o ışığın aslında hiçbir zaman yok olmadığını, bu zalim dünyada metafiziğe, hatta pagan geleneklere ve radikalizme sığınmaktan daha akılcı ve zekâ ürünü işler yapılabileceğini göstermek için yaşadığımız pratikler olmasa hayata tutunmaktan vazgeçebilirdik.

Ama bugün yaşıyorsak, sadece ve sadece hâlâ direnebildiğimiz, direnme gücümüzü korumak için hâlâ olağanüstü bir çaba gösterebildiğimiz içindir. Bu ülke bu hale bir günde, hatta bir yılda, hatta son 10 yılda gelmedi. Kırk yılı aşkın bir süredir dünyanın her yerinde post modern yaşam tarzlarının insanların ruhlarına işletildiği, toplumsal, ekonomik, kültürel tüm birikimlerimizin “eski” olarak aşağılanarak haraç mezat satıldığı, kamu yönetiminin şirketleştirildiği, “yeni” bir dünya düzeni için deneysel toplum mühendisliğine soyunulduğu ve kaosun egemen kılındığı bir süreç yaşıyoruz. Bundan yıllarca önce dile getirdiğimiz öngörüler ne yazık ki gerçekleşiyor; her şey, hatta bizzat hayatın kendisi metalaşıyor, insanı insan yapan değerler yok oluyor ve insanoğlu kendi soyunu evrensel tarihin çöplüğüne atacak adımları adeta hevesle atıyor.

Bu sürece müdahale ancak ve ancak zamanın ruhunu anlamak, kavramak ve özgün direniş yöntemleri geliştirerek olabilir. Artık modern toplumun duygusal tepkileriyle duruş sergilemek yetersiz kalmakta, hatta bazı durumlarda yanlış ve “bağnaz” olarak algılanabilecek söylemler üretmekte, bu söylemler suya yazılmış gibi bir anda kaybolmakta, toplumsal yankı bulmaksızın uçup gitmektedir. Sermayenin çağımızda geçirdiği değişimi, nasıl el değiştirdiğini ve nasıl geliştiğini irdelemeden; emek-sermaye çelişkisinin güncel iç dinamiklerini ortaya koymadan kentlerimizin bir anda (sadece son çeyrek yüzyılda) nasıl ve hangi ilişkilerle tanınamaz hale getirildiklerini (eğer bildiklerimizi yeterli görmüyorsak) anlamakta güçlük çekeceğiz. Bütün bu olup bitenleri doğru okuyamazsak, sanatın, edebiyatın, mühendisliğin, mimarlığın “toplum ve insan için” olmaktan uzaklaşıp “kendisi için olma” yolunda bencillikle yürümesinin nedenlerini doğru kavrayamayacağız. Sermayenin ve emek-sermaye çelişkisinin boyut değiştirdiği, fiziksel mekânın bu değişimden fazlasıyla etkilendiği günümüzde ve bilhassa bu coğrafyada modern devletin bir aleti olarak kurulmuş örgütlerin politikalarını baştan aşağı gözden geçirmeleri gerekir.

Değişime ayak uydurmak değil, değişimi anlayabilmek ve devrimci bir değerlendirme ile yeni stratejiler belirlemek... Böyle bir yaklaşım ancak tıkalı olan tüm demokratik katılım yollarının açılmasıyla olur. Bu yolda artık ne kişisel hırsların, ne kısır çekişmelerin, ne kırmızı çizgilerin, ne fanatik eğilimlerin, ne kuşkunun yeri vardır. Bu yolda ütopyaları olan, ütopyalarının gerçekleşmesi için güven ve inançla geleceğe sarılan insanlara gerek vardır.

“İnsan”ın yok olduğu yerde ne sanat olur, ne edebiyat, ne mimarlık. Önce insan.

Fatih Söyler

Mimarlar Odası Ankara Şubesi Eski Başkanı

 

 

Odamızın 70. Yılına Doğru…

Mimarlar Odası’nın 70. yıldönümü 2024’e rastlıyor, Cumhuriyet’in 100. yılının bir yıl sonrasına…

Önümüzdeki on yıl ülkemiz ve özellikle de Türkiye Cumhuriyeti için çok önemli. Bugün yazık ki Cumhuriyet’in temel ilkeleri tehdit altında. Önümüzdeki dönem, Cumhuriyetin kuruluş ilkelerinden sapma girişimlerinin çokça denendiği, hatta anayasa değişiklikleriyle Cumhuriyet’in kuruluş ilke ve felsefesinin yozlaştırılarak dönüştürülmesi çabalarının yoğunlaştırılacağı talihsiz bir dönem olabilir. Odamızın, önümüzdeki on yıla ve geleceğe ilişkin olarak vizyonunu belirlerken öncelikli ilkenin, “Türkiye Cumhuriyeti’nin birlik, beraberlik ve toprak bütünlüğü içinde, özgürlük, eşitlik, laiklik ve bağımsızlıktan sapmadan, çağdaş uygarlık yolunda ilerlemesi” olmalıdır.

Dönelim kendi mesleğimize… Mimarlık uygarlığın en belirgin göstergesi olduğuna göre, yukarıdaki kuruluş felsefesinden kopmadan ülke mimarlığını geliştirerek dünyada söz sahibi kılmanın yollarını bulmak zorundayız. Bu işin öncelikli aracı, eğitimdir: Toplumun, yöneticilerin ve mimarların eğitimi.

Bugün toplumumuz ve ülke yöneticileri mimarlığın ne olduğu konusunda yeterli bilgi ve donanımdan yoksun. Oysa, mimarlık öteki sanat dallarından farklı olarak, yalnızca mimarın bilgi ve yeteneğiyle gerçekleştirilebilecek bir dal değildir. Defalarca yinelediğim gibi, iyi mimarlık için yalnızca mimarın iyi olması yetmez, iş sahibinin de mimarlık konusunda bilgiye olmasa da, en azından doğru algıya sahip olması gerekir. Bu, kamu uygulamaları için de, özel kesim için de böyledir. Toplumu ve yöneticileri bu doğrultuda bir anda eğitemeyeceğimize göre mesleğin kurallarını ortaya koymak ve (olabilirse) bu kuralları bağlayıcı kılmak gerekir. Bu da, pek çok gelişmiş ülkedeki gibi, ancak “mimarlık yasası” ya da bir “mimarlık politikası” yoluyla olabilir.

Mimarlar Odası bir mimarlık yasası çıkartılmasını sağlamak için uzun süre uğraştı. Ne var ki sonuç alınamadı. İçinde bulunduğumuz koşullara bakınca yasanın çıkmadığına şükretmek gerekiyor. Yasa çıkabilseydi, günün modası “torba yasa” furyasında kim bilir hangi torbadan, nasıl çıkacaktı? “Nasıl” konusu çok belli: Hiç kuşkusuz, 21. yüzyıl mimarlarına Selçuklu-Osmanlı özentili bir mimarlık üslubu(!) dayatması çıkacaktı torbadan.

Çözüm, “mimarlık politikası”nda görünüyor. Bu konuda Odamız çatısı altında yapılmış değerli çalışmalar ve ciddi bir birikim var. O çalışmaları tamamlayıp örneğin, Finlandiya’nınki gibi devreye sokmalıyız. Bir mimarlıklar ülkesi olan Finlandiya’da mimarlık politikasını, duyarlı bir hükümet, doğal ki mimarların da katkılarıyla hazırlayarak kamu yapıları için zorunlu hale getirmişti. O politika hep yürürlükte. Bizim için çıkış yolu, Türkiye’nin mimarlık politikasını Mimarlar Odası’nın önderliğinde, Serbest Mimarlar Derneklerinin, Mimarlık Vakfı’nın ve mimarlık düşünürlerinin katılımıyla bir an önce hazırlayıp topluma, merkezi ve yerel yönetimlere duyurup benimsetmek gibi görünüyor.

Eğitimin başka bir temel ögesi, mimarlık eğitim kurumlarıdır. Bugün bu kurumlardaki eğitim düzeylerinin çok farklı olduğunu biliyoruz. İyileştirme için bir yandan okulların akreditasyon sistemine hız kazandırılması, öte yandan eğitim sürelerinin Avrupa kabullerine uygun hale getirilmesi, hedefimiz olmalıdır.

Çözüm bekleyen tamamlayıcı bir konu da “mesleğe kabul sisteminin” oluşturulmasıdır. Yetkinlik, Mimarlar Odası’nın olduğu gibi, “Mühendislik Odaları”nın da sorunudur; kardeş Odalarla işbirliği, süreci hızlandırır.

Bu öneriler vizyon belirlemede belki yeterince parlak görülmeyebilir. Ne var ki öncelikle, mimarlığımızın önündeki ciddi engellerin bir an önce aşılması gerekiyor. Zamanla yarışarak gerçekleştirebiliriz bunu. Başarılar…

Doğan Hasol

Mimarlar Odası Eski Merkez Yönetim Kurulu Üyesi

 

 

 

GELECEK ON YILIMIZ...

Oda’nın ilk on yılı sonunda Mimarlık ve Arkitekt dergilerinde iki yazı yayımlanmış. Zeki Sayar, “bazı konuların kuruluş yılından bu yana süregelip bir sonuca” bağlanmadığından, “mimarların kişisel sosyal meselelerinin hâlâ askıda” kaldığından, “belediyelerin bütün çabalara rağmen eskisi gibi hareket” etmesinden “hatta İstanbul Belediyesi’nin Oda’nın muhalefetine rağmen gabarilerde artışlar bile” yaptığından, Oda’nın “zamanla kuruluş maksadından oldukça” ayrılmasından, “realist olması gereken vasfını ikinci plana” atmasından ve “çalışmalara daha ziyade akademik bir veçhe” verilmesinden, “gençlerden kurulu” son dönem yönetiminin “hareketlerinde enerjik olduğu nisbette, basiretsiz ve kırıcı” olmasından yakınıyor ve “son birkaç yıldır saplanılan lüzumsuz bürokrasi”den kurtulup, “meslekdaşlar arasındaki bağların kuvvetlendirilmesini, bilhassa kuşaklar arasında kopmuş olan manevi bağların canlandırılması”nı diliyor.

Erol Kulaksızoğlu, Oda’nın kuruluşunun bu tarihten çok evvel girişilen “meslek mücadelelerinin bir meyvesi” olduğuna değinip “bu mücadelelere ve kuruluş teşebbüslerine, muhakkak ki yalnızca aidat toplamak için girişilmemiştir” diyerek, “müesseseleşme çabaları henüz tamamlanmamış bir toplum” olduğumuzu, “bu nedenle mimar olarak bizlerin de problemlerinin sonunun bir türlü gelmediği”ni belirtiyor ve bir dizi saptama yapıyor: Ülkede mimar adedi hızla artıyor, bunlar için istikrarlı bir iş sahası kurulması gerekiyor, 28 ilde mimar yok, üç büyük kentin dışındakilerde yaşam standartları işsiz mimarları bile çekecek düzeyde değil, yardımcı teknik eleman sıkıntısı var, ülkede “mesleklerle ve genel eğitimle ilgili gerçekçi bir eğitim politikası” henüz kurulamamış, “mimarlık ihtisasının önemi bütün mücadelelere rağmen” ülkede hala yeterince anlaşılamamış, “zamanında yapılan uyarmalara rağmen idareciler, hatalı tutumlarını tashih mecburiyetini duymamakta, amme zararı pahasına icraata bildikleri gibi devam etmekte” ve “mesleki eğitimde, günün ihtiyaçlarına daha iyi cevap verilebilecek yönde bir reform” gerektğini vurgulayıp, yazıyı “geride bırakılan 10 faaliyet yılı, biz mimarları, yeni yeni problem ve mücadelerle dolu bir geleceğin karşısına dikmiştir.” diyerek sözünü noktalıyor.

Bunu izleyen beş on yıl daha geçirdik. Bu yazılarda sözü edilen bazı sorunların yıllarca devam etmesi dâhil, iyisi ile kötüsü ile çok şey gördük, ama değişmez sağlam ilkelerimiz hala vazgeçilmezlerimiz. 2024’de bu iyilere ve kötülere neler eklenecek? Bunlar mesleği, Oda’yı ve tek tek bizleri nasıl etkileyecek? Kaba bazı kestirimler yapmak olası.

Gelecek on yılda, en azından yakın bir gelecekte, siyasi yapımızda fazla bir değişim olmayacağına / olamayacağına inananlardanım. Bu durumda, Oda’nın bir yandan kendi “varlığını” öte yandan da mesleğin ve ilgi / sorumluluk alanlarımızın “varlığını ve namusunu korumak” için gene iki cepheli bir mücadele sürdürmek zorunda kalacağını düşünüyorum. Bu geniş yelpaze mimarlığın evrensel teknik ve estetik değerlerinden, öğretilerinden, etiğinden, uygulanmasından, denetlenmesinden, mimarın yetiştirilmesinden kentlere, doğaya ve insana uzanan çok geniş bir alanı kapsadığından, etkin, sürekli kalıcılığı olan bir örgütlenmenin yerleştirilmesini ve benzer kaygıları taşıyanlarla güçlü ortaklıklar oluşturulmasını gerektirecek.

Öte yandan, gelecek on yılda daha “kentli” bir dünyada ve ülkede yaşayacağımız kesin. Birleşmiş Milletler verilerine göre, dünya nüfusunun çoğunluğu (% 51.6) 2010 yılında kentli oldu, Türkiye bu orana %52.4 ile 1985’de ulaştı. On yıla kalmadan, 2016’de toplanacak olan III. Habitat Konferansı’nın ana amacı da bu kentsel dünya için yeni bir kentsel gündem üzerinde uzlaşma ve işbirliği sağlamak.

Bu durum, özünde “kentsel” bir meslek sayılabilecek mimarlığa ve mimarlara ağırlaşan sorumluluklar yükleyecektir. Örneğin, “Ankara’nın kapıları” gibi bezenen kentler isteyip istemediğimize karar vermemiz, bunu fırsat bilip “işveren / mimar” ilişkilerini yeniden gözden geçirmemiz gerekecek. Fazla değişmeyecek bir siyasal yapı ve artan kentleşme karışımında, Türkiye’de son on yılda çoğalan “kent ve doğa suçları”nın süregideceğini, Oda’nın da bu konudaki 60 yıllık mücadelesini, belki de yükü artarak sürdüreceğini, sürdürmesi gerekeceğini de söyleyebiliriz.

2024 geldiğinde, bir ihtimal AB üyesi bir Türkiye’de yaşıyor olabiliriz. Bunun meslek ve meslek örgütü açısından hem, örneğin meslek eğitimi, mesleğe kabul gibi düzenlemeler açısından olumlu, hem de kurumsallaşacak bir serbest dolaşım olanağı yaratması gibi olumsuz sonuçlar verecek yansımaları olacaktır. Oda’da uzun yıllar üzerinde çalışma yapılan bu konu, Avrupa Mimarlar Konseyi üyeliğimiz ile de güncelliğini korumaktadır ve Oda’nın değişmez gündem maddelerinden biri olmayı sürdürecektir.

Dört noktaya kısıtlanan bu tabloya bakınca bile, Oda ve bizler için, gelecek on yılın da geçmişdekiler gibi gene bir dizi “HAYIR’lara vesile olacağı”nı kestirmek zor değil!

Nice on yıllara...

Aydan Erim

Mimarlar Odası Eski Merkez Yönetim Kurulu Üyesi

 

 

 

Birikimlerle Umut Dolu Geleceğe

Türkiye Mimarlar Odası’nın bu yıl 60. yılını kutlaması meslektaşlara mutluluk ve gurur veriyor.

1954 yılında kuruluşundan bugüne Mimarlar Odası, meslek ilkelerinin “kamu yararı önceliği” temelinde gelişmesi fikrini destekledi.  Süreç içerisinde, mimarlık alanına dair konularda düzenleme ve güncelleme çalışmalarını sürdürdü, meslektaşlar arası iletişimi güçlendirmeyi hedefledi. Bilgilenmeyi sistemli olarak sürdürmek, ulusal ve uluslararası platformlarda mesleki tartışmalara katılmak ve başlıkları yaygınlaştırarak yapıcı sonuçlara vardırmak amacıyla çok sayıda etkinlik, buluşma, bilimsel toplantı, sosyal ve kültürel programlar düzenledi. Dünya ülkelerinin gündeminde olan “sürekli mesleki gelişim” yaklaşımını ülkemizde sistemli bir çalışma alanına dönüştürmeyi, meslektaşlara bir hizmet olarak sunmayı amaçladı. Çalışmalarında eğitim, uygulama, araştırma arasında ilişkileri kurmak, yenilikleri tetikleyebilmek, sorunlar karşısında çözüm olabilmek düşüncesiyle birçok alanda (akreditasyon, mimarlık bölümleri iletişim platformu, mesleğe kabul kurulu ve benzeri gibi) kurumsallaşma çalışmalarını sürdürdü. Ayrıca, Uluslararası Mimarlar Birliği’nin (UIA) kuruluşundan bu yana aktif bir üyesi olarak yönetiminde, çalışmalarında ve etkinliklerinde yer aldı, katılma ve paylaşma sorumluluğunu duydu. Süreç boyunca meslek Odasına çok sayıda meslektaşımız, akademisyenler, araştırmacılar gönüllü olarak değerli katkılar verdiler, Odanın 60. yılındaki birikimini, deneyimini, başarılarını onlara borçluyuz.

Bugün 60. yılın eşiğinden bakıldığında, Mimarlar Odası’nın eksikleri, deneyimlerinden öğrenecekleri yok mu? Olacak elbette. Gelecek için hedeflenecek, planlanacak birçok konu, başlık var. Burada kısaca özetlersem, özellikle uluslararası ölçekte meslek odalarının ve sivil toplumun günümüzdeki yeni işlevlerini, rollerini vurgulamam gerekir. Bugün sivil toplum ve meslek örgütleri, çeşitli tehditler altındaki yapılı ve doğal çevrenin, sosyal ve kültürel hakların savunulmasında büyük ve çok yönlü bir sorumluluk taşıyorlar. Hızlı gelişen iletişim ağları ve araçları, bilginin ulaşılabilirliği, paylaşılması ve kullanılması konularında sadece teknik olarak değil, düşünsel alanda da gelişen olanaklar, bunların mesleki örgütlenmede doğru kullanılabilmesi, tartışma süreçlerini desteklemesi sivil toplum örgütlerine önemli bir görev yüklüyor, bu konularda kolaylaştırıcı olmaları bekleniyor. Küresel ölçekte birçok çalışmada, mimarlık ürünü, çevresel dönüşümün sosyal, kültürel, politik açılardan itici gücü olarak değerlendiriliyor. Özellikle sosyal sorunların, demokratikleşme ve iletişim sorunlarının çözümünde yapılı çevrenin dönüşümü, toplumun katılımıyla bütünleşerek stratejik bir plana temel oluyor. Böylesi deneyimlerin sıklaştığı, yaratıcılıklara açıldığı bir dönemde, meslek örgütlerinin konuyu bir uzmanlık alanı olarak tanımlamaları, geliştirmeleri, çoğulcu katılım politikalarıyla destekleyebilmeleri önem taşıyor. Kuşkusuz farklı disiplinlerle ortaklıklar kurarak ve değişimi yakalayan örnekleri birlikte üreterek. Yaklaşımın diğer bir çekici yönü de, toplumsal paylaşıma ortam yaratması ve farklı temaları tartışmaya açarak, organizasyonlar, işbirlikleri yaratma potansiyeli. Mesleğimizde sıklıkla savunulduğu gibi, ürettiklerimize ürün ve bina sınırlarını aşarak, “farklı bir süreç” fikriyle bakabilmek de bu stratejinin bir parçası. Süreç, aktif rol üstlenecekler uzmanların, deneyimli öncülerin ve düşünce insanlarının yanı sıra gençler, öğrenciler ve sivil toplum gönüllülerine de açılıyor. Böyle bir bakışla çevresel dönüşüm tasarımı,  kamusal yarar fikrine, kentli haklarına, demokrasiye, somut ve somut olmayan değerlere sahip çıkmak açılarından da özellikle değer taşıyor.

Özetle, Mimarlar Odası diğer meslek odaları gibi, kurulduğu günden başlayarak toplumda ve meslek alanında önemli aşamaların, denetimin ve gelişmelerin destekçisi, sorumlusu, eleştiri platformu oldu. Sahip çıktığı toplumsal yarar anlayışını yaygınlaştırmak, paylaşmak ve yaşama geçirmek üzere taviz vermeden mücadele etti. Meslek Odamıza, bugüne kadar sürdürdüğü çalışmalar ve destekleri için minnet borçluyuz. Ancak, 60 yılın ardından denilebilir ki, değişimi planlamak, toplumu harekete geçirmek, isteklilik ve enerji yarabilmek, kurumlar arası işbirliğini örgütlemek ve bunların sonuçlarını kısa erimde almak kolay olmuyor. Meslektaşları biraraya getiren, ilkeli duruşunu, kente ve çevreye karşı yapılan haksızlıklar / hukuksuzluklar, tehditler karşısındaki mücadelesini kesintisiz sürdüren Mimarlar Odası’na emek ve katkı veren tüm meslektaşlarımıza, akademisyenlere, yönetimde rol alan profesyonel ve gönüllü tüm üyelerimize teşekkür borçluyuz.

Ünlü dünya satranç şampiyonu (1887-1956) Xavier Tartakover, “iyi bir oyuncu olmak yetmez, aynı zamanda iyi oynamak gerekir” diyor. Birikimi doğru kullanmak, “oyunu” sürekli geliştirmek, güncelleştirmek ve değişime hazır olmak için bu nedenle bugün yapıcı eleştiriler ve sağduyulu bir öz eleştiri kilit noktasında duruyor. Yaratıcı yaklaşımları birlikte üretmeyi dileyerek Mimarlar Odamıza nice aydınlık, esen, mutlu yarınlar…

Deniz İncedayı

Mimarlar Odası İstanbul BK Şubesi Eski Başkanı

 

 

 

Mimarlar Odası 60 Yaşında

1954’te İTÜ Şehircilik Kürsüsü asistanı Gündüz Özdeş’in masasında ve Aydın Boysan’ın çantasında toplanan belgeler üzerinden kuruluşunu izlediğim ve kuruluşuna da bir ölçüde katıldığım Odamızın 60. olgunluk yaşını görmekten çok mutluyum.

Odamız bu 60 yılda, kuşaklar boyu özveri ile çalışan tüm meslektaşlarımızın katkısı ile mimarlık mesleğinin geniş çalışma alanlarının her birinin sorunları ile uğraştı. Uygulamaların düzeyinin yükselmesi, çalışma koşullarının iyileştirilmesi için bir bakıma savaş verdi. Önemli işler başardı. Düşünce üreten bir meslek Odası oldu. Türkiye’nin de yaklaşık 45.000 üyesi ile güçlü bir meslek örgütü olarak öne çıktı. Ancak son on yılda daha önce kazanılmış haklarımızın kısım kısım elimizden alındığını, tüm uğraşlarımıza karşın, bu kayıpların engellenemediğini gördük.

18.12.2004 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan Oda Yönetmeliği’nde Oda çalışanlarının amaçları yedi paragrafta özetleniyor. 60. yılımızda, bu amaçlara dönüp baktığımızda neredeyse tümünün, ulaşılabilerek sonuçlandırılacak değil, her dönem devamlı çalışılarak, gelişme sağlanacak amaçlar olduğunu görüyoruz.

Öncelikle “b” paragrafındaki “meslek onuru ve üye haklarını korumak” amacı, bugün üzerinde en yoğun çalışma yapılması gerekli alan olarak öne çıkıyor. Son on yılda, mimarlık hakları konusundaki en büyük erozyonun mimarlığın onuru ve üye hakları konusunda olduğu kuşkusuzdur. Cumhuriyet döneminde 1980’li yıllara kadar korumayı başardığımız mimarlık pazarımız, o yıllardan sonra giderek yabancı büyük büroların rekabetine açıldı. Özellikle, büyük ve önemli yapılar için Türk mimarlarına güvenmeyen kamu ve özel sektör, yabancı büroları adeta teşvik etti.


Önemli kamu yapılarının mimarları neredeyse tüm Cumhuriyet döneminde proje yarışmaları ile seçilirken günümüzde, iktidara yakınlığına göre ve doğrudan tayin yolu ile belirlenmektedir. Türk mimarlığı adına geçmişe öykünen, “Osmanlı-Selçuklu üslubu” denen, ama geçmişi de adeta karikatürize eden garip yapılar ortaya çıkmaktadır. Bu durumda zaten yıllardır zayıf bırakılmış olan Türk mimarlık büroları, iki-üç büro dışında, iyice rekabet gücünü kaybetti. Mimarlığa belki de en önemli, en yaygın uğraş alanı olan proje-yapı alanı, en olumsuz koşullarla iş yaptırmaya çalışan, müteahhitlerle bir kısım kamu kuruluşlarının acımasızca rekabet koşullarına mahkûm oldu. Düzeyli kentleşme ve yapılaşmanın olmazsa olmaz koşulu olan düzeyli mimarlık hizmetini, çok sayıda ama güçsüz kalan mimarlık bürolarından nasıl bekleyeceğiz.

21. yüzyılda Türk mimarlığı, beklediği saygıyı, düzenli iş alma imkânını bulamayan bu bürolar tarafından temsil edilirse, 2023 yılında dünyanın 10. büyük ekonomisi olma hedefine, yabancı mimarların yapıları ile mi kavuşacağız?

Bu düşüncelerle, önümüzdeki on yılda Mimarlar Odası’nın şimdiye kadar yürüttüğü tüm çalışmalara aynı hızla devam etmekle beraber, tüm örgütleri ile mimarlığın onurunu ve üye haklarını koruma amacına özellikle yoğunlaşmasını, siyasetini bu amaca yönelik olarak sürdürmesini ümit ediyor, diliyorum.

Doğan Tekeli

Mimarlar Odası Eski Merkez Yönetim Kurulu Üyesi

 

 

 

Odamızla 70. Yıla

Mimarlar Odası 1954 yılında 6235 sayılı TMMOB Yasası ile kurulduğunda birkaç yüz mimarın üye olmasıyla faaliyetlerine başlamıştır. 60. yılında Mimarlar Odası tüm Türkiye'de 26 şube 80 temsilcilik ve 45.000 üyesi ile büyük bir kurum haline gelmiştir.

Mimarlar Odası 60 yıllık geçmişinde kamu ve toplum yararına mücadelesi ile Türkiye gündeminde önemli bir yer tutmuştur. Her dönemde iktidar sahiplerinin planlama ve hukuk tanımaz imar kararları gündeme gelmiş ve ülke kaynakları yokedilmek istenmiştir. 60 yıllık birikimi ile kamu yararına mücadelesinin yanı sıra üyelerin sicil numaraları aracılığıyla mesleki faaliyetlerinin kayıt altında tutulduğu, sürekli mesleki gelişim altyapısının kurulduğu, mesleki bilimsel birçok etkinliğin gerçekleştirildiği, uluslararası mimarlık örgütlerinde aktif olarak temsil edildiği bir yapılanma haline gelmiştir.

70. yılına doğru Mimarlar Odası olarak:

Öncelikli olarak kamu ve toplum yararına olan politikaların daha da geliştirilmesi ve toplumla paylaşılarak kamu yararına aykırı olan projelerin karar süreçlerinde durdurulması için çalışmaların devam ettirilmesi gerekir. Bu süreçte en büyük dayanağımız olan hukuk çalışmalarımızın sürekliliğinin sağlanması ve arşiv oluşturulması açısından hukuk bürosunun daha etkin hale gelmesi gerekir.

Mimarlar Odası’nın geçmiş 60 yılında en çok gündeme gelen konu üyelerin mesleki faaliyetlerinde yaşanan sorunların çözümlenememiş olmasıdır. Başta haksız rekabet olmak üzere üyelerin faaliyetleri ile ilgili Oda’nın düzenleyici rolünün daha öne çıkması ve yasal dayanağının oluşturulması için çalışma yapılması gerekir. Mimarların tamamının mesleki sicil ve kayıtlarının kapsamlı olarak tutulması için düzenleme yapılmalıdır.

Sürekli Mesleki Gelişim Merkezi kurulduğundan bugüne kadar birçok eğitim ve etkinlik gerçekleştirmiş ve Oda'nın son dönemdeki en önemli çalışma alanlarından birini oluşturmuştur. Üyelerimiz mesleki gelişimlerine katkı sağlayan bu çalışmalar geçmiş birikiminle daha da yaygınlaştırılarak sürdürülmelidir.

Mimarlar Odası’nın 2006 yılında başalttığı Türkiye Mimarlık Politikası oluşturulması çalışmaları kapsamında birçok etkinlik gerçekleştirilmiş ve oluşturulan Türkiye Mimarlık Politikası belgesi kamuoyu ile paylaşılmıştır. Önümüzdeki on yılda Türkiye Mimarlık Politikası belgesinin geliştirilmesi ve yerel yönetimlerin / siyasal iktidarın bu belgeyi benimsemeleri için çalışma yapılmalıdır. Türkiye’de mimarlığın gelişiminin temel çözümü mimarlık kültürünün tüm toplumda yaygınlaştırılması ve özellikle çocuk ve mimarlık çalışmalarının yaygınlaştırılması ile sağlanacaktır.

Mimarlar Odası’nın gündeminde uzun yıllar yer alan ve tartışılan Mimarlık Yasası çalışmalarının önümüzdeki dönemde de Türkiye Mimarlık Politikası çalışmasına bağlı olarak sürdürülmesi, mesleki hakların yasal dayanağının oluşturulması kapsamında sürekli gündemde yer alması gerekir.

Türkiye Mimarlar Odası, 1948 yılında Uluslararası Mimarlar Birliği'ne üye olmuş ve 1954 yılından bugüne kadar kesintisiz faaliyetlerine katılmıştır. Bunun yanı sıra Avrupa Mimarlar Birliği, Akdeniz Mimarlar Birliği, Karadeniz Mimarlar Forumu'nda sürekli olarak üyeliğimizi sürdürdük. Uluslararası mimarlık ortamı ile dayanışma içinde sürdürülen bu çalışmaların önümüzdeki dönemde de aynı yoğunlukta sürdürülmesi ve kazanımlarının paylaşılması gerekir.

Mimarlar Odası birçok alanda toplumda ses getirebilecek çalışmalar yapmakta ve aynı zamanda önemli etkinlikleri hayata geçirmektedir. Bütün bu çalışmaların kamuoyuna ve medyaya aktarılması ve ses getirmesi için Basın ve Halkla İlişkiler Bölümü oluşturulmalıdır.

Necip Mutlu

Mimarlar Odası Eski Genel Sekreteri

 

 

 

Belirsizlik Çağında Başka Bir Mimarlığa Doğru...

Mimarlar Odası’nı gözlemleyebildiğim kısa kişisel tarihimden çıkarabileceğim en önemli sonuç, Oda’nın 60 yıldır ısrarla koruduğu kamu yararı öncelikli pozisyonunun (özellikle 2011 yılı ile başlayan toplumsal hareketlerin de etkisiyle) ne kadar yerinde olduğunun bir kez daha gözler önüne serilmesidir. Gerek toplum tarafından gerekse kendi üyeleri arasında zaman zaman eleştirilen bu tavizsiz duruş, içinden geçtiğimiz dönemde yaşamsal olduğunu bir kez daha kanıtladı. Mimarın toplumsal sorumluluğu olarak da tarif edebileceğimiz mimarlık alanının bu kadim tartışmasını güncel hale getiren yakın zamanda yaşadığımız dönüşümlerdir.

Bilindiği gibi tüm dünya oldukça zor günlerden geçiyor. Erkeğin kadın, insanın doğa, iktidarın ise toplum üzerindeki baskıları gün geçtikçe artıyor. Disiplinimiz özelinde değerlendirdiğimizde, ekonomik kalkınma öncelikli enerji ve yapılı çevre üretiminin sadece toplumu ve kentlerin doğal eşiklerini değil, doğayı bir bütün olarak tehdit altına aldığını söyleyebiliriz. Çizilen bu perspektifte, doğaya ve topluma duyarlı bir yapı çoğu kez “yapı yapmamak” olarak beliriyor. Odayı, toplumu ve üyelerini zaman zaman karşı karşıya konumlandıran bu durum bizleri bir mesleki meşruiyet tartışmasına doğru taşıyor.

Tüm bu belirsizlikler ve çelişkiler geleceğinde Oda’nın önümüzdeki on yılını öncelikle bir varolma çabasının işgal edeceğini söylemek için kâhin olmaya gerek yok. Ancak kanımca bu çaba, yasal ve yönetsel olduğu kadar mesleğin meşruiyetiyle de ilgilidir. Dolayısıyla önümüzdeki gelecekte ortaya çıkacak roller, sürdürülemez bir yapılı çevrenin üretimini sağlayan güçlerle mücadele etmek olduğu kadar, toplum ve doğa açısından potansiyelleri olan “yeni bir mimarlığın” ortaya çıkmasının şartlarını araştırmak da olmalı.

Yapılı çevrede değişimi ve duyarlılığı yaratmak, topluma, doğaya ve tüm türlere dost bir yaklaşımı demokratik karar alma süreçlerinde üretmek, onarma, koruma, yenileme ve dönüştürme kavramlarına yeniden bakmak, sokaklar ve açık alanları geri almak için daha fazla sorgulamalı, eleştirmeli ve üretmeliyiz.

Tüm baskı unsurlarına direnen bir mimarlığın sırası şimdi... Birlikte, elele...

Ayşen Ciravoğlu

Mimarlar Odası Yayın Komitesi Üyesi

Bu icerik 1941 defa görüntülenmiştir.