349
EYLÜL-EKİM 2009
 
MİMARLIK'TAN

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
DOSYA: YAPILARIN KULLANIM SÜRECİ VE MİMARIN SORUMLULUĞU

Behiç Ak ile “Bina” Oyunu Üzerine

Söyleşi: Derin İnan

“- Evet bu bina buluğ çağında bir gencin kararsızlığını yaşıyor. Ve siz babası olarak, ona çok anlayışsız davranıyorsunuz. Ona mutlaka spor salonu olması gerektiğini söylüyorsunuz. Onu bunalıma itiyorsunuz. Kendi hayatınızda geçirdiğiniz süreçleri düşünün. Sizin hayatınızda hiç zigzaglar olmadı mı?
- Ben ilkokuldayken mimar olmak istedim. Ortaokuldayken de mimar olmak istedim. Lisedeyken de mimar olmak istedim. Üniversite sınavlarında ise mimarlık bölümünü kazandım ve sonunda mimar oldum ve mimarlık yapıyorum.
- Belki de bu yüzden katısınız.”

MİMARLIK: Dergimizin bu sayısının dosya konusu “Yapıların Kullanım Süreci ve Mimarın Sorumluluğu”. Bu bağlamda mimarın yapı kullanım süreçlerindeki rolü, sorumluluğu, çeşitli müdahaleler karşısındaki hukuki ve mesleki hakları ve ayrıca yapı yönetimi ve kolektif süreçler karşısındaki yeterliliği tartışılıyor. Tam da bu noktada sizin, şu ana kadar pek çok kez sahnelenmiş ve hatta Kültür Bakanlığı tarafından 1993 yılı Oyun Yazma Yarışması’nda ödül almış olan “Bina” adlı oyununuz, dosyanın özünü oluşturan konuları bütün çeşitliliği ve çelişkileriyle mizahi bir anlatımla gözler önüne seriyor. Bu kapsamda “Bina” oyunu, bir yapının hayat hikayesine ve hatta işlemek istediğimiz konunun içeriğine dair üzerinde düşünülmesi gereken pek çok şey söylüyor. Belki burada oyunun hikayesinden ve sizin çıkış noktalarınızdan kısaca bahsedebiliriz.

BEHİÇ AK: Aslında “Bina” oyunu, benim ilk başlarda oyun olarak yazmayı düşünmediğim kişisel notlarımı bir gün toparlayıp bir metine dönüştürme isteğim sonucu ortaya çıktı. Bu süreç sandığımdan uzun sürdü ve üç yıla yayıldı. Baktım, aldığım bu notlar hakikaten çok kalıcı ve her dönemde geçerli olabilecek bir oyunun temasını oluşturabilir. Bunun üzerine bu notları bozmamaya çalışarak, kendi yaşadığım pratiklerden yola çıkarak ve hatta deneyimlediğim bazı diyalogları koruyarak bir oyun metni yaratmaya çalıştım. Oyunda geçen bazı enstantanelerin ve bazı hikayelerin çok birebir karşılıkları var. Bir aralar ben Spor Yazarları Derneği’ne gidiyordum. Oyunda bahsi geçen olay doğrudur: O dönemlerde Spor Yazarları Derneği sürekli kazılıyordu, çünkü havuzun suyunu engelleyemiyorlardı. Dernek çok büyük bir binaydı ve onun bir bölümüne işçiler girmiş kocaman delikler açarak ilerliyorlardı. Sonra o açtıkları delikleri kapatıyor ve başka yerleri kazmaya başlıyorlardı.

 

“- Bu havuz meselesini çözmemiz lazım.

- Havuz meselesini mi?

- Evet havuz meselesini. Bildiğiniz gibi değil, biz bu havuzdan neler çekiyoruz. Bu işletme bu havuzu kaldırmıyor. Bu yüzden, havuzu biraz küçültüp, kenardan bir geçitle soyunma odalarına ulaşsak diye düşündüğümüz çok oldu.

- Bunu yapamazsınız. Havuz Olimpiktir. Boyutları standarttır.

- Evet, bu yüzden biz de bir üst geçit yapma zorunda kaldık.

- Üst geçit mi?

- Evet üst geçit. Havuzu bir üst geçitle aşıp soyunma odalarına ulaşıyoruz.

- Neden soyunma odalarına ulaşıyorsunuz? Anlamıyorum. Savunma odaları zaten havuzun soyunma odaları.

- Soyunma odalarının bir kısmını iptal etmek zorunda kaldık. Geri kalanlarını ise isteyene kiralıyoruz.

- Soyunma odalarını iptal mi ettiniz? Olamaz.

- Bunu yapmak zorundaydık. Büro kısmını soyunma odalarına doğru genişletmek zorunda kaldık.

[…]

- Çılgınsınız siz…

- Büyüyoruz, büyümenin gereklerini yerine getirmeliyiz.”

İkincil olarak o dönemlerde çalıştığım mekânlar ve bu mekânlardaki süregelen değişimler bana ilham verdiler. Karikatürcüler Derneği’nden tutun da kurduğumuz müzeye ve o müzenin nasıl kullanıldığına kadar yaşadığım pek çok deneyim oyunun parçalarını oluşturdu. Örneğin müzeyi kurduğumuzda ben Karikatürcüler Derneği başkanıydım ve o dönem bu müzenin kurulması ve halka hizmet verebilmesi için birçok şey yaptık.

M: Bu bahsettiğiniz müze hangi müze?

BA: Karikatür Müzesi. Eski çalışmayan bir şehir müzesini biz Karikatür Müzesi’ne çevirmeye karar verdik. Çünkü biliyorsunuz şehir müzesi demek aslında şehirde başka müzeye giremeyen eşyaların depolanıp, sergilendiği alanlar demektir. Sonuç olarak o müzede bulunan eşya ve eserleri başka bir yere taşıdılar ve burası Karikatür Müzesi olarak tahsis edildi. Bu esnada “Karikatür Müzesi nasıl olacak?” gibi soru ve tartışmalar gündeme geldi. Ben de, Karikatür Müzesi’nin sürekli periyodik sergilerin olduğu bir yer olması gerektiğini, yani sabit bir koleksiyon barındırsa bile, asla hiç değişmeyen tek bir sergiden ibaret olmaması gerektiğini söyledim. Her 15 günde ya da her ayda bir farklı bir serginin müzeye gelmesi, bu sergilerin kataloglarının basılması ve sergi ile birlikte her seferinde yeni bir tematik sürecin yaşanması ve buna bağlı etkinliklerin ortaya çıkmasının müzeyi yaşanır kılacağını belirttim. Gerçekten de bu şekilde birkaç sergi yapmayı denedik. Sonra ben Karikatürcüler Derneği başkanlığını bıraktım. Müzeyi de bir anlamda karikatürcülere ve belediyeye teslim etmiş oldum. Bir sene sonra müzeye uğrayınca pek çok şeyin değiştiğini gördüm, mesela orada bulunan heykellerden birisi kırılıp atılmıştı. Çok şaşırdım, “Nasıl olur, bunu niye yaptınız?” dedim. “Sergi bitmişti, biz de burada koyacak yer bulamadık, o yüzden attık” dediler. Sonra gittim, tuvaletleri kilitlemişler, müdüre sordum “Niye tuvaletleri kilitlediniz?” dedim. “Buraya çocuklar gelip çişlerini yapıyorlar” dedi. Ben de “Zaten bu tuvaletleri çocuklar çişlerini yapsın diye açmıştık” dedim. Bunlar oyuna değişik biçimlerde de olsa girdiler.

M: Bina oyununda da işletmecinin yetkisi altında yürütülen yapısal değişimler, işlevlerin değiştirilmesi ve hatta mekânların işlevsizleştirilmesi konuları sıkça yer alıyor.

BA: Evet aynılarını oyunda da kullandım. Mesela, çizgi film mekânı kapatılmış, “Niye kilitli?” diye sorduğumda oradaki müdür “Efendim kapattık çünkü oraya gelip çizgi film seyrediyorlardı.” diyordu. “Kafe kapalı, kafe niye kapalı?”, çünkü “Geliyorlar, orada sabahtan akşama kadar lak lak ediyorlar.” diyordu. Yani bu ve benzeri müesseseler ve onların mekân kullanımları ile ilgili yaşadığım deneyimler bir şekilde oyunun içine girerek oyunun ana temasını oluşturdu. Tabii bu deneyimler oyuna yavaş yavaş taşındı ve basit bir şekilde yani çok fazla abartıya kaçmadan oyunun özüne yansıdı. Belki de bu nedenle çok uzun sürede ama çok keyif alarak yazıp bitirdiğim bir oyun oldu. Sonrasında oynanmadan bile çok ilgi gördü. “Absürd” şeklinde ele alanlar ya da çok “sembolist” bir oyun olarak değerlendirenler oldu. Aslında bu şekilde ele alındığında oyunun içinde çok büyük tuzaklar var. Çünkü oyunda bildik tarzda bir sembolizm yok.

“- Birbirimiz anlamamız çok zor, çok zor. Bakış açılarımız tamamen farklı.

- O zaman kitaplığın durumunu hiç anlatmayalım biz

- Kitaplık mı? Ne yaptınız kitaplığa?

- Evet sonunda bize, orayı kilitletmeyi becerdiler.

- Biz ki, kitap okumasını çok severiz.

- Bizi çıldırttılar.

- Bu olamaz kitaplığı kapatmış olamazsınız

- Kapattık. Maalesef kapattık. Çok üzgünüz.

- İlk önce, okuldan kaçan çocuklar, kitaplığımızda resimli roman okumaya başladılar. Buna hiç sesimizi çıkartmadık.

- Sonra genç aşıklar, sıcak bir yer diye kitaplığımıza gelmeye başladılar.

- Kıkırdamalar..

[…]

- Hepsine göz yumduk.

- Çünkü biz okumayı severiz.

- Sonra yüzücüler geldiler ve gazetelerin futbol sayfalarını okumaya başladılar.

- Biz yine hiç sesimizi çıkartmadık.

- Sonra yandaki okuldaki öğrenciler sıcak diye, ödevlerini bizim kitaplıkta yapmayı tercih etmeye başladılar.

- Yani sizin anlayacağınız bizim kitaplık yolgeçen hanına döndü.

- Ne var bunda anlamıyorum?

[…]

- Kapısına bir kilit asıp, işi bitirmek zorunda kaldık.

- Siz, siz, bütün mimarlık teorilerini altüst ettiniz. Sizin gibi insanlar yaşadığı için, bu memlekette mimarlık yapılamaz…

- Lütfen sakin olun. Kendinizi üzerek bir yere varmanız mümkün değil. Maalesef, gerçeklerle okulda öğretilenler zaman zaman uyuşmuyor.

- Bizdeki eğitim sistemi maalesef çok soyut.

- Sizi o kadar iyi anlıyoruz ki!

- Siz gerçek bir idealistsiniz.

- Biz de gençken öyleydik.

- Herşeyin olması gerektiği gibi olmasını isterdik.

- Fakat lütfen siz de bizi anlamaya çalışın. Zor da olsa.

- İnanın burada biz olmasaydık her şey biterdi.

- İyi ki varız.”

M: Evet hem bina hem de oyunda yer alan gerek işletmeci karakterleri, gerekse de mimar karakterleri sembolik olmanın ötesinde çok gerçekçiler.

BA: Aslında oyunda beni ilgilendiren şeylerden birisi de mimarın duruşudur. Mimara dikkat ederseniz hep aynı replikleri tekrar ediyor. “Havuz yüzmek içindir, havuzda yüzülür, pinpon salonu ise pinpon oynamak içindir. Bir oraya atarsın, ondan sonra top tekrar önüne gelir.” gibi açıklamalarda bulunuyor. Mimar biraz da kendi kendini tekrar etmesinden de kaynaklanan bir zavallılık durumunu temsil ediyor. Yani, aslında mimar sürece müdahil olamayan bir durumda. Fakat bence en komik durumda olan kişi de mimar. Çünkü benim orada yapmak istediğim, zaten hep o mantıkta bir mizah yaratmayı amaçlarım, kuraldışı bir noktadan bakıp, kuralı eleştirmek. Çünkü genellikle sıradan mizah kuraldışına karşı bir gülme pratiğidir. Bilirsiniz, herkesin ciddi olduğu bir toplantı ortamına çıplak veya benekli don giymiş biri gelse ona gülersiniz, çünkü o kural dışıdır. Ama benekli donlu adam gözüyle orada oturup kravatlı adamlara bakıp, onları komik bir duruma düşürebilirseniz, işte o asıl mizahtır. İlk türde adama zaten gülünür ve bu çok sık tekrarlanan bir durumdur ve bir noktadan ileri gidemez. Fakat diğer durumda mevcut kural mizahileşir. Bu bağlamda da oyundaki mimar karakteri mevcut kurala güldürdüğü için mizahidir. Bu nedenle oyunda benim sergilemek istediğim mizah anlayışının en önemli öğesini mimarın oradaki duruşu oluşturdu. Ben mimar tipinin bu duruşunu çok sevdim ve onun sayesinde bütün karakterler ve olaylar yerli yerine oturmuş oldu.

M: Evet oyunda sergilenen mimar karakteri bu anlamda çok başarılı aslında. Hem olması gerekenden daha fazla çaresiz ama bir yandan da tutuculuğundan ödün vermiyor.

BA: Hem de doğruları söylüyor.

M: Evet hem de doğruları söylüyor ama binada süregelen değişim ve çeşitlilik içinde ve hatta belki de karmaşa içerisinde o doğruların karşılığı pek yok ve hatta biraz gerçekdışı, soyut kalıyor. Yani mimar o tekrar ettiği doğrularını mevcut durum karşısında ne kendi adına anlamlandırabiliyor ne de karşısındakilere aktarabiliyor.

BA: Benzer bir durum grafikerlerin köfte yapma hikâyesinde de var aslında ve bu günümüzde çok yaşanan ve karşılaştığımız bir durum. Hiçbir şeyin kendisi özne değil. Oyunda grafikerlerin durumunda da bu böyle, mevcutta bir dalga var ve onlar da bu dalga içinde sürükleniyor. Mimar da, bina da böyle bir durumda. Böylelikle sanki objeler birer özne haline geliyorlar. Binanın kendisi de bir özne ve sürekli değişiyor. Bir de şöyle bir durum var, bina değişiyor ama onun ne yöne doğru değiştiğini biz bilmiyoruz, onu değiştirenler bile bilmiyorlar. O yüzden zaten aslında mimarı çağırmışlar. Soyunma odalarını çeşitli kişilere, veterinere falan kiralamışlar. Arada sırada havuzun etrafında bazı tadilat işleri yapıyorlar; havuz büyük bir problem ve ondan kurtulamıyorlar.

Bir de tabii oyunda sosyal yapıya dair bir mizah da var. Örneğin ilk önce bütün kullanıcıları havuzdan ve binadan uzaklaştırmışlar ama bir yandan da şu anda bu yerlerin yaşamıyor olmasına üzülüyorlar. Bu yüzden de kendilerine görev edinmişler, her gün havuzda yüzmeye gidiyorlar, oraları yaşatmaya çalışıyorlar. Bütün bunlar, hafif de olsa hayatı anlamak, insanların kafalarındaki çeşitli takıntıları sergilemek adına önemli.

Örneğin oyun bir kere de Sivas Devlet Tiyatrosu’nda sahneye kondu. Ayşenil Şamlıoğlu sahneye koymuştu ve benim anlatımımın tersine bir sahneleme durumu sözkonusuydu. Çünkü ben son derece minimalist bir oyun yazmıştım ama Şamlıoğlu’nun yorumunda maskeler, danslar, oradan oraya atlayan insanlar vardı. Çok hareketli ve farklı bir yorumdu, ama yine de ilginçti. Enteresan olan durum şu ki, Sivas Devlet Tiyatrosu’nun bulunduğu bina, farklı bir yapının tiyatro salonuna dönüştürülmesi ile oluşmuş bir yapıydı. Şimdi hangi yapıdan dönüştürüldüğünü hatırlamıyorum ama aynen oyunun Sivas’taki yorumunda olduğu gibi binada da bir hareketlilik vardı. Tiyatro salonuna ulaşmak için oradan giriyorsunuz, buradan çıkıyorsunuz, tekrar iniyorsunuz, koridorlardan geçiyorsunuz, yukarıdan bir galeriye bağlanıyorsunuz. Bu arada çok büyük bir bina ve sonunda küçücük bir kapıdan giriyorsunuz ve hiç ummadığınız bir yerde tiyatro salonu karşınıza çıkıyor. Sonrasında fark ettim ki, aslında her binanın böyle bir öyküsü var. Yani binalar bir şekilde ilk kuruldukları işlevde kalamıyorlar. O yüzden belki de 19. yüzyıl mimarisinde bütün binaların planı neredeyse aynıydı. Bina banka yapısı da olsa, karakol ya da ev de olsa hole açılan odalardan oluşan aynı plan tipi tekrarlanıyordu. Fakat binaların ihtisaslaşmış olması, bu tip değişimlere çok imkân tanımıyor. İşte sonuçta bu oyun benim deneyimlerim, yaşadığım olaylardan etkilenmem ve kısmen de rahatlamak için güncel olaylara mizahi bir bakış açısıyla bakmaya çalışmamın sonucunda ortaya çıktı.

M: Oyunda vurgulanan kullanıcı ve işletmecilerin mimarlığa karşı tutumlarının altında mimarın yetersizliği olsa da, kullanıcıların da o kadar masum olmadığı kesin. Özellikle şu noktada oyun sadece mimar ve işletmeci arasındaki bir diyalogdan ibaret değil, çok farklı dert, istek ve takıntıları olan pek çok farklı kullanıcı profilinin de oyunun yani bina kullanımının bir parçası olduğunu görüyoruz. Yani tek odaklı bir eleştiriden öte olayın bütününe dair eleştirel bir yaklaşım var.

 BA: Evet, tek taraflı eleştirileri pek sevmiyorum zaten. Ben bir durumu eleştirmeyi ilginç buluyorum. Çünkü genellikle durumu hiç eleştirmiyoruz. Örneğin ya sadece mimarı eleştiriyoruz ya da işletmecileri eleştiriyoruz. Ama o durumun kendisini çok eleştirel kılan ve onların hepsinin birlikte işbirliği içinde olduğu bir bütünlük var. Onu anlayabilmemiz için, bütününü eleştirmemiz lazım. Ama biz çoğu zaman özellikle tek bir şeyi eleştirerek, o bütünlüğü eleştirmekten hep çekiniyoruz. Bu tarz oyunlar yazmamın ki “Tek Kişilik Şehir” de böyle bir oyundur, nedeni bu. Mutlaka gerçek bir olaydan esinlenen, gerçek bir olayın genel temasını vurgulayıp onun oluşturduğu durumu eleştiren bir oyun yazmak istiyorum ben.

M: Her yapının bir hikayesi var demiştiniz. Oyunun bir bölümünde de binaya karşı farklı tanımlamalar getiriliyor. Mesela her karakter binayı kendi sözleri ve anlayışları çerçevesinden tanımlıyor, binanın hikayesini farklı farklı anlatıyor. Hatta bir binanın geleceğine de atıfta bulunuyorlar. Mimar ile diğer karakterlerin binanın geleceğine karşı farklı görüşleri ortaya konuyor, örneğin mimar yapının geçmiş ve geleceğini aynı şekilde tanımlarken diğer kullanıcılar binadaki değişimden hazzeder konumdalar. Buradan hareketle belki değişim konusuna değinebiliriz.

BA: Değişim enteresan bir konu aslında. O konuda insanın aklına birçok soru geliyor. Bina ölçeğinde katmanlar daha fazla, ama mesela bir koltuğu ele alalım. Koltuğu yıllar içinde değiştiriyoruz. İlk önce kılıfını değiştiriyoruz, sonra ahşap kollarının yerine aynılarını yapıp takıyoruz. Sonra iç aksamını tamamen değiştiriyoruz. Sonra da bir başka tarafını. Aradan yıllar geçiyor, bir bakıyoruz ki koltuğun bütün parçalarını yenilemişiz ve değiştirmişiz. Sonuçta koltuk acaba hâlâ aynı koltuk mudur? Evet, aynı koltuktur. Çünkü sen ondan esinlenerek, hatta aynısını yaparak değiştiriyorsun. Ama tabii bir yandan da koltuğun bütünü değişiyor ve o zaman şöyle bir soru gündeme gelebilir, hangisi özgün koltuktur? Aslında, bütün bu değişim, korumanın bile özünde olan bir şey. Bir şeyleri neden korumak istiyoruz? Bu konu büyük bir soru işareti aslında ve bu noktada cevaplanacak bir sürü soru var.

                “- Bazı insanlar oto tamircisi olarak yaratılmıştır. Ama oto tamircisi olabilmeleri için, önce hukuk fakültesini bitirip, çiğ köfte dükkanı açmaları, sonra iflas edip, gazoz fabrikasından emekli olmaları gerekir.

- Evet, evet bu tür tipleri bilirim ben. Yoksa oto tamircisi olabilmeleri imkânsızdır.

- Binalar da böyledir.

- Evet binalar da böyledir. Bazı binalar hamburgerci olmak için yaratılmıştır. Ama o aşamaya kolay varamazlar. Hamburgerci olabilmek için önce gelinlikçi dükkanı olup, iflas etmeleri, saha sonra, radyo tamircisi olup, iflas etmeleri, daha sonra kırtasiyeci olup iflas etmeleri

- Daha sonra çin lokantası olup iflas etmeleri

[…]

- Daha sonra videocu olup iflas etmeleri gerekir.

- Siz bunu anlamıyorsunuz.

- Bir binanın hamburgerci olabilmesi için, önce gelinlikçi olmasının zorunlu olduğunu anlayamıyorsunuz

- Bu bina bir spor salonudur.”

M: Evet korumanın çeşitli alt başlıkları var ve aslında değişim de onlardan biri. Değişimin de korunması gerekiyor, hatta kimi zaman değişimin sürekli kılınmasının bile korunması gerekiyor. Ama o da peşi sıra koltuğu tasarlayan ya da binayı tasarlayan kişinin eser üzerindeki yetkisi ile çelişiyor.

BA: Bu konuda bir örnek vereyim. Geçenlerde Fenerbahçe, Maltepe ve Paşabahçe vapurları korunsun ve tarihî eser olarak kabul edilsin diye Anıtlar Kurulu’na başvuruda bulunduk. Anıtlar Kurulu’ndaki kişiler ilk defa böyle bir başvuru olduğu için çok şaşırdılar. Çünkü şimdiye kadar korunan birçok vapur aslında korunmamış: Nusrat Mayın Gemisi ya da Atatürk’ün Samsun’a çıktığı Bandırma Vapuru, hepsi imitasyon olarak fotoğraflarına bakılarak yeniden yapılmış. Yani, çevremizde tarihî gibi görünen vapurlar yeniden eskisine bakılarak yapılmış.

Burada değişim için de aynı şey sözkonusu. Yeniden nasıl üretildiği konusu önem kazanıyor. Aslında ben konuya şöyle bakıyorum: Bir bina veya bir koltuk ya da bir mekân ya da bir gemi, aslında bir bilgi yumağı. Onun içinde vidayı nasıl sıkıştırıyorsunuz, buharlı bir makina nasıl çalışıyor veya ahşap işçiliği nasıl yapılıyor, ahşap döşemeler yanyana nasıl getiriliyor, nasıl kuruluyor gibi inanılmaz bir bilgi birikimi mevcut ve bu bilgi insanların binlerce yıldır geliştirdiği bilgilerin bir özeti aslında. Bu özellikleri korumaktan vazgeçtiğimizde, yani biz bu gemiyi ya da binayı yeniden yapalım ya da yenileyelim dediğimizde, bunu aynı biçimde fakat farklı bir malzemeyle, mesela fiber olarak yapalım dediğimizde, mevcutta varolan bilgiden vazgeçmiş oluyoruz. Aynı biçimi başka bir bilgi ile yapıyoruz. Oysaki bizim korumaktaki amacımız, aslında o bilgiyi de korumak. Mesela ahşap evleri koruyalım diyoruz ama çoğu zaman bunların sadece biçimlerini korumak istiyoruz. Yapının strüktürünü betonarme yapıp üstlerini ahşap kaplamayı düşünüyoruz ve buna da ikinci derece tarihî eser diyebiliyoruz. Bu bir dönem Türkiye'de uygulandı biliyorsunuz ve bütün ahşap evleri ve ahşap mimarlığını mahvettiler. Çünkü sistem böyle işlemeye başladığı zaman bir yandan da, “Evet biz binanın biçimini koruyacağız, ama binayı oluşturan emek türlerini korumak istemiyoruz.” demiş oluyorsunuz. Aslında eğer bu binalar özgün olarak korunabilir ya da uygulanabilirse ahşap ustaları da korunmuş oluyor, onlara çalışma ortamı ve iş olanağı sağlanmış oluyor; yani ahşap ustalığını da sürdürülebilir hale getirmiş oluyoruz. Ama aksi halde biz bir işçilik alanını da ortadan kaldırmaya karar veriyoruz ve sadece biçimsel, fotografik olarak yapıyı koruyoruz. Böylece ancak fotoğrafı çekildiğinde eski yapıymış gibi gözüküyor. Ama asıl koruma, bilginin korunması olmalı. O yüzden, yeniden yapmak ya da değiştirmek durumlarında, yapının ya da herhangi bir nesnenin bütününde birçok şeyin büyük ölçüde değişmesi değil, o nesneyi vareden bilginin değişmezliği yapının korunabilmesi anlamına geliyor.

Örneğin Japonlar bunu uyguluyorlar, eski ahşap binalarında kullanılan sistemleri yeni yaptıkları ahşap yapıya aynı şekilde aktarıyorlar ve böylece eskisini yıkabiliyorlar. Ama ahşap yapı kültürü devamlılığını koruyor. Çünkü yüz yıl sonra ahşap ev yapım pratiği diye bir şeyden bahsedemeyebiliriz. Ama çoğu zaman insanlar “O bilginin korunmasına ihtiyaç yok artık.” diyor. Buna mazeret olarak da “Biz inşaatı hızlandırabiliyoruz, o nedenle de bu malzeme yerine başka bir malzeme kullanıyoruz.” diyorlar. Ama özgün malzeme yerine başka bir malzeme geçtiği zaman, aslında yerine geçmiş olmuyor, çünkü tarih böyle bir şey değil. Katı ve ilerlemeci bir bakışla baktığınız zaman, bütün o bilgileri korumayıp, başka bir şeye dönüştürüp, bütün eski bilgi birikimini de çöpe atabiliyorsunuz. O zaman, “Bizde hiç ahşap ustası yok.” bile denebiliyor.

M: Evet böylece bilginin güncel hayatta görsel ve hatta dokunsal olarak paylaşımı yokoluyor. Sadece kitaplardan öğrenilebilecek bir şey haline geliyor.

BA: Evet bu nedenle öğrenilemiyor, aktarılamıyor. Sonra da mesela “Bizde gemicilik kültürü yok.” diyorsun. Çünkü gemi inşaatı için yapılan eski tersanenin içinde şu anda otomobil sergisi koymuşsun ve otomobil koleksiyonu sergiliyorsun. Gemicilik tarihi ile ilgili en önemli mekânlardan biri olan tersaneyi alırsan ve orasını bir endüstri müzesi haline dönüştürürsen, eskiden orada varolan gemicilik kültürünü, bilgisini de koruman lazım. Ama sen oraya girip, kendi otomobil koleksiyonunu sergilersen, evet belki otomobillerin tarihi ile ilgili anlamlı bir şey yapmış oluyorsun ama o mekânın tersane olma özelliğini tamamen siliyorsun, onun bilgisini korumuyorsun. Bu durumda tersanede otomobil sergilemek, aslında “bina” oyununda anlatılanın bir başka yönü.

Bu sorun aslında sosyal olarak pek çok alanda karşımıza çıkıyor. Mesela tarım konusunda. Buğday çeşitlerini korumayabilirsin, yani Anadolu’da yüz tane buğday çeşidi varsa bunları tek bir türe indirgeyebilirsin. “Diğerlerine gerek yok. Tek bir tür oluşturduk, bunu yiyeceksiniz.” gibi bir söylemle bütün biyolojik çeşitliliği öldürüp, o tek tip buğdayın üretimini de bir şirketin eline verebilirsin. Herkes buğdayını o şirketten alır ve bu bir gelişme olarak görülebilir. Ama aslında bu bir gelişme değil, tam tersine bir fakirleşme. Endüstriyel bir başarı ya da bir ilerleme değil, çok büyük bir yoksullaşma. Bizim bu yoksullaşma durumunu eleştirmemiz lazım. İster mimarlıkta olsun, ister tarımda... Toplum bu yoksullaşmayı tartışmıyor, çünkü aslında toplum kaba bir ilerleme modeline oturtulmuş. Demokraside de öyle, herşey o model üzerine oturtulduğu için, bu yoksullaşmanın tartışılması yapılamıyor, bu tarımda da böyle, eski eserlerin korunmasında da, mevcut yapı dokusunun yeniden kullanımında da.

M: Mevcut yapıların ve kent dokusunun yeniden değerlendirilmesi konusunda mimarlık zengin kaynaklar ve açılımlar sunabilecek bir araç aslında, ama bunun örnekleri ile pek sık karşılaşmıyoruz.

BA: Evet bu tip uygulamaların sonucunda aslında hem kentsel doku hem de mimarlar zarar görüyorlar bence. Çünkü bütün sorun ekonomik değerler çerçevesinden değerlendirilmeye başlayınca sonuçta ekonomik olarak verimsiz yapı ve alanlar ortaya çıkıyor. Tarlabaşı projesi buna bir örnek olabilir. Tarlabaşı’nda 19. yüzyıldan beri varolan değerler yok sayılarak o bölge sadece bir arazi gibi görülürse ve ada, parsel bölünmeleri yapılırsa tabii ki gelip Turgut Reis’teki otel projesini de oraya uygulayabilirsin. Mevcut tarihi, hiçbir bilgi kalıntısını koruyamazsın ve bu nedenle de tarihi yokedersin. Aslında Tarlabaşı’ndaki bütün binalar tek bina ölçeğinde ele alınması ve restore edilmesi gereken binalar. Bütün dünyada bu tip pek çok örnek var. Mesela, Bolonya’da, Kreuzberg’de benzer projeler yapıldı ve bunlar başarılı bir şekilde uygulandı. Fakat orayı sadece arazi olarak görürsen, geçmişteki mimari, toplumsal birikiminden kazanabileceğin hiçbir şey hemen hemen olmuyor ve o zaman gelecek nesillere aktarabileceğin bir mirasın da kalmıyor. Herşeyi Turgut Reis’teki herhangi bir otel örneğine dönüştürmüş oluyorsun.

Ayrıca mevcut alana sadece kentsel bir arazi olarak bakıldığında, kentteki sosyal doku da zedelenmiş oluyor. Bence bu türdeki operasyonların sonucunda ekonomik olarak zarar görmek kaçınılmazlaşıyor. Mesela Beyoğlu’ndaki Odakule örneğinde de görüldüğü gibi, -ki inşa edildiğinde çok değerli bir yapı olarak ortaya çıkmıştı- Beyoğlu dokusu içerisinde değerini en çabuk kaybeden yapı oldu. Şu anda bomboş duruyor. Zamanında çok değerliydi, fakat tarih onun değersiz olduğunu gösterdi. Ekonomik olarak baktığınız zaman da yapılan bu uygulamaların asla ekonomik olmadığını görürsünüz. Mesela benzer bir proje Narmanlı Han için de yapıldı ve onun avlusunu yoketmeye çalıştılar, çünkü projeye metrekare olarak bakıldı. “Gentrifikasyon” dedikleri hikâye var ya, aslında “soylulaşma” değersizleştirmeye dönüşebiliyor. Yani, “biz buranın değerini nasıl yok edebiliriz?” gibi bir proje anlayışını doğuruyor. Oysa biz oraya değer kattığımızı zannediyoruz. Ama aslında her yerin hem ekonomik, hem tarihsel bir değeri var ve bunlar bir bütünlük içerisinde. Ama nedense tarihî değerle ekonomik değerin birbiriyle çelişkili olduğuna inanıyoruz. Tarihî değerlerin korunmasının ekonomik olarak fazla bir değer katmadığını düşünüyoruz. Ama tarihî değeri yokettiğin zaman, ekonomik değeri de yoketmiş oluyorsun.

M: Son olarak size, “Bina” oyununda bütün hikayenin etrafında döndüğü ana karakter olan “bina”nın, sahnelenen oyunlarda nasıl bir dekorda ortaya çıktığını, karakterize edildiğini sormak isterim. Çünkü oyun süresince aslında çok önemli bir değişim geçiriyor ve hatta en sonunda bütün duvarları delik deşik oluyor. Bu değişimi görmek çok önemli olabilir, çünkü hem yapı mimarın onun için tanımladığı katı duvarlarından kurtularak saydamlaşıyor, o çok tanımlı konumunu kaybediyor, aslında bir anlamda özgürleşiyor ama bir yandan da bu özgürleşme onun sonu oluyor.

BA: Aslında hem tek bina ölçeğinde, hem de kent ölçeğinde hep böyle bir durum var. Bina oyununda konu edilen durumlar kent ölçeğinde de çok sık görülen konular. Fakat, farklı ölçeklerde varılan sonuçlar farklılık gösteriyor. Ölçek kaybı olduğu zaman onun tedavisi tam olarak nedir bilemiyorum. Yani, sen bir şey tasarlıyorsun, fakat o kent bir şekilde, özellikle bizim yaşadığımız kentlerde bu yapılanın daimi kalmasına müsaade etmiyor ve bir süre sonra proje, öngörülenden farklı bir şey olmaya başlıyor. Mesela, bir burjuva aksı yapıyorsun, bir süre sonra varoşlara hizmet veren bir merkez haline dönüşebiliyor. Senin tasarlamadığın, senin hiç hesap etmediğin bir sonuç doğurabiliyor. Veya çok güzel bir konut merkezi yaptığını düşünüyorsun, orası birdenbire bir lokantalar merkezine dönüşebiliyor. Konutlar kaçıyor. Bu kentsel tasarımın beklenmedik gibi görünen beklenen sonucu.

M: Farklı ölçeklerde ve disiplinlerde gezindiğimiz bir söyleşi oldu, çok teşekkürler.

Bu icerik 3682 defa görüntülenmiştir.