349
EYLÜL-EKİM 2009
 
MİMARLIK'TAN

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
DOSYA: YAPILARIN KULLANIM SÜRECİ VE MİMARIN SORUMLULUĞU

Kullan-Tüket-Terket: Levent

Haydar Karabey

Dr., Mimar

Genel Bakış

Hiçbir şey kalıcı değildir elbette. Mimarlık da bu dramatik geçekten kaçamıyor. İnsanlık, piramitlerin üzerindeki kaplamaları bile sökmüş, hiç ulaşılamasın diye gizli geçitler ardına saklanmış olan içeriğini de toplayıp başka yerlere taşımış.

Piramitleri rahat bırakıp daha güncel bir dünyaya bakalım: Toplum dinamik, insanoğlunun talepleri değişiyor, teknoloji farklılaştırıyor yaşam biçimlerimizi. Elbette yapısal çevre de değişecek. Bu değişimin, dönüştürmenin bir rasyoneli olmalı mı, bunu tartışmalıyız. Her yapının ayrıca, güvenlik de başta olmak üzere birçok nedenle ekonomik bir ömrü olduğunu biliyoruz. Ancak, hızlanan dünyamızda yapılar yalnızca ekonomik veya sosyolojik nedenler ile dönüştürülmüyor. Kentlerin, özellikle kendi dinamiğine bırakılmış çılgın evriminde, artık kalıcı birşeylerden, süren bir mimarlıktan, kentsel hafızadan sözetmek güç. Bu da mimar için hüzünlü bir durum.

“Ben, Bir Zamanlar, Akademi’nin Şehircilik Kürsüsündeyken…”

Hocamız Mehmet Ali Handan, biz asistanların odasına uğrayıp gününe göre neşeli, genellikle de hüzünlü söyleşiler başlatmayı severdi. Odamıza gelip, ellerini arkasına bağlayıp pencereden derinliklere doğru dalınca, konunun hüzünlü olacağı anlaşılırdı. Böyle bir gününde yine zorunlu olarak, “Hocam, neyiniz var?” diye sormamız gerekmişti. İçini çekerek, “Bugün okula gelirken, ayakta kalmış son yapımın da yıkılmaya başlandığını gördüm.” dedi. Mehmet Ali Bey, İstanbul’un Kadıköy yakasında onlarca modern konut yapmış, sürekli değişen imar durumları ve artan emsaller nedeniyle de çok kısa bir süre içinde bunların tamamı yerle bir edilip yerlerine müteahhit işi apartmanlar dikilmişti. O gün yine ve bir kez daha düşündüm, mimarlık bile kalıcı değildir…

Öyle hoyratça “girişiliyordu” ki kente... Benim bile ilk yapılarımdan, üstelik Ulusal Mimarlık Ödülü almış olan Reklamevi yapım (Resim 1a, 1b), yalnızca bir on yıl direnebilmişti bu dönüşüme. Yapı satılınca, yeni sahipleri altına garaj yapmaya çekinmemiş, kimselerin de sesi çıkmamıştı. Defalarca Mimarlar Odası’na başvurdum, “Ödüllü yapılar tescil edilmelidir, birşeyler yapalım.” diye. Henüz bir girişim yok. Neyse, ben gene de onların benden istediği yazıyı hemen yazıyorum!  Konu, Levent ve yapıların dönüştürülmesi olunca, sivil toplum kuruluşuna da katkıda bulunmaya çalıştığım bu çok sevdiğim mahallemi anlatmamak olmaz.

Genelde kentlerimizde, evden bozma anaokulu, anaokulundan bozma reklam ajansı, apartmandan bozma işyeri, hatta apartmandan bozma özel hastaneden bol bir şey yok. Bu öylesine kanıksanmış bir şey ki, satılık ilanlarında bile “satılık merkezî konumda ev, hayvan hastanesi, klinik, okul yapmaya çok uygun…” gibi münasebetsizliklere aldırmıyoruz. Levent de uzun süre bu arsız dönüştürme faaliyetlerinin cenneti (daha doğrusu cehennemi) oldu.

Biraz Levent’i anlatayım: Bir kentin bir alt bölgesinin sorunu, içinde bulunduğu büyük bölgenin sorunlarından ayrılarak kavranamaz. Bu nedenle Levent’in içine düştüğü kent merkezi bunalımlarını kavrayabilmek için, İstanbul’un genel yapısına ve gelişme eğilimlerine bakmak gerekir: İstanbul, biliyoruz, ülke sınırlarını aşan bir bölgesel merkez olma yönünde gelişiyor. Bizim dışımızda, makro düzeyde alınan bu karar doğrultusunda, gerekli altyapısal ve çevresel önlemler ise önerilmiyor, öngörülmüyor, hayata geçirilemiyor. Bu süreç yakın bir gelecekte her düzeyde çok daha önemli tıkanıklıklara neden olacak. Örneğin, şu anda inşaatı süren veya tasarlanan büyük iş merkezlerinin çevre düzenlemeleri Levent’e rağmen yapılacak, altyapılarının düzenlenmesi sırasında Levent’ten parçalar koparılacak, inşaatlar hiç bitmeyecek, zorla altımızdan-üstümüzden yollar geçirilecek. Çevremizdeki evleri teker teker toplayan gruplar yeni işyerleri için, daha büyük çukurlar açıp daha büyük inşaatlar yapmak üzere daha çok baskı yapacak ve sonuçta daha çok imar hakkı elde edecekler. Yeşil alanlar satılacak, her yer otopark dolacak. Boğaz’a yeni köprüler yapılması için baskılar artacak. Bugün 2,5 milyon m2 kiralık işyeri boş da olsa, yeni ofis binaları, çarşılar geleceğe dönük beklentilerin yarattığı bir iştahla inşa edilecek.

Levent bugün, bir yanda bahçeli konutlar, diğer yanda ofis binaları, onların otoparkları, klimaları ile restoranlar, eğlence yerleri, hastaneler, mini plazalar arasındaki bir savaşa sahne oluyor. Levent’i metropoliten bütünden yalıtmak, yüklendiği bunca işlevden arındırmak olanaksız ise, hiç olmazsa ağır çevresel baskılardan, imar taleplerinden, konut dışı kullanımlardan ve trafik yükünden biraz olsun yalıtabilir miyiz? Henüz kesilmemiş 35 beş bin ağacını kurtarabilir miyiz? Eğer burası bir kentsel prestij bölgesi veya kentsel bir sit bölgesi hatta bir doğal sit olarak kabul edilirse, (bunun için ileri sürülebilecek birçok gerekçemiz var) önerdiğimiz bu yalıtım için bazı ciddi yönetsel ve fiziksel önlemler alınabilir.

Bu gerekçeleri biraz açalım: 1950’lerde genç Türkiye Cumhuriyeti’nin uygulamaya koyduğu modernleşme programı uygulanıyor. İşte bu yıllarda başkent Ankara’dan sonra (Ankara’da bu anlamda planlanmış, yaratılmış olan ilk yer, yönetici merkeze yakın olarak düşünülen Saraçoğlu Mahallesi’dir.) İstanbul’da da Levent Çiftliği’nde modern bir mahalle kuruluyor. Burası, bahçeli düzende planlanmış bir orta sınıf mahallesidir. Ancak burada, uygar bir yaşam için her türlü donanım düşünülmüştür. Mahalle, bir okul, dispanser, çarşı, cami ve geniş parklarla donatılıyor. Her eve bir garaj yapılıyor ve bugün artık gelişmiş olan tam 30 bin ağaç dikiliyor… (Resim 2)

Yıllarla İstanbul, Türkiye’nin diğer yörelerinden çok daha hızlı büyüyor, kalabalıklaşıyor…

Yıl 1980: Türkiye globalleşen dünya ile bütünleşiyor. Bu dönemin nimetlerinin olumlu etkilerinin yanısıra, kültürel yaşama ve kültürel mirasa olumsuz etkileri de olacaktır. Yine de Levent girişindeki bir parkta bulunan tabela dikkat çekiyor: “Çağdaş Şehircilik Örneği Levent’e Hoşgeldiniz !”

Yıl 1990: Aynı parkta bir bankanın gökdeleni yükselmektedir: Önce Demirbank, sonra HSBC, daha sonra bir terör saldırısı ve bir gökdelen iskeleti, sonra BDDK, şimdi ise bir Azeri grubun otel inşaatı...

Yalnız orada mı? İstanbul’un, Boğaz köprülerinin de katkısıyla kuzeye doğru büyümesiyle Maslak koridoru tam bir gökdelenler bahçesine dönüşür. Kulelendirilen bölgenin arka bahçesi, eğlenme, yemek yeme mekânı, otoparkı, klima-jeneratör avlusu ve çöplüğü ise Levent olacaktır. (Resim 3) O büyük ofislerin gölgesinde yetişen küçüklü büyüklü yüzlerce işyeri, Levent evlerini işgal eder… Ofis destek hizmetleri veya destek ofisleri, kafe-barlar, restoran-gece kulüpleri, anaokulları, hayvan hastaneleri, sayısız kebapçı ve bunların yüzlerce, binlerce arabası…. (Resim 4)

Bu süreçte yapıların içi her anlamda, yani insanları ile, duvarları ile boşaltılır. Ağaçlar acımasızca kesilir, ruhsatlar verilmez ama tüm yapılar dönüşüverir. Levent tarihsel gelişim içinde normal konut statüsünden, kent merkezinde bahçeli prestij villalar bölgesine, sonra da aylık kirası on binlerce dolarla ifade edilen gökdelenlerin kılcal uzantıları olan mini plazalar yığınına dönüşmektedir. (Resim 5-8) İstanbul’da daha önce Haliç, Karaköy, Şişli, Beyoğlu’nda yaşanan “kullan-tüket-terket” senaryosunun Levent versiyonu. Modernleşmenin bizde anlaşılan yeni görüntüsü bu!

Levent mahallesinde yapılan bir araştırmaya göre, 700 Levent evinin yaklaşık üçte biri (210 kadarı) işyerine dönüşmüştür. Levent evlerinin yaklaşık beşte biri (120 kadarı) ise boş, yıkılmış veya inşaat halindedir. Bu sayıma, Levent Çarşısı’ndaki “gerçek” işyerleri katılmamıştır. Öte yandan İstanbul’da yapılan bir anket ise, şehirlilerin yarıdan fazlasının bahçeli evlerde otuma istemini ortaya koyuyor. Hele Marmara depreminden sonra… Diğer tarafta, kentin evlerden oluşan eski-yeni tüm mahalleleri, tüm dokusu altüst edilip işyerlerine, apartmanlara dönüştürülüyor. Bu nasıl bir çelişkidir?

İstanbullu artık “ev” edinmek için yüzlerce kilometre uzağa gitmek zorunda. Kaba bir hesapla, Levent’teki evlerin mülk değeri: 3.000.000 x 700 = 2.100.000.000 Amerikan Doları. Burayı vareden ortak altyapı yatırımı da bir o kadar olsa, bu değer işyerlerinin de katma değeri ile 5 milyar dolarlara ulaşıyor. Bu alan üzerinde yaratılabilecek spekülatif değerin hesabı ise daha zor. Örneğin, buradaki parsellere 6 kat imar hakkı verilse, 1 milyon m2 inşaat olanağı ortaya çıkar ve bu yapılı alanın satış değeri 20 milyar Dolarlara tırmanır. Böyle bir spekülasyon olanağının inşaat sektörünün iştahını kabartması doğal değil mi? Ama, kent içinde bu potansiyele sahip her parça illa ki dönüştürülmeli mi?

Peki ne yapabiliriz? Acaba, aynı ekonomik araçlar kullanılarak bu gelişim daha olumluya çevirilemez mi? Elbette, önce geçerli tüm planlar, yasa ve yönetmelikler uygulanarak ilkeli bir koruma sağlanabilir. Sonra, daha aktif çözümler üretilebilir. Konut amaçlı kullanımlar bir takım araçlarla, örneğin vergilendirme sistemleriyle teşvik edilebilir. Ancak geçerli hukuk kurallarına göre yerel yönetim, bir yapının yapılma veya yenilenme sürecinde, işyeri formuna uygun bir projeyi engelleyebiliyor ama, kullanım sürecine, örneğin bir konutun bir işyerine kiralanmasına karışamıyor. Eğer komşuları tarafından “komşuluk hakkı davası” açılarak o işyerinin çevreye gerçekten zarar verdiği kanıtlanabilirse, ancak bu durumda mahkeme o işyerini kapattırma kararı alabiliyor.

Kebapçılar, Barlar, Meyhaneler, Gece Kulüpleri ve Hastaneler

İran’da iş yapan bir tanıdığımız, Tahran’da bir işyeri açmak istemiş. Gözüne de kiralık olan iyi bir yer kestirmiş. Anlaşma yapmak için başvurduğunda dur bakalım demişler. Burası konut bölgesi, burada işyeri açamazsın. Aynı olayı gözlerimle Tunus’ta da gördüm. Ulus olarak birilerini, biryerleri küçümsemek gerektiğinde, Patagonya deriz, Ugadugu deriz, belki İran bile diyenler vardır. Ama kendi durumumuzu pek eleştirmeyiz. Bizim liberalizm anlayışımız öyle bir aşamaya vardı ki, üreterek kazanmak önemli değil. Nasıl kazanırsan kazan. Bunun için hiçbir kurala uymak gerekmez. Bir gün, aniden oturduğunuz yapının alt katında tüpgazcı açılabilir ya da yan parselde bir otogazcı. Restoran, bar ne kelime? “Yabancı yatırımcı için gerekirse Çankaya’da bile otomobil fabrikası kurdururum.” diyen anlayışın sonucu değil mi bu?

Zaman zaman belediyemiz, Levent’te açılan barların ruhsatlarının kendi denetimi dışında ve tepeden inme olarak Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından verildiğini öne sürüyor. Ruhsatları her kim veriyorsa, bu “turistik” işyerlerinin ülkelerine veya hadi kendi ceplerine bir dolar bile döviz getirip getirmediğini denetleyen var mı acaba?

Türkiye’de yöneticiler, önceden göz yumdukları kuralsız işleri sonradan ürettikleri bir kurala bağlayarak kendilerini aklamak gibi bir sistem keşfettiler. Rantlar paylaşıldıktan sonra birileri feryat edip hukuksuzluğa karşı çıkınca, batak noktasından geri dönülmez hale gelince yasalar, planlar veya mevzuat değiştirilerek mevcut (de-facto) durum hukuka uygun hale getirilir. Örneğin, orman arazileri paylaşılır, sonra 2-B bölgeleri imara açılsın diye yasa çıkarılır. Gecekondulara göz yumulur, sonra af çıkarılıp bir de kat izni verilerek gecekonducuların mafyalaşmasına göz yumulur.

Bar, gece kulübü, kebapçı ve diğer restoranlar, bulaştıkları yerlere yalnızca kesif kebap kokusunu, trafiği ve gürültüyü getirmiyor. Çöplerinden geçinen başıboş köpekler, fareler de bölgeyi mesken tutuyor. (Resim 9) Bu hayvanların yanısıra, sonradan görme bir kesim insanın gece faaliyetlerine de açılıyor bu semt. Irak’ın işgalinde kullanılanlara benzer araçları kullanan bir takım kişiler, onların korumaları, otoparkçılarıyla birlikte bir mini mafya da derhal çevrede örgütleniyor. Geceleri, evlerin bahçe kapıları açılıp, arabalar park ediliyor, sağda solda kavgalar duyuluyor, ateş ediliyor, suç oranı hızla artıyor. Hatırlanacağı gibi, geçtiğimiz yıllarda bu semtin tüm emniyet kadrosu topluca görevden alındı!

Günlük bir gazetede çıkan bir haber, zaten tüm bu gece faaliyetinden ve kebapçılardan yana çok dertli olan Leventlileri derinden yaralamıştı. İşte tepki: “[...] ‘Levent kebabı sevdi’ yerine ‘Kebapçılar Levent’i sevdi’ denmeliydi... Herhangi bir Leventliye sorulsaydı Leventlilerin kebabı sevdiği değil, kebaptan nefret ettiği anlaşılırdı. Resmi merciler tıpkı yazınızda sözünü ettiğiniz B. Kebapçı’nın açılışını duyuran tabelasında yazıldığı şekilde ‘şaka gibi’ tüm bu yanlışlıklara seyirci kalıyor ve Leventlileri hiçe sayıyor. Bu tür açılışlardan da eksik kalmayan resmi şahıslar da bilirler ki, Levent mevzii imar planına göre Levent’te (1. Levent’teki çarşı dışında) hiçbir işyeri açılamaz. Levent’teki yapılar orijinal plana aykırı olarak tadil edilemez. Buna rağmen konutlar ‘kaçak bir şekilde’ genişletiliyor, iç duvarları ve hatta taşıyıcıları yıkılıyor ve konut özelliklerini kaybedecek şekilde deforme ediliyor. Bahçelerindeki ağaçlar kesilerek betonla kapatılıyor. Beşiktaş Belediyesi ‘Burası konut alanında kaldığı için hiçbir şekilde işyeri açılamaz’ diye yazı veriyor, sonra bu yerlerini ya Kaymakamlık ruhsatlandırıyor ya da Turizm Bakanlığından geçici ruhsat veriliyor. Levent’te ikamet edenler sokaklarından arabalarıyla çıkamayıp mahsur kalabiliyor ya da akşam gelince sokaklarına giremiyor. Çünkü yüzlerce servis aracı başta olmak üzere çeşitli iş yerlerinde çalışanlar ve bu işyerlerini ziyarete gelenler, arabalarını daracık Levent sokaklarına park ediyor. Gece geç saatlere kadar süren müzik sesi, klimaların gürültüsü, elektrik kesildiğinde dev jeneratörlerin gürültüsü, park kahyalarının ve araçların sesleri nedeniyle insanlar evlerinde rahat uyuyamıyor [...]”

Tüm işyerlerinin içinde burada nasıl yerleşebildikleri en zor anlaşılanı ve herhalde çevreye de en ciddi tehlike saçanları ise hastaneler ve veteriner klinikleridir. Bir ev boyutunda nasıl bütünleşik bir sağlık hizmeti verilebilir anlamak güç, ama vahşi girişimciler tarafından her kılığa sokulan Levent evlerinde, en az 15 hastane, 10 kadar da hayvan hastanesi var. Bunların hasta, ambulans ve ziyaretçi trafiğinin yanısıra, tıbbi atıkları da konutlarınkine karışmakta. Sağlık Bakanlığı’na sorulduğunda, sözde yine belediyenin bu işyerlerinin açılmasına olur verdiğini öğreniyoruz.

Küçük Boy İşletmeler: Reklamcılar, Filmciler Örneği

Levent mahallesinde yeni dönemde yer tutan şirketlerin yapısal bir analizini yapmak gerekir. Levent’te, standart, yenilenmiş bir evin alanı 250-350 m2 arasındadır. Tahmin edilebilecek yöntemler ile yasadışı yollardan üretilen ve satıcıları tarafından “mini plaza” adı verilen kaçak işyerlerinde ise bu alan, 600-1000 m2 ‘lere ulaşabilmektedir. Bu yapısal büyüklükler, 10-30 kişilik küçük boy ticari firmalara uygun düşüyor. Levent bölgesinde, 20’den çok emlakçı da bütün ricalara ve yasal uyarılara karşın, evleri hâlâ işyeri olarak pazarlamaya devam ediyorlar. Alıcıların başında, birçoğu hızla dönüşen, tam kurumsallaşmamış firma tipi geliyor. Bu firmalar, genç, dinamik ve çağdaş yapılı girişimcilerin kurduğu yönettiği firmalar. Gelişme süreçlerinde kriz dalgalanmalarına da hızlı büyüyüp şişmeye de uygun bir model. Amaçları gelişme dönemlerinde özel bir yapıda yer almanın prestijini de kullanmak olan bu firmaların, bir an önce büyümeye yönelik hızlı tempoları ve dolayısıyla çok çalışkan ekipleri var. Mesai saati tanımaktan hoşlanmıyorlar, zaten bu nedenle de işhanlarının veya modern iş merkezlerinin disiplinine uyamıyorlar. Hızlı üretme amaçları, doğallıkla çevre saygılarını da köreltiyor. Basit bazı örnekler verebiliriz: Sabaha karşı işyerlerinin önünde toplanıp arabalarda sohbet edebilir, birbirlerine korna çalarak vedalaşabilirler. Motosikletleri olabilir ve her an güçle gaz verip biraz hava atabilirler. Araçlarını sokağın ortasında bırakıp, “bir dakika” diye bir yapıya dalıp arkalarındaki trafiği on dakika bekletebilirler. Bir reklam fotoğrafında ateş görmek istiyorlarsa, bahçelerinde bir ağacı rahatlıkla yakabilirler. Yedek parça ticareti yapıyorlarsa, koca TIR’ları sokak aralarına sokabilirler… Bu boyutun ve tipolojinin en belirgin temsilcilerinden biri ülkemizde yeni serpilen reklam sektörünün üyeleridir. Görece hızlı büyüyen bu sektörün çabukça para kazanan, ünlenen temsilcileri, kendilerini bayağı iyi hisseden, çevreye karşı biraz da küstahça ilgisizleşen bazı gençlerden oluşur. Levent’te bunlardan bolca vardır. Yarattıkları sıkıntı da az değildir.

İşte semtin bunlarla ilgili girişimlerinden biri: “[...] Yukarıda sayılan firmaların Levent evlerini işyeri olarak kullanmaları nedeniyle bir günde buralara gelen giden arabalı insan sayısı normal dışı rakamları bulmaktadır. Kimisi çıkmaz sokak olan bu yerlere günde, yaklaşık, şirket başına, elli-yüz kadar araç girmektedir. Bunların bir bölümü, ağır vasıtadır. Y. Ajans sokağımızı film seti olarak kullanmaktadır. 3-4 kamyon ve seyyar jeneratör haftanın an az iki gecesi sokağı işgal edip sabaha kadar motorlarını çalıştırarak çekim yapmaktadır. Filmcilik faaliyeti ve müzik stüdyosu faaliyeti herhalde sanayi işkolu sayılmalıdır. Bu işyerlerinin, mevzii imar planında konut yerleşimi olarak gösterilen Levent’te faaliyet göstermeleri yasadışıdır. Bu işyerlerinin sokağın tamamını, mevcut trafik kuralları ve işaretlerini de hiçe sayarak, tüm yol geçişleri ve konutların garaj girişlerini de kapatarak işgal etmeleri yasadışıdır. Acil durumlarda (deprem, itfaiye, ambulans) bu sokağa giriş bile olanaksızdır. Bu işyerlerinin sabaha kadar gürültülü bir biçimde faaliyette bulunmaları yasadışıdır. Komşuluk ve insanlık haklarını hiçe sayan, gece ve gündüz çevrede oturanların hayatını karartan, en az yukarıda belirtilen üç nedenle yasadışı olan bu faaliyetlerin engellenmesi; bu şirketlerin (varsa) işyeri ruhsatlarının iptali ile konut bölgemizden uzaklaştırılması için gerekli yasal işlemleri yapmanızı ve sokağımızda yasalara uyulmasının sağlanmasını arzederiz.”

4. Levent Yapıları Üzerindeki Sanat Yapıtı Mozaikler Yok Ediliyor

Kent ile, mimarlık ile düzeyli bir sanatın buluştuğu çok az örnek var kentimizde. Bunlardan biri de 4. Levent konutlarıdır. Bu yapıların sağır (penceresiz) duvarlarını, dönemin sanatçılarına ısmarlanmış mozaikler süsler. Çağımızın günlük çıkarlar için her türden değeri feda etmeye hazır olan anlayışı ile bu apartmanların yeni sahipleri, biraz daha az yakıt parası için, yapılarını “mantolatırken” (yani dıştan ısı izolasyonu ile kaplarken) bu yapıtları yok etmekte bir sakınca görmediler. Aslında, bu yapıtlar o insanlara ait değil, kente ait. Taşınabilir ve dolayısıyla satılabilir olsalardı, çoktan sökülüp satılırlardı da. Bu tür etkinliklerin sözlükteki karşılığı “vandalizm” veya “barbarizm” oluyor galiba! Çağdaş Levent Derneği’nin bu konudaki başvurusuna, Beşiktaş Belediyesi “eserler tescilli olmadığından yapacak bir şeyi olmadığı” yanıtını vermişti... “[...] İmar planında konut gözüktüğü halde hızla işyeri kimliğine terkedilen 4. Levent’te, başta Bedri Rahmi Eyüboğlu olmak üzere pek çok Cumhuriyet dönemi sanatçısına ait duvar mozaikleri sırayla tahrip edilmektedir. Yapı Kredi Bankası 4. Levent Şubesi’nin, Akçam Sokak’ta bulunan binasında Bedri Rahmi Eyüboğlu’na ait mozaiği sahiplenmiş ve bir plaketle onurlandırmış olmasına karşın, aynı cadde üzerinde bulunan K. Mobilya ve D. Hamburger Cumhuriyet sanatçılarımıza ait mozaikleri hiçe sayarak üzerlerine tabelalarını monte ederek eserleri adeta katletmişlerdir. Son olarak yine dört ayrı blokta duvarlardaki mozaik eserler mantolama, boya ve tadilat gerekçesiyle tahrip edilmeye başlanmıştır. Bu kültür katliamına ve sanat eserlerinin tahribine müdahale edilmesi, tahrip edilenlerin restorasyonunun sağlanması gereğini ilgililere ve kamuoyuna duyururuz.”

Bitmeyen İnşaat Faaliyeti ve Ameleler

Bunca spekülasyonun yapıldığı, yapıların durmadan yıkılıp yeniden inşa edildiği Levent’te hafriyat, ağaç kesme, kat çıkma işleri bitmez. Yalnız ilginç olan şu, bugün bir arsayı 1,5 milyon Dolara alıp, üzerine de 500 bin Dolar koyarak yeni bir inşaat yaptığınızda, toplam maliyetiniz 2 milyon Dolar oluyor. Asgari bir kâr ile bu evi 2,5 milyon Dolara satmanız gerekir. Böyle bir fiyata da kolay kolay alıcı bulamıyorsunuz. Sonuçta, çevremizde bir sürü yeni yapılmış yapı da öylece boş duruyor ya da yıkılmış eski bir Levent evinin parsele dönüşmüş bahçesinde koca bir inşaat çukuru bekliyor. (Resim 10) Kışın kurbağa, yazın sivrisinek üreten çamurlu bir çöplük. Yıllar önce dikilmiş serpilmiş ağaçlar köklerinden yıkılmış, çukura doğru kaymış, yaşama savaşı veriyorlar. Veya, İstanbul’un varoşlarını aratmayacak biçimde yarım bırakılmış bir yapı şantiye halinde, sıvasız, çatısız bekliyor. Bu yapılarda, geçici olarak da olsa, inşaat şirketlerinin tüm amele kadroları barınıyor. Böylece 500 bin Dolarlık evlerde oturan ailelerin komşuları, amelelerden oluşan bir topluluk oluyor. İlginç bir sosyal durum. Bu yarım evlerde kayıtsız yüzlerce kişi son derece sağlıksız koşullarda yaşıyorlar. Evlerde hiçbir tesisat bulunmadığı için, örneğin pis su giderleri bağlı olmadığı için, kanalizasyon yerine bahçelere kazılmış geçici çukurları kullanıyorlar. Bu ise tahmin edilebileceği gibi, özellikle yazın müthiş bir çevre kirliliği yaratıyor. Ayrıca bu şantiye barınaklarda düzenli bir ısınma sistemi de olmadığından, bu insanlar, çevrede artık ne bulurlarsa yakıyorlar. Benzer birçok neden bu sosyal karmaşaya bir de fiziksel kirlilik ekliyor. (Resim 11) Acaba kentimizde, başlanmış bir inşaatın bitirilmesi için azami bir süre sınırlaması yok mudur?

Son Durumlar

İşbirliği: “Katılımcı Taraflar” Bağlamında Yerel Yönetimin Yaklaşımı ve Olumlu Sonuçlar: Kentsel Site Kadar Varan Bir Süreç

Bugün Levent, kültürel, ekonomik ve sosyal göstergeler açısından ülkenin geri kalanında olduğu kadar kendi kentinin içinde de en gelişmiş bölgelerden biri. Ama yine de vahşi kentleşme sürecinde yaşadığı sorunlar, bugün diğer Türkiye kentlerinin yaşadığından farklı değil. Elbette başka yerler sözkonusu olduğunda, bu sorunlar defalarca katlanarak büyüyor. Bu semtte yaşamını sürdüren insanlar ise çevreyi ve toplumsal yaşamı daha sürdürülebilir kılmak için çağdaş bir araç olan sivil toplum kuruluşları aracılığıyla mücadele ediyorlar. Ancak, ne yazık ki yerel ve merkezî yönetimler, genellikle “insan”ın ve toplumun sesini kendisine doğrudan iletme gücüne sahip olan bu ve buna benzer kuruluşları, kendisine düşman ilan ediyor. Yöneticiler bu ülkeyi, bu kenti, kentliye rağmen yönetiyorlarsa, kimin için karar ürettiklerini, neyi neden yönettiklerini açıklamalıdırlar. Uygar dünyada böyle kuruluşların varlığını bir şans olarak değerlendiren profesyonel yöneticiler onlarla sürekli işbirliği yapıyorlar; hem kent kazanıyor, hem kentli.

Çağdaş Levent Derneği, yukarıda anlatılan süreç içinde zaman zaman çatışarak, zaman zaman ise uzlaşarak güçlü kentsel aktörlerden biri olmayı başardı. Mücadelesi sırasında, gerektiğinde hukuk yoluna başvurmaktan kaçınmadığı için belediye ile çok sorunlu zamanlar yaşadı. Ancak bu STK, sonuçta, artık yerel yönetimler ile masaya oturabiliyor. Çağdaş Levent Derneği bu süreçte Levent mahallesinin “kentsel sit” ilan edilmesini de sağladı. Bu sürece katkıda bulunan şimdiki Beşiktaş Belediyesi ise, kararı desteklediğini belirtti ve tüm mahalleyi konuyu açıklayan pankartlar ile donattı. (Resim 12, 13) Bu gelişme üzerine İstanbul’un sorunlu kesimlerindeki sivil toplum örgütleri (Arnavutköy, Nişantaşı, Adalar, Ataköy…) sık sık Çağdaş Levent Derneği’ne başvurarak yaşanmakta olan başarılı süreç hakkında bilgi almaya ve danışmaya başladılar.

Not: Bu yazı yaklaşık 20 yıllık bir süreci anlattığı için, metinde sözü edilen belediye/yerel yönetimlerin de konuya yaklaşımları olumlu-olumsuz tepkiler gibi farklılıklar göstermiştir; dolayısıyla kimse iyi-kötü anlatılanları üzerine alınmasın. Bunların değerlendirilmesi siyaset bilimine, siyaset tarihine girer ki, bu da bizi aşar…

Bu icerik 4044 defa görüntülenmiştir.