349
EYLÜL-EKİM 2009
 
MİMARLIK'TAN

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
MİMARLIK TARİHİ

Bauhaus’un 90. Yılında

Jale Erzen

Prof. Dr., ODTÜ Mimarlık Bölümü

Bu yıl kuruluşunun 90. yılı kutlanan Bauhaus okulunun yaşamı her ne kadar 13 yıl sürdüyse de, Bauhaus ekolünün etkileri uzun yıllar yurtdışında olduğu gibi Türkiye’de de etkili oldu. Erzen, Bauhaus tarihini, endüstriyel üretimle değişen mimarlık ve tasarım anlayışının değişiminin tarihi kadar, “sağcı politikaların giderek güç kazanmasının da tarihi” olarak değerlendiriyor. Ekolün ülkemizdeki izlerini süren “Bauhaus: Modernleşmenin Tasarımı” başlıklı bir kitabın yayımlandığını da hatırlatalım.

Endüstrileşmenin 19. yüzyıldan başlayarak yaşamın her alanında hissedilen etkilerine karşı ihtiyaç duyulan eğitim reformlarının üretim ve yapı alanlarındaki en olgun ürünü kuşkusuz Bauhaus okulu olmuştur. Almanya’da 1907’de endüstriyel tasarımda yenilikçi bir tavır geliştiren Deutscher Werkbund ise çok uzun yaşayamamıştır. (1) Endüstrinin ekonomi ve teknoloji ile güçlenen bağları, pazar ekonomisine uygun bir üretim sisteminin gerçekleşmesinde ve Bauhaus ekolu ilkelerini temel alan tasarım eğitiminin tüm dünyada benimsenmesinde rol oynamıştır. Bu nedenle bugün, araba sektöründen tekstile kadar her sektörde olduğu gibi güzel sanatlarda bile çoğunlukla bir “tasarım” anlayışı egemendir. Her ne kadar, avangard olma iddiasını taşıyan sanat uygulamaları her türlü tasarlanmışlık ve düzene karşı dursalar da, “tasarım” önemli galeri ve müzelere girmeyi başaran “bağımsız” sanatlarda bile etkili olmaktadır. Bunlara en güzel örnek Royal College’daki Sensations (Duyumsamalar) sergisinde Damien Hirst’ün ölü köpekbalığının “serinkanlı” sergilenişidir. (Resim 1) Bir başka deyişle Bauhaus’un geliştirdiği tasarım anlayışı bugün birçok tasarım eğitiminde ve özellikle mimarlık alanında tecimsel bir kalıba girmişse de, hâlâ etkili bir dürtü olarak yaşamaktadır.

Bu kısa incelemede Weimar, Dessau ve Berlin Bauhaus okullarının kısa bir tarihçesini verirken, bugün dünyadaki tasarım yaklaşımlarında Bauhaus izlerini aramak ve yurdumuzdaki tasarım anlayışına eleştirel bir gözle bakmak istiyorum. (Resim 2)

1919’da Walter Gropius’un Weimar’daki iki sanat okulunu birleştirerek idaresini ele alması ile kurulan “Staatliches Bauhaus in Weimar”ın başarısı, birçok entelektüelin 19. yüzyıl ortalarından beri hissettiği bir rahatsızlığa cevap arayışında yatıyordu. Zira Marx’ın Kapital’inde ortaya koyduğu gibi, makine üretimi yani endüstri, insanı kendi ürününe yabancılaştırmıştı. Endüstrinin etkileri kısa zamanda birçok ülkede yaşam koşullarını aniden değiştirmişti. Toplu üretimin, toplum için ve insani değerleri kotararak tasarlanması gerekiyordu. Bu çizgide karşımıza çıkan ilk çabalar Willim Morris’in “Sanat ve Zanaat” hareketi (2) ve 1907’de İngiliz toplu konut projelerinden esinlenerek kurulan Alman Werkbund’un geliştirdiği endüstriyel tasarım anlayışıdır. (3) Ancak, 1919’da kurulan Bauhaus okulu ile toplu üretimi halk için ama çağdaş estetik anlayışla bağdaştırarak gerçekleştirmek amacıyla, öncelikle sanatçı ve tasarımcı yetiştirmek ve sonuçta mimarlık eğitimi ve dolayısıyla sağlıklı bir yapısal çevreyi amaçlamak, herşeyden önce eğitimle gerçekleşebilecek bir emel oluyordu. Bauhaus, gerek sanatçı öğretim elemanlarının, gerekse öğrencilerinin ürünleriyle giderek etkisi artan bir ivme yaratmıştır.

Bauhaus’un başarısında rol oynayan önemli etkenlerden biri, günün tanınmış ve güçlü sanatçılarını angaje ederek yaratıcı ve özgün uygulamalar, örnekler üretmesi ve bu kişilerin aracılığı ile ilkelerini yaygınlaştırabilmesindedir. Joseph Albers, Marcel Breuer, Lyonel Feininger, Laslo Moholy Nagy, Wassily Kandinsky ve Paul Klee gibi sanatçılar aynı zamanda 20. yüzyılın sanat anlayışını değiştirmiş kişilerdi. (Resim 3)

Walter Gropius idareciliğini yaptığı Bauhaus’un eğitim ilkelerini şu şekilde özetlemişti: “Oyun şölene, şölen işe, iş ise oyuna dönüşür.” (4) Eğitim, sanatçı ve zanaatçı işbirliği, sanat, elişçiliği, sezgi ve yöntem bütünlüğü içinde verilir. Çömlek, tekstil, tiyatro, özgün baskı ve ahşap atölyelerinden geçen öğrenciler, sosyal entelektüel ve simgesel bir sanat olan yapı bilimine yani mimarinin pratik hedeflerine göre hazırlanıyorlardı. (5) Bu katılımcı eğitim sisteminde öğrenci ve hoca birlikte üretiyor, birlikte çalışıyordu. Tiyatro oyunları, konferans dizileri, müzik ve şiir dinletileri yanında öğrenciler kendi hazırladıkları kostümlerle maskeli balolar düzenliyorlardı. Aslında, Gropius’un felsefesine göre el ve zihin birlikteliği ile yeni bir yaşam sanatına hazırlanıyorlardı. Weimar Bauhaus’un ilk yıllarında bu yaşam sanatını rasyonel bir mimarlık sanatına dönüştürecek temel eğitim, özellikle bireysel ve tinsel gelişime önem veren ve derslerinde jimnastik ve nefes egzersizleri yaptıran Johannes Itten tarafından veriliyordu. Bauhaus’un ilk eğitim tavrını Itten şekillendirmişti. Itten’in temel tasarım felsefesine göre, malzeme ve biçim analizleri özellikle karşıtlıkların bütünlüğü prensibine dayanarak uygulanıyordu.

Temel geometrileri, Goethe’nin renk anlayışını, dışavurumcu bir biçimciliği vurgulayan bu eğitim, endüstriyel üretime, yani toplu makine üretimine de uygun olan soyut biçim anlayışını önemsiyordu. Buna göre sade, birincil formlar, küp, kare, küre, üretilen işlerde göze çarpmakta ve çağdaş bir biçim dilini tüm üretim alanında ussal ve evrensel bir çözüm olarak belirlemekteydi. Mimarlık, iç tasarımdan çevre düzenine kadar bir bütün olarak algılanmaktaydı. Buna örnek olarak inşa edilen Sommerfeld evinde (1922) kapı tokmağından tuvalet masasına kadar herşey bütünün parçası olarak düşünülmüştü. Joseph Albers renkli camları, Marcel Breuer mobilyaları tasarlamıştı. (Resim 4-5) 1923 Bauhaus sergisi için tasarlanan Haus am Horn Evi de aynı ilkelerle düşünülmüş ve mutfak gereçleri bile usta hocalar tarafından üretilmişti. Birçok sert eleştiri alan bu ev, yine de bugün doğal gördüğümüz, koridorların iptali, yemek odasının sırf yemek masası için tasarımı, yatak odası ve banyo arasındaki yakın ilişki gibi birçok mimari ilkeyi barındırıyordu. (6)  (Resim 6-7)

Klasik Güzel Sanatlar (beaux arts) eğitiminin statik yaklaşımına kıyasla çok radikal olan bu eğitim, hem gelenekçi hem de yenilikçi kesimlerin uç taraftarlarını rahatsız etmekteydi. Radikal, çağdaş ve katılımcı bir eğitim modelinin öncüsü olan Bauhaus, her üç yerleşiminde de gerici güçlerin tepkisini alarak sonunda kapandı. Aslında, burada şunu anımsamak gerekir ki, Antik Yunan’dan bu yana eğitimde amaçlanan tüm radikal reformlar, yerleşik düzenin ve günün güçlerinin en büyük düşmanı olarak algılanmışlardır. Türkiye Cumhuriyeti’nin halk eğitiminde Köy Enstitüleri ile amaçladığı radikal eğitim girişimi de, aynen Bauhaus gibi bolşevik ve komünist ilkeler taşıdığı gerekçesiyle kapatılmıştır. Halbuki Bauhaus radikal olduğu halde, genelde politik olmamıştı. Köy Enstitüleri de yaklaşım olarak bilim, kültür, sanat, el işçiliği ve üretim bütünlüğü amaçlamakta, köklü bir anlayış değişikliğine yol açmaktaydı. Mimari ve tasarım amacı taşımasa da katılımcı ve öğrenciden uygulayarak öğrenmesini isteyen bir yaklaşım taşıyordu. O kadar ki, 1970’lerde Ankara Üniversitesi’ne Çin’den gelen bir öğretim üyesi, Köy Enstitülerinin Çin Devrimi’nde gerçekleştirilen halk eğitiminde ne denli etkili bir örnek olduğunu anlatmıştır. (7) Statik ve ezberci bir eğitime karşın, katılımcı ve uygulayıcı bir eğitim, özgür ve düşünen kişiler yetiştirdiği için her zaman gericilerin tepkisini almıştır.

Bauhaus’ın ilk aşaması, Weimar kentinin mali yardımı kesmesi ile sona erer. İlk birkaç yılın dışavurumcu ve bireysel gelişmeyi vurgulayan yaklaşımı, Johannes Itten’ın ayrılması ile yerini Moholy Nagy’nin analitik ve toplumsal işbirliğine önem veren yaklaşımına bırakır. 1925’de Dessau kentinin daveti üzerine, Gropius’un planladığı yeni ve çağdaş tasarım ilkelerine göre düzenlenmiş yapısında Bauhaus, artık sanayi için model üreterek kazanç sağlayacak ve Alman endüstriyel tasarımında önemli bir rol oynayacaktır. Artık Bauhaus toplu konut projeleri üreterek mimariye öncelik veren bir kurum haline gelmiştir. Theo van Doesburg, Rietvelt, Kandinsky, Klee, Oskar Schlemmer gibi öncülerin eğitimdeki rolü, sanattaki gibi radikal olmuştur. Ayrıca Dessau kentinin Bauhaus’u desteklemesinin başlıca nedenleri, sanayi işçileri için konut projeleri üretmeleri ve Bauhaus’un ustaları (masters: öğretim üyeleri) için evleri yeni bir yaşam anlayışına göre en ince ayrıntılarına kadar, farklı renk skalaları ile birlikte oluşturmalarıydı. (8)

Weimar’daki Haus am Horn gibi, Dessau Bauhaus’un hem okulu hem lojmanları, Gropius ve diğer usta hocaların bütün emeklerini döktükleri bir proje olmasına rağmen, hâlâ mimarlık bölümü açılmamıştı. Tiyatro, toplantı salonu ve atölyeler yanında öğrencilerin yaşamalarına uygun bir blok içeren ana yapı üç bölümden oluşuyordu; her bölüm farklı bir işlev içermekteydi. Gropius’un felsefesine göre “yapı yapmak yaşamın şeklini tayin etmek” demekti. (9) Büyük cam açıklıkları ile içerideki aktiviteyi ve yapının çelik konstrüksiyonunu gözler önüne seren yapının resmî açılışı, Aralık 1926’da büyük şölenlerle yapıldı. (Resim 8) İlk etapta 60 müstakil ev inşa eden Gropius, aynı zamanda prefabrik malzeme ile de deneyimler yapıyordu. 1927’de ikinci aşamada inşa edilen 100 ve 1928’de üçüncü aşamada inşa edilen 156 ev, işçilerin bile ödeyebileceği fiyatlardaydı. (10) Georg Muche’nin çelik prefabrik ve standardize edilmiş malzemelerle inşa ettiği deneysel çelik konstrüksiyon yapılar, ikâmet edecek kişilerin sayısına göre küçülüp büyüyebilen temel ünitelerden oluşuyordu. (11)

Yeni Bauhaus’da eğitim reformlarına göre mimari nihayet ilk yeri almıştı; iç tasarım, tekstil, metal ve duvar resmi atölyeleri ve daha önce reddedilmiş olan geleneksel resim yeni programda yeni hocalar tarafından verilmekteydi. İlk mimarlık diploması 1927 yılında verildi. Aynı zamanda bir Bauhaus kitabı yayımlanarak hem Bauhaus ürünleri ve felsefesi tanıtılıyor, hem de grafik alanında yeni yaklaşımlar gözler önüne seriliyordu. (Resim 9) 1928’de Gropius’un başkanlıktan ayrılması üzerine İsviçreli mimar Hannes Meyer idareciliğe getirildi. Giderek mimarlık eğitimine ağırlık veren okulun 1930’da mimarlık öğrencisi sayısı 200’e yaklaşmıştı; ne var ki Meyer’in sert yönetimi altında Moholy Nagy, Albers, Breuer, Kandinsky ve Klee gibi birçok önemli sanatçı okuldan ayrıldılar. (12) Mimarlık kuram ve pratik olarak iki farklı alanda ve 9 sömestir olarak veriliyordu. O güne kadar süregelen atölyelere son yıllarda “reklamcılık” da eklenmişti. Hannes Meyer, daha önceki temel tasarım derslerini iptal ederek mimarlık eğitimini ekonomi, işlev ve amaçlanan sosyal kesim üzerinden tasarlıyordu. Bu ivme, okulda sol eğilimli öğrencilerin çoğalmasına ve komünist bir öğrenci derneğinin kurulmasına neden oldu. Grev yapan maden işçilerine, öğrenciler ve Meyer tarafından mali yardım yapılınca, başında bu tür gelişmelere göz yuman Dessau Belediyesi giderek okulun kapanmasına ve Meyer’in işten alınmasına karar verdi. (13)

Alman hükümeti tarafından 1929 Dünya Fuarı’nda Barselona Pavyonu’nun tasarımı

verilen Mies van der Rohe, bir süredir Alman avangard mimarlığını temsil eden etkili bir kişilikti. İşten atılan Hannes Meyer’in yerine Bauhaus idareciliğine gelen Mies van der Rohe altında mimarlık, Bauhaus eğitiminde daha da öncelikli bir rol üstlendi. (14) Ne var ki, giderek sağ güçlerin eline geçen devlet, Bauhaus’a şüphe ile bakıyordu. Mies van der Rohe’nin komünist öğrencileri okuldan atmasına rağmen Gestapo, 1932’de okula destek veren Dessau Belediye Başkanı’nın aleyhine dava açtı. Mies van der Rohe çeşitli merciler aracılığı ile okulu kurtarmaya çalıştıysa da Dessau Bauhaus 1932’de kapatıldı. Mies van der Rohe’nin girişimi ile Berlin’de bir telefon fabrikasında “Bağımsız Eğitim ve Araştırma Enstitüsü” olarak açılan okuldaki mimarlık programı için Mies, “Amacımız öğrencileri mimarlığın her alanında, küçük evlerden kent planlamasına kadar, yalnızca yapı değil tekstile kadar her ayrıntıda becerikli kılmaktır.” diyordu. (Resim 10) Ne var ki sağcı politika Berlin’de de Bauhaus’u buldu; Bauhaus’un bolşeviklerle ilişkili olduğunu ispat etmek üzere okul arandı ve 12 Nisan 1933’te Gestapo tarafından kapatıldı; bu arada Bauhaus ürünleri için yapılan birçok anlaşma, sağcı politikalar yüzünden ticari şirketler tarafından iptal edildi. Bauhaus giderek desteksiz kalıyordu. Nihayet, 19 Temmuz 1933’te son özgür hareket olarak Bauhaus üyeleri okulun tasfiyesine karar verdiler. (15)

Sonuç

Bauhaus tarihi 20. yüzyıl başında mimarlık ve tasarım anlayışının değişiminin bir tarihi olması yanında, sağcı politikaların giderek güç kazanmasının da tarihidir. 1930’larda Avrupa’da gelişen totaliter sistemler, Bauhaus gibi yenilikçi akımlara tamamen karşı oldular. (16) Aynı gelişmeleri bir şekilde, Türkiye mimarlık ve politika tarihinde de oldukça açık biçimde görüyoruz. 1960’lara kadar hiç değilse uluslararası modernist bir mimarlık anlayışını takip eden ülkemizde, giderek ticari ve sağ eğilimler baskın çıkmış, 21. yüzyılda ise Türkiye’de mimarlığın genel tavrı, ticari imaj ve kasaba estetiğine yönelmiştir.

Öte yandan, Bauhaus’un kapanması ve Nazilerin devleti ele geçirmesiyle, Bauhaus’da hocalık yapan birçok Avrupalı sanatçı Amerika’ya göç ederek, gerek eğitimde gerekse tasarım ve mimarlık alanında avangard bir rol almışlardır. Joseph Albers, Rocky Mountain okulunda yaptığı renk deneyleri ve bu konudaki kitabı (Interaction of Color) ile dünyadaki temel tasarım derslerinde epey etkili olmuştur. Mies ve Breuer’in mimari kadar mobilya tasarımları, hiç değilse burjuva sınıfı tarafından, beğenilmesi gereken ürünler olarak yorumlanmıştır. Ancak, Tom Wolfe’un Bauhaus ve Sonrası kitabında anlattığı gibi, 20. yüzyılda asıl itibar gören görgüsüz bir Amerikan üslubu olmuş, işçi sınıfı ve orta sınıf ise bu mobilyaları rahat olmadıkları için benimsememişlerdir. (17)  

Yine de Bauhaus’un tasarım ve mimarlık eğitiminin 20. yüzyıldaki yenilikçi ve rasyonel tavırların öncüsü ve örneği olduğunu söylemek yanlış olmaz. Özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra birçok ülkede Bauhaus modelini örnek alan çeşitli mimarlık ya da endüstriyel tasarım okulları açılmıştır. Bunların en önemlilerinden biri California’da Art Center College of Design, özellikle araba tasarımında uzun yıllar öncülük yapmıştır. Bauhaus ideolojisine yakın bir tavırla, Art Center College of Design’da piyasada iş yapan önemli sanatçılar ve tasarımcılar ders verirler ve öğrenciler günün değişen koşulları, ekonomisi ve teknolojisi gözönüne alınarak eğitim görürler. Hollanda ve Fransa’da aynı prensiplere uyan birçok tasarım okulu açılmıştır.

Ancak Bauhaus eğitiminin bütüncül yaklaşımını yaratmak, hoca ve idarecilerin bütünüyle adanmışlığı ile mümkün olabilirdi. Bauhaus’da eğitim yaşamın bir parçası idi ve öğrenci hoca birarada yaşıyor, birarada üretiyordu. Bu tür bir eğitim toplumsal beraberlik gerektiriyor ve adanmışlık istiyordu. Bunu gerçekleştirecek çok az okul ya da kurum sözkonusu olmuştur. ODTÜ Mimarlık Fakültesi kurulduğu yıllarda, en fazla ilk 20 yıl, bir dereceye kadar bu bütünlüğü göstermiş ama politik uçlanmalar ve devletin ayrımcı yaklaşımı okulun bu bütüncül tavrına engel olmuştur. 1970’lerde gece yarılarına kadar öğretim üyelerinin de birlikteliği ile çalışan mimarlık atölyeleri, sağ sol kavgaları ile birlikte 17.00’de kapanır olmuş, herkes evine çekilmiş, tasarım belli saatlerde yapılan bir etkinlik haline dönüşmüştür. Üstelik mimarlık fakültesinin ilk mezunları, fakültenin çeşitli mobilya gereksinimlerini tasarlarken, bugün artık hazır moda “dizayn”lar satın alınarak bu gereksinimler karşılanmakta, tasarıma verilen önem genelde piyasadan eşya yenilemekle kendini göstermektedir.

Yaşamı ancak 13 yıl süren ama tasarım ve mimarlık dünyasında bir efsane haline gelen Bauhaus tavrını benimseyen ya da bu tavrın yaratıcılığını anlayarak benzer yaklaşım uygulayanlar yine yüzyılın büyük sanatçıları ve mimarları oldular: Örneğin Alvar Aalto. Aalto gerek mimari gerekse endüstriyel tasarım işlerinde her zaman bütüncül bir yaklaşım göstermiş, kullanıma ait her gereç ve yapıya aynı felsefe ile yaklaşmıştır. Tabii ki Bauhaus’un bütüncül yaklaşımı, daha da önce duyarlı kişiler tarafından uygulanmıştı. Örneğin Frank Lloyd Wright birçok yapısında her detayı kendi tasarlamış bir mimardır. Bu örneğe uygun günümüz mimarlarından Tadao Ando, birçok yapısında iç mekân gereksinimlerini tasarladığı gibi, özellikle çevre düzeninden başlayarak yapılarını geliştirir ve de Itten gibi, atölyesinde çalışan mimarlara her sabah önce nefes ve yoga egzersizleri yaptırır. Ando için mimarlık hem ruha hem de bedene hizmet eden birşeydir.

Sonuç olarak vurgulamak isterim ki, endüstriyel gelişme ile dünyanın hızlı değişimine uyum sağlamak yönünde idealist projeler ve yaşam tavırları geliştiren 20. yüzyılın ilk yarısının sanatçıları ve akımları gibi, Bauhaus da değişen dünyaya ümitle bakan ve tasarım ve mimarlık yoluyla dünyanın, yaşamın değişeceğine inanan bir kurum idi. Bugün dahi, bu kurumda rol oynayan birçok sanatçının dünyaya hediye ettiği yenilikler ve sanat bize umut vermektedir. Ne var ki, benzer ideallerle Türkiye’de de Cumhuriyetle girişilen projeler, örneğin ilkokullarda sanat derslerinin etkin kılınması için estetikçi John Dewey’nin, Türk eğitim sistemini incelemeye davet edilmesi, 1950’lerin popülist tavırları ile yavaş yavaş yokolmuştur. Bugün ise Türkiye’nin birçok kentinde açılan üniversitelerdeki mimarlık fakültelerinde sanat ve yaratıcılık adına pek birşey görmek mümkün değildir. Üstelik YÖK, mimarlık fakültelerine alınmak istenen ama mimar olmayan herhangi bir elemanı geri döndürmektedir. Bu anlayışla, mimarlık alanında sanatın yeri kalmamıştır. ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nde 35 yıldır ders veren bir sanatçı ve sanat felsefecisi olarak Bauhaus hakkında en çok vurgulamak istediğim, Bauhaus’un bir sanatlar bütünlüğünü idealize ettiği ve mimari pratiğini bundan ürettiğidir. Yani, Almanca deyimi ile Bauhaus’da mimarlık bir GESAMTKUNSTWERK olarak anlaşılmıştır.

 

NOTLAR

1. Rowland, 1973, s.117

2. Rowland, 1973, s.13-15

3. Rowland, 1973, s.118

4. Droste, 2006, s.37

5. Droste, 2006, ss.22-32

6. Droste, 2006, ss.105-111

7. Prof. Dr. Metin Özenci ile yayımlanmamış söyleşi, Mayıs 2009.

8. Droste, 2006, ss.130-131

9. Droste, 2006, ss.120-122

10. Droste, 2006, ss.121-137

11. Rowland, 1973, s.231

12. Droste, 2006, ss.190-195

13. Droste, 2006, s.204

14. Droste, 2006, s.206

15. Droste, 2006, s.236

16. Rowland, 1973, s.231

17. Wolfe 2006, ss.35-37

KAYNAKLAR

  • Droste, Magdalena ve Bauhaus Arşivi, 2006, Bauhaus, Taschen, Köln.

  • Rowland, Kurt, 1973, A History of the Modern Movement, Van Nostrand Reinhold Co. New York.

  • Wolfe, Tom, 2006, Bauhaus ve Sonrası, çev. Feyyaz Erpi, Keşif Yayınları, Ankara.

Bu icerik 16992 defa görüntülenmiştir.