349
EYLÜL-EKİM 2009
 
MİMARLIK'TAN

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
DOSYA: YAPILARIN KULLANIM SÜRECİ VE MİMARIN SORUMLULUĞU

TÜRKİYE’DE MİMAR VE ESER: Tanımsız Bir İlişkinin Dayanılmaz Dağınıklığı

Ali Cengizkan

Doç. Dr., ODTÜ Mimarlık Bölümü

Türkiye’de mimarlığın bir sanatsal pratik ve söylem alanı olduğu pek seyrek tartışılan, ama çoğu zaman değinilip geçilen bir konudur. Öte yandan mimarlık disiplininin bilim ve felsefeden feyz aldığı, o alanlardaki gelişme ve ilerlemelerden katkı sağladığı, zaman zaman da bilimsel bir pratiğe sahip olduğu söylenir; bu durumun biraz daha ölçülebilir biçimde belediye mevzuatına, eğitim müfredatına girmesiyle yetinilmektedir. Oysa mimarlık sanatsal bir yaratıcılık alanı ise, mimarlık nesnesinin eser olarak tanımlanması, eser sahipliğinin kendine yakışır değerler ve özenle ele alınması; eğer mimarlık, bilimsel bir yaratıcılık ve buluş alanı ise, eser sahipliğinin bu kez patent ve kapsamlı yetkilendirmelerle donatılması gerekir. Mimarlık, özellikle de mimari tasarım, hem sanatsal, hem de bilimsel bir yaratıcılık etkinliğidir ve mimarlık pratiğinin ürünleri de, toplum içinden çağlar içi ve çağlar ötesi tarihsel yolculukla dolaşıma girerler. Bu dolaşımın yarattığı yalnızca toplumsal kabuller değil, toplumsal ve bireysel reddedişlerdir ki, mimari tasarımın ve onun nesnesinin kaderini, daha doğrusu gidişatını, toplumsal meşruiyetini ve giderek fiziksel varlığınının sürekliliğini belirler. Üretim ve kullanım süreçlerinin karmaşıklığı ve kolektif aktörlere dayanan varlığı, tartışmayı mimari nesnenin yaratıcısı olan mimarla ilişkisinden koparır, mimari nesnenin kendisi olarak ‘ne’liğine getirir. Mimari nesnenin ‘ne’liğini tartışabilmek, kuşkusuz mimarıyla olan ilişkisinden ayırdedilerek, koparılarak yapılamaz. Ancak Hegelyen bir açılımla olsa bile denilebilir ki, “mimari nesne” mimarından bağımsız biçimde varlık kazanan ve varlığını sürdüren bir nesnedir; onun bu kendinde varoluşunu, bu kez yalnızca onu anlayarak geliştirmek de olasıdır. Bir yapı tasarlanır ve inşa edilir; elden ele kurumdan kuruma, kimi zaman kuşaktan kuşağa aktarılırken değişime girer; ayakta kalmayı başarıyorsa kendisine yüklenen farklı anlamları ve görevleri üstlenebilmek için biçim değiştirir. Bu biçim değiştirme baskısı uç noktalarda ise zaten yapı kapsamlı biçimde değiştirilir, dönüşüme uğrar ve hatta yıkılır. Tekil mimari nesneyi anlamak, aslında hem onun niteliğini ve geleceğini kavramak açısından, hem de bizi çepeçevre sarılı olduğumuz fiziksel dünyayı aşama aşama anlamaya, sokağı, caddeyi, semti, şehri, bölgeyi, ülkeyi anlamaya götüreceği için önemlidir.

Türkiye’de mimarlık disiplininde ve mimarlık pratiğinde yapılanın, bir genelleme kullanırsak, yalnızca “yeni” olanın yapımıyla, hatta salt kavramsal ve fiziksel üretimiyle ilişkili olduğunu, böyle kaldığını, bununla yetinildiğini düşünüyorum. Öyle olunca da, mimari nesnenin alımlanma sürecindeki serüvenler bir çırpıda yolumuzun üzerinden çekiliyor; mimari nesnenin ve mimarın hukuki statüsü; mimari nesnenin sanatsal ürün olarak, bir eser olarak fiziksel mekânda öteki eserlerle olan ilişkisi, onlar arasındaki yeri ve bunun estetik yanılsamaları; mimari nesnenin temsiliyetinin politika ve felsefe dünyaları içinden yansıyan varlığı ve bu varlığın değişebilirliği, hep mimarlık harici gelişme ve yeniliklermiş gibi görünüyor.

Mimarlığın Mimarlar Tarafından Tasarım Pratiğine İndirgenmesi

Aslında mimarlık pratiğinin süreci ilgilendiren bölümü, hem mimarlar, hem de toplumsal üretimin diğer aktörleri tarafından salt tasarıma indirgenerek şöyle algılanıyor: “Yapı tasarlama konusunda uzmanlığını ve yetkinliğini diploma ile kanıtlayan kişi ‘mimar’ olur; bu kabulle, ilgili yasa ve yönetmelik çerçevesinde, yapının inşa edileceği yeri ilgilendiren mevzuat ve özel koşullara uygun olarak da yapıyı tasarlar.” Yapıyı tasarlamanın sorumluluğu, hem onun tasarım ve inşaat süreciyle ilgili uygunluğunun oluşturulması, hem de yapının bitmiş halini ilgilendiren bütün koşulların dikkatle ele alınması, içkin bir pozisyondur. Ama bu pozisyon, tasarım ve inşaat sürecinin tamamlanmasına kadar süren bir durumu ilgilendirir.

Bu algılama kolektif olarak, bağımsız bireyler olarak, ama tek tek aynı yörüngede yerine getirilen şu davranışlara dayanıyor; kuşkusuz genelleme yaptığım için haksızlıklar da olacak ama, bir toplu duruş ve algılamadan sözediyorum:

Mimarlar, tasarladıkları yapıyı iyimser bir görüşle inşaat bitimine kadar, kötümser bir görüşle de tasarımı yansıtan çizim ve belgeleri tamamlanmış olarak işverene teslim edinceye kadar, ‘düşünüyorlar’.

Mimarlar, tasarladıkları yapıyla ilgili kaygılarını, genelde tasarım sürecinin içine zamansallık anlamında, sıkıştırıyorlar; zaten kendilerinden çeşitli ekonomik nedenlerle, işbölümü yüzünden, mesleğin toplumdaki saygınlığı konumu nedeniyle koparılmakta olan sorumluluk alanlarının, kendi mesleki alanlarının parçası olduğunu unutuyorlar.

Mimarlar, kendilerinden koparılan bu parçaların, aslında konunun asli öznesi / nesnesi olan “yapı”ların varlığı, özgüllüğü, kendinden menkul olan değerleri ile ilintili olduğunu; bunun da kendi varlıklarını ilgilendiren bir temele göndermede bulunduğunu, artık anımsamıyorlar bile.

Mimarlar, bunu bir çarkın dişlileri olarak yerine getirirken, aslında kapitalist üretim biçiminin getirdiği mantığın, örneğin işçiyi üretim içindeki yerinden koparıp yalnızca ücretinin karşılığı olarak emeğini (ya da emek-saatini) satmasına indirgeyen mantığın bir benzerinin parçası olmaktalar.

Mimarlar Odası’nın hazırlayıp mimarlık kamuoyuna sunduğu “Mimarlık Hakkında Kanun” metni, amaç maddesinde mimarlığı şöyle tanımlamakta:

“Bu Kanunun amacı; toplumsal yaşamın ve kültürün maddi ve moral

gereksinmelerine göre, yapı, toplu yapı ve kent biçimlendirmesi, tasarımı, üretimi,

kullanımı ve yeniden kullanımı kolektif süreçleri ve sonuçlarını kapsayan ve güzel

sanatlar ağırlıklı bir kültür faaliyeti olan mimarlığın, ilgili hizmet alanlarındaki

mesleki katkının ve denetimin güvenceye alınmasının sağlanması; [...] mimarlık

kültürünün yaygınlaşması ve mimarlık mirasının korunmasını da gözeten bir

mesleki ortamın ülke düzeyinde benimsenmesi ve yaygınlaştırılması ile ilgili usul

ve esasları belirlemektir.”

Görüldüğü gibi, mimarların üretim süreci ile ürettikleri ürün arasındaki ilişki, onların üretim süreci içindeki somut duruşları ve konumları ile ilgili değil de, sanki yazılı olan ve olmayan normlarla, yasalar ve mesleki kurallar ile, çoğunlukla sonradan kurulan bir durum olarak vardır: Mimari nesneyi, ürünü, eseri ilgilendiren değerleri, örneğin bir uzman grubu eğitim ya da mimarlık tarihi disipliner alt alanından belirler; başka bir uzman grubu, diyelim ki koruma kurulu olarak, geleceği ilgilendiren, “ürünün sürdürülebilirliğini” oluşturan değerleri yine hısım disipliniçi alandan ortaya koyar; başka bir uzman grubu, diyelim ki bilirkişi heyeti olarak, ürünün güncel kullanıcısı elindeki sorunlarla ilgili, ürünün müelliflik hakları, ürünün yasalar ve yönetmeliklere uygunluk açısından kentle ve başka müellif ve mülk sahipleriyle ilişkileri, doğrudan mülkiyet hakları ve benzeri konularda hukuki görüşleri, yine akraba disipliniçi alandan bakarak oluşturur. Tasarımcı ile ürün, ya da müellif ile eser arasındaki ilişkiyi üretim süreci boyunca ve o ortamda bağıtlayan kurallar, müellif tasarımı bitirdiği anda ya bitip buharlaşmakta ya da biçim değiştirip (tekil kişilar ya da uzmanlar grubu olarak komşu, hısım ya da akraba disiplinler de olsa, müelliften uzaklaşarak) başkaları tarafından kararlaştırılan, adeta ‘bağışlanan’ değerlere dönüşmektedir.

Oysa mimarlığın pratik ve söylemsel pratik açısından temel amacı, kendi öznesi ve sonuç nesneleri olan tek tek tikel yapıların ve toplu olarak da yapılı çevrenin nitelikli biçimde ortaya çıkması ve bunun sürdürülmesi, değil midir? Arada çok küçük bir nüans farkı var: Tasarlanması ve oluşturulması, demiyorum, kuşkusuz tek yapı ya da toplu olarak çevrenin elde edilmesi, çok önemli; ama esas sorun onun nitelikli olması, çeşitli değişikliklerle sürdürülmesi halinde bile nitelikli kalması ve sonuç olarak da insan tekinin ya da toplulukların, nitelikli bir çevrede varlığını, yaşamını sürdürmesi, değil mi?

Mimarlığın Mimari Nesne Üzerinden Oluşturduğu Söylemsellik

Mimarlık pratiğinin konuşan özneleri olarak mimarlara endekslenen söylemsel üretim, mimari nesne üzerinden düşünüldüğünde ortaya neler çıkacak? Bu kuşkusuz ilk kez yapılan birşey değil; ancak, düşünce yapısı olarak hep etkin özne mimar olarak kurgulandığında, unutulan, görmezden gelinen, atlanan, silinmek istenen, ya da yukarıda tanımladığım gibi, komşu, hısım ve akraba aktörlere terkedilen değerlendirme yetkileri, nelerin ortaya çıkmasını sağlayacaktır?

1. Bir eserin bulunduğu yere ve parçası olduğu bağlama göre, mimarın ve yerel yönetim başta olmak üzere öteki ilgili kurumların üzerinde doğacak olan sorumluluklar, belirli uzman kurum ve kuruluşlara terkedilmiştir. Yer ve bağlam, bazen tarihsel bir derinliğe, bazen bir kişisel anlamlandırmaya, bazen de bir kolektif iradenin ortaya çıkışı ve cisimlenişine denk düşebilir. Ülkemizde bu kurum ve kuruluşlar arasında doğrudan kullanıcının bulunmaması, onun temsiliyetinin hemen her zaman sembolik bir düzeye indirgenmesi sorunlar yaratmaktadır. Özellikle işlev olarak konut alanında, ki bir ülkenin yapı stoğunun % 70’ini oluşturduğu söylenebilir, kullanıcının değerlerinin dinlenilmesi, özellikle bu gruba kulak verilmesi çok önemlidir. Ancak unutulmamalıdır ki, konut işlevi dışındaki bütün işlevlerde de, ‘örtük sürdürücü’ olarak kullanıcının ve görüşlerinin önemsenmesi gerekmektedir. Kullanıcı değerlerinin “ortaya çıkarılması”, “anlaşılması”, kısacası “dinlenmesi” için, hem kullanıcıların “konuşma”, “fikir beyan etme” kanallarının açık tutulması, hem de bu konuşmaların kayda geçirilebilmesi için bilimsel düşünce ve bilimsel araştırma olanaklarının “performans ölçümü”, “memnuniyet belirlenimi”, “yaşam kalitesi beklentileri” ve benzeri kıstaslarla etkinleşmesi gerekir. Bu durum, bugün ülkemizde bilimsel araştırma talebinin yaratılması açısından da önemlidir, çünkü bu talebin olmaması, akademik çalışmaların birer alan içi “temrin” ya da “alıştırma”ya dönmesini getirmekte, giderek bilimsel ve akademik çalışmalarla gerçekil (reel) dünya arasındaki makas aralığı artmaktadır.

2. Eserin kullanımını, bakımını, yenilenmesini ve sürdürülebilir kılınmasını ilgilendiren sorumluluklar; yapı ve çevre yönetimi; yapıların bakımı ve yerel yönetimlerin yapılardan oluşan yapı adası, sokak vb. çevrelerdeki sınırlı sorumlulukları; yapının kullanımlarının sürdürülmesi ve değişikliği süreçlerinde yapının değişen değerleriyle sağlıklı kılınması açısından mimara, yerel yönetimlere düşen sorumluluklar, yine yapı ve tasarımın eser ya da mimari nesne olarak niteliklerinin değerlendirilmesiyle ortaya çıkıp görülür olacak özelliklerdir. Mimarın daha tasarımın başında, yapı üzerindeki telif hakları nedeniyle yapının varlığı ve sürdürülebilirliği üzerine görüş geliştirmiş olması ve telif haklarının gereğini yerine getirmesi beklenir. Bu nedenle de, ister koruma altında olsun, ister olmasın, her türlü değişiklik ve yeniden kurma arayışının müellif olarak mimara sorularak başlatılması önemlidir. Türk hukukunda mimari eserleri de koruma altına alan Fikir ve Sanat Eserleri Yasası’nın ilgili maddeleri, mevzuatı ve uygulamasıyla, koruma altına alınabilmesi için “mimari eser”in özgünlüğünü ön planda tutar. Mülkiyet ve kullanım (tasarruf) hakkı gibi hakları ön planda tutan yasa, “mimari eser”in müellifini adeta zor koşullarla sınar, onun sözhakkını mal sahibine, kullanıcısına, içinde bulunduğu belediyenin yöneticisine, hatta kiracısının niyet ve beklentileriyle sınırlandırıp kısıtlar.

Oysa dünyadaki uygulama, 2002 yılında Uluslararası Mimarlar Birliği’nin aldığı uzlaşma karar metni ile daha uyumludur: Bir yapı, yaratıcısının katkısı ve eserin özgünlüğü üzerinden korunmaya değer bulunabilir.(1) Korunmaya değer oluş, mimarın müellif olarak haklarını don(durul)muş olarak kabul etmek anlamına gelmez; ama mimara “eseri” üzerinde, kendi yaşamı süresince “söz hakkı” tanır. Doğaldır ki mimarın ölümünden sonra elle tutulabilir biçimde nedenselliğe bağlı kılınabilen değerler üzerinden bu “söz hakkı”, akraba, hısım ve komşu gruplara da daha rahat anlatılabilir, aktarılabilir ve devredilebilir. Türkiye’de bu aradaki “gri alan” ısrarla anlaşılmamaktadır. Özellikle yerel yönetimlerin bu konudaki saldırgan tutumları, partizanca yürütülen yüzeysel ve en hafifinden “şakacı” olarak nitelendirilebilecek kampanyalarla desteklenmekte, bu kampanyalar sırasında sahte popüler müttefikler yaratılarak büyük kentsel alanlara bozulup silinmekte, mimarın “eseri” olarak yapılar, anlamsızca hırpalanmaktadır. Örneğin, oluşumu dört yüzyıla dayanan kentsel ya da yöresel yerleşimlerde, cephe yenileme ve iyileştirme çalışmalarıyla tekil yapılar arasındaki tarihsel dönem, üslup ve tarz farkları ortadan kaldırılıp homojen çevreler ortaya çıkarılmakta; yapıların ‘konuşmalarını sağlayacak’ patina ve form farkları ortadan kaldırılmaktadır. Örneğin yeni yerleşim bölgelerinde, “prestij aksı”, “protokol yolu” benzeri önemli ulaşım koridorları üzerindeki yapılara, “görüntü kirliliğini önlemek” gibi bir kavramsal kitsch yaklaşımı ile, uygulamanın yapıldığı yılın “en rağbetteki” dış kaplama malzemesi uygulanmakta; mal sahibi bu “ücretsiz yenileme için müteşekkir kılınmakta”, ama gerçekte tek tek bütün yapıların müelliflerinin hakları çiğnenmekte, “inatçı” ve “fikri takibe sahip” evsahibi ve kiracılar da “hizaya getirilmektedir”. Örneğin, son dönem mimari yapılar arasında yer alan çok ünlü bir yaratıcı mimarın nitelikli bir eserine, malsahibi olan devlet kurumunun değişen ideolojik konumunu yansıtma gayreti nedeniyle, koruma kurulunun kararlarına rağmen “eli böğründe”, ya da “kaş – göz” takılmakta, yapı farklı bir tarzın ve dönemin ideolojik ürünü imiş gibi yeniden ele alınıp ‘Türkleştirilmekte’, kimileri geri döndürülemez değişiklikler gerçekleştirilmektedir. Bu türden uygulamalar sonucunda, yapıların ve çevrenin “konuşma hakkı” tarihsel bir darbe ile elinden alınmakta; bu yapılırken de mimarın telif hakkı ve düşüncesi çiğnenmekte, ama daha da önemlisi bu hakkın zaten önemsiz olduğu ya da varolmadığı, her zaman gözardı edilebilir olduğu fikri yerleş(tiril)mektedir.

3. Eserin estetik bütünlüğü için ve yalnızca yapısal çevreyle değil, sosyal çevreyle de bütünleştirilmesi yolunda doğan sorumluluklar, mimarın mimari tasarım yanısıra yüklendiği görev ve sorumluluklardır. Bu türden “estetik bütünlük sorunları” stil ve tarza indirgenip, mimarın ve yerel yönetim yetkilisinin başka mimarlara ve kullanıcıya empoze ettiği bir değere ne oranda dönüşebilir? Mimari nesne üzerinden gerçekleştirilen bu son derecede “beğeni odaklı” etkinliklerde, bütün tarafların işbirliği ve fikirbirliği içinde olması beklenmez mi? Bu yönüyle bakıldığında, bütün yapıların kullanıcı odaklı değerlendirmelere gereksinim duyduğu, bunun da sağlanmasının ön koşulunun ancak kullanıcıların varlığı ve sürekliliği ile olanaklı olduğu bilinmelidir. Türkiye’de bireysel ve kamu tüzel kişiliği mal sahipliği, kullanım (tasarruf) hakkı ve geçici kullanım hakkına sahiplik anlamında kiracılık, gibi kavram ve uygulamaların gereğince ve yeterince içi doldurulmuş değildir. Bunların esnekliği ve yoruma açıklığı, yapı ve dolayısıyla mimari eser üzerindeki hakların da esnek ve yoruma açık olmasını gündeme getirmektedir.

Ülkemizde bugün, mimarın tasarladığı ürünün, ürettiği mimari nesnenin, hangi derecede eser olduğu ve onu düşünüp savunmanın sınırlarının ne olduğu tartışmaya değer konulardır; ancak bu sınırlar içine giren diğer aktörlerin varlığı ve onların görev ve sorumlulukları ile sınırlarının da tartışılması, belki ilkinden daha gerekli ve önemlidir. Toplumda her türlü hak ve sorumluluğun, toplumun her türlü kültürel varlığının “özgül ağırlığı”ndan koparılarak sahte “demokrasi” ve sahte “demokratikleşme” söylemsel kampanyalarının baskısı altında pratikten kopuk biçimde dönüşüme uğratılmaya çalışıldığı bir ortamda, sorunları doğrudan pratiğin içinde ve pratiğin kavramlarıyla ele alıp düşünmek, yeni düşünsel kaldıraç noktaları oluşturmak için gerekli koşullardan birisi olacaktır.


NOTLAR

1. Berlin’de 23-29 Temmuz 2002 tarihlerinde yapılan UIA 22. Genel Kurulu’nda kabul edilen “Fikri Mülkiyet ve Telif Hakkı Konusunda Uyum Politikası” başlıklı belge, UIA’ya bağlı bütün ülkelerle ilgili şu ‘mutabakat metni’ satırlarıyla açıklıyor:

“UIA ülkesi bir ülkenin ulusal yasaları, mimarın , sorumluluk ve yetkileri zedelenmeden mesleğin uygulanmasını sağlamalı ve eserleir üzerinde sahip olduğu fikri mülkiyet ve telif haklarını korumalıdır.”

“2.1 Mimari Eserler

Bu kılavuzun konusu olan ‘korunacak eserler’ kişisel ve özgün bir fikrî yaratıcılığı yansıtan, somut bir anlatım ortamında sabitlenmiş, özgün mimari müelliflik çalışmalarıdır. Yenilik. Ustalık veya estetik hüner, bir eserin korunabilmesi değerlendirme kriterleri değildir. Özgünlük için gerekli tek standart koşul, eserin varlığını müellifin çabaları ile kazanmış olması ve daha önceden varolan bir çalışmanın yalnızca bir kopyasından ibaret olmamasıdır.

Telif hakkı koruması, düşünceleri, usulleri, operasyonel yöntemleri ya da matematik kavramları değil (çünkü bu tarz çalışmalar kendilerini ilgilendiren, örneğin patent hakları gibi başka koruma hakları altında konurabileceklerdir) sadece belgelenmiş veya inşa edilmiş eserleri kapsamalıdır. Her bir mimarlık eseri telif hakları koruması içinde olabilir.

2.2.3 Yapılar

Bir yapı, tasarımında özgün kişisel yaratıcılığın gereklerinin (bakın yukarıda 2.1) yerine geterildiği varsayılarak, telif hakları altında korunabilir. Benzer şekilde, yapının bölümleri veya yapılardan oluşan kombinasyonlar da korunabilir. Eğer eser, gerekli yaratıcı niteliklere sahipse, stil, zevk, estetik değer veya moda, soru olacak bir önem taşımazlar. Herhangi bir yapı veya mimari eser, telif hakkı altında korunabilir.”

Bu icerik 2810 defa görüntülenmiştir.