349
EYLÜL-EKİM 2009
 
MİMARLIK'TAN

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
DOSYA: YAPILARIN KULLANIM SÜRECİ VE MİMARIN SORUMLULUĞU

YAPILARIN KULLANIM SÜRECİ VE MİMARIN SORUMLULUĞU

Editör: Bülend Tuna

Mimarlar Odası’nın hazırlayarak kamu yönetimine ve mimarlık kamuoyuna sunduğu “Mimarlık Hakkında Kanun” taslak metninin amaç maddesinde, mimarlık, toplumsal yaşamın ve kültürün maddi ve moral gereksinmelerine göre, yapı, toplu yapı ve kent biçimlendirmesi, tasarımı, üretimi, kullanımı ve yeniden kullanımı kolektif süreçleri ve sonuçlarını kapsayan ve güzel sanatlar ağırlıklı bir kültür faaliyeti olarak tanımlanmaktadır. Metinde “kullanım” ve “yeniden kullanım” süreçleri özellikle belirtilmiş; bu alandaki hukuki boşluğa ve pratikteki keşmekeşe dikkat çekilmek istenmiştir.

Yapıların sağlıklı biçimde yaşlanabilmesi, yapı güvenliğinin sürdürülebilirliğinin sağlanabilmesi açısından da mimarın sürece şimdikinden daha etkin biçimde katılması gerekiyor. Mimarların bina ve site yönetimi alanında uzmanlaşmaları, bu konuda sertifikalı eğitimlerin yapılabilmesi, kat mülkiyeti hukuku başta olmak üzere hukuk bilgisine ve kullanım sorunlarıyla ilgili teknik bilgiye sahip mimarların bu alanda görev almalarını teşvik edecek yönetimsel düzenlemeler önerilmektedir.

Bu dosya çerçevesinde, mimarın yapı kullanımı sırasındaki sorumluluğunun vurgulanmasını ve bu sürecin değişik boyutlarıyla ele alınmasını amaçladık. Hukuki sorumluluk açısından mimarın konumunun irdelenmesi öncelikli önemde bir konu olmakla birlikte, mimari yaratıcılık ve bir başka yaratıcılığa müdahale anlamında da sorgulamanın gerekli olduğunu düşünüyoruz.

Mevcut yapı stokunun yeniden değerlendirilmesi sürecinde mimarın yapabilecekleri, uymak zorunda olduğu sınırların neler olduğunun işlendiği çalışmalar, bu kapsamda önem kazanıyor. Tarihî çevrede yeni yapılaşma ve tarihî yapıların günümüzde kullanımı kapsamında başka sorumluluklar da devreye girmektedir ve bu konu ayrıntılı olarak değişik ortamlarda işlenmiştir. Dosya içerisinde bu konuya da değinilmekle birlikte, erken Cumhuriyet dönemi ve günümüz yapılarına odaklanılmıştır.

Yapıların inşa sürecinden sonra teknik olarak sahipsiz kalması, teknik elemanların yapı üzerindeki sorumluluğu ve mimarın Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında müelliflik hakları hukuki olarak sürmesine rağmen uygulamada yaşanan karmaşa, tartışmanın dergi sayfalarında bırakılmamasını, başka ortamlarda da irdelemenin sürdürülmesini gerekli kılacak boyutlardadır. Türkiye bir deprem ülkesidir ve Marmara depreminin davaları çok ilginç hukuk konularını gündemimize taşımıştır.

Yapı güvenliği dışında, sağlıklı çalışma ve yaşama ortamlarının yaratılması, yaşam çevrelerimizin kalitesinin artırılması kapsamında da kullanım sorunlarının ele alınmasını ve değerlendirilmesini gerekli görüyoruz. Fonksiyonu değiştirilen ve yoğunluğu artırılan yapılarda yaşanan sorunları, konuttan işyerine dönüştürülen, kamuya açık kullanıma yönelik yapılan yerli yersiz müdahaleleri çevremizde sıkça gözlüyoruz. Binaların üst katlarındaki halka açık mekânların yönetmelik gereği yapmak zorunda oldukları yangın merdivenlerinin sefaleti dikkatinizi çekmiştir; umarız bunları kullanmak durumunda kalmayız.

Kentlerimizin artan rant baskısı karşısında defalarca yenilenmesi, pek çok kent parçasının bu değişim sürecinden kötü etkilenmesi, şüphesiz ki o bölgede yaşayanların hayatını kötü bir şekilde etkilemektedir. Ancak çok önemli bir başka boyutun da bu aşamada dile getirilmesi kaçınılmaz olmaktadır. Kentlerimizin farklı dönemlerinin belgesi olabilecek yapılar, belirli bir kaliteyi, mimari anlayışı yansıtan yapı öğeleri, cephe tipolojileri, detaylar yeni kullanıcılar tarafından kendi kurumsal kimliklerinin öne çıkartılması uğruna heba edilebilmektedir. Yerel yönetimlerin kentlerin kimliklerini korumak, yapı sürecini düzenlemek gibi görevleri elbette vardır, ancak öncelikle toplumdaki mimarlık ve kent kültürü alanındaki birikimin, duyarlılığın bu hoyrat yıkımın önüne geçebileceğini, bunun yaratılabildiği ortamların gelecek için umutlu olmamızı sağlayacak sonuçlar alabildiğini görüyoruz.

Dosya kapsamında Cengizkan, sorunları doğrudan pratiğin içinde ele alarak düşünmek gerektiğini, ülkemizde mimarın tasarladığı ürünün hangi derecede eser olduğu ve onu düşünüp savunmanın sınırlarının ne olduğunun tartışılması gerektiğini belirtiyor. Bayraktar konuya, İmar Kanunu ve ilgili yönetmelikler, Kat Mülkiyeti Kanunu ve Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’ndaki ilgili maddeler çerçevesinde açıklık getirmeye çalışıyor. Behiç Ak ile yapılan söyleşide, sürekli işlev değişikliği ve beraberinde yapısal değişiklikler geçiren yapılı çevre üzerine kurgulanan Ak’ın “Bina” isimli tiyatro oyunu ele alınıyor ve konunun ironik boyutları da açılıyor. Dosyanın son iki yazısı, İstanbul ve Ankara gibi iki metropolün kent merkezlerinden 4. Levent ve Kızılay’ın yerleşik dokusundaki işlevsel ve yapısal dönüşümleri konu ediyor. Karabey, Levent’te yerleşik biri olarak yaklaşık yirmi yıl içerisinde semtin yaşadığı bozulmayı ve Çağdaş Levent Derneği ile bu bozulma karşısında yürüttükleri çalışmayı anlatıyor. Kızılay kent merkezindeki apartman bloklarındaki işlevsel/yapısal değişim üzerine yürütülen bir çalışmayı aktaran Mutlu, yerleşik müelliflik anlayışı ve mevcut yönetmeliklerin dışına çıkabilecek, böylece yeni potansiyel olasılıklarını algılayabilecek bir bakışa ihtiyaç duyulduğunu savlıyor.

Yapıların Kullanım Süreci ve Mimarın Sorumluluğu” kapsamında daha pek çok sorunun sorulabileceğini ve konunun bu dosya içerisinde ele alınmayan pek çok yönünün olduğunu biliyoruz. Bu dosya ile bazı soruların cevaplanmasının, en azından cevabının bulunmasına yönelik çaba harcanmasının ülkemizdeki yapı üretim sürecine katkı sağlayacağını ve bu alandaki mevzuat boşluğunun veya uygulamadaki başıboşluğun sergilenmesinin doğrunun bulunmasına yardımcı olacağını umuyoruz.

 

 

Bu icerik 2046 defa görüntülenmiştir.