419
MAYIS-HAZİRAN 2021
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

  • Salgın, Mekân, Nekroiktidar
    Pelin Tan, Prof. Dr., Batman Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Kıdemli Araştırmacı, Center for Arts, Design and Social Research Enstitüsü, Boston

YAYINLAR



KÜNYE
MİMARLIK-DEMOKRASİ-KATILIM

Kentlerin Planlanmasındaki Katılımcılığı Siyasetin Katılımcılığından Nasıl Farklılaştırabiliriz?

İlhan Tekeli, Prof. Dr., ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü

418. sayıda Ruşen Keleş'in yazısı ile başladığımız, bu sayıdan itibaren “Mimarlık-Demokrasi-Katılım” başlığı altında yazılarla devam edecek ve ilerleyen sayılarda bir dosya ile sonlanacak olan mimarlık alanındaki katılımcılık modellerine, tasarım ve kentle ilişkisine dair yazıların yer alacağı sürekli bölümümüzün duyurusunu tekrar yapıp açık çağrımızı yineleyelim. Bu sayıda İlhan Tekeli, katılımcılığın meşruiyetini kolektif tasarım süreçleri üzerinden tartışıyor ve “kent planlaması alanında katılımcılığın özgünlüklerini hesaba katan daha gelişmiş kuramsal bir çerçeve” oluşturabilmenin önemine vurgu yapıyor.

 

Günümüzde temsili demokratik süreçler içinde seçilen vekillerin oluşturduğu hükümetlerin, yeni yapılacak seçimlere kadar ülkeyi / yerelliği, toplumla tek yönlü ilişkiler kurarak, çoğu kez topluma emrivakiler yaratan uygulamalarla yönetmelerinin, insanların onurlu yaşam hakkıyla bağdaşmadığı görülebilmekte. Bu nedenle, böyle bir demokrasi anlayışına sahip olan yönetimlerce üretilen kamu mal ve hizmetleri, sürekli bir demokrasi açığı yaratmaktadır. Bu tür yürütme anlayışları, demokrasi kalitesi bakımından eleştirilmekte / sorgulanmaktadır.

Günümüzün temsili demokrasileri bu eleştirilerin üstesinden gelebilmek, yönetimlerin ürettiği demokrasi açıklarını olabildiğince en aza indirgemek için genellikle iki farklı yola başvurmaktadır. Bunlardan ilki otoriter yönetim anlayışından yönetişim anlayışına geçmektir. Yönetişime geçmek; şeffaflık, hesap verebilirlik, topluma emrivaki yapmamak, karşılıklı etkileşimde bulunmak, yöneticinin kapalı kapılar arkasında tek başına verdiği kararların yerini, ortak akılla verilen kararın alması anlamına gelmektedir. Yönetimlerin kurdukları yukarıdan aşağıya olan hiyerarşik ilişki biçimlerinin yerini, yatay olarak kurulan insan onuruna çok daha duyarlı ilişki biçimlerinin almasıdır. İkinci durum ise karar verme süreçlerini katılımcı hale getirmektedir. Tabii ki hem yönetişim hem de katılımcılık birbirini beslemekte ve tamamlamaktadır. Katılımcılık kavramı daha çok tek bir karar üzerinde yoğunlaşırken, yönetişim kavramı daha genel olanı nitelemektedir. Temsili demokrasinin kendisini bu yeni öğelerle geliştirmesi, demokrasi açığını azaltıcı ve demokrasinin kalitesini geliştirici sonuçlar yaratmaktadır.

Temsili demokrasinin kendisini bu yolda geliştirmesinin ardından temsili demokrasilerde hangi tür kararların meşru sayılması gerektiği konusundaki anlayışın da değişmesi gerekmektedir. Temsili demokratik süreçlerle seçilmiş vekillerin iktidarı oluşturduktan sonra yeni seçimlere kadar aldıkları kararların tümünün demokratik karar olarak kabul edilmesi olanağı kalmamıştır. Bu kararların demokratik sayılması için ikinci bir koşulu yerine getirmesi, kararın toplumla etkileşim içinde verilmesi gerekmektedir.

Bir demokratik rejimde demokrasinin kalitesi konusunu, sadece o toplumda kamunun ürettiği mal ve hizmetlere ilişkin kararların nasıl verildiği üzerinden yaptığımız değerlendirmelerle saptayamayız. Aynı zamanda, insanların toplumdaki eylemlerini bağlayıcı kuralların nasıl konulduğuna da demokratiklik açısından sorgulamamız gerekir. Bu sorgulama temsili demokrasilerin kural koyuculuk, yani yasama işlevi açısından sorgulanmasını gerekli kılmaktadır. Bir toplumda seçimler sonrasında meclis oluşup iktidar belirlendikten sonra, o toplumda uygulanacak kurallar bu meclis tarafından belirlenmektedir. Bu bir egemenlik sorunudur. Ama günümüzde bu meclislerin her kuralı kabul edebileceği anlamına gelmez. Konulan bu kurallar sınırlanmıştır. Sınır getiren, insan hakları ve o ülkenin anayasasıdır. Bu sınırların işlerliğini anayasa mahkemeleri sağlayacaktır. İktidara kural koyma olanağının verilmesi ve bu alanın çok geniş tutulması, iktidarlarca çok kötüye kullanılabilmekte ve demokrasinin kalitesini tahrip edebilmektedir. Bu nedenle bu alandaki kararları böyle dıştan denetleyici mekanizmaların kurması gerekmektedir.

Kanımca bu konuda yapılabilecek bir başka şey daha vardır. O da temsili demokrasi kuramını geliştirenlerin topluma ilişkin ontolojik varsayımlarını ya da temsil (representation) biçimlerini geliştirmek / değiştirmektedir. Temsili demokrasi kuramlarında toplum iki kademe olarak temsil edilmektedir. Bu temsil de birinci kademe atomistik bireylerden oluşmakta, ikinci kademeyi ise toplum oluşturmaktadır. Bu ikinci kademede geçerli olacak kuralları belirleyecek vekiller seçimle saptanmakta, kurallar ise oy çoğunluğuyla belirlenmektedir. Bu ontolojik kabuller içinde katılımcı süreçler kendilerine yer bulamamaktadır. Katılımcılığa yer verebilmek için topluma ilişkin ontolojik varsayımları değiştirerek daha karmaşık bir toplum temsilinden yola çıkılırsa tek bir demokrasi kuramı içinde hem temsili demokrasi kuramına hem de katılımcı demokrasiye yer vermek olanaklı hale gelmektedir. Bu amaçla dört kademeli bir temsil düşünülebilir. En alt kademede ilişki içinde bireyler bulunmaktadır. İkinci kademede bu bireylerin oluşturdukları tüzel kişiler yer almaktadır. Üçüncü kademeyi ise birinci ve ikinci kamelerin elemanlarının etkileşme düzeyi oluşturacaktır. Dördüncü kademeyi ise yine toplum düzeyi ve onda geçerli kurallar oluşturacaktır. Bu tür bir toplum ontolojisi içinde birinci ve dördüncü kademe oluşturduğu meclis ile toplumda geçerli kuralların bir kısmını üretirken, ikinci ve üçüncü kademe içinde ahlak kuralları ya da örfler vb.leri üretilecektir. Toplumda geçerli olan kurallar iki farklı yoldan üretilmiş olacaktır. Bu ontolojik temsilde hem temsili hem de katılımcı demokrasiye yer verilebilecektir.

Buraya kadar, siyaset içinde demokrasinin kalitesini geliştirmek için ne tür arayışların olabileceği konusunda bir ufuk turu yaptık. Örneğin 1960’lı yıllarda bana demokrasi nedir diye sorsalardı, buna herkesin kabul edeceği bir yanıt verebilirdim. Oysa günümüzde böyle bir yanıt veremem. Kanımca demokrasi artık bilinen bir şey olmaktan, her bağlamda, her olayda, daha iyisi bulunacak bir şey haline geldi. Dünyada demokrasinin çok yönlü olarak geliştirilmesi gerekiyor. Günümüzde Birleşmiş Milletler ve ulus devletlerden oluşan sistem dünyayı yönetemiyor. Bölgesel savaşlar sürüyor, iklim değişikliği ve pandemi konusunda dünya etkili kararlar alamıyor. Kozmopolitan demokrasinin geliştirilemeyişinin eksikliklerini her geçen gün daha çok hissediyoruz. Var olan demokrasi pratikleri, hem etkili olup hem de insan onuruna yakışan bir nitelik kazanamıyor.

Bu yetersiz kalınan konulardan biri de kent planlaması pratikleridir. Gerçi dünyada siyasal pratiklerde katılımcılığa yüklenen olumlu değerler, Habermas’ın iletişimsel rasyonellik konusunda getirdiği yeni anlayış, bilim alanında özneller arası oydaşmaya dayan yapılanmacı bilginin kazandığı statü sonucu, planlama pratiklerinde katılımcılığa önem verilmeye başlanmıştır. Bunun ötesine de geçilerek planlama yasa ve yönetmeliklerinde katılımcılığa yer verilerek kurumsallaştırılmıştır. Bu nedenle plan yapanlar, planlama süreçleri içinde katılımcılığa yer vermektedirler. Ama bu katılımcı uygulamalardan çok memnun değildirler. Plancı dostlar çoğu kez bana katılımcılığı uyguluyoruz ama olumlu bir sonuç alamıyoruz diye yakınmıştır. Bu durumda Türkiye’de yapılan katılımcılık uygulamaları “mış” gibi olmanın ötesine geçememektedir.

Ben demokrasiye ve katılımcılığa değer veren bir plancı olarak bu dostlara yanıt verirken; başarılı olabilmek için önce yapılan işe inanmak gerektiğini, inanılmayan bir konuda olumlu bir sonuç alınamayacağını söyledikten sonra şu tür yorumlamalar yapıyordum:

  • Planlamanın demokratik olması ve insan onuruna yaraşır hale getirilmesi için başvurulan katılımcılığın, planlamayı daha başarılı hale getirilmesi için yararlanılan bir araç değil insan hakları bakımından gerçekleştirilmesi gereken amaç olduğunu söylüyordum.
  • Katılımcılık bir amaç ise, iyi düzenlenmiş ve gerçekleştirilmiş ise ortaya çıkan ürüne razı olmak gerekir. Böyle bir plan üzerinde yapılan eleştiri ürün üzerinden değil süreç üzerinden yapılmalıdır.
  • Katılımcı planlama bir amaç ise, katılımın gerçekleştirilebilmesi için iyi düzenlenmesi, planlanması gerektiğinin farkında olmak gerekir. Planlamaya elitist güdüyle yaklaşanların çoğu kez varsaydığının tersine, insanlara katıl dediğinizde hemen katılmazlar. İnsanların zamanları çok değerlidir. Uzun uzun konuşmalarla zaman kaybedilen, toplantılarda bir mesafe alındığı duygusunun yaratılmadığı toplantılara katılımlarını sürdürmezler. Katılım süreçleri / toplantıları özenle planlanmalı, katılımcılara bir işin önemli bir parçası olduğu duygusu verecek şekilde yönlendirilmelidir. Toplantılar katılımcılara ortak bir şey yaratmanın doyumu verebilmelidir. Ancak bu halde insanın onurlu yaşamının bir parçası haline gelebilecektir.

Bu yazımda daha önce söylediklerime yeni şeyler eklemek istiyorum. Katılımcılık konusundaki söylemlerin esas olarak siyaset bilimi alanında geliştirildiğini ve meşruiyetinin bunlar üzerinden kurulduğunu biliyoruz. Şimdi katılımcılık yaklaşımı planlama alanına taşınırken, planlama alanının özgünlüğünü esas alan yeni söylemler geliştirmekten çok siyaset alanında geliştirilen söylemlerle yetinilmesinin başarı sağlanmasını engellediğini düşünüyorum. Bu nedenle kent planlaması alanında katılımcılığın özgünlüklerini hesaba katan daha gelişmiş kuramsal bir çerçeve oluşturmamız gerekiyor.

Yazımın bundan sonraki kısmında böyle bir kuramsal gelişmenin nasıl sağlanabileceği konusunda bazı ipuçları vermeye çalışacağım. Günümüzde planlamada katılımcılık konusunda gelişmiş kademeli bir bakış açısı bulunmaktadır. Katılım konusundaki bu kademelenme, plan yapılırken halkla kurulan ilişkinin niteliği konusundaki farklılaşmaya dayandırılmaktadır. Katılımcılığın birinci kademesi, plan hazırlayanların planlamadan etkilenecek halkla, durum ve istekler konusunda doğru bilgi edinmek için ilişki kurması olarak tanımlanmaktadır. Bu tek yönlü bir bilgi akımını sağlamaktadır. Katılımcılığın ikinci kademesi yapılan planlar ve verilen kararlar konusunda halkın yukarıdan aşağıya bilgilendirilmesidir. Bu bilgilendirilme de amaçlanan, plan kararı konusunda bir değişiklik yapılmasını sağlayacak bir geri besleme elde etmekten çok, halkın haberdar edilerek, hazırlanan plan ya da verilen kararlar konusunda ikna edilmesidir. Üçüncü kademe katılımda ise halkla iki yönlü bir ilişki söz konusudur. Kuşkusuz bu iki yönlü ilişkide verilen kararlarda demokrasi açığı önemli derecede düşürülmüş olacaktır. Ama kanımca her üç kademede yapılanları bir yönetiminin iletişim stratejisi kapsamı içinde kaldığını düşünüyorum. Kanımca günümüzde planlamada bir katılımdan söz edebilmek için bunun üstünde bir dördüncü kademeyi tanımlamak gerekmektedir. Bu kademede, planlama süreci içinde planı hazırlayanlar plandan etkileneceklerle karşılıklı bir etkileşme süreci, bir karşılıklı öğrenme süreci içinde gireceklerdir. Bu karşılıklı etkileşme süreci içinde üzerinde oydaşmanın oluştuğu bir karar ortaya çıkacaktır. Bu karar birlikte üretilmiş ve karar üretirken üzerinde adanmışlıkların oluştuğu bir durum ortaya çıkmıştır. Artık burada temsili demokrasi kalıpları içinde oluşmuş bir iktidar ve onun karar yetkileri konusu da devre dışı kalmıştır. Bu yolla karar üzerinde bir oydaşmanın sağlanmasıyla kendi konusuna ilişkin yeni bir iktidar anlayışı üretilmiş olmaktadır. İktidar ele geçirilen pozisyonlar olmaktan çıkarak toplum tarafından üretilen bir şey olmuştur. Burada katılımcılığın da ötesine geçildiğini söyleyebiliriz.

Katılımcı planlama konusunda belli bir noktaya geldik. Bu tartışmayı kent planlamasının özgüllüklerini kapsayacak şekilde geliştirmemiz gerekiyor. Bu özgüllüklerden birincisi kent planlama kararlarının kentteki rant yüzeylerini belirlemesi, dolayısıyla kent içinde çıkar dağıtımlarını yeniden düzenlemektedir. Çıkar dağıtımına halkın soğukkanlı olarak katılabileceğini beklemek gerçekçi değildir. Nitekim Türkiye pratiğinde hazırlanan planlar halkın bilgilenmesi için bir ay süreyle askıya çıkarıldığında, halk plana bakmaya geldiğinde baktığı tek şey kendi arsasına verilen yapılanma hakkı olmaktadır. Halkın plan yapımı sürecine kendi arsasına verilen yapı haklarını artırmanın ötesinde güdülerle katılabilmesi için, bu sürecin çıkar dağıtımında adaletin sağlanması mekanizmalarının kurulmuş olması gerekmektedir. Bunun sağlanmasında iki farklı kurumsal düzenlemenin yapılmış olmasına gerek vardır. Bunlardan birincisi planlama kararlarının sağladığı değer artışlarının vergilendirilmesinin sağlanmasıdır. İkincisi ise planlama kararları dolayısıyla kentte yaşayanların kayıplarının, oluşturulacak bir fon yardımıyla karşılanmasıdır. Bu fonun oluşturulması için değer artışlarının vergilendirmesi yoluyla elde edilen kaynaklardan yararlanılabilir. Bu mekanizmalar adaletli bir şekilde uygulanmaya başladığında, insanların ilgisi de kendi arsasından kamusal alanlara yönelecektir.

Kent planlamasının ikinci özgün yanı bir “tasarım” içermesi dolayısıyla ortaya çıkmaktadır. Buradaki katılımcılığı siyaset alanındaki mantık üzerinden ele almak daha başlangıçta aleladeye razı olmak anlamına gelebilir. Burada katılımcılığı “yaratıcılığa katılımcılık” olarak farklı bir şekilde ele almak gerekir. Bir örnek vermek gerekirse, “İzmir-Deniz, İzmirlilerin Denizle İlişkisini Güçlendirme Projesi”nde uygulanan katılımcılığın böyle bir katılımcılık olduğu söylenebilir. (Resim 1-3) Bu tür katılımcı yaklaşımlar siyasetteki katılımcılık ölçütleriyle değerlendirilemez / eleştirilemez. Yaratıcılığa katılımda, bunu ancak kapasitesi olanlar yapabileceklerdir. Burada bir kolektif tasarım söz konusudur. Bu sürece katılanlar, kamusal alanın kolektif tasarımında yer almanın doyumunu yaşayacaklardır.

Tüm bu tartışmaları bir ölçüde geliştirdikten sonra yazıma son verirken demokrat olmanın bir kültür ve bu yolla insana yaklaşımda, ilişki kurmada elde edilmiş bir değerler sistemine bağlılık anlamına geldiğini unutmamak gerekir. Demokrat olmayanlar, demokrasi pratiği içinde uyumsuzluklarını gizleyemezler, yaşanan süreç içinde ise kendi kendilerini ele verirler.

Bu icerik 356 defa görüntülenmiştir.