419
MAYIS-HAZİRAN 2021
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

  • Salgın, Mekân, Nekroiktidar
    Pelin Tan, Prof. Dr., Batman Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Kıdemli Araştırmacı, Center for Arts, Design and Social Research Enstitüsü, Boston

YAYINLAR



KÜNYE
BİENAL

Empatik Bir Topluma Doğru: Yeni Bir İnsanlık Sözleşmesi

Birge Yıldırım Okta, Doç. Dr., Kadir Has Üniversitesi Mimarlık Bölümü

5. İstanbul Tasarım Bienali bu yıl “Empatiye Dönüş: Birden Fazlası için Tasarım” temasıyla, sergiler, açık hava yerleştirmeleri ve dijital video serileri olmak üzere üç farklı formatta izleyicisiyle buluştu. 24 Nisan’da gün boyu süren çevrimiçi bir programla sona eren bienalin geçmiş etkinliklerine ilişkin video kayıtları İKSV YouTube kanalından https://bit.ly/2Rl0zsp adresi aracılığıyla izlenebilir.

 

Günümüzde üretim sektörlerinin verimliliği ve yapılı çevre ölçeğinin büyümesi sonucu doğaya yaşattığımız tahribatın etkileri, diğer canlılarla birlikte türümüzün de sonunu getirmekte. İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen 5. İstanbul Tasarım Bienali’nin teması Empatiye Dönüş: Birden Fazlası için Tasarım[1], insan davranışlarının neoliberal politikalarla yerküre üzerine yıkıcı etkisini dramatik olarak yaşadığımız bu dönemde insanları diğer canlı türleriyle bağlantılı olmaya, ekolojik süreçleri anlamaya, onların bir parçası olmaya ve yeni ilişkiler kurmaya çağırıyor. Tasarım ve tasarımcının rolünü sıklıkla sorguladığımız ekolojik krizin ivmelenerek dünyayı sardığı, bireyselliğin artarken hakların ihlalinin arttığı, kamusal alan kullanımını yeniden sorguladığımız bugünlerde empatiye dönüş, tasarımcıları salt insan için değil; dünyayla, uzayla, diğer canlılar ve mikroorganizmalarla ilişki kurarak tasarlamaya yönlendiriyor. COVID-19 pandemisiyle dijital dönüşüm konusunda çağ atladığımız 2020 senesinde başlayan 5. İstanbul Tasarım Bienali, yerele vurgu yapan yerel üretimleri ve kolektif ekipleri destekleyen bir süreç üretimiyle tamamlandı. Pandemi koşulları ile dijitalleşen bienal programında empatiye dönüş teması altında yer alan pek çok etkinliği halen bienal sitesinden takip etmek mümkün.

Bienal programının bir parçası olan “Eleştirel Yemek Programı” TV kanallarında sıklıkla karşılaştığımız büyük prodüksiyonlu yemek programlarından ilham alıyor. Sanat, tasarım ve mimarlığın dönüştürücü gücünün altını çizen eleştirel yemek programında sürdürülebilir bir

gelecek için tasavvurlara, stratejilere yer veriliyor. Uygulamacılar ve düşünürlerin sunduğu bölümlerden oluşan bu program, yiyecek alışverişi, tedariki ve tüketiminin günümüz kültürünü etkileyen ekolojik, ekonomik ve jeopolitik koşullarla ilişkilerini irdeliyor. Aynı zamanda yemek pişirme yöntemlerine, araçlarına, sofra ritüellerine dair bakış açıları sunuyor.

Bienal programının bir diğer dijital etkinlik platformu “Empati Seansları”. Bu seanslar algısallık, bedenleşme, tasarımın iyileştiriciliği gibi anahtar kelimeler barındıran bir dizi filmden oluşuyor. Yerinden edilen göçmenleri, mikroorganizmaların haklarını, insanlarla diğer canlılar arasındaki ilişkileri konu olan bu seanslar kişiyi farklı canlılar veya ötekilerle yeni bağlar inşa etmeye ve empati kurmaya yönlendiriyor.

“Kara ve Deniz Kütüphanesi” ise haritalamalarla temsil edilen araştırma projelerini içeriyor. Akdeniz coğrafyasının değişen sınırları, kullanıcıları, çoklu yaşamları ile katmanlaşan, yok olan veya unutulmuş tohumların, toprağın, balıkların, kolektif mutfakların, yemek tariflerinin, batıl inançların, geleneklerin izlerini sürüyor. Özen ve aktivizmle pekişerek kendini sürdüren kent bostanlarına, ata tohumlarının yaygınlaşmasına, balık stoklarının ve yerel balıkçılığın tükenmesine, iklim değişikliğine direnmek için gerçekleştirilen ağaçlandırma projelerine yer veriyor. “Kara ve Deniz Kütüphanesi”nde yer alan her bir proje dirençli kentler ve sürdürülebilir bir gelecek için ekoloji temelli çözüm alternatifleri oluşturarak iklim değişikliğine başkaldırıyor. Gezegensel kentleşme süreçlerine dair ilişkileri açığa çıkartırken yitirmekte olduğumuz yerel pratikleri, endemik türleri, unutulmuş ritüelleri sergiliyor.

Nur Horsanalı, Ulya Soley ve Eylül Şenses’den oluşan genç küratörler grubunun yürütücülüğünde gerçekleşen “Yeni Yurttaşlık Ritüelleri” ise çoğu kamusal alanda yer alan ve farklı karşılaşmalara, buluşmalara imkan sağlayan yerleştirmelerden oluşuyor. Bienalin bitiminden sonra da kente armağan kalacak bu yerleştirmelerin sağlıklı beslenme, tarihî mikrokültürleri keşfetme, sözlü kültür geliştirme, direnişçileri ısıtma, yenilenebilir enerjileri kullanma veya kuşlar, böcekler, bakteriler için bir ada oluşturmak gibi hedefleri var. “Yeni Yurttaşlık Ritüelleri” kamusal alanda sergilenmesi ve geniş bir araştırmanın, tasarım sürecinin veya hikayenin küçük parçaları olmaları bakımından önemli ipuçları barındırıyor. Bu yazıda “Yeni Yurttaşlık Ritüelleri” kapsamında İstanbul’un kamusal alanlarına yerleştirilen “İstanbul’un Mikrobik Meyveleri”, “Çimlendirici”, “Kamusal Terapi Araçları”, “Devrimin Sobası”, “Empatik Toplum Haritası” işlerine yer vermek isterim.

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ (İSTANBUL’UN MİKROBİK MEYVELERİ)

İstanbul’un Mikrobik Meyveleri, İstanbul bostanlarının tarihini fablarla mikroorganizmaların perspektifinden anlatıyor. Fabları dillendiren ise bir robot papağan. (Resim 1) Çatısı açılıp kapanan renkli bir strüktürün içinden ziyaretçilere seslenen bu papağan İstanbul’un meyvelerinden, boza mayasından ve diğer mikroorganizmalardan bahsediyor. Enstalasyon, sözlü bir kültür geliştirirken, MS 520 yılına kadar uzanan İstanbul bahçelerinden toplanmış mikrobiyal kültürleri ziyaretçilere sunuyor. İstanbul’un bahçecilik mirası ile ilgili bilgiler veren bu papağanın anlatıları İstanbul meyvelerinin tarihine yer verirken meyve kültürlerinin toplandığı yerin dönüşümüne ait bir anlatıyı da içeriyor. Yere özgü bu tarihler iklim değişikliği paralelinde ekolojik, kentsel, toplumsal ve siyasal dönüşümü mikrobik meyveler aracılığı ile sergiliyor. Aynı zamanda iklim değişikliği sonucu besinler ve çevre şartları yolu ile insan bağırsağında yaşanan dönüşüme de işaret ediyor. Proje kapsamında gerçekleştirilen etkinliklerde çeşitli fermentasyon testleri de yapılıyor. Örneğin Langa ve Piyalepaşa’dan toplanan ve proje için üretilen “liyofilize staphylococcus carnosus” kültürünün Fenerbahçe’den toplanan sebzelerle karışımı sonucu fermentasyonu test ediliyor. Proje, sanatçı Orkan Telhan ve Matadero Madrid’in iklim hareketi laboratuvarı Mutant Çevre Anlatıları Enstitüsü’nün (IMNA), İstanbul Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Departmanı işbirliği ile yürütülmüş. Kokopelli Şehirde ve Nadas İstanbul’un desteğiyle paylaşılacak olan bu kültürler tarihi 1500 yıl önceye dayanan gıda kültürünün üretimden, bağırsaklarımıza, tarihî mikro kültürlerin sürdürülmesini teşvik ediyor.

ÖNCE SAĞLIK! (ÇİMLENDİRİCİ)

Sağlıklı beslenme konusunda çağ atladığımız bir dönem yaşıyoruz. Pandemi süreci bu döneme geçişimizi ivmelendirdi. Bakliyatları fermente ederek tüketme, evde ekşi maya, turşu, kvas, kambucha, kefir yapma, saksıda sebze / meyve yetiştirme süreçlerini tetikledi. Sağlık ve hijyen üzerine odaklandığımız ve hatta ucu obsesyona varan bir sürecin belki de henüz daha ortasındayız. Şimdilerde orta yaşlarını yaşayan, kola, sosis, salam, jelibon, bonibonlarla, sigara dumanının içinde büyümüş olan 1990’ların gençleri daha sağlıklı yaşamak veya dünyaya daha az zarar vermek için yeni diyetlerle (glutensiz, vegan, vejetaryen, alkali, fermente, organik) beslenmeye, vücutlarına aldıkları gıdaların sağlıkları üzerine etkilerini ölçmeye, kendini dinlemek konusunda farkındalıklarını artırmaya başladı. Hayvani gıdalar ile beslenenler, hayvanın ruh halini, neler yediğini, hastalık geçirip geçirmediğini, antibiyotik tüketip tüketmediğini sorgular oldu. Yerel üreticileri destekleme ve iyi tarım ürünleri tüketme çabamız sonucu kimi zaman fahiş fiyatlara sebze / meyve satın aldığımız bu günlerde, pek çoklarımız için çimlendirme ve mikrofilizlerle gıda temin zincirimizi genişletmek güvenli bir yönteme dönüştü.

Gıdaları çimlendirerek mikro filizleri tüketmek antik çağlardan bu yana uygulanan bir yöntem. Antik Mısır’da ölülerin tabutlarına çimlendirilmiş tohumların konulması, bolluğun ve bereketin sembolü olan Nevroz bayramında “Semeni”[2] yetiştirmek de çimlendirme ve mikro filizlerin önemini vurgulayan ritüellerden[3]. Günümüzde ise çimlendirme bireysel olarak yetiştirdiğimiz ürünü tüketme konusunda ihtiyacın doruk yapması sonucu popülerleşen bir ritüele dönüştü.

Yeni yurttaşlık ritüelleri kapsamında Fenerbahçe Parkı Topluluk Bahçesi’nde yer alan “Çimlendirici” tohumların suyla teması sonuncu mikro filizleri üretmeyi ve tüketmeyi teşvik ediyor. Evde çimlendirme metotlarıyla ilgili detaylı bilgilere yer veren videolar[4] da etkinlik kapsamında yer alıyor. Kamusal bir çimlendirme düzeneği olan çimlendiricinin çalışma prensibi hakkında bilgiler yer alırken çimlendirilmiş mikro filizler de bir yandan sergileniyor. (Resim 2) Çimlendirici kendi kendine yeten kaliteli besin ağlarını teşvik ederken, yenilenebilir enerji kaynaklarının tüketimini destekliyor.

SANA YAKLAŞABİLİR MİYİM? (KAMUSAL TERAPİ ARAÇLARI)

Kişisel alan (personal space), kişi tarafından algılanan, iki kişi arasındaki fiziksel sınırın görünmez tarifi. Bu görünmez sınır kişiden kişiye değişiklik gösterebilecek bireysel bir kalkan tanımlarken aynı zamanda kültürler ve toplumlar arası farklıklar göstermekte.[5] Örneğin, Amerikalılar için bu sınır on sekiz inç ve dört ayak olarak tariflenirken İspanyollar için bu sınır yarım metre olarak genellenmektedir. Türkler için ise böyle bir ortalama sınır yer almamaktadır. Bu farklılıklar da kamusal alanı kullanma hallerimizi dönüştürmektedir. COVID-19 pandemisiyle toplumlar ve kişiler arası farklılık gösteren kişisel alan tanımlamaları ortadan kalkarak bir buçuk metre çapında evrensel bir sınır hepimiz için geçerli oldu. Farklı kültürlerin kamusal alanı kullanma halleri de aynılaştı. Bedenlerimizi iki metrekarelik mekanlara hapsettiğimiz, birbirimize yaklaşmaktan korktuğumuz pandemi dünyasında “Kamusal Terapi Araçları” birbirimizin bedenlerine tekrar güvenebilmek, kişisel alanımızı yeniden düşünmek ve bireysel olarak tarifleyebilmek için bir dizi terapi aparatı sunuyor. Bu aparatlar COVID-19 mağduru insan türünü, diğerine yaklaşma ve hatta dokunma, sınırları yok ederek yeniden inşa etme konusunda teşvik ediyor. (Resim 3) Toplumsal alan, sosyal alan ve kişisel alanlarımızda samimiyet duygularını pekiştirmeye yardımcı olmak üzere tasarlanmış bu aparatlar bizlere kamusal alanda yabancılar ile geçmiş ritüellerimizi hatırlatmak birbirimize yaklaşmak için bir çağrı.DEVRİM İÇİMİ ISITIYOR! (DEVRİMİN SOBASI)

Kendi tarihlerini yazmak isteyen, haklarını talep eden Lübnanlılar, 17 Ekim 2019'da hükümetin vergi politikalarına karşı başlayan ve uzun yıllardan beri yönetimi paylaşan siyasi partilerin yönetimi terk etmesi talebiyle meydanlarda buluştular. Geçmişte Ukrayna’da, İngiltere’de, Venezüella’da, Bolivya’da, Amerika’da, İspanya’da, Tunus’ta, İstanbul’da gerçekleşen ve birkaç kişiyle başlayıp kitleleri ardından sürükleyen[6], umut ağlarının bir parçası olan bu eylem hareketlerinin her biri toplulukların daha çoğulcu yeni kamusalı kurma ümidinin bir göstergesi olarak tarihe geçti. Tasarımcılar ise, eylemler sırasında ve eylemler ardından kamusal alan kullanımlarının çeşitlenmesi ile eylemcilere, direnişçilere veya protestoculara katkı sağlayacak yeni tasarım önerileri geliştirmeyi sürdürdü.

Lübnanlı eylemcilere destek olmak amacı ile tasarlanan Arapça “Sobya't Thawra”, “Devrimin Sobası” bir kamusal ısıtıcı. Lübnan’da yaşanan eylemler sırasında sıcaklık yayarak eylemcilerin etrafında uyuduğu, yemek yediği, tartıştığı, eylem planlarını yaptığı bir merkeze dönüştü. (Resim 4) Sobada çay ve kahve yapmak mümkün. Bits to Atoms tasarladıkları bu sobanın tüm çizimlerini çevrimiçi erişime açmış. Dolayısıyla Devrimin Sobası dünya çapında gerçekleşen kamusal alanda hak arayışlarının mekânını kurmaya ve protestocuların içini ısıtmaya aday. Soba kamusal alana yaydığı ısı ile kamusal alanın, politikanın konuşulduğu, tartışıldığı, üretildiği ve deneyimlenerek eyleme geçildiği bir özgürlük alanı olma halini pekiştirmekte. Kamusal alanda zamansal olarak eylem pratiğini artıran soba, Arendt’in, Habermas’ın, Negt ve Kulge’nin bir sahne olarak bireylerin kendilerini gerçekleyebildikleri, politik ve çoğulcu kamusal alanın inşasını destekliyor. Bu açıdan bireylerin oluşturacağı “topoi” sobanın ısısı ile yayılma potansiyeline sahip.

EMPATİ İÇİN BİR KARTOGRAFYA

Tereza ve Vit Ruller tarafından kurulan The Rodina isimli stüdyonun üretimi olan “Empatik Toplum Haritası” hayali bir dünyanın krokisi. Harita üzerinde yer alan sınırlar dünya dışı meteolojik hava akımlarının betimlemesi. Rodina tarafından kurgulanan bu farklı diyar, kişiyi bir oyunun içine sokuyor. Johan Huizinga’nın Homo ludens başlıklı kitabından ilham alan “Empatik Toplum Haritası” oyunun kültür üretimi için vazgeçilmezliğini vurgulayarak ziyaretçileri oyuna davet ediyor. (Resim 5) Bu oyun, çok uluslu şirketlerin bir öğretisi olan ağ oluşturmak (networking) yerine ağ örmeği yücelten (net-weaving) muhalif bir serbestliği barındırıyor. Oyunda dayatmacı öğretiler ve tahakkümcü politikalar yerine kurulan serbest iletişim ağları yeni bakış açılarını ve empatiyi beraberinde getiriyor. Bu açıdan harita

Donnaway’in betimlemesindeki ortak yer olan doğanın bir temsili gibi.[7] Bu ortaklık empatiyi, yeni ilişkilenme hallerini beraberinde gerektirmekte. Rodina tarafından kurgulanan bu yerde “Arkadaş Canlısı Hayaletler Ormanı”, “Hamilelik Yuvaları”, “Akışkan Zihinler Şelalesi”, “Şefkat Sisi”, “Veri Harabeleri”, vb. gerçeküstü pek çok yer tasviri var. Bu kurmaca isimler üzerinde dolaşırken, izleyici oyunun bir parçasına ve performansçıya dönüşüyor. (Resim 5) “Empatik Toplum Haritası” izleyici ile buluşunca tamamlanıyor.

5. İstanbul Tasarım Bienali “Empatiye Dönüş: Birden Fazlası için Tasarım” iklim değişikliğine paralel yitirdiklerimizi, yaşadığımız tuhaf zamanları, birlikte yaşadığımız diğer canlıları, ekonomik eşitsizlikleri, yerinden edilmeleri, tasarımcıların üretimleri, araştırmaları ile yeniden yorumluyor. Hashim Sarkis’in Venedik Mimarlık Bienali’nin temasını açıklarken söylediği gibi “Bu dünyada yaşayabilmek için yeni bir mekânsal sözleşmeye ihtiyacımız var”. Bu sözleşme için empati kavramı ahlaki bir pusula niteliğinde. “Empatiye Dönüş: Birden Fazlası için Tasarım” teması çerçevesinde 5. İstanbul Tasarım Bienali iklim krizinin, ekonomik eşitsizliklerin, siyasi bölünmelerin, ideolojik çatışmaların dünyasında empatik bir toplum için tasarımcıların ortak yaşam alanları hayal etmesine yönelik, küçük fakat umut vadeden bir adım niteliğinde.

NOTLAR

[1] Bienal künyesi için, bkz: https://empathyrevisited.iksv.org/tr/5-istanbul-tasarim-bienali/mutfak

[2] Arslantürk, Akyıldız, 2018, Kafdağı, cilt:3, sayı:1, ss.1-18.

[3] Semeni için mercimek veya buğday gibi bitkilerin tohumları, bir kabın içerisinde bayramdan önce ekilerek çimlendirilir, bu tohumdan bayram günü “Halse” adı verilen yemek veya “semeni” denilen tatlı yapılır. Akyıldız, 2018, s.15.

[4] “Yeni Yurttaşlık Ritüelleri Atölyeleri: Mikro Filizler ve Mikro Yeşilliklere Giriş”, https://www.youtube.com/watch?v=bzWFbC0oJgE

[5] Hediger, H., 1961, “The Evolution of Territorial Behaviour”, Social Life of Early Man, (ed.) S. L Washburn, Viking Fund Publications in Anthropology, New York, sayı:31.

[6] Yıldırım, Birge, 2015, “Türkiye'de Devlet ve Kamusal Alan Üzerine”, Mimarlık, sayı:382.

[7] Haraway, Donna. 2010, Başka Yer, (çev.) Güçsal Pusar, Metis Yayınları, İstanbul, s.255.

Bu icerik 387 defa görüntülenmiştir.