MİMARLIK
384
TEMMUZ-AĞUSTOS 2015
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
MİMARLIK GÜNDEM

Gezi’nin Işığında “Yağma ve Diktatörlük” Politikalarının Çöküşü

Eyüp Muhcu, Mimarlar Odası Genel Başkanı

“7 Haziran 2015 seçimlerinde Gezi’nin yarattığı iklimin etkisiyle halkın demokratik iradesinin ‘yağma ve diktatörlük’ politikalarına son vermiş olması, toplumsal yaşamın ve barışın yeniden inşasına fırsat vermiştir.” “Muhalefet partileri açısından Gezi anlaşılabildiği ve içselleştirilebildiği ölçüde toplumda karşılık bulmuş ve başarı sağlanabilmiştir. Muhalefet bloğunun genel seçimde yüzde altmış oy alması bunun açık bir göstergesidir.” “25. Dönem Genel Seçimleriyle belirlenen Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, görev yapacakları yasama döneminde; tarihsel, kültürel ve doğal değerlerin korunması, kent ve planlama politikalarının kamu yararına geliştirilmesi, herkesin temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanma hakkının sağlanması ve korunmasıyla yükümlüdürler.”

Hukuk, demokrasi, emek mücadeleleri tarihinde ve toplumsal duyarlılıkların yükselişinde Haziran aylarının özgün bir yeri vardır. 15-16 Haziran 1970 tarihinde büyük işçi yürüyüşü gerçekleşmiş, 2013 Haziran’ında Gezi Direnişi’nde milyonlarca yurttaşımız meydanlara çıkmış ve 7 Haziran 2015’te toplum, uygarlığın evrensel değerleriyle bütünleşik demokratik bir yaşama dönülmesinin önünü açmıştır. Birbirini etkileyen bu mücadeleler birden bire ortaya çıkmamış, belli bir birikiminin ürünü olmuştur. Yaşanan direnişlerin önemli deneyimler sağlaması ve bu birikimlerin geleceğe taşınması siyasal ve sosyolojik bir süreç olarak işlemektedir. Kısa erimde sonuçlarının yansıması aceleciliğini bir yana bırakırsak, orta ve uzun vadede Gezi’yi etkileri bakımından test etme olanağı sözkonusudur. Örneğin, 7 Haziran 2015 seçimlerinde Gezi’nin yarattığı iklimin etkisiyle halkın demokratik iradesinin “yağma ve diktatörlük” politikalarına son vermiş olması, toplumsal yaşamın ve barışın yeniden inşasına fırsat vermiştir.

İki yıl önce, dünyanın en büyük “çevre odaklı” direnişi olarak tarihe geçen “Gezi direnişi”, hak ve hukuk arayışı için milyonlarca yurttaşın katılımıyla gerçekleşmişti. Yaşam değerlerine, bireysel ve toplumsal hak ve özgürlüklere sahip çıkmak için farklı düşüncelerdeki toplum kesimleri, inanç grupları, sosyal sınıflar, kültürel çevreler, yaşam biçimleri ve siyasal anlayışlar biraraya gelmişti. İktidar on yıl sonra ilk kez ciddi bir direnişle karşılaşmış; Gezi Parkı’na Topçu Kışlası’nın yapılması, tarihî Taksim Meydanı’nın insansızlaştırılması ve AKM’nin yıkılması girişimlerini geri çekmek zorunda kalmıştır.

Gezi direnişi şüphesiz siyasal ve toplumsal tarihimiz açısından bir milat oluşturmaktadır. Sadece ülkemizde değil, aynı zamanda dünya üzerinde etkiler yaratmış, düşünce ve politika çevrelerinin ilgi ve değerlendirme odağı haline gelmiştir. Dünyanın gösterdiği bu ilgiye rağmen Erdoğan liderliğindeki AKP iktidarı yaraların sarılması, ölüm ve yaralanmalara neden olan sorumluların cezalandırılması için hiçbir şey yapmamış, tersine suçluların korunması için kendini ortaya koymuştur. Her türlü hukuksuzluk ve şiddet kararlarının verilmesinin bütün sorumluluğunu üstlenmek ve yargı kararlarını yok saymak suretiyle açıkça suç işlemiştir.

Gezi’nin açıkça karşı çıktığı “doğa ve kültür yağması”; kentsel dönüşüm uygulamaları, HES’ler, nükleer santraller, büyük alt yapı projeleri ve hatalı yatırım kararlarıyla sürmektedir. Başkent Ankara’nın merkezinde ve bütün Türkiye’nin gözü önünde ciddi bir direnişle karşılaşmadan tamamen hukuksuz ve yargı kararları yok sayılarak Atatürk Orman Çiftliği’nde “Kaçak Saray” yapılmış ve ülke buradan yönetilmeye başlanmıştır. Gelinen aşamada, 12 Eylül Anayasası’ndan ve 12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu’ndan alınan destek ve güçle; “Kaçak Saray”la simgeleşen “yağma diktatörlüğü”nün halkın demokratik iradesiyle tasfiyesi için atılan adımın tamamlanması zorunluluğu vardır.

Gezi öğretilerinden oldukça uzak bir programatik anlayış çerçevesinde “Haziran direnişi” üzerinden yaklaşık dokuz ay geçtikten sonra yapılan 30 Mart 2014 Yerel Seçimleri’nde “yerelleşme ve demokratikleşme” bakımından önemli bir kazanım elde edildiğini söylemek mümkün değildir. Seçilen yerel yönetimler genellikle özel bir şirket yönetimi anlayışında, çevre ve kültür değerlerini imar kararlarına kurban eden bir yaklaşımla çalışmalarını toplum katılımını dışlayarak sürdürmektedirler.

7 Haziran seçimlerinde direnişten iki yıl sonra yurttaş duyarlılığında süreklilik ve yaygınlaşma artarak devam ederken, siyasal partilerin politikalarında Gezi’nin etkilerini göreceli olarak görmek mümkündür. AKP iktidarı Gezi’yi öcüleştirmeye çalışırken; daha çok çevreden ve kültürel varlıklardan söz edilmesi, parti içinde farklı seslerin yükselmesi, pasif itirazların görünür olması ve hatta isyana dönüşmesiyle gerçekte direnişin etkisi altında kalmaktadır. Alınan radikal kararlarla ve şiddete dayalı tepkilerle kitle bloke edilerek “yağma ve talan politikaları” sürdürülmeye çalışılmıştır.

Muhalefet partileri açısından Gezi anlaşılabildiği ve içselleştirilebildiği ölçüde toplumda karşılık bulmuş ve başarı sağlanabilmiştir. Muhalefet bloğunun genel seçimde yüzde altmış oy alması bunun açık bir göstergesidir. TBMM’ye giren muhalefet partilerinin seçim beyannameleri değerlendirildiğinde, göreceli farklılıklar olsa dahi kentleşme süreçlerinde “inşaat üzerinden finansman yaratma” politikalarının reddedilmediği; kentsel dönüşüm uygulamalarının yıkıcı etkilerinin azaltılmaya çalışıldığı, ancak vazgeçilmediği anlaşılmaktadır. Kentleşme politikalarının eksenini oluşturması gereken çağdaş ve bilimsel bir planlama anlayışı ise programlara yeterince yansımamıştır. Seçim beyannamelerinde küresel sermayenin kaynaklara engelsiz ve hızlı erişimini sağlamak, yerelde de sömürüyü etkin bir şekilde sürdürmek için organize edilen Türkiye Kalkınma Ajansı Bölgeleri yapılanmaları kabul edilmekte ve hatta siyasal hedef olarak konabilmektedir.

Taşeron sisteminin kaldırılması, işçi sağlığı ve iş güvenliğinin sağlanması hedefinin seçim beyannamelerinde yer almasında Soma’da taşeron sistemine 301 işçinin kurban edilmesi, iş cinayetlerindeki artışlar ve işçi direnişlerinin yükselmesi etkili olmuştur. Ancak, neo-liberal politikalara bağlılık partiler arasında farklılıklar olsa da sürmektedir. Bu kapsamda mali sermaye egemenliği, özelleştirme ve her şeyin metalaşması, dışa bağımlı ekonomi, mega projeler aracılığıyla küresel sermayeye davetiye çıkarılması, çevre ve kültür değerlerinin korunmasının dayanaklarından yoksun olması, eşitsizlik programlara başarı şansı tanımamaktadır. Bilimsel ve toplumcu yaklaşımlar siyasal programlarla desteklenmemektedir.

Gezi’nin siyasal bilince ne kadar dönüştüğü önümüzdeki süreçte yanıtlanması gereken bir soru olarak ortada durmaktadır. Büyüyen toplumsal duyarlılıkların siyasal partilerin, kurum ve kuruluşların programlarını, çalışmalarını, davranış ve örgütlenme biçimlerini etkilediğini söylememiz mümkün. İçinde bulunduğumuz siyasal kriz ve kaos koşullarına rağmen bunun siyasal bir anlayış haline gelmesi, içselleştirilmesi ve alınan kararlara yansıması geçen iki yıla rağmen önümüzdeki kısa erimde kolay gözükmemektedir. 7 Haziran seçimleri kapsamında siyasal partilerin sürdürdükleri kampanyalardan bu yapılanmalarla işin zorlukları daha iyi anlaşılmaktadır…

Sonuç olarak 7 Haziran seçimlerinde halk “yağma diktatörlüğü”ne son vermiştir. Muhalif siyasal partiler, meslek örgütleri, sendikalar, bağımsız gazeteciler, emekçiler, aydınlar, iş çevreleri ve hatta ağaçlar derin bir nefes almıştır. Gelenekselleşmiş bir söylemle, “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır”. Ancak, bu demokratik yaşamın inşasına giden sadece bir başlangıçtır.

25. Dönem Genel Seçimleriyle belirlenen Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, görev yapacakları yasama döneminde; tarihsel, kültürel ve doğal değerlerin korunması, kent ve planlama politikalarının kamu yararına geliştirilmesi, herkesin temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanma hakkının sağlanması ve korunmasıyla yükümlüdürler. Erkler ayrılığı ilkesi çerçevesinde; bu süreçte, temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması, özgürlükçü demokrasi ve yargı bağımsızlığının güçlendirilmesi gerekmektedir.

Aynı zamanda, yeni dönemde AKP iktidarının on üç yılda verdiği zararları onarmak görev ve sorumluluğu ile karşı karşıya bulunmaktayız. Bu tarihsel rolün bilincinde hareket etme zorunluluğu vardır. Bu çerçevede duyarlı toplum kesimlerine ve toplumsal muhalefete düşen görev, Gezi’nin ışığında ülkenin özgür, demokratik geleceği ve barış için büyük yürüyüşüne kararlılıkla devam etmektir…

 

RESİM

3. Köprü olarak adlandırılan projenin Avrupa Yakası Rumelifeneri Geri Görünüm ve Etkileşim Geçiş Sahası ile Anadolu Yakası Geri Görünüm ve Etkileşim Geçiş Sahasına ilişkin davada mahkeme, 3. Köprü inşaatının en kritik noktası olan boğaz geçişi alanı ile ilgili imar planının iptaline karar verdi. Diğer bir söyleyişle, kimi basının önemsizleştirmeye çalıştığı gibi "bağlantı yolları" ile ilgili değil tam olarak 3. Köprü'nün kendisi ile ilgili olan bu karar sonrasında inşaatın durdurulması gerekmektedir.

Bu icerik 1249 defa görüntülenmiştir.
Fotoğraf : Alp Sirman, www.koprufotograflari.com