400
MART-NİSAN 2018
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

  • Derginin Mutfağından
    Aslı Tuncer Madge, Mimar, Eylül 2013’ten beri Yayın Sekreteri ve Yayın Komitesi üyesi

YAYINLAR



KÜNYE
ANMA PROGRAMI: MARUF ÖNAL

Meslek Örgütlenmesinde Maruf Önal

Yayına Hazırlayan:, Fatma Öcal Al, Anma Programı Yürütücüsü

Maruf Önal, hem Mimarlar Odası’nın kurucularından olmuş, yıllarca yönetimlerde ya da genel başkan olarak görev almış hem de Mimarlık Vakfı’nın kuruculuğunu üstlenmiş, yıllarca başkanlığını yapmış. O dönemin mimarları, mimarlık örgütlenmesini nasıl kuvvetlendirebiliriz, neler yapabiliriz diye uğraş vermiş. Önal’ın örgütçü kimliğini konuşmak üzere, 27 Kasım 2017 tarihinde Yavuz Önen, Doğan Hasol, Levent Aksüt ve Yaşar Marulyalı ile Anma Komitesi üyesi Bülend Tuna bir araya geldiler.

 

Tuna: 2016-2018 Anma Programı kapsamında “MARUF ÖNAL ve MİMARLIĞIN KURUMSALLAŞMASI: Büro Pratiği . Örgütlenme . Eğitim” başlığı altında Maruf Önal’ı üç yönüyle ele almaya, anlamaya çalışıyoruz. Akademisyen ve profesyonel kimliklerini tartıştığımız iki söyleşinin ardından, bugün de meslek örgütlenmesindeki yerini konuşacağız. (Resim 1) En kıdemlimiz olarak sizinle başlayalım isterseniz Yaşar Bey? Siz 1953 mezunusunuz. 1954’te Oda kurulurken İstanbul Teknik Üniversitesi’ndeki o meşhur toplantıya katıldınız mı?

Marulyalı: Katıldım. Ben mezun olduktan sonra hemen askere gitmiştim, Deniz Kuvvetleri Kumandanlığı’nda çalışıyordum. O tarihî toplantıya da üstümde bahriye üniformasıyla katıldım.

Tuna: Sizin sicil numaranız kaç?

Marulyalı: Benim 384, o toplantıya galiba 700-800 kişi katıldı. Mimar sayısı o kadardı. Zaten mimar yetiştiren üç okul vardı. Güzel Sanatlar Akademisi, en eskisi odur, sonra İTÜ ve Yıldız. Maruf ağabey bazı yarışmalara girerdi, ama bazılarında da jürilerde bulunurdu. Hatırımda kalan Milli Kütüphane Yarışması var, Şevki Vanlı birinci gelmişti, biz de birinci mansiyonu almıştık. Bir kolokyum yapıldı Ankara’da, müthiş bir kolokyum. Salonu hatırlamıyorum, balkonlar bile dolmuştu. Şimdiki gibi değil, şimdi bir yarışma oluyor, ne kolokyum var ne bir şey, isterlerse işi veriyorlar ya da vermiyorlar. Böyle aşağı yukarı 200-300 kişi kolokyumda, Maruf Bey terliyor, sorular soruluyor. Ben de boyuna soru sordum. Hatta arada çıkıp sergiyi, projeleri geziyorduk, tekrar o projeler üzerinden sorular soruyorduk. Artık Maruf Bey pes etti, bana da dedi ki “Sen İstanbul’da büroya gel, konuşuruz.” Sonra ben bürosuna gittim Nişantaşı’nda, epey konuştuk...

Vakfa gelelim... 1996 yılında Mimarlık Vakfı kuruldu. Asım Mutlu, Utarit İzgi, Orhan Şahinler, Engin Omacan vardı rahmetli o zaman, 120 mimar 3 kg gümüş karşılığında bağışta bulundu, ayrıca 20 Oda şubesi katıldı. 140 üyeyle vakıf kuruldu. Ben de yönetim kuruluna seçildim. Maruf Bey başkanımızdı. (Resim 2) İlk 4 sene beraber çalıştık. Bu beraber çalıştığımız senelerde neler yaptık? Bir Burs Komitesi kurduk, sponsorlar bulup öğrencilere burs temin ettik. Emekli sandığı kurduk. İkisi de hâlâ çalışıyor. Onun dışında enstitüyü kurduk, o da çalışmalarına devam ediyor. İlk kuruluş senesi bir kuruluş dönemi oldu, vakfı oturtmakla uğraştık. Bu arada önemli bir projeye el attık. İbrahimpaşa (Esekapı) Medresesi’ni Fatih Belediyesi bize tahsis etti. Başkanımız Maruf Önal da restitüsyon projelerini çizdi. Uğraştık fakat mali zorluklar yüzünden tamamlayamadık. Sonra İnas Mektebi ile uğraşıldı ikinci 4 senede, o da olmadı. En son benim başkanlık yaptığım dönemde Siyavuşpaşa Medresesi’yle uğraştık, gerçekleştirdik. İnşaatın bitmesine az bir süre kala bizden alınıp Hilye-i Şerif ve Tesbih Müzesi yapıldı. Maruf Bey’in hakikaten güven veren bir kişiliği vardı. Yönetimde de daima herkesin fikrini alan, o fikirlere hürmet gösteren, kendisi de gayet güzel önerilerde bulunan bir insandı.

Tuna: Doğan Bey, siz neler söylersiniz?

Hasol: Maruf Bey’le bizim asıl birlikteliğimiz Mimarlar Odası’nda oldu. 13. dönemde değişik bir yönetim kurulu oluşmuştu. Son yıllardaki yöneticilerden biraz farklı üyeler girdi yönetime. Örneğin, Maruf Bey, Turgut Cansever, Şevki Vanlı vardı. Başkan seçimi biraz sıkıntılı oldu. Şöyle ki, 3 kişi Maruf Önal’ı destekliyorduk; Turgut Cansever zaten kendisi adaydı, ayrıca 2 destekleyicisi vardı. Maruf Bey çekingen davranıyor, istiyorsa Turgut olsun diyip duruyordu. Sonunda Şevki Vanlı’nın şöyle bir esprisi oldu: “Yahu Maruf, sen bu kadar çekimser davranıyorsan seni seçmemek lazım!” Sonunda Maruf Önal seçildi ve ikinci kez Oda yönetiminde, bu kez başkan olarak görev almış oldu.

Her şeyden önce çok sağduyulu ve itidalli bir insandı. Kendisini hem Odadaki görevde, hem de daha sonra Mimarlık Vakfı’nda birlikte çalıştığımız sırada yakından tanıma fırsatını buldum. Gerçekten dengenin simgesi gibiydi Maruf Bey. Son derece mütevazı, fakat ne yaptığını çok iyi bilen bir tutumdaydı. Biraz önce Yaşar Bey’in söylediği gibi Karayolları Yarışması için iki büro ortaklık kuruyor. Yani Maruf Beylerin İMA’sı ile Baysal-Birsel grubu hep birlikte katılıyorlar yarışmaya ve birinci geliyorlar. Fakat daha sonra sıkıntılar başlıyor. Başbakan Adnan Menderes dönemi, baskıcı bir dönemdi. Bayındırlık Bakanı, çelik strüktürlü yapıyı beğenmiyor, betonarmeye dönüştürülmesini istiyor. Çok tuhaf tabi, bir Bakanın mimariye bu şekilde müdahale etmesi pek kabul edilebilecek bir şey değil. İş ciddi bir mücadele konusu oluyor; sonunda mimarlar çaresiz, vazgeçiyorlar işten. Karayolları binası daha sonra başka şekilde yapıldı, tıpkı sonradan Milli Kütüphane yarışmasında olduğu gibi, Milli Kütüphane de birinci gelen Şevki Vanlı’ya verilmedi. O da Bakanlığın kendi bürosunda yapıldı.

Maruf Bey akademik hayata Güzel Sanatlar Akademisi’nde asistan olarak başlamış, fakat sol fikirlere eğilimli olduğu için fazla barınamamış. Yıllar sonra Yıldız Teknik Üniversitesi kendisine kucak açacaktır ve orada eğitim hayatının en başarılı dönemini geçirecektir. Yine Odada iken fark ettiğim bir özelliği vardı: Çok iyi bir proje eleştirmeniydi. Katkılar da getirerek yapıyordu bunu. İşte, Odada birlikte çalıştığımız dönemde, Mimarlar Odası Merkez Binası’nın yapılması gündeme geldi. (Resim 3) Ben yüreklendirmeye çalışıyordum hep, çünkü o sırada biz Yapı-Endüstri Merkezi’ni kurmuştuk; yapı malzemesi üreticileriyle yakın ilişkimiz vardı. “Başlayalım, yapı malzemesini çok kolay sağlarız” diyordum. O dönemde mimarlar yine ekonomik bir darboğazda idi. Örneğin, Nevzat Erol, Riket Grubu’nda görev almıştı. Riket, o tarihlerde Marley denilen PVC asıllı malzemeyi üreten firmalardan biriydi. Odanın bütün döşeme kaplamalarını vermeyi vaat etmişti. Bu türden bağışlar alabileceğimizi biliyorduk. Başka bir mimar, Eternit firmasının pazarlama müdürü olmuştu. Aydın Boysan da yapı malzemesi ticareti yapmak üzere Levent’te bir villa kiralamıştı; orası mimarların buluşma merkezlerinden biri gibiydi.

Oda binası projesini Cihat Fındıkoğlu’nun yapması kararlaştırıldı. Cihat projeleri hazırlar getirir ve Maruf ağabeyle gözden geçirirlerdi. Maruf Bey çok doğru noktalara değiniyordu, akla gelmeyecek şeyleri düşünebiliyordu. Çok hoştu, böylece o yanını da görmüş oldum. Yalnızca eğitim değil, mimarlık uygulamaları değil, eleştiri bakımından da son derece olgunlaşmış durumdaydı. Nitekim mimar olarak da zaten milli mimarinin en koyu döneminde Dr. Belen Evi’ni yapabilmiştir. Bugün de Vişnezade’de o bina çok şükür hâlâ ayaktadır. O tarihte, yani milli mimarinin doludizgin gittiği bir dönemde modern anlayışta bir yapıyı ortaya koyuyordu.

Vakıf başkanlığında biz halef selef olduk. Epeyce zaman başkan yardımcılığı yapmıştım; başkanlıktan ayrılırken benim başkan olmamı arzu ettiğini söylemişti. Nitekim aday oldum, seçimlerden sonra görevi devraldım. O görevim ne yazık ki kısa sürdü. O sıralar benim başka görevlerim de vardı: Yapı-Endüstri Merkezi vardı, Uluslararası Yapı Merkezleri Birliği’ndeki görevim vardı, Has Mimarlık vardı. Ani bir rahatsızlığım da bunlara eklenince erken ayrılmak zorunda kaldım. Aklımıza Yaşar Marulyalı geldi. Kendisi yurtdışındayken biraz da oldubitti ile başkan olmasını sağladık.

Tuna: Taşkışla 109’da, Odanın 45. yılı vesilesiyle yapılan bir toplantıda, Aydın Boysan demişti ki, “O zaman ilk yönetimimizde imzacılıkla uğraşıyorduk.” Düşündüm ki 60 yıl sonra hâlâ uğraşıyoruz. Buradan hareketle şunu soracağım: Beraber olduğunuz dönemde Odada en çok uğraştığınız konular nelerdi, hatırlıyor musunuz, 13. ve 15. dönemlerde?

Hasol: Özel yüksekokullar konusu vardı, çok sayıda açılmıştı. Nitekim 1970’te Anayasa Mahkemesi kararıyla o okullar kapatıldı. İnşaat Mühendisleri Odası ile yakın bir işbirliği içindeydik. Bu iki Oda, özel yüksekokulların Anayasaya aykırı olduğunu belirleyerek oralardan mezun olanları Odaya kaydetmedi. Kaydedilmeyenler mahkemeye başvurdular. Odalar davada, “Bu okullar Anayasaya aykırıdır” deyince mahkeme konuyu Anayasa Mahkemesine sevk etti. “Üniversiteler devlet eliyle kurulur” diyordu Anayasa. AYM sonuçta, o doğrultuda karar verdi. Sonuçta, o okulların bir bölümünün kapatılması, durumları uygun olan bir bölümünün de, devlet üniversiteleri içinde eritilmesi yolunda işlem yapıldı. En çok uğraştığımız ikinci konu ise Ankara’da Mimarlar Derneği’nin arsası üzerine Oda binası yapılması konusuydu.

Maruf ağabeyin bir yanını daha eklemek isterim... Kalemini hiç esirgemezdi. Ben Yapı dergisine bir yazı yazmıştım, “İki Seçkin İnsan Üzerine” diye. Yazıda Maruf Bey’i ve Utarit Bey’i anlatmıştım. İkisi de hayattaydı. Gittikten sonra çok yazı yazılıyor insanlar hakkında, ama hayattayken yazılmasında yarar var diye düşünüyordum. “Örnek insanlar” diye bahsettiğim Maruf ağabeyden çok hoş bir mektup geldi bana. Zaten bayram ve yılbaşı kutlamalarını da inci gibi yazısıyla özenli bir şekilde yazıp gönderirdi. (Resim 4)

Tuna: Çok teşekkürler. Yavuz Bey, buyurun.

Önen: Böyle bir toplantıda ve sizlerle birlikte olmak benim için gerçekten büyük bir keyif, bir onur. Davet edildiğimde heyecanla hemen evet dedim. Ben iki-üç yıldır Maruf Önal ile ilgili bir dosya geliştirdim. Çünkü -ben Mimarlar Odası’na 1962’de mezun olup 2119 sicil numarasıyla kaydoldum ama– Oda etkinliklerine ilgi gösterdiğim, toplantılara katıldığım dönemler, onun başkanlık yaptığı yıllardı. Askerliği 1964’te bitirdikten sonra gittiğim Ankara’daki Mimarlar Odası bizim üniversite eğitiminin ikinci evresi idi. Orası benim için bir okul oldu. İşte o dönem Maruf Bey’le çakışıyoruz. 1970 yılında Ankara Şube Yönetim Kurulu üyesi oldum. Kısa bir zaman içinde beni biraz çalışkan buldular, sekreterlik görevi verdiler. 5 kişilik yönetim kurulunda ben muhalif listeden yönetime girmiştim. 4’ü de güya o zaman bize göre sağda olan arkadaşlardı. O arkadaşlar beni sekreter yaptılar. Böyle olunca 70 yılında Maruf Bey’in yönettiği Mimarlar Odası Yönetim Kurulu toplantılarına şube temsilcisi olarak katıldım.

Bir şey daha söyleyeyim, 1970 yılında Nejat Ersin ağabeyimiz genel sekreterlik görevini yürütürken ben büroda çalışıyordum ve çok vaktim oluyordu. Odanın pek çok işini Nejat ağabey bana havale ediyordu. Dolayısıyla binanın tamamlanması çalışmalarında da Maruf ağabeyle beraber olmuş oldum.

Maruf Önal’ın görev yaptığı yıllar nasıl yıllardı, ona dair bir hatırlatma yapmakta yarar var. 60’lı yıllar... Dünya soğuk savaş döneminin en sıcak yıllarını yaşıyor. Vietnam Savaşı’na dünyada tepkiler var, gençlik ayağa kalkıyor, Amerika’da, sonra Avrupa’da ve Türkiye’de. Üniversiteler çok dinamik ortamlar haline geliyor. Mao’nun Çin Kültür Devrimi bütün dünyayı etkilediği gibi Türkiye solunda da yankı buluyor, onlar da tartışılıyor. Bunları neden örneklediğimi sonra bağlayacağım. Bir başka dünyada ilkler bunlar. Toplumsal ayaklanma zamanında uzaya gidiliyor, aya ayak basılıyor 1969 yılında. Bu da o dönemin düşünce ufkunu genişletiyor, uluslararası dayanışmayı da hatırlatıyor dünya çapında.

Peki, Türkiye’de ne var? Türkiye’de yeni bir Anayasa var. 27 Mayıs askeri darbesinin getirdiği 61 Anayasası toplumsal örgütlenmenin önünü açan, devlete karşı bireyi koruyan, bireye hak veren, örgütlenme ve düşünce özgürlüğünün önünü açan bir Anayasa. Toplumda müthiş bir yükselişe neden oluyor; işçiler haklarına sahip çıkıyor, sendikalar güçleniyor, grevler, yürüyüşler oluyor. Köylü toprak istiyor, toprak işgalleri başlıyor. Öğretmenler örgütleniyor, TÖS var. Bunları zikrediyorum, çünkü bunlarla biz dirsek temasındayız, birlikte etkinliklere katılıyoruz. Kamu çalışanları ayaklanıyor. O dönemin en önemli çalışmaları, bu toplumsal uyanış ve davranış, yani eylemli dönemlere dair çalışmalardı. Sol yayınlar patlıyor, kitaplar okunmaya başlıyor. Kapitalizme alternatif yönetim biçimlerinin, ideolojilerin, Marx, Engels, Lenin, Mao’nun, Küba Devriminin, Çin Devriminin ve liderlerinin öyküleri yayımlanıyor. Şiirde, edebiyatta, romanda, tiyatroda ve sinemada müthiş bir verimlilik var. Böylesi toplumsal bir devinim ortamı, hak savunuculuğunu ve alternatif siyaset yapmayı, bireysel haklar, ezilen-ezen ikileminin fark edilmesini, sınıf esaslı yorumları getiriyor. O dönem hem Maruf Önal’ın açış konuşmalarında, hem çalışma raporlarında bunlar çok ayrıntılı olarak yazılıyor.

Çok önemli bir şey daha var, siyaset sahnesinde yeni bir ses, Türkiye İşçi Partisi, 1965 seçimlerinde 15 milletvekiliyle parlamentoya girmiş. Bu da topluma yeni bir ses katıyor. Bu arada bizim mesleğimiz açısından mutlaka üzerinde durmamız gereken bir şey daha var: Kırdan kente göçün sonucunda gecekondulaşma, kentleri dönüştürmeye başlıyor. Bütün kuralları bir sel gibi ezip geçiyor, imar hukukunu ve her şeyi altüst ediyor. Çarpık kentleşme dediğimiz kentleşme süreci yaşanıyor.

Tuna: Bir yandan da Türkiye’nin büyüme yılları, o zamanlar liberal ekonominin, Demirel’in dediği gibi, her zaman büyüdüğü yıllar.

Önen: Tam da oraya geliyordum. Maruf Önal’ın görev yaptığı yıllar, Süleyman Demirel’in hükümet dönemleridir. Şunu da eklemek lazım: Böyle bir toplumsal uyanıştan rahatsız olanlar ve karşı tepkiler var. Meslek odalarına fiili baskılar başladı. Hakkını savunan, eylemlere katılan kamu görevlileri baskı görmeye başladı, görevlerinden alındılar, sürgün edildiler. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu gündeme geldi, statüler değişmeye başladı, mağduriyetler oldu ve teknik eleman eylemleri başladı.

Tabi bu bir dünya politikasıydı. Sola karşı tepkiler büyümekteydi. Türkiye’de ise, siyasi cinayetlerin işlendiği, kontrgerilla teşkilatların kurulduğu, Alparslan Türkeş’in komando kamplarının olduğu süreç, meslek odalarına kadar gelen bir şiddet ortamını da getirdi. Mesela, ben bir arkadaşınız olarak Mimarlar Odası’nda görev yaptığım sırada 69-70 yılında -bizim binanın yanında Milliyetçi Hareket Partisi’nin genel merkez binası vardı- bir öğle vakti eve giderken komando denilen gençlerin saldırısına uğradım, yaralandım. Ve Oda bana sahip çıkmış, açıklamalar yapmıştı o zaman.

Maruf Bey nasıl yorumluyordu bu dinamiği, bu gelişmeyi? Bir kere bunu bir toplumsal gelişme olarak, hatta devrimci bir atılım olarak niteliyordu. Şöyle bir yorumu var örneğin: “Bu devrime açık bir ortamdır, oraya doğru bir yöneliştir, olumludur, bir gelişmedir.” Bu önemli bir tespit. Üniversitelerdeki hareketler bizim meslek odalarını çok yakından ilgilendiriyor. 1969-70’li yılların çalışma raporunda, gürül gürül ODTÜ’den, KTÜ’den, ADMMA’dan ve İTÜ’den mezun olan bu 68 kuşağının, meslek odalarına büyük bir dalga biçiminde gelmiş olması memnuniyet verici olarak niteleniyor, bundan mutluluk duyuluyor. (Resim 5)

Bu yıllar, hâlâ kullandığımız, zarflarımızın üzerine bastığımız “Mimarlar Odası Toplum Hizmetinde” ilkesinin düşünsel anlamda derinleştiği ve Mimarlar Odası’nın çalışma programının esasını oluşturduğu yıllar.

“Mimarlar Odası bir kamu kuruluşu olarak kamusal alanda faaliyet gösteren bir meslek örgütüdür” derdi Maruf Bey. Mimarlık Semineri’nde de mesleğe dair değerlendirmesinde de bunu böyle söylüyor: “Mesleğimizi yaparken, Mimarlar Odası’ndaki faaliyetleri programlarken esas olarak bir kamu hizmeti hedefi olmalıdır, oraya doğru yönelmelidir.” Hep şunu derdi; eğer bizim bu yaptıklarımız dar gelirliye, vatandaşa yönelikse, sıradan çiftçiye, esnafa, işçiye, yani geniş bir toplumsal, kamusal alana hizmet ediyorsa başarılıdır. Mimarlar Odası çalışmalarını da böyle değerlendiriyordu.

O dönemin en kritik örneklerinden biri, ABD büyükelçisi Komer’in arabasıyla Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ni ziyareti sırasında içinde Mimarlık Bölümü’nden arkadaşlarımızın da olduğu bir grup öğrencinin arabayı devirip ateşe vermesidir. Elbette bu bir değerlendirmeye tabi tutuluyor. Maruf Bey şiddet yanlısı değildi, fakat o olayı geniş bir toplumsal devinim ve devrimci eğilimin bir parçası olarak görüyor. Üniversitelerdeki işgalleri, dersleri aksatmaları, öğrenci-öğretim üyesi ilişkisinde yeni bir tarzın hayata geçmiş olmasını bir öfkeyle, bir tepkiyle karşılamıyor, aksine kucaklıyor. Bunun bildirisi var, çalışma raporlarına eklenmiş.

Tuna: Bu arada 69 Mimarlık Semineri’nden bahsettiniz, o sırada yapılan en önemli etkinliklerden biri...

Önen: Şimdi o yapılanlara geliyorum. Mimarlar Odası arşivi, hafızası yalnız mimarlık ortamının bir değeri değildir, Türkiye toplumunun bir değeridir. Ben biraz genelliklerden söz ettim, ama Türkiye’de gelişme içinde doğrudan meslek alanıyla ilgili çarpıcı şeyler var. 1930’lu, 1940’lı yıllarda mimar sayısı az, yabancı mimarların katkısından söz ediyorduk. Fakat 1960’lı, 1970’li yıllarda bu başka bir şeye evrildi. Dünya kapitalizmi, sermayesiyle beraber proje hizmetlerini de getirmeye başladı. Projelerin yabancı mimar, mühendisler tarafından yapılması olgusuyla burun buruna geldik. Kaynakların büyük bir bölümü büyük projelere gidiyor ama bizler yapmıyoruz bu projeleri. Yabancı teknik hizmet ithaline, yabancı mimar, mühendis çalıştırılmasına karşı tepkilerin başladığı yıllardır bu yıllar, Maruf Bey de bunun öncülerindendir. Beyin göçüne değinmeye başlıyoruz ve meslektaşların gelir güvenliği bizim önemli sorunlarımızdan biri oluyor, ister serbest çalışsın, ister kamuda çalışsın.

Bunlar olurken, Mimarlar Odası’na yöneltilen “Siz siyaset yapıyorsunuz, meslek alanlarını ihmal ediyorsunuz” eleştirisine yanıt olarak Maruf Önal şöyle diyordu: “Politik kararlara teknik yorumlar yapıyoruz ve bu bizim görevimizdir.” Yani politikacının aldığı kararları gözden geçireceğiz. Şimdi politikacılara yön verme anlamında en önemli ürün bugün kitap halindedir: Bu kentsel gelişmeye, yeni büyümeye dair ışık tutmak ve sorunları tartışmak üzere düzenlenen 1. Milli Fiziki Plan Semineri. Bizim tırnak içinde “devrimci” sosyalistlerin, komünistlerin yeni dalga söylemlerinin dile geldiği demokratik ortamları da oluşturuyordu Mimarlar Odası çalışmaları. Biz 1. Milli Fiziki Plan Semineri’ne dört arkadaş bir bildiri vermiştik, o da kitabın ekindedir. Daha önce bahsettiğimiz, özel yüksek okullar meselesi çok önemliydi. Maruf Önal istifa ettikten bir hafta sonra Anayasa Mahkemesi karar verdi, 14 Ocak 1971’de. Eğitim alanında kamu hizmeti nedir, Anayasanın verdiği haklar ne idi; özel yüksek okullar mücadelesi çok zengin bir repertuar veriyor. Hukuk mücadelesinin en büyük zaferlerinden biridir. İstanbul’da başladı, Demirtaş Ceyhun’la bir inşaat mühendisi arkadaşımızın birlikte açtığı dava üzerinden alındı karar, biz değişik evrelerde müdahil olduk. (Resim 6)

Hasol: Davayı Odalara kaydedilmeyenler açmıştı. İnşaat Mühendisleri Odası’ndan İzzettin Silier, hem mühendis hem hukukçu idi. Yargıtay’daki murafaayı ben de dinledim. Ankara’da hakimler huzurunda, “Şimdi mühendis sıfatımla düşüncelerimi söylüyorum” diyordu İzzettin Silier, peşinden, “şimdi de hukukçu sıfatımla söylüyorum” diyordu. Çok güzel bir savunma ve duruşmaydı. Anayasa Mahkemesi, o okulların kapatılmasına karar verdi ve karar uygulandı.

Önen: O dönemde üzerinde durulan ikinci önemli şey toprak politikası; kent toprağı, tarım toprağı, kıyılar ve ormanlar. Maruf Önal’ın görev yaptığı yıllarda “kent toprakları kamulaştırılmalıdır” söylemi de öne çıkmaya başladı. Tarım reformu tartışılmaya başlandı. Bunun devamı olarak, şu anda Türkiye’nin önündeki sıkıntıların aşılmasında kılavuz olabilecek, bir seçim bildirgesi var Odanın. 1969 genel seçimleri olacak, Mimarlar Odası diyor ki: Ey seçilecekler, Türkiye gerçekleri şudur. Biz kendi ortamımızdan şöyle bir değerlendirme yaptık, alın, okuyun. Okumadıklarından eminim. Fakat Türkiye’nin önündeki sıkıntıların nasıl aşılabileceğine, temel sorunun ne olduğuna, Türkiye’yi bekleyen tuzakların ne olduğuna dair, topraktan kopuşun, Türkiye köylüsünün toprağı bırakıp şehirlere gidişinin ve hesapsız kitapsız bir sel gibi akışının nasıl bir felaket olduğunu yazan bir seçim bildirgesiydi o. Biz bunu bir meslek adamı gözüyle, uzman olarak yazıyoruz. Türkiye gerçeğini can evinden yakalayan bir bildirgedir ve onun devamı olan 73 bildirgesi de oradan beslenmiştir.

Bu yılların önemli bir karakteristiği de şu, dinî inançları siyasete alet etmenin adımları atılıyor. Kocatepe Camisi’nin temellerinin dinamitlenmesi bu yıllarda oldu. Dalokay’ın modern mimari anlayışıyla yaptığı betonarme kabuk, temelleri atıldığı halde inşa edilemedi. Dinamitlerle yıktılar. Buna şöyle diyor Maruf Önal: “Din aracılığıyla fikir ve kültür gericiliği yapılıyor.” Böyle niteliyor o dönemi.

O yıllarda meslek ortamında belge uygulamasını başlatıyoruz. Dört Oda bir araya geliyor, ortak mesleki denetim uygulaması başlıyor. 13. dönemden itibaren Bayındırlık Bakanlığı’yla mükemmel ilişkiler gelişiyor. İş dağıtım düzeni işliyor, artık mimarlar devletten, doğrudan müteahhitlerden değil, daha ihale edilmeden önce yapılmış projeler üzerinden çalışmaları başlatıyor. Mimarlar Odası bunun aracılığını yapıyor. Önemli bürolara iş dağıtılmaya başlanıyor. Bu çok önemli bir gelişme. Belediyeler belge uygulamaya başlıyor.

Yarışmalar çoğalmaya başlıyor ve ilk yıllarda güzel gidiyordu. Fakat Mimarlar Odası’nın toplumsal gelişmeler ve olaylara bakış açısı nedeniyle devlet kurumlarıyla arasında sürtüşmeler, gerilimler, karşıtlıklar başlıyor ve ilişkiler bozuluyor. Üyelerimizi görevden alıyorlar, Yarışmalar Yönetmeliği’ni değiştiriyorlar. Mimarlar Odası’nın müdahalesini kısmaya çalışıyorlar, Odanın itirazına yol açan tavırlar sergiliyorlar ve giderek Mimarlar Odası yarışmaları boykot kararı alıyor, tıpkı özel yüksek okullardan mezun olanları kaydetmeme kararında olduğu gibi.

O dönemde yolsuzluklarla ve proje yapım sürecindeki aksaklıklarla da ilgilendik. Çok çarpıcı bir örnek İzmir’deki Halkapınar Olimpiyat Stadı’nın projelendirme ve ihale aşamasıdır. Mimarlar Odası hem çok uzun süren proje üretimleri, hem de çok uzun süren inşaat süreleriyle ilgileniyordu. Halkapınar’ın üstüne gittiği için de Bayındırlık Bakanlığı müthiş rahatsız olmuştu.

Odanın sevilmeyen bir başka eylemi de kendi dışındaki toplumsal gelişim ortamındaki değişik örgütlerin yaptığı etkinliklere katılması. Bunun en çarpıcı olanı Türkiye Öğretmenler Sendikası’nın düzenlediği Devrimci Eğitim Şurası’dır. Buraya çok güzel bir rapor hazırlayarak bir heyet  -Mimarlar Odası’nın beyin takımı diyebiliriz- katılıyor. Yani, yalnız özel yüksek okullara karşı çıkıp orada mezun olanları kaydetmeme kararı almıyor Mimarlar Odası, Türkiye’de laik ve devrimci bir eğitim nasıl olur, bunun üzerine de kafa yoruyor, raporlar sunuyor.

Özetle Mimarlar Odası hesap soruyor bu dönemlerde. Bu tepkiler yalnız meslek ortamında gelişmiyor. Kanlı pazarlar yaşanıyor, insanlar Taksim’de saldırıya uğruyor. Amerikan donanmasını protesto eden gençlere saldırılar başlıyor ki bunların içinde mimarlık ve mühendislik fakülteleri öğrencileri büyük çapta yer alıyor.

Aydın Boysan’ın divan başkanı olduğu Park Otel’deki Genel Kurul’da 6. Filo Boğaz’daydı ve biz görüyorduk. Genel Kurul salonunda Aydın ağabey açış konuşmasına, “Nesebi gayrisahih bir donanma boğazımıza demir-çelik pençelerini atmış, kahrolsunlar” diyerek başladı. Bu örneği de şunun için veriyorum; o dönemki hava bağımsızlıkçı bir hava. Amerikan hegemonyasına karşı ekonomik bağımsızlığı, siyasi bağımsızlığı savunuyoruz, tam bağımsız Türkiye diyoruz. Devrimci gençliğin sloganları arasında da, bizim ortamlarımızda da bunlar dile geliyor. Sonunda da 61 Anayasası Türkiye’ye geniş geldi denilerek 1971 müdahalesine kadar geliniyor.

Şöyle noktalayayım, 1970’te Maruf Önal istifa ediyor. O istifa ortamına değinmek istiyorum. Yönetimde herkes Maruf Bey gibi düşünmüyor, ona muhalif olan görüşler var. Son yıl da bu muhalefetin başını çeken bir isim, başkan yardımcılığını da yürüten Erol Kulaksızoğlu oldu. Çok titiz ve çalışkandı, yönetim kurulu toplantılarında sayfalar dolusu muhalefet şerhleri yapıp, karşı görüşler dile getirip yönetim kurulunda farklı bir devinim yaratmaya çalıştı. Maruf Bey’i baskılayan bir gelişme buydu.

Fakat bunun yanında Maruf Bey’i yetersiz bulan görüşler de vardı. Bütün bu anlattıklarıma rağmen, Mimarlar Odası’nın eksik kaldığına, örneğin diğer benzer kuruluşların etkinliklerine pek gönüllü olarak katılmadığına dair söylemler vardı. Bunun en açık belgesini Orhan Şahinler bırakmıştır. Orhan ağabey İstanbul Şubesi’nde görevliydi, fakat merkezi eleştirmek, protesto etmek üzere görevinden istifa etti. İstifa mektubunda genel merkezi yetersiz bulduğunu söylüyordu. Somut bir belge bıraktığı için Orhan ağabey üzerinden söyledim. Ama genel olarak bu gelen devrimci dalga, aslında deminden beri anlattıklarımın çok da farkında değildi. Mimarlar Odası’nda ne olup bittiğini bu ayrıntıda kavrayabilmiş, yapılanların öneminin, değerinin farkında olan bir geliş değildi o. Bir dalga geliyor, ama kendinden öncekini de ihmal ederek geliyordu. Bu devinim içinde Maruf Bey istifa etti.

Benim, Maruf Önal dediğim zaman gözümün önüne son derece sakin, güven verici, hani Osmanlıca “çelebi” derler ya, öyle bir insan geliyor. Sükûnetle herkesi dinliyor. Ben öfkelendiğini, birine rahatsız edici bir şey söylediğini hatırlamıyorum. O dönem bizim dilimiz çok keskindi, felaket konuşurduk, birbirimizi mahvederdik. Maruf ağabeyde böyle bir dil yoktu. O güzel dilli bir insandı. Hem Türkçesiyle, hem davranışıyla bir ağabeydi. Osmanlı döneminin ahilik duyguları ve ilkelerini bize belki Cumhuriyet döneminin terbiyesi içinde sunan çok ender ağabeylerden biriydi. Burada onun hakkında konuştuğumdan dolayı da son derece mutluyum. Teşekkürler. (Resim 7)

Tuna: Teşekkür ederiz. Arka planı açarak çok güzel bir perspektif sundunuz. Ben Mimarlık Semineri yapıldığında yeni öğrenciydim, ama katılmadım. Daha sonra Odada yönetici olduğumda fark ettim ki farklı bileşimdeki yönetimlere rağmen o dönemdeki siyasi alt-üstlükler, dünyayı, Türkiye’yi tanımak, yeniden yorumlamak anlamındaki arayış, 1. Milli Fiziki Plan Semineri, Mimarlık Semineri, Odanın söylemini zenginleştirici etkinlikler... Daha sonra hepsini inceledim. Farklı disiplinlerden destek alan, sosyolojiden, şehir planlamadan, felsefeden destek alıp yorumlamaya çalışan bir gayret var. Sonraki yıllarda da elbette bir sürü başka katkı olmuştur ama orada geliştirilmiş o zengin birikim bugünlere kadar Odanın söylemini oluşturageldi, önünü açtı diye düşünüyorum.

En son belirttiğin gibi o dönem çok sakin geçmemiştir. Bunu farklı yorumlayanlar doğal olarak olmuştur ve bu farklılık içerisindeki gerilimler nasıl yaşanmış, ben de merak ediyorum. Şimdi isimlere bakıyorum, Doğan Bey de bahsetti, Turgut Cansever rakip başkan adayı olarak çıkıyor. Turgut Cansever bugün gerçekten de çok değerli bir meslektaşımız, ama kendi iddiası olan, farklı söylemi olan, toplumu, şehirleşmeyi farklı yorumlayan bir meslektaşımız. Başkan olamamış, ama ayrılmamış da, aynı yönetimin içerisinde devam ediyor. Bunu da becermişler, bütün o gerilimli tartışmalara rağmen.

Levent Bey’e söz vermek istiyorum. Aslında biraz önce anlatılan o heyecanlı oturumlarda siz yönetim kurulu üyesiymişsiniz, Nejat Ersin, Ergun Unaran, Cemil Gerçek, Doğan Hasol ve Ali Topuz’la birlikte. Siz ne diyorsunuz bugünlerle ilgili olarak?

Aksüt: Ben Maruf Önal’ı şöyle tanıdım: Egosunu yenmiş, herkese sevgiyle yaklaşan bir ağabey olarak gördüm. Memleketini ve insanları seven, iyi yapılanları takdir eden, sol düşünceye yakın bir ağabeyimizdi.

Biz Yaşar’la 1963 yılında Elazığ Teknik Okul müsabakasını kazandık. Genciz, ben 33 yaşındayım, Yaşar 32. Kazandık, gittik, orada Bayındırlık Bakanlığı’nda mimar bir ağabeyimizle, ismini hatırlamıyorum şimdi, mukavele yapacağız. Baktık, hesap yanlış yapılmış. Dedik ki, “Ağabey, burada bir yanlışlık var.” “Yeter bu kadar!” dedi. Bir mimar yaptı bunu bize. “Zaten genç adamlarsınız siz, ben bunu böyle yapıyorum” dedi, biz de sesimizi çıkaramadık. Mimarların da mimarlara zararı oluyor. Bu bizim ağabeyimiz, bizi kollaması lazım halbuki. Sonra bir vesileyle ben bunu Maruf ağabeye anlattım. O da kalktı, Elazığ’a geldi, “Kardeşim, sen bu çocukların hakkını nasıl yersin” diye çıkıştı, hatırlıyorum. Sırf bunu söylemek için, doğruluğu tatbik etmek için kalkıp İstanbul’dan Elazığ’a geldi. (Resim 8)

Maruf Önal son derece insancıl, çok iyi bir mimar ve kendinden sonrakilere, yani bizlere çok yakınlık gösteren, teşvik eden bir ruha sahipti. Biraz evvel Yavuz’un da anlattığı gibi memleketin ekonomik, mimari meseleleriyle yakından alakadardı ve bunları benim gördüğüm kadarıyla müdafaa ederdi.

Tuna: Maruf Bey’in o günlerle ilgili yaptığı bir şeyi paylaşmak istiyorum. Bunu Doğan Tekeli bize aktardı. Kendisi de yokluklar döneminden gelmiş birisi olarak İMA’yı bir tür okul gibi kullandırtıyor. Doğan Bey’in hayretle belirttiği şey, Türkiye’de bir mimarlık yayını bulmanın çok güç olduğu bir dönemde İMA’da yayınlar bulunması. Bu Maruf Bey’in paylaşımcı yanını da gösteriyor. Haftada bir toplantılar yapıp genel konuşmalar yapmaya çalışıyor İMA’da.

Bunları şu anlamda aktarmak istedim: Meslek örgütünde yönetici olmak -sizler de hepiniz oldunuz, ben de yıllarca yaptım- bir tür mesleğinizden, ailenizden, özel yaşamınızdan çaldığınız zamanı vermek demek. Bu aynı zamanda gurur verici de bir şey, toplum adına, kamu adına yararlı olduğunuzu hissediyorsunuz. Maruf Bey de sadece kendi işini ya da sadece eğitmenlik yapmamış -o da tabii ayrı bir fedakârlık alanı- aynı zamanda meslek örgütü kurmuş, bildiğini paylaşmış, bir parasal karşılığı da yokken bunları yapmaya gayret göstermiş. Bu duygunun önemli olduğunu düşünüp altını çizmek istedim.

Önen: Maruf Önal, kendi mesleki yaşamıyla ilgili olarak da bir yüzleşme içine girmiş bir ağabeyimiz. “Benim projelerime yapılan övgüler, güzel eleştiriler aslında bu projenin başarısı demek değildir” diyor. “Başarılı bir proje olduğuna dair bir işaret değil bunlar, bu projeler bize dayatılan koşullarda üretilmiş projelerdir. Ben bunu aşamadım, nafile bir iş yaptım” gibi bir değerlendirmesi var Mimarlık Semineri’nde yaptığı konuşmada. Kendi kendisiyle yüzleşiyor. Bu yüzleşme meselesi çok değerli bir şeydir. Bir dava adamıydı, örgütçülüğünü konuşuyoruz, örgütte görev almasının bir hayali, bir rüyası, bir tezi, bir ideolojik çerçevesi var. Mimarlar Odası’nda sırası gelmiş de görev yapmış değil. O demin anlattığımız toplumsal dönüşüm içinde bir meslek adamı sorumluluğu içinde davranmış. Bu yüzleşmede, söylediğim gibi daha ziyade bir sol yaklaşımla değerlendirme yapıyor ve kendini başarılı saymıyor; kendi konuşması var.

O dönemin üzerinde hiç durmadığımız, ama çok önemli, bizim Mimarlar Odası faaliyetlerini etkileyen yaşamın içinden gelen bazı vakalar var. Bir tanesi deprem. Beni Mimarlar Odası’na ilk çeken şey Varto Depremi sonrası Mimarlar Odası’nın düzenlediği bir deprem sergisiydi. Devletin, vatandaşını doğal afetlere karşı nasıl çaresiz bıraktığına dair, şu anda kırsal alanda yaşanan fiziki çevrenin, konutun ne olduğuna dair çok güzel bir sergiydi. Ne yapılması gerektiğine dair de bir söylem vardı. O depremi hiç unutmayalım. Zaten depremi unuttuğumuz için pek çok şeyin acısını çekiyoruz, daha da çekeceğiz.

“Siz ne yaptınız yahu?” diye soruyorlar ya... 1969 yılı çalışma raporunda diyor ki arkadaşlarımız bize, hepimize: “Tüm ilerici güçler [bu ‘ilerici güçler’ kelimesi o dönem kullanılıyordu, o gerici şahlanışa ve örgütlenmeye karşı böyle bir ifade tarzı geliştirmiştik, düşünsel anlamda da, fiili anlamda da bir kamplaşma vardı] Türk halkının kaderi değişinceye kadar geri kalmışlığı kader olarak kabullenmeyip insan haysiyetine yaraşır bir düzen kuruluncaya kadar savaşa devam edeceklerdir. Bu savaşın kazanımında Mimarlar Odası’nın mutlaka payı olacaktır.” Şimdi cümleye geliyorum, yanıt veriyorum baştaki soruya, o dönemin kayıtlarından: “Eylemden alıkonmaya razı olmayacağız, kurtuluşu Mimarlar Odası gibi güçlerden bekleyen halkımıza ihanet etmeyeceğiz.” Bu kelimeler kayda geçmişti, raporlarda var. Bugüne ışık tutacağı için bu ifadeyi burada kayda geçirmek istiyorum.

Maruf Önal’ın bir açış konuşmasında şöyle diyalektik bir yorumu var: Toplumların bugünkü halinin bir öncesi var. Önceki dönem doğurur şimdiki dönemi, şimdiki dönem de yarını doğuracak, yeni bir dönem gelecek.

Tuna: Maruf Hocamızın o dönemlerde hem başkan olarak kongrelerde yaptığı açış konuşmaları, hem o büyük Mimarlık Semineri’ndeki, 1. Milli Fiziki Plan Semineri’ndeki konuşmaları ya da bildirileri çok önemli. Doğrudan kendisinin değildir tabii, ama kendisinin rengini, görüşlerini yansıttığı metinlerdir. O bakımdan önemli.

Önen: Son olarak bir şey söylemek istiyorum. 50-60 yıllık bir dönemi konuştuk. Şöyle bir ders çıkarıyorum: Sohbet sırasında kafamda böyle koşturduğum bir şey oldu. Toplumsal gelişmeler konusunda biz çok aceleci davrandık. Toplumun 10 yıl içinde, 20 yıl içinde değişebileceğine dair bir ütopyamız vardı. Türkiye’de ve dünyada yaşadığımız gerçeklik bunun böyle olmadığını gösteriyor. Maruf Önal’da bu sabır var, o kararlı mücadelesinin dili bize bunu anlatıyor. Konuşmalarını okuduğum zaman görüyorum, bu tepkisini, bu kararlılığını o kadar yumuşak ve anlaşılır bir dille ifade ediyor ki... Demek ki o da bunun bir vade içerdiğini, ileride olabilecek bir şey olduğunu zannederim hissetmişti diye düşünüyorum. O zaman ona göre biz gençlerin, hele benden daha genç olanların pek kabul etmediği bir şeydi bu. Biz “Demokrasi hemen şimdi, devrim hemen şimdi! Tek yol devrim!” diyorduk...

Hasol: Öyleydi, zaten şu söyleniyordu: “Devrim olmadan hiçbir şey yapılamaz; önce devrim.” Ama bu söylem de insanları biraz tembelliğe sevk etmiyor mu? Çünkü “devrim olmadan hiçbir şey yapılamaz” havasındalar. Bir yazar sonradan yazdı, kim olduğunu tam hatırlamıyorum, diyor ki, “Devrim o kadar yakındı ki sanki elimizi uzatsak yakalayacakmışız gibi gelirdi bize.” Gençlik heyecanıyla pek çok şey yapılıyor ama Maruf Önal her türlüsünü görmüş, birçok haksızlığa da uğramış. Ne var ki bütün bunları sabırla, ağırbaşlılıkla, alçakgönüllülükle kabul etmişti. (Resim 9)

Tuna: Bütün bu hengâme içerisinde olağanüstü güzel yapılara da imza atmış.

Hasol: Ve çok da mütevazı. Bana yazdığı o mektupta öyle hoş cümleler var ki...“Örnek insan” ve “Usta mimar”lar arasına “benim gibi sıradan bir mimarı katmış olman...” diyor. Öyle sıradan bir mimar değildi, ama kendisini tevazu ile öyle bir yere koyuyordu. İşte öyle insanlar da bunca yıl sonra böyle anılıyor...

Tuna: Çok yönlü bir kişiliği olan Maruf Önal’ı konuştuğumuz söyleşilerin sonuncusunu gerçekleştirerek bir mozaiği tamamlamış olduk. Ağırbaşlı, güven verici, çalışkan ve üretken bir isim olan Maruf Önal’ı anlatıp, onu tanıma fırsatı bulamamış gençlere sunduk. Bu anlatılarla bir kapı açtık, umarız Maruf Bey’e ilişkin yapılacak daha birçok çalışmaya da altlık oluşturmuşuzdur. Hepinize çok teşekkür ederiz.

 

Bu icerik 338 defa görüntülenmiştir.