MİMARLIK
395
MAYIS-HAZİRAN 2017
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

  • Dünden Bugüne Fikirtepe
    Duygu Parmaksızoğlu, Antropolog, New York Şehir Üniversitesi Antropoloji Bölümü Doktora Öğrencisi

YAYINLAR



KÜNYE
GÜNCEL

Bu Hastane Kenti Hasta Eder! Şehir Hastanelerine Planlama Perspektifinden Bakmak

H. Tarık Şengül, Prof. Dr., ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü

Şehir hastanelerinin inşa süreci, sürdürülen tartışmaların gölgesinde ilerlemeye devam ediyor. Projelerin işleyip işlemeyeceğini ya da kente nasıl etkilerde bulunacağını tek bir örnek üzerinde deneyip görmeden ülkenin dört bir yanında projeler sürdürülüyor. Yazar, şehir hastanelerinin para getirecek bir ‘işletme’ olarak görüldüğüne ve kente etkisinin hesaplanmadığına dikkat çekiyor.

Şehir hastanelerine, sağlık sektöründe yaratacağı dönüşüm ve bu dönüşümün kamusal olan bu hizmetin değişen anlamı çerçevesinde bakılabilir. Sözkonusu dönüşümün özellikle finansman boyutuyla kamu sektörünün dönüşüm hikayesinin bir parçası olarak değerlendirilmesi de önemli görünüyor. Bir başka önemli boyut ise alan olarak geniş yer kaplayan ve çoklu işlevler barındıran bu yeni hastane örgütlenmesinin mekânsal olarak yol açtığı dönüşümün kentsel ve bölgesel ölçekte tartışılmasıdır.

Bu kısa değerlendirmede şehir hastaneleri projesine planlama perspektifinden bakmayı amaçlıyoruz. Yapacağımız tartışma Ankara ili çerçevesinde inşası süren iki şehir hastanesine odaklanacak olması nedeniyle sınırlı bir deneyimi kapsamaktadır. Bu nedenle, değerlendirmenin şehir hastanelerinin kentleri nasıl etkileyeceği konusunda ihtiyaç duyduğumuz daha sistematik ve kapsamlı çalışmalar için bir ilk adım olarak görülmesi gerekir.

Ancak önce makro ölçekte daha genel bir çerçeveden son dönemde Türkiye siyasetine ve yönetim anlayışına damgasını vuran büyük projecilik yaklaşımını ve toplumcu kesimlerin bu yaklaşım karşındaki konumlanışını kısaca değerlendirmek, şehir hastanelerine yönelik tartışmaları bağlamına yerleştirmek açısından önemli görünüyor. Çünkü büyük ölçekli projeler konusu son derece kritik bir noktaya geldi. Bu projelerin Türkiye ekonomisi ve geleceği açısından ortaya çıkardığı dramatik bazı sorunlar var ve bunlara dikkat çekilmesi gerekiyor.

Ankara’nın olduğu gibi İstanbul’un da 2000’lerin sonunda Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanıp onaylanan bir nazım planı var. Bu nedenle kentte yapılan bu tür projeleri anlamak istiyorsanız bu planlara bakmanız gerekir. Ancak ne 3. Köprü, ne bugünkü yeriyle 3. Havalimanı, ne Kanal İstanbul ne de Yeni İstanbul projelerini İstanbul Büyükşehir Belediyesi bünyesinde geniş bir proje ekibi tarafından hazırlanan nazım imar planında bulamazsınız.

Ancak biz biraz da rastlantı eseri gördük ki, 2007’de Michigan Üniversitesi’nde hazırlanan bir yüksek lisans çalışmasında sözkonusu projelerin tamamı var. Bu konuyu detaylarıyla BirGün gazetesinde haberleştirdik.(1) Resim 1’de görülen şematik planda sözkonusu projelerin hepsinin, bugün yapıldıkları yerlerde olduğu görülüyor.

Anladığımız kadarıyla, bu plan çalışması daha sonra bir biçimde bu kararları alanların eline geçmiş ve demişler ki “İşte aradığımız bu!”. Sanırım ilgili çalışmanın başındaki Amerikalı akademisyenle de temasa geçmişler; gazetelere verdiği bir demeçte bu konu sorulduğunda “yetkililerden bağımsız bir şey söyleyemem” diyor. Sonrasında bu ilişki ne olduğu bilmiyoruz ama o projeler birer birer ilan edildi ve adım adım uygulamaya konuluyor.

Hazırladığımız diğer haberde ise büyük projelerin finansman boyutuna ilişkin ilginç bazı boyutlar var.(2) 2009 yılında şimdi kadük hale gelen İstanbul Büyükşehir Belediyesi bünyesindeki bir şirket yine Amerika’da faaliyet gösteren Bölgesel Planlama Derneği Başkanı Robert Yaro isimli bir uzman başkanlığındaki heyete bir rapor hazırlatıyor. “Ulusal Kalkınma Planına Doğru” başlıklı bu kısa rapor (insan bir zamanların DPT’si tarafından hazırlanan kalkınma planlarına bakınca, sözkonusu 23 sayfalık raporun aynı ismi taşımasından üzüntü duyuyor) esasen ülkesel düzeyde kısa bazı değerlendirmeler yaptıktan sonra, İstanbul’a yoğunlaşıyor. Bu raporda da “Yenişehir” ve havalimanı önerileri yer alıyor. Ama raporun asıl önemli yanı finansmanla ilgili yaptığı bir değerlendirme. Sözkonusu büyük ölçekli projelerin finansmanına ilişkin şu çarpıcı görüş yer alıyor raporda: “Bazıları bu projeleri finanse etmek için Türkiye’nin kaynağının olup olmadığını sorabilir. Gerçek şu ki eğer Türkiye bu yatırımları yapmazsa bunun maliyeti daha büyük olacaktır. Eğer bu yatırımlar yapılırsa, Gayri Safi Milli Hasıla artışının motoru olacaktır. Bu anlamda projeler maliyetlerini kısa sürede karşılayacaktır. Bu yatırımların çoğu, yabancı yatırımcıların da Türkiye ile partner haline geldiği Kamu-Özel Sektör İşbirliği ile başarılabilir. Bu Osmanlı’nın 19. yüzyılda demiryollarını inşa ederken kullandığı yöntemdir.”

Yaro’nun önerdiği Osmanlı’nın 19. yüzyılda demiryollarını inşa ederken kullandığı yöntem. Yabancı şirketlere demiryolunun yapımı karşılığında verilen garanti ve imtiyazların sonucu olarak Osmanlı Düyun-u Umumiye’ye gitmek zorunda kalmıştır. Orhan Kurmuş’un Emperyalizmin Türkiye’ye Girişi kitabında sözkonusu demiryolunun inşa sürecinin sonunda Osmanlı’nın nasıl iflasa sürüklendiğini ve emperyalist güçlerin eline düştüğünü bulabilirsiniz.

Burada bir noktanın altını çizmek istiyorum. Bu haberleri o dönemde yaptık ve çok ilgi çekmedi. Bunun sol açısından bu tür konuları siyasileştirme konusundaki geç kalmışlığımızı göstermesi açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü bugün geldiğimiz noktada hem bu raporlarda söz edilen projeler birer birer hayata geçirilmeye başlandı hem de sözkonusu finansman yöntemi, yani devletin yatırımcıya altından kalkılması mümkün olmayan garantiler vermesi, neredeyse bütün büyük ölçekli projelerde kullanılan bir yöntem haline geldi.

Şimdi ortaya çıkıyor ki verilen garantiler fahiş düzeyde ve biten projelerde Osmangazi Köprüsü ve 3. Boğaz Köprüsünün yanı sıra Esenboğa, Zafer ve Bodrum-Milas havalimanlarında ciddi zararlar oluşuyor, devlet bu yatırımları yapan firmalara bir süredir ödemelerde bulunuyor. Aynı durum önümüzdeki yıllarda 3. Havalimanı’nın hizmete girmesiyle daha büyük bir mali yükümlülük olarak kamunun karşısına çıkacak.

Şehir hastaneleri uygulamaları açısından bakıldığında, yatırımcılara devlet tarafından % 70 doluluk gibi garantiler ve daha birçok teşvik sağlandığını biliyoruz. Devletin kendi raporlarında şu anda bu kapsamda sözleşmesi yapılmış 18 proje için, devletin sözkonusu firmalara ödeyeceği toplam kiranın 30 milyar dolar olduğu belirtilmektedir. Bu rakama kapasite altı kullanımdan doğabilecek tazminatların dahil olmadığı düşünüldüğünde, kamuya binen yükün büyüklüğü çarpıcıdır. Muhtemel ki bu uygulama birçok alanda olduğu gibi, önümüzdeki dönemde, kamunun mali sıkıntılarla karşı karşıya kaldığı noktada, Türkiye’nin sağlık sistemini nasıl içinden çıkılacağı belli olmayan bir krize sokacaktır.

Dolayısıyla şehir hastanelerinin planlama boyutunun tartışmasına girmeden önce Türkiye siyasetinin yanında kamu yönetimi ve maliyesi açısından da büyük ölçekli projelerin merkezî bir konuma geldiği ve büyük bir sorun alanı olmaya aday olduğunun altının çizilmesi gerekiyor. Bu nedenle de geçtiğimiz dönemde bu refleksi yeterince gösteremeyen toplumcu kesimlerin bu konuda daha sistematik bir mücadele stratejisine hızla sahip olması gerekiyor.

Bu tespitleri yaptıktan sonra Ankara özelinde şehir hastaneleri konusuna planlama boyutuyla bakabiliriz. Bilindiği üzere, Ankara’da iki bölgesel ölçekli şehir hastanesinin inşası gerçekleştiriliyor. Ancak bundan önce şehir hastaneleri projelerinin genel mantığını planlama açısından kısaca değerlendirmekte yarar var. Yine bilindiği gibi Türkiye’nin 81 ili, Dünya Bankası tarafından geliştirilen bir yaklaşım çerçevesinde 29 bölgeye ayrıldı. Yani 29 merkezde şehir hastanelerinin yapılması öngörülüyor. Bu yaklaşım sadece şehir hastaneleri yapılmasını öngörmüyor, % 70 doluluk garantisini gerçekleştirebilmek için birçok yerde kamuya ait hastanelerin kapatılmasını da gündeme getiriyor. Yani günün sonunda 81 ildeki sağlık hizmetlerinin 29 merkezde yoğunlaştığı bir sistemle karşı karşıyayız. Bu yaklaşım şehir hastanelerinin tümü hizmete girdiğinde, 81 ili 29 merkeze bağlamış olacak. Dolayısıyla bu bir merkezileştirme projesi olarak bölgeler arası dengesizliği daha da artıracak bir girişim. Çünkü şehir hastanelerinin kurulduğu yerler, yatırımın mantığı gereği büyükşehirler ve bu yoğunlaşma bu merkezlerin lehine diğer illerin biraz daha kenarda kalması ve azgelişmişlik çukuruna biraz daha itilmeleri anlamına geliyor. Bu olumsuzluğu akılda tutarak, Ankara örneğine dönersek, Ankara iki sağlık bölgesi olarak tanımlanmış durumda; bunların birinin merkezinde Etlik Şehir Hastanesi, diğerinin merkezinde de Bilkent Şehir Hastanesi var. Bu sürecin sonunda, yani bu iki hastanenin hizmete girmesiyle sadece Ankara ilinde 14 devlet hastanesinin kapatılması öngörülüyor.

Kapatılması öngörülen hastanelerin yerlerine baktığımızda önemli bir özellik dikkat çekiyor; sözkonusu hastanelerin hemen tamamı Ankara’nın gerileme ve çöküntü içinde olan bölgelerinde ve semtlerinde yer alıyor. Numune ve Yüksek İhtisas Hastanesi Sıhhiye ile Hacettepe bölgesi arasında, bir bölümü Ulus ve Dışkapı semtlerinde hizmet veriyorlar. Son dönemde, herkesin bildiği gibi, Ankara kentinin içi hem kamu hem de özel sektör tarafından boşaltıldı. Kamu kurumları, Bakanlıklar, Yüksek Mahkemeler ve Kurullar merkezden çıkıp, ağırlıklı olarak Bilkent, Eskişehir ve İncek bölgelerine yöneldiler. Benzer biçimde orta sınıfın yükselen kesimleri de Ankara içindeki konutlarını bırakıp sözkonusu çeper bölgelere yerleşmeye başladılar. Ticaret merkezi de dört bir yanda açılan, ama özellikle Eskişehir Yolu üzerine yığılan alışveriş merkezlerinin “gazabına uğradı”. Böylece, sözkonusu yatırımların ve kesimlerin ekonomik açıdan kent içinde yaratmış oldukları talep ve canlılık da kendileriyle birlikte kentin merkezî bölgelerini terk etmiş oldu.  Tam da bu noktada, sözünü ettiğimiz 14 adet kamuya ait ve ağırlıklı olarak gerileyen bölgelerde olan hastanelerin kapısına kilit vurulması, zaten çöküntü yaşayan Kızılay, Sıhhiye, Dışkapı gibi bölgeleri daha da sıkıntılı hale getirecek. Çünkü bu hastanelerin personeli, gelen hastaları ve ziyaretçileri, bulundukları bölgelerdeki ekonomiyi ayakta tutan belki de en önemli aktörler olarak öne çıkıyorlar. Dolayısıyla, bu bölgeler önümüzdeki dönemde bugün bulundukları olumsuz koşullardan çok daha büyük olumsuzlukların içine düşecekler.

Diğer bir anlatımla şehir hastaneleri boyutu sadece sağlık sektörü ve bu sektörü kullananların karşı karşıya kalacakları yeni durumlara işaret etmiyor. Aynı zamanda kentin gelişme dinamiklerini olumsuz yönde etkileyecek büyük ölçekli bir müdahale ile de karşı karşıyayız. Ancak ne Bilkent ne de Etlik Hastaneleri için hazırlanan ÇED raporları, kapanan hastanelerin bulunduğu bölgelerde ortaya çıkacak çevresel etki değerlendirmesine bakmıyorlar. Bilkent raporu bu eksikliği “kapanacak hastaneler tam belli olmadığından” diye geçiştiriyor. Oysa Etlik raporunda o hastanelerin hangileri olduğu isimlendirilerek belirtiliyor. Dolayısıyla sözkonusu raporlar bu olumsuzlukların bilincindeler ve o nedenle de bu konuya girmemeyi tercih ediyorlar. Oysa bu raporların kapağında Çevresel ve Sosyal Etki Değerlendirme Raporu yazıyor.

Bu yönüyle bakıldığında şehir hastaneleri büyük ölçekli projeler olarak sadece sağlık projeleri olarak görülmemelidir. Nitekim Etlik Şehir Hastanesi’nin ÇED raporu da şehir hastaneleri girişimini tanımlarken, “Ankara ilinin Keçiören ilçesindeki Etlik semti yakınlarında 107 hektar arazi üzerinde, büyük bir kentsel gelişim projesi olacaktır. Proje kapsamında, bir sağlık kompleksi, medikal bir otel, iki helikopter pisti, bir üniversite, bir trijenerasyon santrali ve bir ticari merkez yer alacaktır” deniliyor. Diğer bir anlatımla, alanlarının büyüklüğü ve öngörülen çoklu işlevlendirme dikkate alındığında, Şehir Hastaneleri projeleri sadece sağlık projeleri değil, kentsel gelişme ya da ‘moda tabiriyle’ kentsel dönüşüm projeleri olarak tanımlanmalıdır. Bu çerçevede altı çizilmesi gereken nokta, bulundukları noktada kentsel gelişim anlamına gelen bu projeler, kapanmasına yol açtıkları hastanelerin bulunduğu bölgelerde kentsel kırıma işaret etmektedir.

Bu noktanın altını çizdikten sonra, şehir hastanelerinin kurulduğu bölgeler açısından da bir değerlendirmek gerekiyor. Özellikle Bilkent Şehir Hastanesi’nin kurulduğu bölgenin ciddi mekânsal sorunlar yaratmaya gebe olması nedeniyle planlama disiplini bakış açısıyla incelenmesine ihtiyaç var. Bilkent Şehir Hastanesi’nin yapıldığı bölge, ODTÜ, Bilkent ve Hacettepe Üniversiteleri arasında kalan ve Eskişehir Yolu ile Bilkent Bulvarı arasında yer alana tekabül ediyor. Bu bölgede çok sayıda kamu kurumu ve hizmeti halihazırda konumlanmış bulunuyor. Son dönemde bu bölgede büyük bir caminin inşa edilip, hizmete girdiğini de ayrıca belirtmekte yarar var. Esas itibariyle bölge rantın yüksek olduğu, yoğun bir kullanım ve bundan doğan trafiğin bulunduğu bir bölge haline gelmiş bulunuyor. Bu derece yoğun, araç trafiği yaratan ve rantın yüksek olduğu bir bölgede bir şehir hastanesinin inşası doğru bir yer seçimi olarak değerlendirilebilir mi? Bu noktada, önemli sorulardan biri Bilkent Şehir Hastanesi’ni hangi kesimlerin kullanacağıdır. Kesin olan şu anda kapatılması planlanan ve büyük çoğunluğu Bilkent bölgesine uzakta yaşayan kesimlerin bu hastaneye gelmeye mahkum olduklarıdır. Daha alt gelir gruplarından gelen bu kesimler açısından Sıhhiye-Ulus-Dışkapı hattındaki hastanelerin kentin merkezinde olmaları ve bu kesimlerin yaşadığı alanlara yakınlıkları nedeniyle daha ulaşılabilir olduklarını biliyoruz. Oysa Bilkent Şehir Hastanesi’ne gelmek için daha uzun zaman gerektiren ve maliyet yaratan bir seyahat yapmak zorunda kalacaklar.

Diğer yandan, Bilkent ÇED raporu açık biçimde Bilkent ve benzer bölgelerde yaşayan üst gelir gruplarının özel sağlık hizmetlerinden yararlanmaları nedeniyle, bu hastaneyi sınırlı kullanacaklarının altını çiziyor. Dolayısıyla, mekânsal yakınlık ve ulaşılabilirlik açısından “Bilkent Şehir Hastanesi, kapatılması sözkonusu hastanelere göre, hizmet vereceği kesimlere daha uzak bir yerde yer seçmiştir” sonucuna varmak yanıltıcı olmayacaktır.

Bu çerçeveden bakıldığında, bu dezavantajlı yer seçimi kararının Ankara’daki ve bulunduğu bölgedeki ulaşım sorunlarına da olumsuz bir etkisinin olacağı ortadadır. Bilindiği gibi, bu hastane hizmete geçmeden önce de Eskişehir yolu üzerinde sözkonusu alternatifsiz aksın özellikle sabah ve akşam saatlerinde tıkanma sorunuyla karşı karşıya olduğunu biliyoruz. Geçtiğimiz dönemde, bu aks üzerinde oluşan tıkanmayı aşmak üzere ODTÜ arazisinden bir yolun da olaylı bir biçimde geçirilerek, Eskişehir Yolu üzerindeki baskının hafifletilmeye çalışıldığını biliyoruz. Ancak bu müdahalenin sorunu çözmediği, sözkonusu hatta hâlâ trafik yoğunluğu ve tıkanmaların yaşandığını da biliyoruz.

Hemen ifade etmek gerekir ki, sözkonusu stratejik alanda projenin sahibi şirketle yapılan anlaşmada bir de ticaret bölgesi yer alıyor. ÇED raporu bu ticari bölgenin hastane projesinin parçası olarak kabul edilmemesi gerektiğini söylüyor. Söylenenden ticaret bölgesinde nasıl bir yoğunluk ve işlevlendirme olacağının da henüz belli olmadığı anlaşılıyor. Bu ticaret bölgesinin sözleşmede yer almasına karşın, niçin projenin parçası olarak değerlendirmemek gerektiğini anlamak mümkün olmasa da, açık olan bir şey var ki bu derece merkezî alanda önümüzdeki dönemde yatırımcılar tarafından değerlendirilecek bölgenin inşa edilmesi, kendilerine büyük bir rant yaratacak, ama aynı zamanda bölgede oluşan mekânsal sıkışma ve trafik sorununa da büyük ek yük getirecektir.

Oluşacak trafik yüküne yönelik tespitler sadece bizlerin yaptığı tespitler değil. Bilkent Şehir Hastaneleri için hazırlanan ÇED raporunun son bölümünde Şehir Hastanesi’nin de trafik sorununa yapacağı katkıdan şöyle söz ediliyor; “Trafik tıkanıklığı, halihazırda inşa edilmekte olan proje geliştirmelerinden kaynaklanacak trafik ile birlikte kümülatif bir etkidir. Gelecekte gerçekleştirilecek diğer geliştirmelerin yanı sıra Mahall Complex, Via Green, Çevre ve Şehircilik Bakanlığının Ek Hizmet Binası vb. gibi geliştirmelerin tamamı Ankara’nın zaten tıkanık olan yollarına trafik katar. Bu kümülatif etki, Gazi Üniversitesi’nin desteğiyle Ankara’nın tamamı için bir ulaşım planı hazırlamakta olan Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin endişesidir. Sözkonusu kümülatif trafik tıkanıklığını çözmek onların sorunu olacaktır.”

Bu noktada bu ciddi sorunun Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından nasıl çözüleceği sorusuna gelirsek, şu anda yine ODTÜ arazisinden geçirilmesi planlanan iki yol güzergahı ve projesi üzerinde çalışıldığını belirtmek gerekecektir. Yani maliyet bir kez daha yeşile ödetilecek gibi görünüyor. Bununla birlikte hemen ifade edeyim ki, bu güzergahlarda inşa edilecek yollar bağlandıkları noktalar itibariyle oluşan ve oluşacak trafik yoğunluğunu çözmeyecekler. Diğer bir anlatımla, hastaların büyük bölümü metroyla gelemeyeceklerine göre, ambulans ve özel araçlarda şehir hastanesine gelmek için yollarda mücadele verildiği manzaralarla karşılaşmak önümüzdeki dönemde sürpriz olmayacaktır.

Tartışmanın başında da dikkat çekildiği üzere, burada yaptığımız değerlendirme Ankara örneği üzerinden şehir hastanelerinin kentlerde yol açmakta olduğu dönüşümün belli boyutlarına dikkat çekmeyi amaçladı. Bu konuda daha kapsamlı değerlendirmelerin yapılması gerekiyor. Özellikle inşası süren ve planlanan şehir hastanelerinin her birinin inşa edildiği şehirlerde yol açacağı dönüşümün çalışılması gerekiyor. Bu çalışmalar yapıldığı ölçüde şehir hastanelerinin yol açacağı mekânsal dönüşüme ve planlama sorunlarına daha kapsamlı biçimde vakıf olacağız.

NOTLAR

1. “Michigan’da pişer İstanbul’a düşer - Nazım Akkoyun – Tarık Şengül” www.planlama.org/index.php/haberler/koee-yazlar8/2896-michigan-da-piser-istanbul-a-dueser-naz-m-akkoyun-tar-k-senguel [Erişim: 10.04.2017]

2. “Mesele 2. 500. 000 + 3 ağaç Mesele Ekonomik ve Ekolojik Geleceğimiz!”, www.21inciyuzyilicinplanlama.org/wp-content/uploads/2016/08/Tar%C4%B1k-%C5%9Eeng%C3%BCl-2.-Sunum-02.06.2016.pdf [Erişim: 10.04.2017]

 

Bu icerik 1109 defa görüntülenmiştir.