MİMARLIK
389
MAYIS-HAZİRAN 2016
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
MİMARLIK TARİHİ

18. Yüzyıl İstanbul Mimarlık Ortamından Kültürel ve Toplumsal Kesitler

Deniz Mazlum, Doç. Dr., İTÜ Mimarlık Bölümü

Gelenek ve görenekler kadar zihniyet dünyası da nesillerden nesillere aktarılan yazısız kodlar içerisinde yer alıyor. 18. yüzyıl İstanbulu’nu onarım keşifleri, muhasebe kayıtları gibi yazılı kaynaklar üzerinden okuyarak dönemin mimarlık ortamını anlamaya çalışan yazar, her ne kadar günümüzde belli yasa ve yönetmelikler mesleki normları belirlese de o günlerden bugüne kalan Osmanlı’nın kimi zihniyet tortularının izini sürüyor.

Bir döneme özgü baskın zihniyetin ve geçerli ahlak normlarının bariz göstergeleri yalnız toplumsal-kültürel ortamda değil, yapı inşaat ve onarım alanının örgütlenme ve işleyiş biçiminde de kendini belli etmektedir. Toplumun algılama ve davranış özellikleri bu alana da yansımakta; iş örgütlenmesi, meslek ahlakı gibi konulardaki genel tutum ve yaklaşımlar, toplumun genel düzeyine ve anlayışına ayna tutmaktadır.

Bu yazı, Osmanlı inşaat ve onarımlarını teknik yönüyle değil, zihniyet dünyasıyla ele almayı amaçlamaktadır. Örnekler, 18. yüzyıl İstanbulu’ndan, özellikle de yoğun bir yapılaşma dönemi olan 22 Mayıs 1766 depremi ertesinden seçilmiş, başlıca bilgi ve veriler, Topkapı Sarayı Müzesi ile Başbakanlık Osmanlı Arşivlerinde bulunan çeşitli belgelerden ve onarım keşiflerinden sağlanmıştır.

22 Mayıs 1766 depremi, İstanbul’u etkilediği bilinen tarihî depremlerin en büyüklerinden biridir. Gün doğduktan yarım saat sonra meydana gelmiş, yaklaşık iki dakika sürmüş ve önemli can ve mal kaybına yol açmıştır. İki buçuk ay sonra, 5 Ağustos’ta ikinci bir büyük ve yıkıcı sarsıntının yaşanması, dönemin tarihçilerine göre toplam ölü sayısını 4.000-5.000’e yaklaştırmıştır.(1) 1760’lı yılların sonunda İstanbul, harap yapıların onarıldığı büyük bir şantiye görünümünde olmalıdır. Bu dönemde gerçekleştirilen yapı onarımlarına tanıklık eden belgeler; yalnız teknik müdahaleler, yapı malzemeleri ve terminolojisi açısından değil, dönemin zihniyetini ortaya koymak bakımından da ilginç ipuçları vermektedir. Zihniyet dünyasının yapı inşaat ve onarımlarıyla ilgili tutum ve yaklaşımlarına yer vermeden önce, afetlerin nasıl algılandığı konusuna değinmek yerinde olacaktır. Onarım keşifleri ya da muhasebe kayıtları gibi belgelere göre, depremler de, yangınlar da “biemrillahi Teala” ya da “bihikmetillahi Teala” meydana gelmektedir. İnsanların öngöremeyeceği ve önleyemeyeceği bir doğa olayı ile çoğu kez ihmal ve dikkatsizlikler sonucunda çıkan yangınların aynı kefeye konması, kaderci bir zihniyetin ipuçlarıdır. Yangınların söndürülmesi konusundaki zihniyet gelişimini ortaya koyması bakımından, 18. yüzyıl sonuna ait bir takrire değinmek yerinde olacaktır.(2) Sadrazamın Sultan III. Selim’e arz eden bu takrirde, bir gece önce çıkan bir yangından söz edilerek; evvelce “avn-i hak”la, yani Tanrı’nın yardımıyla yangınların söndürülmesi mümkün görünür iken, su kıtlığı ve sağlanmasındaki güçlük nedeniyle bu felaketin “tezce” bastırılamadığı itiraf edilmekte ve yangın çıktığında hemen müdahale edilebilmesi için dört büyük sultan camiinin (Bayezid, Nuruosmaniye, Laleli Camileri ve Eminönü’nde Yeni Cami(3)) avlularına havuz ve çeşme yaptırılması için bir ferman çıkarılması arz edilmektedir. Sultan III. Selim, “cümlesi yapılsın, Şehzade Camisi’ne dahi yapılsın” diye buyurmuştur. (Resim 1) Bu yangın havuzlarından Şehzade ve Nuruosmaniye camilerinin dış avlularına inşa edilenler günümüze ulaşmıştır(4). (Resim 2-4) 1936 tarihli Pervititch haritasında “sabık boş havuz” notuyla gösterilen Laleli Camisi yangın havuzu yıkılmış (Resim 5), Bayezid Camisi ile Yeni Cami yangın havuzları da, bu camiler çevresinde yapılan büyük kentsel müdahaleler sırasında, başka pek çok yapı ve ögeyle birlikte ortadan kalkmıştır.(5) 18. yüzyıl sonunda bu havuzların inşası nasıl bir kültürel gelişime işaret ediyorsa, bu yapıların korunamamış olması da kuşkusuz başka bir düzeyin yansımasıdır.

İNŞAAT VE ONARIMLARDA ZAMAN KAVRAMI VE İŞ ÖRGÜTLENMESİ

Deprem ertesinde, onarım alanındaki malzeme ve işgücü yetersizliğini gidermek üzere başkent İstanbul dışındaki yerleşmelerden destek istendiğini ortaya koyan çok sayıda belge bulunmaktadır. Depremde büyük hasar gördüğünden yıkılarak yeniden yapılması gündeme gelen Fatih Camisi’nin temelleri için Karamürsel’den od taşı talep eden farklı tarihli dört belge, “zaman” kavramının algılanışını ve iş örgütlenmesiyle ilgili zihniyeti yansıtması bakımından ilginçtir. Belgelerden ilki 22 Muharrem 1181 (20 Haziran 1767) tarihinde, yani büyük depremden yaklaşık 13 ay sonra kaleme alınmış bir hükümdür.(6) Gebze Naibi’ne ve İskele Emini’ne hitaben yazılmış bu hükümde, “Sultan Mehmed Han’ın İstanbul’da vaki zelzele” sonucunda yeniden yapılmasına girişilen cami-i şerifleri için 2000 adet od taşının “bir an akdem” Karamürsel iskelesinden kayıklara yüklenerek gönderilmesi buyrulmakta; sözkonusu yapı “ebniye-i saireye kıyas olunmayıp bir saat mukaddem” inşası gerektiğinden, zaman kaybedilmemesi ve “bir kadem akdem” hareket edilmesi istenerek taşların “heman bir saat mukaddem” İstanbul’a sevki emredilmekte; bu sevkin gecikmesine yol açacak ihmal ve gevşekliğin cezalandırılacağı da eklenmektedir. Kısacık bir yazıda, işin ivediliğini vurgulayan ve zaman konusunda çok titizlenilmesini isteyen ifadeye dört kez yer verilmiştir. Hükmün üslubuna bakılarak gerekli taşların hemen sağlanıp İstanbul’a ulaştırıldığı sanılabilir. Oysa 11 Rebiülevvel 1181’de (8 Ağustos 1767), yani birincisinden yaklaşık yedi hafta sonra yazılmış ikinci hükümden anlaşıldığına göre, henüz yalnızca 400 taş gönderilmiş, bu arada bir hafta önce caminin temeli atılmış olduğundan, konu gerçekten de aciliyet kazanmıştır.(7) Karamürsel Ayanı Hacı Mehmed’in “rehavet ve melanetinden” ve ocakta çalışan kişilerin sayıca yetersizliğinden kaynaklandığı bildirilen bu aksamaya bir çare olarak, İstanbul’dan on Arnavut taşçı neferi Karamürsel ocaklarına gönderilmiş ve onların da yoğun olarak taş kesme çalışmalarına katılmalarıyla haftada 300 taşın sevki planlanmıştır. “Maazallah-ı Teala” taşlar yine vaktinde ulaştırılmazsa, ilgili kişinin hapsedilmesiyle yetinilmeyip başka cezalara da çarptırılacağı bildirilmekte, tüm taşların bir ay zarfında sevki buyrulmaktadır. Bundan yaklaşık bir ay sonra kaleme alınmış, 9 Rebiülahir 1181 (6 Eylül 1767) tarihli üçüncü hükümden, bu kez taşların ocaklardan çıkarıldığı ancak Gebze’den gönderilmesi gereken kayıklar Karamürsel’e ulaştırılmadığı için, “200 ocak taştan ziyade taşın” iskelede biriktiği anlaşılmaktadır.(8) Yapılan inşaatın “ebniye-i saireye kıyas olunmayıp bir saat mukaddem bina ve inşası” için buyruk olduğu hatırlatılarak, “iskelede amade” taşların “icaleten” ve “bir saat mukaddem” nakli gereği bir kez daha vurgulanmaktadır. “İntibah ve basiret”le hareket edilmesi istenerek, aksi durumda yine cezalandırma öngörülmektedir. Dördüncü belge 22 Cemaziyelahir 1181 (16 Kasım 1767) tarihini taşımaktadır; yani üçüncüsünden yaklaşık iki buçuk ay sonra yazılmıştır.(9) Konu yine od taşlarının “bir an akdem” Dersaadet’e naklidir. Gebze’den gönderilecek kayıklardan umut kesilmiş olmalı ki, bu kez Marmara tarafından taş nakline uygun üç geminin, reisleriyle birlikte bu işe tahsis edilmesi ve hizmetin “icaleten” tamamlanması istenmektedir. İlk hükümle sonuncusu arasında yaklaşık beş aylık bir zaman vardır ve hep bir an önce davranmaktan ve aciliyetten söz edilmektedir. İş örgütlenmesini akılcı bir temele oturtmak ya da zamanı rasyonel bir biçimde kullanmak, belli ki kazanılmış bir alışkanlık değildir.

Büyük depremden dolayı yıkılan yapıların onarılması için İmparatorluğun çeşitli yerlerinden İstanbul’a taşçı, duvarcı, dülger, marangoz gönderilmesi buyrulurken de hep aynı ifadeler kullanılmıştır. Örneğin, yine Fatih Camisi’nin temel ve duvarlarına taş kesmek için Rumeli tarafından yirmi küsur taşçının “bir an akdem” gönderilmesini isteyen belgeden,(10) daha önce “icaleten” yerine getirilmesi istenmiş bu emre uyulmadığı ve bir neferin bile gönderilmediği öğrenilmektedir. Aynı biçimde, deprem ertesinde onarılmaya muhtaç devlet yapıları için Kocaeli ve Adalar kazalarında yaşayan marangoz ameleleri “bir saat mukaddem” İstanbul’a çağrılırken, “maazallah bir tek neferin firarına” izin verirlerse, ilgili kişilerin çok zor durumda kalacakları belirtilmektedir.(11) Taşların Karamürsel İskelesi’ni ne kadar süreyle işgal ettiği, taşçı ve marangozların İstanbul’a hangi hızla geldiği bilinmemekle birlikte, an, saat, zaman, aciliyet gibi kavramlarla ilgili zihniyeti ve rasyonel bir program uyarınca hareket etmeyi önleyen kargaşayı anlamak hiç zor olmamaktadır.

ONARIMLARDA MEKÂN KAVRAMI

Arşiv belgelerinin ortaya koyduğu bir başka zihniyet, mekânsal kavrayışla ilgilidir. Hasarlı yapıların onarımı öncesinde hazırlanan keşifler incelendiğinde; teknik bir raporun gerekleri yerine getirilerek hasar derecesiyle ilgili bir sıra gözetilmesi yerine, mekân hiyerarşisi algısını ortaya koyan bir tutum benimsendiği görülmektedir. Örneğin, depremi önemli hasarlarla atlatan Sultanahmet Külliyesi yapıları için onarım keşfi hazırlanırken anılan ilk mekân, camideki hünkâr mahfilinin mihrabı olmaktadır.(12) Oysa onarım harcamalarına bakılırsa, en hasarlı bölüm burası değildir. Bu yaklaşım, mekânsal algılamada geçerli olan zihniyeti ortaya koyması bakımından ilginçtir.

Öte yandan, onarım keşiflerinde yapının çeşitli bölümlerine ve elemanlarına yapılması gereken / yapılan müdahaleler sıralanırken, canib-i yesar (sol taraf), canib-i yemin (sağ taraf) gibi, röperleri netleştirilmemiş, belirsiz ifadeler kullanılmakta, hangi mekânın ya da ögenin sözkonusu olduğu kimi zaman net olarak anlaşılamamaktadır. Deprem sonrasında onarılması gereken bir yapının “birkaç adet kubbeleri”nden söz edildiğinde, yine net olmayan, karışık bir anlatım sözkonusudur. Bu belirsizliğin, keşfi yapan kişinin savrukluğundan ve özensizliğinden çok, dönemin zihniyetiyle ilgili olduğu öne sürülebilir. Yön adları ve kesin röperlerle tanımlamalar yapmak, herhalde yaygın ve alışılmış olmayan bir disiplini gerektirmektedir. Keşif defterlerinde rastlanan yazım ve toplama hataları bile, kuşkusuz ilk planda kişisel dalgınlık ya da ihmallerden kaynaklanmıştır, ama bir bakıma da dönemin iş disiplini anlayışını ve zihniyetini yansıtmaktadır.

ONARIMLARDA MÜDAHALE KARARLARI VE ÖLÇEĞİ

Deprem sonrası onarımlarıyla ilgili kayıtlar genel olarak değerlendirildiğinde, müdahale kararlarını veren zihniyetle ilgili ipuçları da elde edilmektedir. Genellikle, yapıların plan şemalarını ve malzemelerini değiştirmeden onarmak en yaygın uygulamadır. Yıkılmış bir bölümün daha farklı bir malzemeyle ya da farklı bir biçim ve boyutta yeniden inşa edilmesi pek düşünülmemiş, genellikle “vaz-ı kadim üzere”, ya da “kadimisi üzere” yani eskiden olduğu gibi yapılması tercih edilmiştir. Hatta kimi uygun durumlarda “enkaz-ı mevcudeyle tecdid”, yani yıkılan yapı ögesini kullanılabilir enkaz malzemesiyle yeniden bütünleme yoluna gidilmiştir. Kara ve deniz Surlarına ya da Galata Surlarına bitişik olan ve yıkılan duvarların molozları altında kalarak hasar gören konutların, deprem ertesinde yine aynı yerlerde bu yöntemle inşa edilmiş olması, depremden gerekli derslerin alınmadığını ortaya koyarak dönemin zihniyetini yansıtmaktadır.(13) Depremde oluşan hasarlara bakılarak bir değişikliğe karar verildiğini ortaya koyan örnekler ender olmakla birlikte, yine de vardır. Örneğin, Davud Paşa Camisi'nin depremde yıkılan mihrap kubbesi “müceddeden”, yani yeniden, ahşaptan yapılmış,(14) Sultanahmet Külliyesi İmareti’nde de macunhane üzerindeki kubbeler, “inhidama mail” olduğundan bunların yıkılmasına ve yerlerine ahşap bir çatı inşasına karar verilmiştir.(15) “Vaz-ı kadim üzere” davranmak, bugünkü restorasyon ilkeleri açısından bakıldığında otantikliğe saygı endişesi taşıyan, bilinçli ve takdire değer bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir. Ancak, özgün plan şemasını, cephe özelliklerini ve mimari elemanları bozmama kaygısından uzak uygulamalar da olduğu hatırlanmalıdır. Örneğin Sultan III.

Ahmed döneminde, tüm selâtin camilerinde minareler arasına mahya kurulması yolunda bir ferman çıkartılınca, Eyüp Camisi’nin özgün minarelerinin yeterince uzun bulunmayarak yıktırıldığı ve 1723'te bunların yerine, ikişer şerefesi olan daha uzun minareler inşa edildiği kaydedilmiştir.(16)

Müdahale konusunda yaşanan kararsızlığı ve önceden sorunu bir bütün olarak kavrayıp buna göre çözüm üretmek yerine, deneme-yanılma yoluyla doğruyu bulmaya çalışma anlayışını yansıtan ilginç bir örnek, yine Eyüp Camisi ile ilgilidir; 22 Mayıs 1766 depreminde ağır hasar görmüş yapılardan biri olan, ancak Fatih Camisi gibi hemen ele alınmayan Eyüp Camisi’nin onarım öyküsü, dönemin zihniyeti konusunda ilginç ipuçları vermektedir. Mimar Vasfi Bey’in 1956'da yaptığı restorasyon sırasında cami içinde asılı olduğu yerden kaldırıldığı bilinen bir ruznameye göre,(17) 12 Şevval 1212 (30 Mart 1798) Perşembe günü Eyüp Camisi “tamir olacak deyu” çınar ağacı dibine kireç kuyusu kazılmış ve iki gün sonra caminin hasırları, yazı tahtaları ve kanatları kaldırılmış ve yapı tahliye edilerek tamire başlanmıştır. Ne var ki, onarım ekibi dört gün sonra “tamir kabul etmez deyu paydos idüb” işi bırakmış, kırk üç gün sonra da mimar ağa ve halifeler “temelden yıkıp yapılmayınca kabili yoktur” deyince, bir cuma günü eşref saatte alem alınıp yıkıma başlanmıştır. Caminin hangi müdahalelerle onarılabileceğinin, başka bir deyişle müdahale ölçeğinin, ancak kimi ön araştırmalar sonrasında belirlenebilmiş olması makul sayılsa da, yaklaşımdaki belirgin naiflik yine de belli bir zihniyeti yansıtmaktadır.(18)

Yapıların korunmaya değer bulunup bulunmaması da, egemen zihniyeti ele veren bir tercihe işaret etmektedir. Osmanlı dünyasında vakıf malı olmayan yapılar için bir koruma şemsiyesi olmaması, bu tür yapıların bakım ve onarım masraflarının devlet bütçesinden karşılanmasında hangi kriterlerin geçerli olduğu konusunu gündeme getirmektedir. Örneğin, Kasımpaşa’da, Cumapazarı denilen kesimde yer alan ve vakfı olmayan 17. yüzyıl başına ait bir çeşmenin, “mürur-u eyyam ile su yollarının harab ve on masuradan ziyade suyunun yabana akıp beyhude telef” olduğunu bildirerek onarılması gereğine işaret eden, ancak bir hayrat sahibi bulunamamasından yakınan Ağustos 1765 tarihli bir belgeden; daha önce emr-i

hümayun üzere keşfolunan çeşme için “para zuhur etmediği” ve bu nedenle talebin “tekrarına cesaret olunduğu” anlaşılmaktadır.(19) Kız Kulesi ile Galata Kulesi’nin 18. yüzyıla ait çeşitli onarım keşifleri de(20) vakıf desteği olmadan korumanın güçlüklerini ortaya koymaktadır. (Resim 6, 7) Örneğin Bozdoğan Kemeri de, eski bir anıt olarak korunmaya değer bulunduğu için değil, üzerinden düşen taşlar kemer bitişiğindeki evlerin çatısını tahrip ettiği için onarılmıştır.(21)

TOPLUM VE MESLEK AHLAKI

Boğaz’ın iki yakası boyunca, kıyılarda ve köylerde yeni yapıların tümüyle yasaklanmasını, onarım gerektiren durumlarda mimar ağanın devreye girmesini kurala bağlayan ve Sultan III. Mustafa’nın hatt-ı hümayunuyla yasalaşmış olan 1764 tarihli bir takrir de, dönemin zihniyet dünyasını aydınlatmaya yardımcı olmaktadır.(22) Bundan iki yıl önce, 1762’de konulmuş bir kuralı aynen tekrarladığı anlaşılan bu düzenlemeye rağmen, adı geçen bölgede ev yapmak ya da hasarlı evlerini onarmak isteyenler “izin akçesi” adı altında bir ödeme yaparak kuralları çiğneme özgürlüğünü kazanmaktadır. Bu durumun mutlaka önüne geçilmesi gereğini ısrarla vurgulayan bu hatt-ı hümayundan yedi yıl sonra, Tophane, Fındıklı ve Cihangir’de bir yangın çıkmış, evleri yananlar onarıma girişerek yapılarını eski biçimleriyle yeniden yapmaya başlamıştır. Bu kez dönemin Hassa Başmimarı Abdi devreye girmekte ve eski yasayı hatırlatarak, evlerin eski durumlarının (kat sayıları, çıkma boyutları ve saçak detayları bakımından) yasaya uygun olmadığını ve eğer yapılan onarımlara izin verilirse, başka bir yangın çıkması durumunda eğimli arazi nedeniyle çok büyük hasar ve kayıp olacağını bildirmektedir. Mimar Abdi’nin bu konuda yeni bir ferman çıkarılmasını arz etmesi üzerine, dokuz yıl önceki düzenleme aynı kelimelerle yeniden yazılmış; “izin akçesi namıyla para alınmaması” gereğine bir kez daha hükmedilmiştir. Fiili durumların yasaların önüne geçebildiği, rüşvetin yasal düzenlemeleri geçersiz kıldığı anlaşılmaktadır.

Meslek ahlakı konusundaki zafiyetlere karşı alınan önlemleri ortaya koyan birkaç belgeye daha değinmek fikir verici olacaktır. 22 Mayıs 1766 depreminden yaklaşık iki buçuk yıl önce düzenlenen ve Haremeyn-i Şerifeyn Müfettişi’ne, Başmimar’a ve Su Nazırı’na hitaben yazılan bir hüküm; İstanbul ve çevresinde bulunan çeşitli yapılarla sur içinde ve dışında yer alan su kemerleri ve lağımların onarımları sonrasında, başmimar ve halifeleri tarafından her yerin

ölçülüp kontrol edilmesi ve giderlerin belirlenerek bir deftere işlenmesi gerekirken, böyle yapılmadığını ortaya koymaktadır.(23) Mimar halifeleri ile su yolu bölükbaşları “tekâsüllerinden nâşi” yani üşendikleri için, ölçülerin yazılı olduğu defteri Mimar Ağa ile Su Nazırı Ağa’nın evlerine götürüp onarım bedelini orada belirlemelerini istemekte, böylece ilgili vakıf da zarara uğratılmaktadır. Oysa her müdahalenin “mahal be mahal” keşfi, ölçülmesi ve muayenesi gereklidir.

Kız Kulesi’nin 18. yüzyılda gerçekleştirilen onarımlarıyla ilgili iki belgenin bir arada değerlendirilmesi de, dönemin meslek ahlakına bakışı hakkında bir fikir vermektedir.(24) 1761 yılında Başmimar Elhac Ahmed Ağa, harap durumda bulunan Kule-i Duhter için bir onarım keşfi hazırlamış ve bedelini 2,500 kuruşun biraz üzerinde saptamıştır.(25) Onarımın tamamlandığı, Başmimar’a gerekli ödemenin yapıldığı anlaşılmaktadır. Ne var ki, aradan üç yıl geçtikten sonra bu kez Kule Dizdarı Mehmed, önceki onarım yarım bırakıldığı için kulede önemli sorunlar olduğunu bildirmekte; yeni Başmimar Mehmed Tahir Ağa da düzenlediği keşifte, sorunların parası ödendiği halde onarılmayan iki demir kapıdan kaynaklandığını ortaya koymaktadır. Haksız yere ödenmiş 99 kuruşluk bedelin, artık hayatta olmayan Elhac Ahmed Ağa’nın terekesinden alındığı da belgede kayıtlıdır.(26)

SONUÇ

Bu yazı, 18. yüzyıl İstanbul mimarlık ortamından bazı toplumsal-kültürel kesitler sunmaktadır. Bu yüzyılda zaman, mekân ve meslek ahlakı kavrayışını ve iş örgütlenmesinin niteliğini yansıtan örnekleri, başka belgeler yardımıyla artırmak ya da çeşitlendirmek elbette mümkündür.

Batılılaşma sürecinin başladığı 18. yüzyılda Avrupa’dan esinlenen mimari üslup ve biçimlere, toplumsal ve kültürel düzeylerde de yeniliklerin eşlik etmesi doğaldır .(27) Kenti harap eden yangınları Tanrı’nın hikmetine bağlayan ve sonuçlarına boyun eğen kaderci yaklaşımdan sultan camileri yakınına yangın havuzları yapılmasına uzanan yol kuşkusuz bir zihniyet değişimini de yansıtmaktadır. Zaman içinde toplumsal, kültürel, mesleki normların ve teknik standartların oluşturulup geliştirilmesi; yasal ve idari düzenlemelerin getirilmesi, yapı inşaat ve onarım alanını artık daha rasyonel bir işleyişe kavuşturmuştur. Ancak, Osmanlı zihniyetinin bugün de kendini gösteren kimi tortuları, devraldığımız mirasın yalnız yapılardan ve kültür varlıklarından ibaret olmadığını, bir zihniyet aktarımından da söz edilebileceğini ortaya koymaktadır.

KAYNAKLAR

Ambraseys, N. N.; Finkel, Caroline F., 1995, The Seismicity of Turkey and Adjacent Areas, A Historical Review, 1500-1800, Eren Yayıncılık, İstanbul.

Arel, Ayda, 1975, Onsekizinci Yüzyıl İstanbul Mimarisinde Batılılaşma Süreci, İTÜ Mimarlık Fakültesi Baskı Atölyesi, İstanbul.

Ayvansarayi Hüseyin Efendi; Ali Satı Efendi; Süleyman Besim Efendi, 2001, Hadikatü’l Cevâmi’: İstanbul Camileri ve Diğer Dini-Sivil Mi’mari Yapılar, A. N. Galitekin (der.), İşaret Yayınları, İstanbul.

Ayverdi, Ekrem Hakkı, 1973, Osmanlı Mi’mârîsinde Fâtih Devri III, 855-886 (1451-1481), Baha Matbaası, İstanbul.

Carbognano, C. C., 1993, 18. Yüzyılın Sonunda İstanbul, (çev.) Erendiz Özbayoğlu, Eren Yayıncılık, İstanbul.

Crane, Howard (ed.), 2000, The Garden of the Mosques: Hafız Hüseyin Al-Ayvansarayî’s Guide to the Muslim Monuments of Ottoman Istanbul, Brill, Leiden, Boston, Köln.

Ersoy, Seden; Anadol, Çağatay (yay. haz.), 2001, Jacques Pervititch Sigorta Haritalarında İstanbul: Istanbul in the Insurance Maps of Jacques Pervititch, Axa Oyak Sigorta ve Tarih Vakfı, İstanbul.

Gürallar Yeşilkaya, Neşe, 2007, “From a Courtyard To a Square: Transformation of the Beyazıt Meydanı in the Early Nineteenth Century Istanbul”, METU JFA, cilt:24, sayı:1, ss.71-92.

Mazlum, Deniz, 2011, 1766 İstanbul Depremi, Belgeler Işığında Yapı Onarımları, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul.

Mazlum, Deniz, 2007, “Kız Kulesi’nin Uzun Tarihinden Bir Kesit: 18. Yüzyılda Kule-i Duhter”, METU JFA, cilt:24, sayı:1, ss.35-47.

Nirven, Saadi Nazım, 1957, “III üncü Selimin Hassa Ser Mimarı İbrahim Kami’nin Su Mimarîsine Ait Eserleri”, Arkitekt, sayı:1957/3 (288), ss.133-134.

NOTLAR

1. Ambraseys; Finkel, 1995, s.137. Depremin meydana getirdiği yapısal hasarlar ve ardından gerçekleştirilen onarımlar için; bkz. Mazlum, 2011.

2. Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA) Hatt-ı Hümayun Katalogları (HAT) 13342. Sultan III. Selim döneminde inşa edilen su yapıları için bkz. Nirven, 1957.

3. Bağçekapusu kurbunda kain Valide Cami-i şerifi.

4. Nuruosmaniye yangın havuzu, üzerine kurulan açık spor alanı nedeniyle görülememektedir. Ancak, yıkılmadığı ve işlevini sürdürdüğü öğrenilmiştir. Şehzade Camisi’nin yangın havuzu ise büyük ölçüde korunabilmiş ve şebeke suyu bağlanarak işlevini sürdürmesi sağlanmıştır.

5. Beyazıt Camisi çevresinde yapılan düzenlemeler için bkz. Gürallar Yeşilkaya, 2007.

6. BOA Cevdet Tasnifi Evkaf (C. EV.) 1745.

7. BOA C. EV. 1378.

8. BOA C. EV. 31643.

9. BOA C. EV. 1744.

10. BOA Cevdet Tasnifi Dâhiliye (C. DH.) 11381.

11. BOA C. DH. 16257.

12. BOA Nezaret Öncesi Evkaf Defterleri (EV. HMH. d.) 5600.

13. Mazlum, 2011, s.224.

14. Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi (TSMA), D. 6322 ve 6776.

15. BOA. EV. HMH. d. 5600.

16. Crane, 2000, s.270. Ayvansarayi Hüseyin Efendi, Ali Satı Efendi, Süleyman Besim Efendi, 2001, s.333.

17. Ayverdi, 1973, s.351, dipnot 1. Bu ruzname, Eyüp Camisi’nin inşa ve onarım aşamalarını kaydetmektedir.

18. Ayverdi, caminin durumunun bir hafta içinde anlaşılıp karar verilmesini “şâyân-ı hayret” bulmaktadır. Ayverdi’ye göre “her halde evvelden yeniden inşâ yolunda ba’zı düşünceler vardı da, bir fi’lî deneme ile tervîc etdirmeyi daha kolay buldular”. Bkz. Ayverdi, 1973, s.351, dipnot 4.

19. BOA. Cevdet Tasnifi Belediye (C. BLD.) 556.

20. Örneğin, BOA. C. BLD. 3170, Cevdet Tasnifi Maliye (C. ML.) 23596, 28211.

21. Bu konuda bilgi veren iki belge: BOA. Maliyeden Müdevver Defterler (MAD. d.) 8947, s. 619 ve BOA. C. BLD. 6475.

22. TSMA E. 7017/21.

23. BOA. C. BLD. 6283.

24. Mazlum, 2007.

25. BOA. C. ML. 28211. Kız Kulesi 18. yüzyıl belgelerinde “Kule-i Duhter” adıyla da anılmaktadır. Duhter Farsçada, kız evlat anlamına gelmektedir.

26. BOA. C. BLD. 4117.

27. Arel,1975, İstanbul mimarisinde batılılaşma süreciyle ilgili kapsamlı bir araştırmadır.

 

Bu icerik 735 defa görüntülenmiştir.