MİMARLIK
382
MART-NİSAN 2015
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

  • Türkiye'deki Modern Mobilya Tasarımları Gün Yüzüne Çıktı
    Yaşar Üniversitesi, İçmimarlık ve Çevre Tasarımı Bölümü: Zeynep Tuna Ultav, Yrd. Doç. Dr.
    İzmir Ekonomi Üniversitesi, İçmimarlık ve Çevre Tasarımı Bölümü: Deniz Hasırcı, Doç. Dr.; Seren Borvalı, Araş. Gör.; Hande Atmaca, Araş. Gör.

YAYINLAR



KÜNYE
MİMARLIK ELEŞTİRİSİ

Klişeleri Askıya Almak, Kutsiyeti Deneyimsel Kılmak

Deniz Güner, Doç. Dr., DEÜ, Mimarlık Bölümü

2014 Ulusal Mimarlık Ödülleri’nde “Yapı Dalı Ödül Adayı” olan Havra, Kilise, Cami projesi 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında Gelsenkirchen’de uygulandı. Tarihî bir kilisenin yanına inşa edilecek olan sembolik ve geçici cami-havra projesi için açılan mimari yarışmayı kazanan Ağırbaş ve Wienstroer Mimarlık Ofisi, projeyi “inançlar arası bir gezinti mekânı” olarak ele almış. Yazar, Avrupa Birliği ve taşıdığı birliktelik olgusunu değerlendirirken, projenin bu üç semavi dinin bir buluşma zemini oluşturmak için aracı olarak kullanıldığını ve birarada yaşamanın koşullarını aramak gibi zorlu bir çabayı üstlendiğini belirtiyor.

Bir kavram ve olguya bakarak toplumların zihniyet dünyalarını, kültürel kodlarını, hatta patolojik kaygılarını ifşa etmek kısmen mümkün olabilir. Gündelik hayat içinde gönül rahatlığıyla dile getirdiğimiz, mimari projelerde hümanist bir iddia olarak sığındığımız, kentlerin mottosu olarak kullandığımız, hatta tematik olarak bir yıl boyunca süren etkinliklerle böbürlenerek kutladığımız “hoşgörü”, “entegrasyon” veya “diyalog” gibi kavramlar ilk bakışta oldukça masumane görünür. Diğer taraftan bu kavramlar, var oldukları toplumsallığın içindeki zihniyet dünyalarını, değer yargılarını, örtük niyetleri görünür kılan turnusol kâğıdı gibidirler. Mesela “hoşgörü” mottosu, içinde örtük bir hegemonik alt-üst ilişkisi barındıran, birini ötekini “hoş görmeye”, büyüklük göstermeye davet eden, hiyerarşik bir toplumsal kademelenme mekanizmasının aracıdır. Toplumun farklı kesimleri arasından bir grubun kendine öncelik ve üstünlük atfetmesinin en bilindik söylemsel argümanlarından biridir. Bir ulusun veya kentin gurur duyacağı böylesi bir böbürlenme, kimlik inşasına yönelik üretilmiş bir tür mikro-milliyetçi ideolojik iddiadır. Günümüzde “hoşgörü”, “entegrasyon” veya “diyalog” gibi kavramların, “birlikte nasıl yaşayabiliriz?” gibi soruların ya da misafirperverlik üzerine çoğalan düşünsel arayışların daha fazla dile getiriliyor oluşu, giderek artan kozmopolitan bir çok kültürlülük karşısında yaşanılan ulus-kimliği sancıları ile doğrudan ilişkili görünmektedir. Bir yandan 19. yüzyılda icat edilmiş bir ulus kimliğini devam ettirmek, diğer yandan da 21. yüzyılın demokrasi anlayışı içinde çok kültürlülüğe ve farklılıklara açık olma ikileminin sonuçlarını Avrupa Kültür Başkenti kutlamalarında ve onun kentlerdeki yansımalarında da sıklıkla görmekteyiz.

Küresel dünyanın belirsizliğine karşı üretilmiş, stratejik bir ekonomik işbirliği projesi olmasının yanı sıra, politik bir saflaşmanın da ürünü olan Avrupa Birliği fikrini kültürel olarak da inşa etmek amacıyla, küreselleşmenin etkilerinin yaygın olarak görülmeye başlandığı 1980’lerin ortasında Avrupa Kültür Başkenti kutlamaları icat edildi. Kökenleri yüzyıllara dayanan bütünleşik Avrupa mitini gerçekleştirmek ve hayali birliktelik duygusunu pekiştirmek üzere Avrupa Kültür Başkenti kutlamaları ilk kez 1985 yılında, Avrupa kültürünün ve demokrasisinin kökeni olarak görülen Atina’da kutlandı. Bu kutlamalar daha en başından beri, marka kent olma misyonuyla kültür odaklı bir pazarlama yarışına giren Avrupa Birliği’ne üye ve aday ülkeler için kendilerini anlatmanın, özgüllüklerini ve icat ettikleri yeni-yerellikleri gösteriye dönüştürmelerinin, küresel ölçekte dolaşan sıcak parayı, kitlesel turizmi ve kültür endüstrisinin uluslarüstü etkinliklerini kentlerine çekmenin önemli bir aracı haline geldi. 2010 yılında Almanya (Essen), Türkiye (İstanbul) ve Macaristan’ın (Pécs) birlikte kutladıkları ve kültürel gösteriye döndürdükleri bir yıl boyunca süren bu etkinlikler, bir yandan ülkelerin ve kentlerin kendilerini nasıl görüp, anlattıkları bağlamında psiko-coğrafyalarını, diğer yandan da kültürel atarlanmalarını, yani bir dizi böbürlenme ve gurur yarasını örtme çabasını da gözler önüne serdi. Ulus bilinci en erken gelişmiş ülkelerden Almanya’nın, imparatorluklar çağının çok kültürlülüğe ve etnikliğe izin veren yapısından homojen vatandaşların oluşturduğu ulus-devlete geçişi oldukça sorunlu olmuştu. II. Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde, ulus-devlet anlayışının yeniden yeşerme aşamasında tanıştığı göçmen kültürünü, “ulus”u var eden dil, din ve geçmiş birlikteliği içine nasıl dâhil edeceği ve homojenleştireceği konusunda hep sorun yaşamıştı. 1989 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılması sonrasında Doğu Almanya ile birleşmek bile dil, din ve geçmiş birlikteliği nedeniyle çok daha kısa sürmüştü.

Günümüzde muhafazakâr Almanların, Yahudilerin ve Müslümanların kamusal alandaki görünürlüklerini ve dinsel pratiklerini sorunsallaştırmaları ve sekülerleşmeleri yönünde giderek artan talepleri, bir yandan süregelen hararetli minare tartışmalarında kendini cisimleştirmekte, diğer yandan entegrasyon söylemi altında “ötekiliği”, risksiz ve derinliksiz bir kültürel motife dönüştürme eğilimini popülerleştirmektedir. Bunlara ek olarak, 19. yüzyılın bütünlüklü bir toplu hayalini canlı tutan entegrasyon söylemi, bir yanıyla uyum sağlanacak, dahil olunacak bir özün, bir “Alman Ruhu”nun zaten halihazırda bulunduğunu varsayarken, diğer yanıyla göçmen işçiler ve ötekiler ile kurulacak ilişkinin kültürel kodlarını, toplumsal kademelenmesini inşa etmeye yönelik milliyetçi söylemi de örtük olarak bünyesinde taşımaktadır.

Devam eden bu çok kültürlülük ve entegrasyon söylemleri eşliğinde, 2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti’nden biri olarak Almanya’nın Essen kentinin seçilmesi üzerine, “Ruhr 2010 Avrupa Kültür Başkenti” etkinlikleri kapsamında Gelsenkirchen’de yıl boyunca bir dizi etkinlik gerçekleştirildi. Avrupa’da İslam ve cami karşıtlarının örgütlendiği, protesto ve halk oylamalarının yapıldığı gerilimli bir dönemde Gelsenkirchen kent yönetiminin etkinlikler için Nazi iktidarına ve antisemitizme karşı çıkmış, Alman teolog Dietrich Bonhoeffer’in kültürü “özgürlüğün oyun alanı” olarak gören fikirlerini benimsemesi sonucunda “Görüngülerin Diyaloğu: Sinagog-Kilise-Cami” adlı dinlerarası bir projenin hayata geçirilmesine karar verildi.(1) Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) Cami Derneği, Gelsenkirchen Yahudi Cemaati ve Gelsenkirchen Kenti Entegrasyondan Sorumlu Komisyonu’nun kültürel entegrasyon kadar, dinlerarası bir “diyalog” beklentisi ile de hayata geçirdikleri(2) bu proje kapsamında, kentin en eski kilisesi olan 18. yüzyıldan kalma Bleck Kilisesi’nin çevresinde inşa edilecek, sembolik ve geçici cami ve havra projesi için açılan mimari yarışmayı Ağırbaş ve Wienstroer Mimarlık Ofisi’nin projesi kazandı. Bu sıradışı dinlerarası proje için Bleck Kilisesi ve çevresinin seçilmesi ise tesadüfî değildir. Restore edildiği 1996 yılından beri “kültür kilisesi” konsepti ile 120.000 kişinin ziyaret ettiği bu tarihi kilise, 500’den fazla müzik, tiyatro, sanat, dans, edebiyat ve film etkinliğine, 3.500’den fazla sanatçının da işine evsahipliği yapmıştır.(3) Diğer taraftan Ağırbaş ve Wienstroer, bu “kültür kilisesi”nin çevresindeki boşluk üzerinde gerçekleştirdikleri geçici cami ve havra projesiyle, yalnızca İslamiyet ve Yahudilik hakkındaki klişeler ve korkularla değil, günümüz Alman kimliğinin çoğul yapısı ile de yüzleşmek üzere Alman kültürel topografyası ile hesaplaşan çeşitli tasarım manevraları ve sıradışı taktikler geliştirmiş gözükmekteler. “Almanların korkusunu anlıyorum, fakat bunları, çevreyle uyumlu bir politika üzerinden devre dışı bırakmak mümkün”(4) diyen Ağırbaş ve Wienstroer, her türlü ideolojik beklentiye kısa devre yaptırmak ve önyargıların biçimlendirdiği klişeleri askıya almak üzere oldukça radikal ve seküler bir mimari tavır takınmışlar, cami ve havraya ait bilindik imgelerinden uzaklaşmayı tercih etmişler. Avrupa’da yaşayan Yahudi ve Müslüman cemaatin alışageldiği konvansiyonel imge dünyasından, sembolik anlamlardan ve formsal repertuarlardan olabildiğince uzak durmayı hedefleyen bu revizyonist yaklaşım bir başka açıdan, özellikle Almanca konuşulan ülkelerde toplumsal histeriye dönüşen minare krizine yönelik geliştirilmiş bir reaksiyon, bu kültürel kıskaca karşı verilmiş bir mimari cevap olarak da okunabilir. Bezemenin sahip olduğu tüm mistik, ontolojik ve sembolik anlamlarını modern dünyada yitirerek dekoratif bir elemana dönüşmesi hakkında Siegfried Kracauer ve Adolf Loos’dan(5) beri birçok kültür eleştirmenin işaret ettiklerini de dikkate alan mimarlar, kültür ve geleneğin biçimlendirdiği kubbe, minare gibi formların anlamın taşıyıcısı olduğu biçim merkezli bir yaklaşımı tercih etmek yerine zihinsel yatırımlarını seküler ve revizyonist bir kanal üzerine yapmış gözükmekteler. Bu nedenle, Yahudilik ve Müslümanlık ile hızla ilişkilendirilen Davut yıldızı, kubbe ve minare gibi klişeleşmiş sembolik imgeler yerine, hedefledikleri semantik dünyayı kurmak üzere on iki pencere ve minber gibi farklı mimari elemanlardan yola çıkmışlar. “Dinlerin Buluşması” sloganıyla gerçekleştirilen semavi dinlerin bu sembolik ibadethaneleri, yalnızca bazı mimari elemanları öne çıkaran elemanter yaklaşımı ile değil, önerdikleri sıradışı deneyim ile de birçok dini yapı tasarımından farklılaşmakta. Bu deneyimin hedefi ne yeni bir dinsel ritüel önermek, ne de yeni bir mimari tipoloji denemek. Tam tersine, havra ve camiyi ibadet amaçlı ruhani birer mekân olmanın ötesine taşıyarak, eğitim, öğretim, eğlence, sosyalleşme ve geleneksel aktiviteler gibi gündelik hayatın gereksinimlerini karşılayacak, dinlerarası “verimli karşılaşmalar ve yaratıcı işbirlikleri”(6) yaratacak daha dünyevi bir yerleşke olarak ele almak. Farklı kökenlerden ve inançlardan gelen insanları sergiler, konserler ve çocuk oyun alanları sayesinde biraraya getirecek bu kültürel ortaklıklar inşa etme girişimi, kilisenin önündeki mevcut zemin yüzeyini projenin birleştirici gücü olarak değerlendirmekte. Birarada yaşamanın minyatür modeli olarak ele alınan(7) havra, cami ve kilisenin oluşturduğu bu kompozisyon, ziyaretçileri inançlar arasında bir gezintiye davet ederek,(8) kendi dolaşım güzergâhlarını, kentsel koreografilerini üretmeleri hedeflemekte.

Günümüzde, ulusal sınırları ortadan kaldıran Avrupa Birliği’nin yarattığı yeni durum içerisinde, deneyimlenmiş katı bir gerçeklik olarak mimarlığın geldiği nokta, kendimizi kültürel çatışmaların orta yerinde bulmak olarak tarif edilebilir. Bu nedenle mimarların bu sıradışı projeyi, yabancı / göçmen / öteki ile karşılaşmayı kültürel bir çatışmaya dönüştürmeyecek bir buluşma zemini olarak ele almaları, kentsel deneyimin bir parçası olarak sunmaları oldukça dikkat çekicidir. Patolojik korku kültürünün içinde biçimlenmiş bu havra ve cami projesi, bu nedenle tüm dinsel sembollerden ve bezemelerinden çırılçıplak soyularak arındırılmış ve neredeyse salt konstrüksiyona indirgenmiştir. Mimarlarının “ev” olarak tarif ettikleri geri dönüşümlü atık malzemelerden tasarlanmış bu iki yarı-şeffaf geçici konstrüksiyon, katlanmış yüzey mantığıyla kolaylıkla biraraya getirilebilen ve hızla demonte edilerek, başka yerlerde de rahatlıkla yeniden kullanılabilen, “geçicilik”(9) anlayışıyla tasarlanmıştır. Öte taraftan projenin bu en güçlü yanı, aynı zamanda onun en zayıf noktasını da oluşturmaktadır. Projenin kırılganlığı tam da bu noktada, Alman kültürel topografyası içerisinde geçerli olan “birlikte yaşama iddiası” ve “entegrasyon” arayışları ile biçimlenmiş olmasında yatmaktadır. Bu nedenle, Bleck Kilisesi ile birlikte bir topluluk temsili oluşturan havra ve caminin, Kasım 2010 sonrasında sökülerek bir diğer Avrupa Kültür Başkenti olan İstanbul’a, Kınalıada’ya taşınmak istenmesi, bu yoğun bağlamsal ilişkinin başka bir kültürel topografyada yeniden kurulabilmesini sorunlu kılmıştır.(10) Sökülmesinin üzerinden 5 yıl geçmesine rağmen, “yeniden kullanım”(11) hedefi doğrultusunda yeni yerini ve bağlamını hâlâ bulamayan havra ve caminin, Gelsenkirschen’in kardeş şehri olan İstanbul-Büyükçekmece’ye taşınarak, Mimar Sinan’ın köprüsü, kervansarayı ve Sokullu Mehmet Paşa Camisi’ne komşu olma ihtimali,(12) küresel dünyada fikir, olgu ve mimarlıkların kültürlerarası yolculuklarını sorgulamamızı gerekli kılmaktadır. Kültürlerarası yolculukların menziline ve “kültürel çeviri”nin sınırlılığına da işaret ederek, “birarada yaşamanın koşullarını” aramak gibi zorlu bir çabayı heybesinde gönüllü olarak taşıyan Havra-Kilise-Cami projesi, çok kültürlülük çağında diyaloğun koşullarını yeni baştan düşünmemiz için çeşitli fırsatlar sunmaktadır.

Görseller: Ağırbaş ve Wienstroer Mimarlık Ofisi

NOTLAR

1. URL1. www.gelsenkirchener-geschichten.de/viewtopic.php?t=8241 [Erişim: 10.02.2015]

2. URL2. www.bleckkirche.info/offenekirche.htm [Erişim: 10.02.2015]

3. URL1.

4. Çutsay, Osman, 2013, “Avrupa Şehirciliğindeki Cami Tedirginliği Sürüyor”, Avrupa GÜN, sayı:19.

5. Bezemenin 20. yüzyıl başında yaşadığı ontolojik dönüşüm için bkz. Stewart, Janet, 2000, Fashioning Vienna: Adolf Loos’s Cultural Criticism, Routledge, Londra. Özellikle “The Other” adlı alt bölüm, ss.151-160.

6. URL1.

7. Döring, Sascha, 2010, “Kirche, Synagoge und Moschee vereint in Gelsenkirchen”, Westdeutsche Allgemeine Zeitung (WAZ).

8. Ağırbaş, Ercan, 2012, “Havra-Kilise-Cami, Gelsenkirchen, 2010: Üç-Yol Bir Kavşak”, Arredamento, 09/2012, sayı:260, s.99-101.

9. Ağırbaş, Ercan, 2010, “Yarışmalara katılıp çoğunu kazanacağımıza inanıyorduk. Dünyayı değiştirmeye hazırdık”, söyleşi: Derya Yazman. URL3. www.arkitera.com/soylesi/450/yarismalara-katilip-cogunu-kazanacagimiza-inaniyorduk-dunyayi-degistirmeye-hazirdik [Erişim: 10.02.2015]

10. Ata, Erdinç, 2010, “Semavi Dinler Bahçede Buluştu”, Hürriyet Avrupa.

11. Ağırbaş, 2010.

12. Ağırbaş, Ercan, 2011, “Havra-Kilise-Cami”, Yapı, sayı:352, s.87.

Bu icerik 3415 defa görüntülenmiştir.