MİMARLIK
379
EYLÜL-EKİM 2014
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR

  • Dilsiz Anıtlar
    Melih Emre Acar, Arş. Gör., Osmangazi Üniversitesi, Mimarlık Bölümü



KÜNYE
KIRSAL MİMARLIK

Söke’nin Yaşlanan Zarif Yapıları

Bülend Tuna, Mimar

TDK tarafından “çekicilik, biçim, görünüş, durum, konuşma ve davranışlarıyla hoşa giden, beğenilen, zarafetli” olarak tanımlanan “zarif” sıfatı, yazar tarafından Söke’nin kent dokusunda ayırt edilebilen, hâlâ kimliğini koruyabilen yapılar için kullanılıyor.

Doğduğum ve çocukluğumu geçirdiğim Söke, ortaokuldan itibaren kent dışında okumamın, hasretliğin de verdiği bir duygu yüküyle hep özlemle andığım bir yer oldu benim için. Yolu bir şekilde Söke’ye düşenlerin “ne güzel şehir, çok güzel modern binalar var” diye anlatması doğrusu çok hoşuma giderdi. Geçmişte kalan bir tür “altın çağ” misali hep o izlenimler canlanıyor hayalimde, o sokaklar, evler, elbette o insanlar. Ama heyhat, “o güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler”. Hemen her yerde karşımıza çıkan hoyratlık hükmünü elbette buralarda da sürdürmüş, mekânsal hırpanilik, tarihî çevreye karşı yaşanan hoyratlık Söke’de de kendisini göstermişti. Ne yazık ki tarihî çevreye karşı duyarlılık, koruma bilinci ülkemizde çok geç gündeme geldi ve bu süre içerisinde neyi kaybettiğimizi bile bilemeden onca yapı gözümüzün önünde silindi gitti.

Söke’nin yıldızının 19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başında parlamaya başladığını söyleyebiliriz. Yakın çevresindeki Magnesia, Priene, Milet, Didim gibi antik dönemin önemli merkezlerinin yanında Söke, Osmanlı Devleti zamanında Akçaşehir olarak anılan ve yörenin en uygun tarımsal pazar yeri olarak sınırlı bir gelişim gösteren bir yerleşim yeriydi. Örneğin, kentin kalesi ve suru yoktu, kentleşme oluşmaya başladığında bunlara gerek kalmamıştı. Ege bölgesinin tarımsal ürününü İzmir Limanı’na ulaştıran ve Anadolu’daki ilk demiryolu projesi olan İzmir-Aydın demiryoluna bağlanan bir hattın 1890’da Söke’ye kadar uzanması kentin kaderini değiştirmiş ve zenginliğin yörede birikmesine yol açmıştı. Büyük ve verimli araziler endüstriyel tarım ürünlerinin ekimine açılmış, tarıma dayalı sanayi oluşmuştu.

Ege bölgesindeki en eski belediyelerden birisi Söke’deydi; yörenin yaşam şekli değişmeye başlamış, İzmir’e ulaşım kolaylaşmış, kent kültürel ve sosyal yönden hızlı bir değişim içine girmişti. Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki nüfus hareketliliği mevcut bileşimi keskin bir şekilde değiştirmişti; yıllardır birlikte yaşayanlar, birbirinden etkilenenler düşmanlaşarak ayrışmış, gidenler ortak yaşama kültürünü, yaşam çevrelerini bırakarak ayrılmışlardı. Gidenlerin yerine, bir başka coğrafyadan benzer şekilde yaşam alanlarından koparılanlar gelmişti. Bu değişim eskisinden farklı, ancak yine oldukça renkli bir çeşitliliğin oluşmasına yol açmış, sosyal yapı üzerinde olumlu bir etki yaratmıştı. Bu olumlu havanın ve gelişen ekonominin etkileri kendini göstermiş ve kentliler zenginliklerini yaşamaya, çevrelerini değiştirmeye başlamışlardı.

Bugün Kemalpaşa Mahallesi olarak anılan eski Rum mahallesinden günümüze kalan dokunun korunması yönünde çalışmaların sürdürüldüğünü, Koruma Amaçlı Plan çalışmalarının belediyedeki meslektaşlarımızca takip edildiğini, restorasyon için eleman yetiştirme kurslarının geçtiğimiz dönemde gerçekleştirildiğini memnuniyetle gözlüyoruz. Söke’nin özellikle prestijli bir bölgesinde yer alan pek çoğu tescilli olmadığı için yıkılan 20. yüzyıl yapıları için ise aynı şeyi söyleyemiyoruz. Her geçen gün bu yapılardan birisinin daha yıkıldığını ve yerini apartman tarzı bir konuta bıraktığını üzülerek gözlüyoruz.

Bu yazıda Konak Mahallesi’nde çok yakın çevre içerisinde yer alan altı yapıyla ilgili düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Söke’nin merkezini kuzey çıkışına bağlayan Aydın Caddesi kentin en prestijli bölgesindedir; tahmin edileceği gibi bir piyasa caddesidir. Bugün “Atatürk Parkı” olarak anılan park çok eskiden beri kentin cazibe merkezidir, televizyonun olmadığı zamanların buluşma mekânıdır. Parkın çevresinde yer alan, hava fotoğrafında numaralandırılmış bu altı yapı birbiriyle herhangi bir ilgi kurma girişiminde dahi bulunmamış görünümleriyle günümüze kadar gelmiş durumda.

Resim 1’deki yapı Cumhuriyet öncesine ait, şimdi müze olarak kullanılıyor, Fatma Suat Orhon Müze ve Sanat Evi. Bu yapının hemen yanında bitişik olarak bir ikizi olduğunu, epey önce yıkılarak yerine apartman yapıldığını hatırlıyorum. Yapının Söke’nin zengin ailelerinden birine ait olduğunu biliyoruz, kente gelen devlet büyüklerinin burada ağırlandığı söylenir.

Hemen yanında Resim 2’deki yapı Hulusi Özbaşatak Evi, kentin en ilginç yapılarından birisidir, bildiğim kadarıyla da tescillidir. Yapının sahibinin oğlu Coşkun Özbaşatak mimardı; ancak yaşamı boyunca mimarlık yapmadığını, ailenin diğer üyeleri gibi tarımla uğraştığını biliyoruz. Yapının tasarımının kendisine ait olduğu söylenir, belki bir başka mimarın daha eli değmiştir, bilemiyoruz. Ama nitelikli bir mimarlık hizmeti aldığı açıkça görülüyor.

Resim 3’teki İsa Ruhi Baygür Evi, zamanla el değiştirdiği için Ezel Kocaöner Evi olarak da biliniyor. Bu yapının örneğini Söke’de pek göremiyoruz. Sakız tarzı bir yapı olduğu söyleniyor. 1946 yılında kentin imar planlarını yapan Kemal Ahmet Arû da Arkitekt’te yayımlanan raporunda kentte Sakız tarzı yapılar olduğunu belirtiyor.

Resim 4’teki yapı, Cumhuriyetin ilk yıllarında kaymakam lojmanı olarak yapılmış, hâlen de o amaçla kullanılmakta. Şimdilerde kentin bir başka yöresinde yeni bir lojman binasının yapılacağını öğrendim, yapının ne şekilde kullanılacağı konusunda bir bilgim yok.

Resim 5’teki Fehime Kocagöz Evi, mimar Ziya Nebioğlu’nun tasarımı. ABD’de mimarlık eğitimi alarak yurda dönen, İzmir’de mimarlık bürosunu açarak yörede pek çok yapı tasarlayan meslektaşımızın Söke’deki yapılarından birisi bu. 1950 başlarına tarihlenebilir. Şimdi anaokulu olarak kullanılıyor.(1)

Resim 6’daki Fuat Ersoy Evi, eski dokunun izini belirler gibi sokağa doğru hafif çıkmış durumda. Belli ki hayli eski bir yapı, Rum mahallesindeki evlerle akraba bir hali var.

Kemal Ahmet Arû sözkonusu raporunda şöyle belirtiyor: “Şehirde kültürel bir özelliği bulunan bir inşa tarzına tesadüf edilmedi. Eski binalar içinde menşei İzmir ve Sakız tertibi olan evler görüldü. Söke’ye has bir tip göstermek kabil değildir. Yeni inşaatta da mahallî bir özelliğe tesadüf edilmedi. İleriki seneler inşaatında ihya edilmesi lüzumlu görülen, Söke’nin taş duvar örgüleri tipidir. İnce tuğla veya kiremitle karışık kesme veya moloz taş duvar örgüleri bir özellik arzetmektedir.”(2)

Sözkonusu taş örgüyü Resim 1’deki yapıda görebiliyoruz. Yörenin bir de kolay işlenebilen, ancak rüzgâr erozyonuna dayanıklı olmadığı için de sıvalı olarak kullanılan bir taşı vardır. Muhtemelen Resim 6’daki yapı da böyle bir taşla yapılmış olabilir.

Değerli hocamız Arû’nun yorumlarını tarihçilerin ilgi alanına bırakarak başka bir değerlendirme yapmak istiyorum. Söke gibi çok da eski olmayan bir kentteki küçük bir alanda birlikte var olan farklı mimari tarzların, ayrı ayrı ve birlikte kent peyzajını zenginleştirmelerini, çevrelerini etkilemelerini, bir tür rol modeli olmalarını önemsiyorum. Burada bir doku bütünlüğünden söz edemeyiz elbette. Yan yana gelmeleri pek de doğru kabul edilmeyecek yapıların, örneğin Resim 1 ve 2’deki yapıların en azından 60-70 yıldır birlikte var olmaları, güzelliklerini hoş bir rekabet içinde sergilemeleri, kent hafızasında birlikte yer etmeleri başlı başına bir değerdir. Bu özellikleriyle de korunmaları, gelecek kuşaklara aktarılmaları sağlanmalıdır.

Bu yapılar özlemlerin dışa vurulduğu, farklı yaşam tarzlarının yansıdığı yerlerdir, zamanın değiştiğini hissettirirler. Kentte bu yapılara benzer başka yapılar da görmek mümkün, şimdi çoğu apartman bloklarının arasında kalsa da hâlâ eski görkemlerini, yaşanmışlıklarını gösteriyorlar. Dikkatimizi çekmesi gereken bir başka olgudan da söz etmek istiyorum. Bu yapıların önemli bir kısmı yöredeki yapı ustaları tarafından gerçekleştirilmiş. Önceleri geleneksel evlerin tarzları, daha sonra da dışarıdan ışınlanan mimari tarzlar taklit edilmeye başlanmış. Bunun mimarlık üretimi açısından önemli bir tartışma konusu olduğunu da düşünüyorum. Henüz ihtisas ayrımının yerleşmediği dönemlerde daha yoğun biçimde, ancak günümüzde de süregelen

şekliyle, gerçekleştirilen mimarlık hizmetlerinin sadece ilgili yapıyla sınırlı kalmadığının, kalamayacağının da farkında olunması, mimarinin beklenenden daha yoğun bir etkileme gücüne sahip olduğunun unutulmaması gerekiyor.

İngiltere Kraliyet Mimarlar Enstitüsü, RIBA’nın hazırladığı “Daha İyi Konutlar ve Daha İyi Mahalleler Politika Belgesi”nde şöyle deniyor: “Yüksek nitelikli tasarım konutlara ve bu konutların çevrelerine değer katar. Yeni geliştirilen alanların değerini yükseltir, daha yüksek kullanıcı memnuniyeti yaratır, daha iyi bir kamusal alan oluşturur ve mal sahiplerinin prestijini yükseltir. İyi tasarlanmış, sürdürülebilir konutlar daha uzun yıllar dayanacak, kullanımları daha esnek, ısıtma, aydınlatma ve bakım giderleri daha düşük, öte yandan güvenlikleri daha yüksek olacak ve zarif bir şekilde yaşlanacaktır. İyi tasarımın insanların kendilerini iyileştirme duygusuna katkısı vardır.”

Söke’nin “zarif bir şekilde yaşlanan” bu güzel yapılarının gelecek kuşakların da beğeni düzeyini yükseltmesini diliyorum.

NOTLAR

1. İlgilenenler için ayrıntılı bilgi: Sayar, Yasemin, 2011, “İzmir’de Amerikan Modernizminden İzler: Ziya Nebioğlu Mimarlığı (1948-1975)”, Mimarlık, sayı:359.

2. Aru, Kemal Ahmet, 1948, “Söke” İmar Plânı ve Raporu”, Arkitekt, sayı:201-204, ss.203-213.

Fotoğraflar: Levent Tuncer

Bu icerik 3506 defa görüntülenmiştir.