325
EYLÜL-EKİM 2005
 
MİMARLIK'tan

Öğrenci Yarışması: Aşırı

Topluma Yansıyanlar

Gelecek Kongrelere Doğru…

uia2005istanbul

  • İzlenimler

    Zuhal Ulusoy

    Yrd.Doç.Dr., Bilkent Üniversitesi, Peyzaj Mimarisi ve Kentsel Tasarım Bölümü



KÜNYE
Ana Konuşmacılardan

Kentlerimizin Siluetleri

Cengiz Bektaş

“Kaçırdığımız ana konuşmacı sunuşlarına nasıl ulaşacağız?” Herkesin sorduğu bu soru, Mimarlar Odası Yayınları arasında yayımlanacak UIA 2005 İstanbul Kongresi kitabı ile yanıtlanacak. Kongre içeriğine ve değerlendirmelere ayırdığımız bu sayıda, ana konuşmacının neler söylediğine, gerek kendileri ile yapılan söyleşilerle, gerek konuşma metinlerinden derlenen kısa mesajlarla, gerekse bu sayıda yer verdiğimiz Cengiz Bektaş’ın konuşmasının tam metni gibi bölümlerle aktarmaya çalışacağız.

Kentlerimizin ana sorunlarına, “ileri” bilinen toplumların geçmiş dönemlerinde gerçekleştirilmiş çözümlere, saptadıkları ölçütlere karşın, yerelimizin koşullarında bakabilmek zorundayız. Örneğin benim ülkemde, yeryüzünün pek çok ülkesinde de, kentler aynı zamanda kentliliğin okulu olmak zorundadırlar. Hem de en azla en çoğa ulaşmayı amaçlayarak. En azından bu nedenle kentlerimizi hem yerleşim, hem yönetim, hem çevre ile etkileşim, hem de eklenilmeye, büyümeye açıklık açısından yeniden gözden geçirmek zorundayız. Bunun için elbette son yüzyıllarda gerçekleşmiş ileri ülke örneklerinden, doğru – yanlış deneyimlerinden yararlanılacaktır. Ancak bunun tek başına yeterli olamayacağı da bilinecektir.

(Her şeyden önce, son on yıllarda birbirinden ayrı kalmış şehircilik ve mimarlık disiplinleri arasındaki ilişkiyi yeniden düzenlemeliyiz. Mimarlık formasyonu, duyarlığı olmayan kentsel tasarımın, kent tasarımının; kentsel tasarım, kent tasarımı duyarlığı, disiplini olmayan mimarlığın, yanlış kent tasarımı içinde oturtulmuş binaların, özellikle kentsel yaşamda ne büyük kötülüklere neden olduğunu sanırım yeterince gördük. Bu disiplinlerin en azından öğrenimlerin büyük bölümünü birlikte yapmaları, yeniden birbirinden kopuk olmayan, daha sağlıklı bir ilişkiye kavuşturmaları gerekmektedir.)

Kentlerimizin sağlığı yönünden önlemlerimiz, geçmiş çağlardakinden daha çok kültür üretimine dönük olmak zorundadır. Kentlerimiz, çağın insanını yaratabilecek donanımlara kavuşturulmakla geleceklerini kurtarabileceklerdir. Bunun ilk adımı binlerce yıllık perspektif içinde kültür birikimimizin çağdaş bilincini oluşturabilmektir. Geleceğin kültürünü üretebilmek için bunu ilk koşul olarak görmek, belki de, tüketime dayalı düşünüş biçiminin bizi her alanda getirdiği çıkmazların sonucudur.

Özellikle, yeryüzünde toprağın ilk sürüldüğü, ilk yerleşmelerin gerçekleştirildiği Anadolu’da, çok önemli kültür hazineleri üzerine oturan azgelişmiş ülkelerde işimizi doğru tanımlamak zorundayız. Tüketimi pompalayanların, her şeyi parasal kazanç adına çabuk eskittirenlerin, onların moda terzilerine dönüşmekte olan mimarların, mesleklerini insanlığın geleceği adına doğru tanımlamalara oturtmaları gerekmektedir. Bu onların bütün dünyaya karşı da sorumluluklarıdır.

Ne olursa olsun bileceğimiz, bugüne gelebilmekle “gelenek” olma niteliğini kazanmış olan taşınır taşınmaz değerlerimizin ilk özelliklerinin çağdaşlık olduğudur. Çağdaş olanın önünü açarak geleceğin tasarlanabileceği açıktır. Geçmişi ya da bir başka kültürün ürünlerini kopya etmek gelenekten kopukluğun göstergesidir. Çağdaşlığı becerememenin kanıtıdır. Geleneği tümüyle bir yana bırakma önerisi ise kendilerine global ölçekte sömürge alanları arayan anamalcıların dayatmasıdır. Kişisel çıkarlarını bu dayatmaya araç olmakta gören kimi mimarlar da bu düşünceyi yaymaya çalışmaktadır.

Anadolu’ya yazının girişi İsa’dan önce 2000 civarındadır. Benim ülkemin en azından 3000, 4000 yıllık bilebildiğimiz kültür coğrafyasında, 20. yüzyılın yarısına dek, yerleşmeler, ürün-besin verecek olan bitek toprağın (alüvyonun) üzerine oturtulmadılar. Bitek olmayan bir yamaca, genelde bir su kıyısında yer alan ortak kullanımlar çevresine amfi düzeninde yerleştirildiler. Böylece kimse kimsenin güneşini, havasını, görüş hakkını kesmedi. Kimse kimseye gölge etmedi. Kimse kimseyi kirletmedi. Ortak kullanımlar yerleşmenin yüreğiydi bir bakıma… Daha sonra ki gelişmelerde de bu ilkenin gözetilmesi sürdürüldü.

Kuralları belirlendikten sonra, önceden tasarlanıp gerçekleştirilen ilk kent Piriene… Piriene Batı Anadolu’da, İzmir’in güneyinde, Söke’den az ilerde, Milet’in kuzeyinde… Dilek Dağı’nın güney eteğinde… Miletli kent meclisi üyesi Hippodomos düşünmüş kurgusunu. Sonra Milet’in bir bölümünde de uygulanmış bu yöntem, derken pek çok kentte…

Piriene’nin biri doğusunda öteki batısında iki limanı var. Bunları birleştiren ana yolun ortalarında kent özeği var. Bu özekte, üzerinde tapınağı ile bir agora, onun da çevresinde senato, stoa, okul vb… Coğrafya ne olursa olsun, anayola koşut ve ona dikey sokaklar arasında kalan adalarda da en az bir duvarları sokak üzerinde olan avlulu evler. Hepsi eş konumda, eş büyüklükte, doğru yönlendirilmiş, yüzlerini denize dönmüşler, hemen hemen eş paylaşımda yerleşmişler.

Doğaya, yerin yükselti çizgilerine uyarak daha duygulu, daha heyecanlı bir yerleşme biçimi de var Anadolu’da… Batı Anadolu’ya hükmeden Bergama krallığının başkenti Bergama örneğinde olduğu gibi… Bergama’da da ilke değişmiyor. Bütün ortak kullanımların çevresinde yer aldığı agora, kentin büyümesiyle yineleniyor. Yukarı agora, orta agora, aşağı agora… Agoralar ekleniyor kent geliştikçe. Önce sosyal-kültürel özeğin yeri seçiliyordu besbelli. Sonra da çevresindeki konut alanları gelişiyordu.

Uludağ’ın eteklerine yerleşmiş bir çağların Doğu Roma’sının (19. yüzyıl tarihçilerinin koyduğu adla Bizans’ın) kenti Brussa’nın üzerine Osmanlı gelmiş, ama ilke değişmemiş… Hüdavendigar, Muradiye, Yeşil (Çelebi Mehmet), Yıldırım ve benzerleri (her biri bir Sultan adı) kentin gelişmesine göre gerçekleştirilmiş, eklenmiş sosyal- kültürel özekler…

Bu özeklerde ana yapı, ters T planlı (dörtgen oylumlar T harfi oluşturacak biçimde bitişmişlerdir) sosyal özektir. Ortadaki dörtgen dağılım bölümüdür. Sağındaki, solundaki karelerin birinde Kadı iş görür (adliye); ötekinde o yönetim biriminin ayan meclisi (bir tür senato) toplanır. Giriş bölümünün önüne düşen kare oylum, bugünkü deyimiyle çok amaçlıdır. Burada söyleşiler, konuşmalar, dersler, toplantılar yapılır; namaz da kılınır.

Bu ana yapının üzerinde ikinci bir kat olarak (Hüdavendigar örneği) medrese yapıldığı da olmuştur. Böyle bir yapının çevresinde genel ayak yolu, hamam, okul, imaret, sağlık evi, dükkanlar gibi ortak kullanımlar vardır. Bu özeğin çevresinde de bir çiftin bakabileceği büyüklükteki (100-150 m2) ağaçlı bahçeler içinde evler yer alır. Bu yerleşme birimi bir çizgiye dek büyüyünce yeni bir özek oluşturulur. Böylece hizmet dengesi bozulmaz kentte… İki özek arasında ki bölge eski ile yeninin alışverişinin doğal alanıdır. Eskiler, yeniler buluşurlar; selamlaşıp tanış-biliş olurlar. Eskiler gelenek-göreneklerini aktarırlar yenilere. Yeniler taze kan getirirler…

Kısacası bu yerleşme kurgusunun ucu geleceğe açıktır.

Sosyal-kültürel özek, ak renkli taş yapılardan oluşur. Toplumun karar özeğidirler. Konutlar ise yeşillikler içindeki ahşap yapılardan oluşurlar. Ahşap esnek bir gereçtir. Her kuşak kendine göre değişiklikler yapabilir. Bir başka deyişle, eski kuşak yeni kuşağı ille kendisiyle, kendi gibi yaşamaya zorlamamış olur. Değişime açıktır…

Bu kurguya uzaktan baktığınızda, yerleşmenin eklemlenmesini çok uyumlu bir siluet olarak görebilirsiniz. Yapım gereci olan ak taştan yapıları ile sosyal özekler, onların arasında ağaçlı bahçeler içindeki ahşap konutlarıyla dengeli bir dizilim içindedirler.

Daha 40-50 yıl öncesine dek kentlerimizin kurgusu budur. Sonra her yanı, en küçük bir sosyal-kültürel donanım düşünmeden, apartmanlarla doldurduk. Yönetim birimiymiş, karar üretme düzeneğiymiş, ve benzerlerini boş vererek biz bozduk bu ana kurguyu.

Eski İstanbul’un (Suriçi ya da Tarihi Yarımada) o herkesi hayran bırakan silueti de bu kurguyu gösteriyor bugün bile …

İstanbul’un bu kurgusu Roma’dan Bizans’a, Bizans’tan Osmanlı’ya böyle sürüp gelmiştir… Önceki çağların forumu, agorası, Osmanlı’nın kubbeleriyle, minareleriyle üçüncü boyutta da belirginleşmişlerdir.

Le Corbusier, bütün yeryüzü mimarlarına seslenerek, siluetin ne olduğunu anlamaları için İstanbul’u görmelerini salık verir.

Geçmişte batıda kim güçlüyse, kentte onun silueti oluşmuştur. Siluet o kenti, o dönemi anlatır. Örneğin bir çağlarda “kale” başattı siluette… Sonra kiliseler, camiler, saraylar; derken fabrika bacaları, yüksek fırınlar…

Roma’ya özenip kimilerinin yedi tepeli dediği İstanbul’un tepeleri geçmişte, kimileri bugün de, sosyal kültürel özeklerdir. Sultan Ahmet, Nur-u Osmaniye, Beyazıt, Şehzadebaşı, Süleymaniye, Fatih, Edirnekapı hep böyle özeklerdir. İnsanları toplayan cami çevresinde, önemleri ölçüsünce ortak kullanımlar vardır. Örneğin, herkesin yalnızca camisiyle andığı Süleymaniye’de ilkokul, medreseler, lisansüstü medreseleri, tıp medresesi, hastane, halk mutfağı, konuk evi, hamam, Kuran okulu, kervansaray, dükkanlar vardır. Gerçek bir sosyal- kültürel özek…

Eğitimi-öğrenimi, karar üretme düzeneğini, etkileşim-iletişimi, kültür üretimini temel alan böyle bir kent kurgusu, kente yeni gelenleri karşılamağa, onları kentlileştirmeğe daha hazır değil midir?

İstanbul’un, öteden beri (Bizans’da da, Osmanlı’da da) kentliliğin bir büyük okulu olmuş olması elbette rastlantı değildir.

Bütün bunları anlatmakla “eskiden daha iyiydi” demiyorum elbette. (Benim yapıtlarımı bilenler, böyle söylemeyeceğimi de bilirler.) Onlar çağlarının koşutunda davranmışlardı o kadar… Bugünün koşullarında, çağdaş gereksinimlere karşılık verebilen özeklerle bir eklemlenmenin, belki de bizi bugünkü durumdan kurtarabileceğini düşündürtmek istiyorum yalnızca…

Çünkü bugünkü kentlerimiz;

- Yeni gelenleri karşılamaya hiç hazır değiller. Böyle bir sorumluluk duymuyorlar bile. Oysa bu gün kente göç, bütün geçmişle oranlanamayacak ölçüde büyüktür.

- Kentin, kentliliğin okulu olma işlevi bugün her çağdakinden daha çok önem kazanmışken, yeni gelenler, kentin değerlerini paylaşamadıkları gibi, aidiyetini yitirmiş bir çoğunluk olarak toplumda her şeyi “kiç”e (arabeske) dönüştürebiliyorlar.

- Eskilerle yenileri buluşturmanın, iletişime sokmanın en küçük bir önlemi yok kentlerimizde.

- Kent kamudan çalmalara karşı savunmasız.

- Binlerce yıl içinde yaratılmış kentlilik değerleri diyebileceğimiz tarihsel-kültürel özeklerden yeni gelenlerin de yararlanabilmeleri önemliyken, bu değerlerin paylaşılabilir olması için hiçbir önlem yok.

- Şöyle ya da böyle varsıl olmuş olanların çoğunluğu yalnızca paraya inanıyorlar. Sinemada, TV’de görülen yaşama biçimine, tecim koşullarına göre, yalnızca daha çok kazanmak için, çok kez ormandan, su havzasından çalarak gerçekleştirilmiş bir getto içindeki kişiliksiz, kimliksiz konutlarda oturabiliyorlar. Bu türlü yerlerin orta çağdaki gibi koruma duvarları bile var. Bu alanlara ancak denetimden geçilerek girilebiliyor. Buralarda yaşayanlar, konutlarının yerinin kentle, toplumla ilişkisinin kopukluğunun, özekten-tarihsel çekirdekten uzaklığının, ulaşımın buna göre tasarlanmamış oluşunun yaşamlarını nasıl etkilediğinin de ayrımına varamıyorlar.

- Yeni alanlarda da eğitim-öğrenim, ortak kültür üretimi, üretilen kültürün eş paylaşımı gibi bir sorun neredeyse hiç düşünülmüyor. Buna yarayacak özekleri yok. Her şeyin para kazanma, insanları ütme-yolma, kamudan çalma düzenine göre yürüdüğünü söyleyebiliriz. Ulaşımın durak yerleri bile çarşılara göre düzenlenmektedir. Bu söylediklerim yalnız İstanbul için değil, bütün Anadolu kentlerimiz için de, benim gördüğüm “ üçüncü dünya” ülkelerinin kentleri için de geçerlidir.

- Yeni kesimlerde konutların en az yarıları, rüzgar yönü açısından, iklimsel açıdan yanlış yönlendirilmişlerdir. Vitruvius’dan beri bildiğimiz doğrulara karşıdırlar.

- Yaya hemen hemen hiç düşünülmemektedir. Göstermelik olarak yayalaştırılan bir küçük bölge dışında, kentin bütününde başat olan teneke kutulardır (otomobiller), asfalt yollardır… Asit yağmurlarından, hava, ses, ışık kirliliğinden hiç söz etmeyelim.

- 1968 kuşağının söylediklerinden bir adım öteye gidilememiştir.

Kentlerimizi anamalın çıkarlarına, onların pazarlarına bırakmış gibiyiz. Kenti “mimarlıkların pazarı” olarak görebiliyoruz. “Şirketler”, “imar kuralı” şu bu dinlemiyorlar. Şu günlerde İstanbul’da yapımları sürmekte olan pek çok yapının, giderek tasarımın durumlarının söylediklerime tıpatıp uyduğunu biliyoruz. Çok güvendiğimiz kimi kurumların bile kamudan çalma işine giriştikleri ortada. Mimarlık, şirketlerin “reklam” aracına dönüşme sürecine girdi.

Yoksulların sorunlarının çözümü üzerinde çalışan bir planlama girişimi kalmadı.

Bundan üç-dört ay önce ABD’deki mimarlık fakültesi öğretim görevlilerinin ve öğrencilerinin benimle yaptıkları “tele-konferans”ta sordukları en önemli soru şuydu: “Sizden başka yoksullar için çalışan mimarlık bürosu var mı?”

Bilim adamları bile tarihsel çekirdekleri yalnızca fiziksel onarım alanları olarak görebilmektedirler.

Bu UIA toplantısı başlamadan önceki son haftada, bütün yeryüzünden gelen mimarlık öğrencileriyle, benim de aralarında bulunduğum öğretim görevlileriyle, onların “Global Studio” adını verdikleri bir tür yaz okulu gerçekleştirdik. Geleceğin tasarımcılarına önce Kuzguncuk örneğini anlatmamı istediler, dışarıdan gelen öğretim görevlileri. Sonra da konumuz olan Zeyrek’e gidildi… Geleceğin tasarımcıları, benim yolumu izleyerek, çocukları tanımakla başladılar işe… Onlarla oynadılar, konuştular, hep birlikte yerlere oturup resimler yaptılar… Sonra Zeyrekli çocuklara sorduk: Yaşadığınız bu yerde ne yapılmasını isterdiniz? Ne eksik burada? Bunları çizer misiniz?

Çocuklar oyun bahçesi çizdiler… Bir ev çizdiler… Çocuklar, kadınlar için… (Danışma, kimi üretim türlerini öğrenme, oyun, betik gereksinimleri nedeniyle çizdiklerini öğrendik konuştukça…Böylece tasarıma temel olacak yapı izlencesi birlikte saptandı. Hele oyun alanı olarak seçtikleri boş bir alanı temizlerken, oradaki duvarı resimlerken yaşadıkları coşkunun tanığı olmanızı isterdim. İlk kez “sahip”lendikleri çevrelerini değiştirebildiklerini algılayan çocuklar, inanıyorum ki ileride toplumda da bir şeyleri değiştirecekler.

Çok gerçekçi, canlı bir alışveriş içinde oldular geleceğin tasarımcılarıyla geleceğin yetişkinleri. Birbirlerinden öğrendiler… Bunun öyle tadına vardılar ki … Sanıyorum geleceğin tasarımcıları şunu duyumsadılar: İnsanlara zaman vermenin insancılığını, sosyal, kültürel planlama yapılmadan fiziksel planlamaya, tasarıma kalkışmanın, hele hele insanları doğru dürüst tanımadan, sevmeden, onlara deli gömleği giydirir gibi bir tasarımlama yapmanın çıkar yol olmadığını…

Kentin siluetine çağdaş kültürün damgasını vuramadığımız sürece petrol savaşları, para savaşları, silah deneme savaşları sürüp gidecek.

Bunu önlemek bizim işimiz değil deyip geçemeyiz. Birçoklarının olduğu gibi bizim de işimiz.

Yaşama ortamlarımızın, ölçütlerini bizim ölçeğimizden, yayadan, varlıklı varlıksız ayırmayan insan ilişkilerinden, selamlaşmalarımızdan, söyleşilerimizden almaları için savaşıma ilk kalkışacaklar bizler olmalıyız. Bu savaşımı başlatmak için geç de kalmamalıyız.

Bence bu, UIA 2005 İstanbul toplantısının tarihsel sorumluluğudur.

Bu icerik 2648 defa görüntülenmiştir.