413
MAYIS-HAZİRAN 2020
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
GÜNCEL

Foklar ve Mülteciler Giremez: Halk Plajlarının Keskin Sınırları

Pınar Karababa, Dr. Öğr. Üyesi, Beykent Üniversitesi Sosyoloji Bölümü

Mülteciler, kayıtsızlar ve hayvanlar görünürde parçası olamadıkları bir ekonomik çarkın içinde yer alırken, birlikte yaşama noktasında çepere itilen topluluklar olarak karşımıza çıkıyor. Bizleri ayrıştıran ve kesiştiren bu sınırları odağına alan yazar, geçtiğimiz yaz gündemde olan iki konu başlığı üzerinden mekânsal buluşma ve ayrışma noktalarını tartışıyor.

 

DOĞAL VE İNŞA EDİLMİŞ SINIRLAR

Bu yazı yazıldığı sırada COVID-19 sınırlar üzerine bildiklerimizi ve deneyimlerimizi dönüştürmekle meşgul. Bu süreçte pek çok grupla aramızda var olduğuna inandığımız kalın sınırlarımız saydamlaşıyor. Son 9 seneye baktığımızda dünyada ve Türkiye’de sınırların tekrar ve tekrar üretildiğini görüyoruz. Türkiye’nin Suriye sınırına ördüğü 564 kilometrelik duvar ve Amerika Birleşik Devletleri’nin dünya çapındaki salgına rağmen Meksika sınırına örmeye devam ettiği Amerikan Seddi bu sınır keskinleştirmelerine iki uç örnek olarak hayatımızın içindeler. Bu süreçler devam ederken ve kitlesel göçün etkisiyle yerli ve ötekinin arası giderek daha koyu bir şekilde açılırken salgın beklenmedik bir mekânsal müdahalede bulundu. Karantinada kalan hasta, kampta kalan mülteci, ceza infaz kurumunda kalan hükümlü ve kendine ait gördüğü kentte ikamet eden kentli ve bu grupların eylemliliği arasındaki mekânsal ve fiziksel ayrımlar doğal bir müdahale ile azaldı. Bu aynı zamanda II. Dünya Savaşı sonrasında kampların, çiçek gibi tarihsel etkisi büyük salgın hastalıklarla verimli mücadele sonucunda da karantinanın geri dönmeyeceğini düşünenler için bir hüsran demek. Geçici de olsa insanlık iki büyük sınırın birbirine karıştığı bir anı yaşıyor. Mülteci kampının ve karantina bölgesinin gölgesi gündelik hayatın üstüne düşmüş durumda. Her ikisi de etkilerini sınırlar ve mekânlar arası geçişlilikler üzerine düşündüğümüzde hem doğadaki hem de kent içindeki varlığımızı sorgulamamıza imkan veren kategoriler.

COVID-19’un gelişi doğa ile olan sınırlarımız üzerine bizi uzun bir süre yeni tartışmalara götürecek. Bu yazı ise henüz netleşmemiş salgın gündeminin bilgisini üretmekte acele etmek yerine biraz öncesine gidip doğa, canlılar ve insan gruplarıyla bizi ayrıştıran ve kesiştiren sınırlara bakma derdinde. Şu anki deneyimin bu yazı için önemi ise bize sınırları kavramsal açıdan yeterince esnek tartışabilmemiz için ampirik bir katkıda bulunmasından kaynaklanıyor. Bu katkıyı geçen yaz gündemde olan iki meseleyi merkeze alıp buradan hareketle mekânsal buluşma ve ayrışma noktalarını tartışmak için kullanacağım.

Geçen yaz hayatımızda dünya çapında bir salgın yoktu fakat sınırlar meselesi bugünkü kadar olmasa da belirgindi. Sürekli değişen sınır politikaları ve sınır hareketlilikleri içinde sahiller, çok göze batmadan, gündem için önemli mekânlardan biri olarak (menşe ülke, hedef ülke ve kamp gibi kategorilerinin yanı sıra) sıklıkla anılıyorlardı. Hatta kitlesel göçün ciddiyetini dünyaya aktarmak için kullanılan en etkili örneklerden biri olan Aylan Kurdi’nin cesedinin 2015 senesinde Bodrum sahilinde bulunması sonrasında mültecilerin deniz, sınır ve sahillerle olan ilişkisi uzun bir süre gündemde kalmıştı.(1) Bu zaman diliminde sahiller ve kıyılar başka varlıkların da kaçışlarına tanık oldu. Yaşadıkları doğanın ellerinden alınmasından sonra İstanbul Boğazı’nı yüzerek geçen domuzlar yabani hayatın kıyımızda olduğunun haberini verirken, kent emekçisi olarak meşrulaştırılmış karşı kıyıdaki, İstanbul Adaları’ndaki atların hayatı sorgulanıyordu.(2) (Resim 1)

Kitlesel göç ise gündemde artan ekonomiye etkisi ve nüfus-içi kutuplaşma meselesi dışında fazlasıyla anılmıyordu. Benzer şekilde hayvanlarla ilgili haberler sınır ihlali ve hak savunuculuğu haberleri olarak gündemdeydi. Her iki durumda da karşıt kavramlar olarak konumlandırılan yerli ve mülteciyi, hayvan ve insanı, kent sınırı ile doğa sınırını veya iki ülke sınırının varlığını karşıtlık dışında tartışabilecek bir tartışma zemini açılmıyordu. Bugünkü gündemin bizi bu zemine yaklaştırdığını düşünüyorum.

7 Haziran 2019 tarihinde Mudanya Belediyesi Suriyeli sığınmacılara sahil yasağı getirerek, zabıtalara sefa içinde yaşam sürüldüğü iddia edilen sığınmacı çadırlarını söktürdü. Kalacak yer bulamayan insanların geçici olarak konuşlandığı park ve sahiller için resmî olmayan kovma politikaları daha önce de varken ilk defa görünür bir şekilde kent politikasına bu durum yansıtılmıştı.(3) Belediye Başkanı Hayri Türkyılmaz “Bizim çocuklarımız şehit olurken, ekonomimiz kötüye giderken onların zevküsefa içinde yaşamaları ve insanımızı rahatsız etmelerine tahammül edemeyiz. Ya bize uyacaklar ya da ülkelerine geri dönecekler” sözleriyle yasağın sebeplerini açıkladı.(4) (Resim 2)

Bunun hemen arkasından aynı pratiği benimseyen Antalya Gazipaşa ilçesi Belediye Meclisi 10 Haziran 2019’da oy çokluğuyla Suriyelilerin ilçe plajlarına alınmaması kararını onadı.(5) Temmuz ayı geldiği zaman Sinop’ta halk plajı önünde Türkçe ve Arapça yazılmış “Vatanı için Savaşmayanlar Plajımıza Giremez. Türk ırkı Varolsun” pankartı plaj yetkililerinin inisiyatifi ile belirirken(6) Samsun’da da benzer uygulamaların halk tarafından beklendiği haber oluyordu.(7) (Resim 3)

Suriyelilerin kentte olduğu kadar kentin kıyısına da girememesi -yani hem üretim hem de boş zaman geçirme alanlarında görünür olamaması- devam ederken Haziran 2019’da Foça’da sahil başka bir varlığa kapatılıyordu. Mudanya’da plajın mültecilere kapatılmasından 3 gün sonra Bodrum’da bir plajda dinlenen fok balığı etraftaki site sakinleri tarafından güvenlik gerekçesiyle şikayet edildi.(8) (Resim 4)

Bu haberlerin hepsi 2019 yazına ait olsa da plajların ve sahilin ayrımcılık konunda iktidara tanıdığı işlevsellik Türkiye’de çok daha önceden de değerlendirilmişti. Eski İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay’a (1949-1957) atfedilen ünlü söz “Halk plajlara hücum etti, vatandaş denize giremedi” bu işlevselliğin etkili kullanımlarından bir tanesidir. Plajı sınıfsal ayrımın hududu yapan valinin görev süresinde yaşanan önemli diğer gelişmeler ise halk için sınıfsal bir tazminat olan tanzim satışları ve milli yerliliğin İstanbul’da inşa edildiği 1955 olaylarıdır.


Örneklerde de görüldüğü gibi sınırlar sadece ayırmak için kuruldukları ilk kavramları değil ayırma eyleminin uygulanabileceği her şeyi hedef alacak bir esnekliğe sahiptir. Sahil öncelikle kentliler için doğal bir sınır oluşturur, kentte bulunan insanları dış dünyaya karşı içeride tutar. Sahiller doğanın içinde tanzim edilmiş, doğal bir kıyı şeridinin insanların ihtiyaçlarına göre düzenlenmiş halidir. Modern kentin temel ilkesi yani doğadan ayrılma ve doğanın yenilmesi / terbiyesi iddiası ile inşa edilmiş yeni bir çevre oluşturma sahil örneğinde somutlaşır. Tüketim toplumlarındaki boş zaman tüketiminin, sınıflar arası tüketim alanlarının, ülkeler arası doğal sınır ayrımlarının dahil olduğu pek çok etkileşim sahillerde keskinleşir fakat aynı zamanda birbirinin içine geçer. Önceden de belirtildiği gibi sahil şeridi doğal fakat geçişli bir sınır oluşturur. Bu sınır sadece dışarıdan gelip karantinadan sonra kente alınacak ötekileri ya da dışarıdan kayıtsız geçişleri içermez. İktidarın, ekonominin, sosyo-kültürel değişimlerin doğrudan yansıdığı bir alan olarak kimin içeride kimin dışarıda olduğunu da belirler. Mesele sınırın sadece kimleri ve neleri ayırdığı değil, aynı zamanda sınırlar arasında kimlerin kaldığıdır.

SINIR GEÇİŞLERİ / İHLALLERİ

Sınırlar, ayrımlar ve mekânsal deneyimin sürekliliği tartışılırken sıklıkla yapılanın merkeze insan deneyimini ele almak olduğu görülür. Halbuki bu deneyimin nasıl kavramsallaştırıldığına baktığımızda çoğunlukla bir iç halkayı temsil ettiğini görürüz. Sahil örneğinde bu iç halka foka karşı insanken, “Türkiye’deki”ne karşı Türk’tür. Ayrımlar üzerine daha fazla gidersek bu temsiliyetin etnisite ve ırk kadar sınıf (halk / vatandaş ayrımı) ve cinsiyet (“vatanı için savaşmayanlar giremez” cümlesindeki erkeğin karşısındaki milli erkek temsiliyeti) üzerinden de daraldığını görürüz. En geniş haliyle baktığımızda ise bu çoğunlukla erkeklik / ataerkillik ve modern kapitalizm altında millileşmiş olan eyleyenin ayrışmasının doğadan ilk ayrışmayla başladığı ortaya çıkar. Ayrışma sanayileşme sonrasında insan-eyleyenin kent ortamıyla sınırlanmasıyla başlatılan bir zincirleme daralmanın sonucudur. Aynı zamanda insan merkezli kuramlarda fazla görülmeyen na-insan varlıkların da yaşamının kent ve sanayi üzerinden belirlendiği bir sınırlamadır. Lefebvre’in tanımıyla mekân bedenin uzantısıdır fakat doğadan ayrılma sürecinde mekân bedeni öyle dönüştürüp yabancılaştırır ki başka bedensel var oluşları veya bedenselliğin kendisini yok etmeye varacak bir mekânsal tükenmeye doğru gidebiliriz. Doğa ile sanayi sonrası toplumu beraber ele almanın gerekliliği de buradan gelmektedir zira tükenme birbiri içindeki bu iki mecrayı ve onun içindeki toplumsallığı kuran tüm bedenleri içermektedir.(9) Bu bedenleri okurken mekânın kurucusu ve mekân içinde eyleyici olan tek varlığı insan olarak belirlememiz, mekânın tabakalaşma çatışmaları üzerinden okunabilecek bir üretim alanı olmasından çok yönetim ve tüketim birimi olarak ele alınmasından ileri gelir. Buna odaklanıldığı zaman kent Lefebvre’in tabir ettiği gibi “ikinci doğa” olarak asıl doğadan koparılır ve beton bir ortam olarak, doğa ile benzerliğinin kalmadığı varsayılır. Dolayısıyla insan-hayvan karşıtlığı da kent-kır ayrımının sembolü haline gelir.(10)

Bu kurulumda kent, artık onun zıddı olan kır kelimesiyle tarif edilen, doğanın karşıtıdır. Bu sebeple, insanın hayvandan kopuşu, doğayı yenmesi ve kendini sanayi ve tüketim üzerinden kurmasını içeride kalan hayvanları evcil hayvanlar, dışarıda bırakılanları ise yabaniler olarak ayırması takip eder. Tıpkı bir zamanlar barbarları şimdi ise mültecileri ayırdığı gibi. Bahsedilen ayrımın kentte modern sergilenme mekânlarından bir tanesi Berger’in belirttiği gibi hayvanat bahçesidir. (11) Böyle temsil edildiğinde hayvan bir ayna gibi, insanın terbiyesi tamamlanıp insandan saymadığı, dolayısıyla kurduğu ekonomik iktidarın uzlaşmış bir parçası olmayan hasta, akıl hastası, suçlu, düşünce suçlusu grupları kategorik olarak toplumsal yaşamın kıyısına yerleştirdiği grupların gönderildiği mekânın benzerine yönlendirilir. Oysaki polis köpeği, fayton atı, çöpçü eşek, kaçakçı katırı, niyetçi tavşan, yem tüketicisi güvercin veya 1980’lerden hatırlanacak oyuncu ayının, çok daha öncesinde tüm kentte kullanılan faytonların ekonominin devamlılığında bir yeri vardır. Dolayısıyla temel insan-hayvan ayrımını yaparken kullandığımız üretim yapamayan ve yapan ayrımının dışında yer alırlar.(12) Bunun ötesinde yabancılaşma üzerinden kent ilişkilerini tartıştığımızda merkezimizde sadece insan varsa bile bu kentteki insanı temsil eden ırksal, sınıfsal ve toplumsal cinsiyet üstünlüğüne sahip insanın karşısında tükenen ve hayvansal ihtiyaçlarını dahi kaybetmiş, doğayla en temel bağı kopmuş olan insandır.(13) Ya daha gelişmiş ülkelerin ekonomisi dönsün diye yersiz yurtsuz kalmıştır, ya kent ekonomileri dönsün diye kayıtdışı emekçi olarak hastalığının ve ölümünün kaydı olmadan kenttedir; ya bir denizin kıyısına varmak ya da başka bir sahilde kalabilmek için gerekli belgelere sahip değildir.

Kentin içindeki sınırların pek çoğunu hem hayvan hem insan olan ötekilerle ilişkimiz işlevselleştirir ve bazen sembolik bir hale sokar. Mezarlıklarda kuşlar için suluklar yerleştirilir, yoksul semt çocukları bu mezarlar için su satar; camii avlusunun bir simgesi güvercin meczuptur. Bazı mahallelerde köpek mahalle sakinini hırsızdan uğursuzdan korur, bazısında hayvan yemliklerinin ve yerleşim alanlarının bolluğu ile atık toplayıcıların varlığı birbirine tezat görüntüler çizer, bazısında binek hayvanın sefaleti turistin sefasının gölgesinde kaybolur. Bunlara rağmen ne hayvanlar ne de bu ekonomik alanın görünmez emekçileri, kayıtsızları, evsizleri kent hakkı tartışılırken konu başlıkları arasında yer alırlar.

Bu sebeple kent hakkı gibi temel bir haktan bahsederken, yani en basit haliyle sınırın içinde bulunanın sınıra dair hakkını tartışırken kent ekonomisine görünür emek üzerinden bir sınır çizip çizmeme kararı dahil edilme ve hakka erişim anlamında kritik bir önem taşır. Emek üzerinden çizilen hudut kent ekonomisine görünür şekilde dahil edilemeyen fakat görünmez olarak çarkları döndüren insan ve na-insan pek çok grubu dışlar. Barındırma işlemi kent dinamiği içinde yoğun bir tabakalaşma ve tasnif işlemi içinde tekrar ve tekrar farklı grupları birbirinden ayırarak devam eder. Kent kendini bu gruplara karşı daralttıkça insana ve doğaya karşı yabancılaşması da artmaktadır: “Sınıflandırma, modern çağın bilgisinin en büyük dayanaklarından biri olduğu gibi, en sarsıcı yanılgılarını da yaratan bir bilme tekniği: keskin bir bıçak, çok yararlı ve çok tehlikeli. Mezbahalar, hepsi birbirine benzer gibi düşündüğümüz hayvanlarla dolu. İnsan kasapları, ‘öteki’ insanları, hepsinin aynı soyun birbirine benzeyen ürünleri olduğu düşüncesiyle rahatça katlediyorlar”.(14)

Öte yandan hayvanat bahçesinin, mülteci kampının, suçlunun ve düşünce suçlusunun, akıl hastasının (bazı düşünce suçluları da buraya gönderilmiştir) sınırlarının kıyısında kaldığı, sınıfsal çelişkileri örtmüş kent yaşamının çizgilerinin arasında kalanlar da bir direnme alanı oluşturabilirler. Patika da dediğimiz kendince itiraz hatları bu anonim birlikteliklerden doğar.(15) Mahrum bırakılma alanları, merdivenaltı atölyeler ve klinikler, mültecinin yola çıktığı fokun dinlendiği üst sınıfın yüzdüğü alt sınıfın onlara şezlong kiraladığı sahiller; eskiden boş gezenin, sokak hayvanının ve göçmenin yeni zamanlarda işsizliği öteleyici işlerin (el ilanı dağıtıcısı), benimsenmiş mahalle hayvanlarının ve mültecinin yeri olarak görülen -prekaryalaşma alanlarına dönmüş- kent meydanları bu dayanışmaların güzergahlarıdır.

PATİKALAR VE DÖNÜŞÜMLER

Sınırların bizce meşruluğunun karşısında bir de temel ihtiyaç bariyeri ve patikalar vardır. Dışarıda bırakılanlar bu patikalar üzerinden bize yeni bir yol gösterebilirler: “Ulaşmak için bir kontrol noktasından geçmeniz gerekiyor. Ben ayrılırken Kalandia kontrol noktasını kullandım. Kapılardan geçerken dönüp arkama baktım: Az önce bulunduğum topraklar o çirkin, gri duvarın arkasında kalmıştı; birkaç çatı ve cami minaresi gördüm. Duvar hemen hemen üç metre uzunluğundaydı, tepesinde dikenli teller vardı. Ansızın duvarın üstünden bir kuş uçtu; İsrail dediğimiz yerden Filistin dediğimiz yere doğru.”(16)

İktidarın tam kontrolünde olamayan, ekonominin ve siyasetin kendi kaygılarının dışında bıraktığı grupların dayanışmasının bir ürünü olan bu mekânlar daha tanımsız, dönüşümü daha doğal, yabancılaşma potansiyeli daha az olan mekânlar yaratabilir. İnsan ve na-insan varlıklar dahil mülksüz olanın da hakkı olabileceği, korunabileceği ve diğerleriyle beraber var olabileceği sınırlar için dönüştürme eylemine kentin giderek içine kapanan ve herkesi dışarıda bırakmaya başlayan yapısından başlamamız lazım. Sahil örneği bu çerçevede ülkeleri ve sınıfları birbirine kapamak için kullanılmanın tersine işleyen bir noktayı da işaret eder. Sahil doğayla ve tabii haklarla aramızı açan çizgileri eritmek için bir başlangıç noktası olarak da kullanılabilir. Kentin doğadan ve doğal olandan, temel ihtiyaçtan kendini ayırmasını dönüştürecek bir kent hakkı tartışmasına hem mülksüzün alanlarından hem de sahil gibi üzerindeki mülkiyetin kamulaştırılması kolay alanlardan başlamak iyi bir nokta olabilir.

Sahillerde başlayan bu sınır kontrolü hikayesinin bugüne devamına baktığımızda bulanıklaşan sınırların giderek erkin hakimiyet alanından kaçmaya başladığını görebiliriz. Sahiller mültecilere kapatıldıktan sonra başka bir kıyı boyu tüketim noktası olan adalarda turistlerin refahı atlar lehine bozuldu. Hayvan hakları adına bir gelişmeden bahsederken kitlesel göç ile gelen sığınmacılar sınırların ötesine yığılmak için sınır boylarına taşınmaya itildiler. Bir anda başka ülkeler sınırlarını sığınmacılara kaparken, İstanbul sınırları yeni sığınmacı almayacağını açıklarken, sahiller daha geçen yaz kendilerini sığınmacılara kapamışken kent bir anda normal karantina şartlarında hiç kimsenin adım atmaması gereken bir yere dönüştü. Kent ekonomisinin dışında bırakılanlar karantina ekonomisinde de sağlık bariyerinin dışında kaldılar. Ya toplumsal eşitsizliğin geliştirdiği beslenme pratikleri ya da insanları sınıflarken yok etmeyi de hesaplayan politikaların ürettiği bir virüs, insan eliyle doğa pahasına kurulan küreselleşmenin bütün güzergâhlarını kullanıp doğaya karşı bir abide gibi dikilen bütün kentlerin asıl sakiniymiş gibi davranmaya başladı. Aşı geliştirmek için önceki virüs yok etme girişimlerinde diğer virüslerin tamamen soyunu tüketmemek insanlığın şu an işine yararken eskiden devralınmış yeni ölüm politikaları insan nüfusunun belli bir kısmını ve hayvanat bahçelerindeki hayvanların bazılarını diğerlerini virüsten korumak için feda edebileceğinden bahsediyor. Tabakalar ve türler arasında kurabileceğimizi sandığımız ontolojik farkların eritilip yeniden düzenlendiği bir dönemden geçiyoruz. Hem tasniflenip olabildiğince gözetime dahil edilmiş bir yaşam alanına mikroskobik bir darbe hem de totaliter bir tahakkümün ilk solukları olabilecek bir boşluk dönemindeyiz. Meksika Amerikan Seddi’ni bir karantina perdesi olarak yeniden yaratırken, Afrika eski sömürgecisinin girişine kısıtlama getiriyor. Tanımlamaların yeniden yapılabileceğini görüyoruz. İnsan / na-insan, kent / doğa, yerli / mülteci ayrımlarının erimesinin yeni bir umut olarak görülebilmesi için benzer bir yönetim mantığı tarafından tekrar birbirine zıt bir şekilde tanımlanmalarına karşı ısrarlı olmak gerekiyor. Bu ısrarla desteklenecek yeni bir hayal etme süreci eyleyenleri ve pratiklerini tüm çoğulluğu ile ele alarak işlediğinde bütünüyle dönüştürücü olduğunu iddia edebilir.

NOTLAR

1. “5'i çocuk 12 ölü 2 kayıp: Ötesi var mı?”, https://www.hurriyet.com.tr/gundem/5i-cocuk-12-olu-2-kayip-otesi-var-mi-29974095 [Erişim: 21.04.2020]

2. “İstanbul Boğazı’nda 3. Domuz Vakası”, https://www.cnnturk.com/video/turkiye/istanbul-bogazinda-3-domuz-vakasi [Erişim: 21.04.2020]

3. “Mudanya’da Suriyeli mültecilere sahil yasağı”, https://www.evrensel.net/haber/380895/mudanyada-suriyeli-multecilere-sahil-yasagi [Erişim: 21.04.2020]

4. Hayri Türkyılmaz’ın 2019 yılındaki resmî twitter hesabından, https://twitter.com/HayriTurkylmz

5. “Gazipaşa'da Suriyeli Mültecilere Plaj Yasağı”, https://t24.com.tr/haber/gazipasa-da-suriyeli-multecilere-plaj-yasagi,825238 [Erişim: 21.04.2020]

6. “'Vatanı için Savaşmayanlar Plajımıza Giremez' Yazılı Pankart Kaldırıldı”, https://t24.com.tr/haber/vatani-icin-savasmayanlar-plajimiza-giremez-yazili-pankart-kaldirildi,829993

[Erişim: 21.04.2020]

7. “Sinop’ta Suriyeliler için Plaja Asılan Yazı”, https://www.samsunhaber.com/gundem/sinop-ta-suriyeliler-icin-plaja-asilan-yazi-h48410.html [Erişim: 21.04.2020]

8. “Fok Balığını Şikayet Ettiler”, https://www.sozcu.com.tr/hayatim/yasam-haberleri/fok-baligini-sikayet-ettiler/ [Erişim: 21.04.2020]

9. Lefebvre, Henri, 1991, The Production of Space, Blackwell, Oxford, s.405.

10. Lefebvre, 1991, s.409.

11. Berger, John, 2009, Why We Look at Animals, Penguin, London, ss.4-15.

12. Lefebvre, 1991, s.61.

13. Lefebvre, 1991, s.162.

14. Ökten, Nazlı, 2002, “Hayvan: Kimin Kurbanı?”, Cogito, sayı:32, s.138.

15. de Certeau, Michel, 1984, The Practice of Everyday Life, University of California Press, Berkeley, s.101.

16. Timofeeva, Oxana, 2018, Hayvanların Tarihi, (çev.) Barış Engin Aksoy, Kolektif Kitap, İstanbul, s.11.

Bu icerik 334 defa görüntülenmiştir.