413
MAYIS-HAZİRAN 2020
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
GÜNCEL

İnşa, Riya, Telafi ve Teselli: Bir Mimarlık Dramının Anatomisi

Murat Çetin, Prof. Dr., Kadir Has Üniversitesi Mimarlık Bölümü

Kentsel dönüşüm furyasıyla ivme kazanan konut mimarlığı, rant dürtüsüyle biçimlenen ve “yeni-cephecilik” olarak tanımlayabileceğimiz malzeme ve ürün odaklı anlayışın kapanına kısılmış durumda. Güncel mimarlık pratiği ve kuramı arasındaki ilişkiler bağlamında bu tutumun getirdiği vicdan azabının kentsel mekândaki tezahürünü tartışan yazar, “mimarlık pratiğinin kapitalist piyasanın belirlediği ‘inşa’ koşulları altında ‘telafi mimarlığı’ olgusuna yöneldiğini ve benimsediği bu ‘riya’ yöneliminin üzerini ise ‘teselli mimarlığı’ ile örterek meşrulaştırdığı”nı ifade ediyor.

 

Bu yazı, mevcut (ya da hakim) ekonomik ve politik koşullar altında, yaygın mimarlık pratiğinin, mekân ve tektonik olgularından hızla uzaklaşarak, biçimlere, imgelere ve hatta iki boyutlu yüzey etkilerine odaklanışının ardındaki mesleki çaresizliği ve bu çaresizlikten duyulan (gerek mesleki gerekse insani) vicdan azabının kentsel mekândaki tezahürünü inceler. Makale, bunun yanı sıra bu vicdani muhasebenin (yapılı çevrenin üretimine dair yetkinliğinden sürekli dem vuran bir meslek camiasınca) kendini topluma ifade şekil ve araçlarını problem alanı olarak belirlemiştir. Bu mesleki çaresizlik sonucu ortaya çıkan tavizkar tutum ile bundan duyulan vicdanı rahatsızlığın kentteki tezahüründen oluşan problem alanı içinde, özellikle son dönem konut ve konut siteleri mimarlığına odaklanılacaktır. Bu spesifik pratik alanında gözlenen ve mimarlığın (gerek çevre gerek toplum odaklı duyarlılığına dayanan) erdem ve sorumluluk retoriğine rağmen sermayeye verilen taviz ve kamuya yansıtılan riyakarlık olgusu sorgulanacaktır.

Bu riyakarlığın mimari boyutu bağlamında, mimarlık camiasının kendi iç söylemlerini domine eden; yalınlık, sadelik, dürüstlük, etik, kamu çıkarı gibi “süslü”, “etkileyici”, “güven uyandırıcı” kavramlarla dolu (ve özünde modernist etiğe dayalı) “mimarlık propagandasına” rağmen, kapitalist dinamikler doğrultusunda 21. yüzyılda bambaşka (ve bu kez çok daha cezbedici, hatta ikna edici) kostümüyle yeniden hortlayan “cephecilik” tutumuna(1), mimarların gösterdiği “gönüllü ve coşkulu teslimiyet” olgusu sorunsallaştırılacaktır. Yaşantımızı doğrudan etkileyen yapılı çevrenin tasarım ve üretim süreçlerinde gözlenen bu hakim mesleki patolojinin ve bunun yarattığı psikolojik dramanın anatomisi; inşa, riya, telafi ve teselli kavramlarından oluşan bir çerçeve aracılığıyla gözler önüne serilmeye çalışılacaktır.

Mimarlığın temelde bir “inşa” eylemi olduğu aşikâr. Ancak toplumsal ve insani boyutunun mimarlığın bilgi alanını domine ettiği (ve etmesi gerektiği) de bir gerçek. Ne var ki, kapitalist sistemde alenen sermayenin kontrolü altında olan bu meslek alanı(2), bu ikilemin sancılarını atlatabilmiş değil. Bu sancılar da kaçınılmaz olarak mimarlığın durumunun (en azından pratik ve söyleminin) “riya” üzerinden anlamlandırılabilmesini zorunlu kılıyor. Bir yandan net bir şekilde sermayeye hizmet eden mimarlık, diğer yandan topluma karşı olan (ve sermayeye hizmet ettiğinden doğal olarak yerine getiremediği ve getiremeyeceği) sorumluluklarını açıklamak için iki temel savunma mekanizması geliştiriyor; “telafi” ve “teselli”.

MİMARLIKTA İNŞA VE RİYA

Yukarıda da belirtildiği üzere, mevcut koşullarda sadece “riyakarlık” olgusu üzerinden anlamlandırılabilecek hale gelen mimarlık ediminin nesnesi, bir yandan kaçınılmaz olarak banisinin sermayesine dayalı ve onun rant beklentisi üzerine kurgulanmış bir binadan ibaret iken, diğer yandan da gerek kullanıcısına gerekse kamusal mekâna (dolayısıyla geniş insan kitlelerine) hitap eden bir mekânsal ögedir. Dolayısıyla mimarlık, bir taraftan “inşa” edilen binanın banisi -kendi beklentileri doğrultusunda- “her ne isterse” onu maharetle hayata geçirirken, diğer taraftan bina edilen bu mekânın hizmet edeceği bu geniş kesimlere (özellikle de kamuya, yani halka), baninin (esasen sermayenin) çıkarı için yaptıklarını anlatmak ve kabullendirebilmek için yine maharetle bir mekanizma geliştirmelidir. “İnşa” ile “riya” olgularının bu içkin ilişkisi aşağıda incelenecek olan, “mimaride ‘telafi’ ve ‘teselli’ mekanizmalarını” üretmiştir.

Mimarlığın kendi içinde yürüttüğü etkileyici ve seçkin tartışma ortamlarında kınadığı (ya da öyle göründüğü) küresel mekanizmaya, hem akademik, hem kavramsal hem de entelektüel ve de oldukça şık bir kamuflaj giydirerek bu düpedüz kapitalist çarklıya koşulsuz itaat etmeyi olumlayan, sözde “yeni” (özgürlükçü, sorgulayıcı, toplumcu ve daha bir sürü erdemle yüklü) bir mimarlık anlayışı tesis eden bu üst-sınıf mimarlık elitinin, mimarlığın tekelini eline geçirmiş olan güç (yani emlak ve inşaat) tekelleriyle dansları daha önce “Mimarlıkta Söylemin Eyleme Zulmü” başlıklı yazıda tartışılmıştı.(3) 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren bu kavramsal içerikli mimarlığın gösterişli pratiğinin sergilediği tablo ise (biraz da provokatif bir üslupla) “Mimarlıkta Sapkınlık” adlı yazıda tartışılmıştı.(4) Mimarlıkta riyakarlık olgusunun gelişimi ise “Mimarlıkta Takiye ve Biat Kültürü” adlı yazıda ele alındı.(5)

İnsanoğlunun barınma ve konfor gereksinimlerini, en verimli, en sürdürülebilir, en kaliteli biçimde ve en estetik şekilde çözümleme sanatı ve tekniği olduğu iddiasıyla ortaya çıkan mimarlık, özellikle konut üretimi pratiğine bakıldığında, kamusal arsa azlığı, yüksek emlak değerleri, inşaat yoğunluğu baskıları, yüksek inşaat maliyetleri, seri inşaat üretimi teknolojilerinin girdi ve sınırlamaları, yüksek kar beklentileri ve mevzuatın tekdüzeliği gibi etkenler altında tektipleştirilen (ve dolayısıyla tüm varoluşsal iddialarıyla kökten çelişen) hakim konut tipolojisinin(6) kente empoze ettiği niteliksizleşmeyi gerek kendi meslek ortamına gerekse kamuya açıklamakta zorlanır. Bu nedenle de, mimarlık söylem ve jargonunu domine eden; mekânsal kalite, mekânsal esneklik, mekânsal çeşitlilik, mekânsal yalınlık, mekânsal dürüstlük, tektonik ifade, malzeme dürüstlüğü gibi yüceltilmiş kriter ve ilkelerin tam tersi olan kozmetik mimari stratejilere başvurur. Sonuçta bu niteliksizliği örtmek için kamuflaj yöntemlerine (ki bunların başında “biçim akrobasisi” ve “yeni-cephecilik” olarak adlandırabilecek taktikler gelir)(7) yüklenir ve kendisini, meşrulaştırmaya çalıştığı mesleki bir riyakarlık içerisinde bulur. Bu tür “beyanının tam tersi icraat” eğiliminin aklanabilmesi ise ancak icraatın cilalanması, medyatik olarak pompalanması, reklam stratejileriyle olduğundan fazla değer verilip ekstra pazarlanması ve hatta ödül mekanizmalarıyla da yüceltilip kutsanmasıyla mümkündür. Dolayısıyla “inşa” ve “riya” arasındaki bağ giderek artar, kuvvetlenir ve birbiriyle adeta özdeşleşir. Ta ki artık riyasız inşa olanaksız hale gelene dek.

MİMARLIKTA TELAFİ VE TESELLİ

Yukarıda mevcut ekonomik sistemin ve inşaat ve emlak endüstrilerinin belirlediği koşullarda gelişen konut mimarlığı ortamının ürettiği niteliksiz yapılı çevre oluşum sürecine değinildi. Mimarlık ortamının öğrenilmiş çaresizliğinden (ve gönüllü teslimiyetinden) türeyen bu oluşumun meşrulaştırılması veya kamufle edilmesi için -diğer bir deyişle kitlesel niteliksizliği “telafi” etmek için- başvurulan taktiklerden de söz edildi.

Burada ise tartışma, yine aynı perspektifle, bu taktiklerin ve sonuçta onların ürettikleri mimari ürünlerin “telafi mimarlığı” olarak tanımlandığı bir çerçevede sürdürülecektir. Gerek kamusal alanların özel mülkiyete devri ve bu yeni oluşturulan rantın özel şirketler eliyle lüks konut inşaatlarına dönüştürülerek körüklendiği gerekse TOKİ eliyle kitlesel olarak üretilen sözde orta sınıfa yönelik konut inşaatlarının yarattığı, mevcut konut mimarlığı ortamına dair durum özetle şu şekilde ifade edilebilir: Konut üretimi artık konut ihtiyacını karşılamanın ötesine çoktan geçmiş, kullanım değerinden çok değişim değeri üzerinden işlem gören bir meta haline gelmiştir.(8) Buna rağmen yukarıda belirlenen koşullar doğrultusunda üretim şekli ve süreci, dolayısıyla da niteliksizliği ise hiç değişmemiştir. Tam da bu noktada yukarıda tanımladığımız “telafi” olgusuna olan ihtiyaç had safhaya ulaşmıştır. Dolayısıyla, kentsel dönüşüm furyasının da etkisiyle, hatta en lüks semtlerde dahi, yeni konutlar, hâlâ, müteahhit ve ev/arsa sahibi arasında daire başına 2-3 metrekarenin hesabının yapıldığı ve bu düzeyde bir karşılıklı mikro-mekân mücadelesinin verildiği, daracık koridorlara (konutun lokasyonu ve büyüklüğüne bağlı olarak) 2 ila 6 odanın tren vagonları misali dizilmeye çalışıldığı, emsal manevraları ve imar-iskan ruhsatındaki projeler arasındaki farklara dayalı mimari cambazlıkların marifet olarak görüldüğü, tip kat planlarının sefertası gibi üst üste yığıldığı bir sahte-mimarlık ortamından (ya da gerçek bir emlak / inşaat arenasından) ibarettir artık konut mimarlığı. Bu konular, konut ihtiyacının en üst düzeyde olduğu ve düşük gelirlilere yönelik konut üretimi meselesinin gündemi işgal ettiği 1970’lerden, günümüzün prestij konutları olarak pazarlanan residans ve kapalı sitelere kadar ne yazık ki hiç değişmemiştir. “Değişen nedir?” diye bakıldığında ise görünen; konut binalarının dış cephelerinde gözlenen “biçim akrobasisi” ve kıymeti kendinden menkul, yer yer rölyefsi bir “yeni-cephecilik” hareketinin ürünü olan bina dış kabuklarıdır. (Resim 1) Meslek içi konferans, akademik toplantı, entelektüel söyleşi ve kavramsal sergiler aracılığıyla pek çok söylem üretmesine rağmen, on-yıllar boyu konut alanında tek bir yeni fikir ve ürün üretemeyen mimarlık, kendi eseri olan bu kalıcı niteliksizliği “telafi” etmek için; ana-akım ürünü veya türevi olan, kompakt-lamine panel sahte çıkmalardan, güneş kırıcı kombinasyonlarından, giydirme cephelerden, Fransız balkonlarının korkuluklarından ve fibro-beton ögelerden oluşan, tünel kalıp kafeslerimizi kaplayan, bol cümbüşlü, sahte-dış kabuklara tutunur mecburen. (Resim 2) Bu sahte maskenin altında ise hâlâ 1970’li ve 1980’li yılların fukara toplu-konut sistemlerinin hücre evleri vardır. Dolayısıyla mimarlık, emlakçı ve inşaatçılara devredilmiş, mimar ise, farkında olunsa da olunmasa da, itiraf edilse de edilmese de, hoşa gitse de gitmese de “dış mimar” görevini üstlenmiştir.

Buraya kadar tariflenen ve mimarlığın içine düştüğü dramın kahramanı olan mimarın (hele bir de vaktiyle yukarıda sözü edilen yüceltilmiş mimari erdemlerden kazara dem vurmuşsa) bir teselliye ihtiyacı olacaktır. Bu çaresizliğin ve teslimiyetin alenen riyakarlık olarak addedilmemesi için bir meşruiyet zeminine gerek duyulacaktır. Burada “telafi mimarlığı” taktikleri olarak nitelenen mimari acizliklerin aslında çok da çağdaş, günümüzü yansıtan hatta geleceği muştulayan mimari yaklaşımlar olması gerektiğini salık veren, bu sahteliği, illüzyon ve akrobasi zorunluluğunu, ve de bu gösteri bağımlılığını, meşrulaştıran, olumlayan, yücelten, özendiren ve hatta sübliminal olarak dikte eden bir mekanizmanın oluşturulması gereklidir. Bu mekanizma kimi zaman görüneni kutsamaya soyunabilir iken, kimi zaman da mimarlıkla ilişkilendirmeye çalışılan soyut konulara, kavramsal tartışmalara, politik ve çevresel duyarlılıklara yönelerek dikkati alenen görünen cephe şaklabanlıklarından uzaklaştırarak kitleleri o maskaralığın altında görünmeyen (büyük ihtimalle ve çoğunlukla da hiç olmayan) başka konulara çekebilecek bir kurnazlığa ve lafazanlığa da girişebilmelidir. Bu noktada sahneye bu üstün becerileriyle bilinen mimarlık felsefesi, mimarlık teorisi, ya da nam-ı diğer “kuram” çıkar.(9) Sonuçta kuram (ki burada modern ve post-modern eleştiri kuramlarının değil olumlayıcı neo-liberal kuramların kastedildiğini ifade etmek gerekir), “telafi mimarlığı” olgusunun yanı başında, “teselli mimarlığı” adıyla yerini alır. Tüm kirli mimarlık faaliyetlerinin kamuda gündeme gelmesinin ve sorgulanmaya başlamasının hemen ardından bu aktörlerin bilindik kuramcılarla yaygın medyada yan yana bir araya geldiklerine çok kez tanık olunmuştur. Bu “telafi-teselli” ilişkisi asla tesadüfi değildir.

Tam da bu noktada, bu telafi ve teselli eğiliminin mimarlığın içine nasıl enjekte edildiğine bakmak faydalı olacaktır. Mimarlığın yukarıda tartışılan patolojisinin kökeninde yatan “biçim fetişizmi”(10) mesleğin öğrencilik aşamasının ilk gününden itibaren meslek adayına empoze edilen bir olgudur. Yine bu meslekle özdeşleştirilen ve ayırt edici karakteri olarak nitelenen “sanatsal yaratıcık” olgusu da bir tür “mahalle baskısı” olarak mimar adaylarına sinsice zerk edilir. Bu temel mekanizmalarla iğdiş edilmeye başlanan (ve mimarlığın mekânsal bir problem çözme meselesi olduğu gerçeğini göz ardı etmeye sevk edilen) mimarlık öğrencisi, temel tasarım stüdyosundan(11) başlayarak, “konsept bulma” denilen, ve maalesef heyecan verici mimari biçimlere sonradan “hikaye yazılması” şeklinde yorumlanan (ya da aktarılan) teçhizatla donatılmak suretiyle, ileride kendini içinde bulacağı “telafi-teselli” döngüsünün temel taşları daha mimarlık okullarında döşenir. Bu okullardaki, stüdyo içeriklerinin trendleri incelendiğinde, stüdyoların neredeyse sadece instagram’da popülarite kazanmaya hizmet etmek üzere tasarlandıkları izlenimi uyandırır. Dolayısıyla, bu tür tutumlarla ve izlenimlerle yüceltilen “biçimsel akrobasi” olgusu, mimari yetersizlik, başarısızlık ve hataların görsellikle telafisi için bir can simidi olarak mimar adayının zihnine kodlanır.

Bu patolojik formatlamadan geçen ve “okulda öğrendiklerinin piyasadan çok farklı olduğu” şoku ile karşılaştığından hemen zorlanıp, piyasayı öğrenmeye girişen genç mimarlar, zihinlerine enjekte edilen ve “piyasaya çıkınca” aktive olmaya programlanmış “telafi ve teselli” mekanizmalarını (neredeyse istemsiz şekilde) kullanmaya başlayarak kentlerimizin yukarıda betimlenen bugünkü haline hızla katkıda bulunmaya başlar. Son dönemlerde hızla kenti donatan; örneğin İstanbul’da, Ataşehir, Fikirtepe, Zeytinburnu, Bakırköy ve Ataköy’de (ve hatta birçok başka kentte) görülen konut mimarlığı (bu makaledeki tanımıyla “telafi mimarlığı”) da bu şekilde oluşur ve yayılır.

Ataşehir, Fikirtepe gibi hızlı kentleşen konut ve dönüşüm alanlarında, yapıların kabuğunu oluşturan / örten kozmetik katman kaldırıldığında, esasen Le Corbusier’nin Domino-Evi arketipinden türetilen, birbirinin aynı beton döşemelerden oluşan bir kentsel-mimari morfoloji açığa çıkar. Bu durumu hâlâ inşaatı devam eden bölgelerde açıkça gözlemek mümkündür. (Resim 3) Bu kozmetik kabuklar, içinde barındırdığı mekânsal farklılaşmayla alakası dahi olmayan iki boyutlu veya kimi zaman rölyefsi atraksiyonlardan ibarettir. Yine, Ataşehir, Fikirtepe gibi konut alanları, Zeytinburnu’ndan Bakırköy’e ve hatta Ataköy’e uzanan kıyı bandındaki yeni konutlar ve siteler bu teselli mimarlığını olağanlaştırır. Üstelik şık gazete / dergi reklamları, broşürler ve sokak billboardları, bunlarda yer alan çarpıcı ve cezbedici reklam sloganlarıyla sözü edilen mimari ucubeliği gözleri kamaştıracak şekilde süsler. Bununla da kalmaz, emlak, reklam ve pazarlama sektörleri elele tutuşup, bu rezilliği cilalayarak geniş kitlelere pazarlamak için canla başla uğraşır. Bu durumdan iştahı kabaran mimarlık sektörü de, destek kuvvetleri haline gelmiş olan mimarlık medyasının, özellikle portallerinin ve ödül mekanizmalarının kutsaması suretiyle bu kervana katılır. Böylesi bir ortamda da “kral çıplak” demek oldukça zordur. Dolayısıyla da, niteliksizliğin, sıradanlığın, kolaycılığın, tektipleşmenin, kent suçlarının ve uzun vadede yok edici etkileri olan “aşırı yoğunluğun” örtülme çabasına yönelik nafile girişimler ne yazık ki yüceltildikçe yüceltilir. Bu sırada, yapay olarak şişirilmiş konut furyasından nemalanan mimarlar, kariyer basamaklarını hızla tırmanır ve görünürlüklerini artırırken, mimarlığın dramı başlar.

SONUÇ

Görüldüğü üzere mimarlık, özellikle de “kentsel dönüşüm” furyasıyla ivme kazanan konut mimarlığı, tamamen rant dürtüsüyle biçimlenen mimari niteliksizliği “yeni-cephecilik” olarak tanımlayabileceğimiz bir tutum ve onun malzeme ve ürün odaklı enstrümanlarıyla giydirerek, örtmekle kalmayıp, mimarlık ve emlak medyalarının göz boyama araçlarıyla bu sahteciliğe methiyeler düzüldüğü bir ortamın odağına yerleşmiştir. Büründüğü tüm “erdem” kisvesine rağmen, mimarlık pratiğinin kapitalist piyasanın belirlediği “inşa” koşulları altında “telafi mimarlığı” olgusuna yöneldiği ve benimsediği bu “riya” yöneliminin üzerini ise “teselli mimarlığı” olarak da adlandırabileceğimiz “söylem mimarlığı” ile örterek (daha doğru bir ifadeyle kaplayarak) meşrulaştırdığı ileri sürülebilir. Rant tutkusu ve kronik bağımlılığının şekillendirdiği betonarme topoğrafyalar haline gelen kentlerimizin ve yaşam çevrelerimizin, biçimsel bir akrobasi gösterisinin sahnesine dönüştüğü ve artık kontrolden çıkmış mevcut ortamda, içten içe derin bir vicdan muhasebesi yürüttüğü de aşikar olan mimarlık camiası, “huzur kuramda” mottosuyla “kurama sığınmış”, ve dolayısıyla kuramda teselli bulmuş gibi görünüyor.

Sonuç olarak, bu mekanizmanın kökenlerinin, mimarlığı, mimarın bireysel bir becerisi olarak görmekte yattığı ileri sürülebilir. Bu sorunlu yaklaşım, mimarlık eğitimine derinlemesine nüfuz ederek, mimar adaylarını hızla, büyük kitlelerin yaşama, barınma ve inşa geleneklerinden (ve daha da önemlisi gerçekliklerinden) uzaklaştırıp, emlak ve yapı endüstrisinin sağladığı cazip araçların yanı sıra siyasi ve ekonomik iklimin sunduğu bireysel fırsatları, mimarın kendi çıkarları ve ego gösterisi için kullanmaya yönelik bir beceri kazanmasına yol açmaktadır. Bundan daha da vahim olan durum ise, mimarlık eğitiminin son dönemde bu yaklaşımı asla sorgulamayacak, içinde yüzdüğü bu riyakarlık, telafi ve teselli denizini normalleştirerek kendi yaptıklarının doğruluğuna körü körüne inanacak meslek insanlarını yetiştirmek üzere kuramsal ve entelektüel bir zemini tesis etmiş olmasıdır. Mimarlığın ve eğitiminin içine düştüğü tartışılan krizden çıkmanın yolunun bu durumu samimiyetle sorgulamaktan ve bu mekanizmayı temelinden sarsmaktan geçtiği oldukça aşikar hale gelmiştir.

NOTLAR

1. Schumacher, Thomas L., 2010, “‘Façadism’ Returns, or the Advent of the ‘Duck‐orated Shed’”, Journal of Architectural Education, cilt:63, sayı:2, ss.128-137.

2. Spencer, Douglas, 2016, Neoliberalizmin Mimarlığı; Çağdaş Mimarlığın Denetim ve İtaat Aracına Dönüşme Süreci, (çev.) Akın Terzi, İletişim Yayınları, İstanbul.

3. Çetin, Murat, 2017, "Mimarlikta Söylemin Eyleme Zulmü Üzerine…", Dosya, sayı:40, ss.22-28.

4. Çetin, Murat, 2013, “Preaching to the Perverted (Spaces); Perversion in Architecture- as an Art of Spatial Design”, IJCEE-IJENS, cilt:13, sayı:1, ss.41-50.

5. Çetin, Murat, 2018, “Mimarlıkta Takiye ve Biat Kültürü; Eğitimden Pratiğe Mimarın Müzakere ‘Görünümlü’ Tek Sesliliğe Formatlanma Süreci”, Mimarca, cilt:86, ss.41-52.

6. Yüksel, Uygar; Akbulut, M. Tolga, 2009, “Tüketim Odaklı Mimarlığın Son Yıllardaki Yeni Ürünleri: Rezidanslar”, Megaron, cilt:4, sayı:2, ss.110-118.

7. Richards, Jonathan, 1994, “Why Facadism?”, Facadism, Routledge, Londra, ss.121-156.

8. Özgür, Ebru Firidin, 2012, “Tüketime Bağlı Bir Kimlik Öğesi Olarak Konut ve Planlama Açısından Bir Değerlendirme”, Tasarım + Kuram, sayı:14, ss.29-45.

9. Kennedy, George, 1963, History of Rhetoric, The Art of Persuasion in Greece, cilt:1, Princeton University Press, Princeton.

10. Bergren, Ann, 1998, “Jon Jerde and the Architecture of Pleasure”, Assemblage, sayı:37, ss.8-35.

11. Asasoğlu, Ali; Gür, Sengül Öymen; Erol, Şengül Yalçınkaya, 2010, “Basic Design Dilemmas in Architectural Education”, Scientific Research and Essays, cilt:5, sayı:22, ss.3538-3549.

Bu icerik 662 defa görüntülenmiştir.