413
MAYIS-HAZİRAN 2020
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
MİMARLIK GÜNDEM

Salgınlar, Afetler ve Kent

Eyüp Muhcu, Mimarlar Odası Genel Başkanı

“Salgın ve krizi fırsata çevirecek düzenleme ve uygulamaların önünde halkı engel olarak gören iktidar, salgın ve afetlere kaynaklık eden, doğa ve insan karşıtı projeleri durdurmak yerine; toplumsal muhalefetin izole edildiği koşullardan yararlanarak azami kâr ve rant elde etmek amacıyla harekete geçmiştir.” “Sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi ve ticarileştirilmesi politikası nedeniyle; son 20 yıllık süreçte sağlıkta önleyici tedbirlere yatırım yapılmamış, tedavi hizmetlerine indirgenen sağlık hizmetlerinin yürütülmesi ve toplum sağlığının korunması olanaksız hale gelmiştir. 2011 yılında ilaç fabrikaları ile aşı üretebilen tek kurum olan Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü ile birlikte kent merkezlerinde yer alan pek çok devlet hastanesi kapatılmış; özel hastaneler, vakıf üniversitesi hastaneleri ve kente uzak alanlarda özel sektör yönetiminde şehir hastaneleri açılmıştır.” “Küresel salgın karşısında yaşanan çaresizlik, yeni bir toplumsal düzeni işaret etmektedir. Bilim ve teknolojideki gelişmelerin insanlığın yararına sunulması için; ‘özgür, demokratik, eşitlikçi ve adil’ bir geleceği inşa etmek; insanlığın ortak geleceği için şart olduğu gibi, salgın ve afetlere karşı sağlıklı ve güvenli çevrelerde yaşamak için de bir zorunluluktur.”

Dünyamız, Aralık 2019’da Çin’de başlayıp hızla yayılan ve büyük can kayıplarına neden olan “küresel pandemi” ile baş etmeye çalışmakta ve bütün “küresel sistemi” tartışmaya açan yeni bir sınavla karşı karşıya bulunmaktadır. Kapitalizmin her anlamda tıkandığı, toplumsal gelişmelerin önünde engel oluşturduğu gerçeği bir kez daha görülmüş; teknoloji ve bilişim alanındaki olağanüstü gelişmelerin “özel çıkarlar” yerine “toplumsal yarar” esasına göre insanlığın hizmetine sunulması tartışmaları başlamıştır. Bu çerçevede; Birleşmiş Milletler’in yeniden yapılandırılması, ülke yönetimlerinin “demokratik, adil ve saydam” olması, toplum sağlığının güvenceye alınması, salgınlar ve afetler karşısında önleyici tedbirlerin yürürlüğe konması, sağlıklı kır ve kent yaşamının sağlanması, doğal ve kültürel değerlerin korunması, su güvenliği ve gıda egemenliğine yönelik politikaların geliştirilmesi ve tüketici alışkanlıklarının değiştirilmesine dair değerlendirmeler gündeme gelmiştir.

Dünyanın ve toplumların geleceği, sağlıklı ve düzenli çevrelerde yaşama hakkının sağlanması konusunda kapsamlı bir çözüm arayışıyla senaryolar üretilir ve politikalar oluşturulurken; üzerinde en çok durulan unsurlardan biri şüphesiz kentler olmaktadır. Sanayi Devrimi’nin ardından insanların kentlerde toplanmaya başlamasıyla salgın hastalıklar ve afetlerde artışlar olduğu, dünyayı etkileyen büyük salgınlar gerçekleştiği bilinmektedir. Günümüzde bilimsel şehircilik ve planlama ilkelerine dayanmayan kontrolsüz kentleşme süreçleri ve nüfusun kentsel alanlarda aşırı yoğunlaşması; kentlerin olası küresel tehditlere, salgınlara, afetlere ve hızlı değişimlere karşı mücadele gücünün azalmasına ve daha savunmasız bir hale gelmesine ortam hazırlamaktadır. Bu gelişmeler sonucunda kentler; salgın hastalıklar, hava kirliliği, iklim değişikliği, düzensiz yerleşme, deprem, sel ve yangın gibi kitlesel tehditlerle karşı karşıya gelmiştir.

Türkiye’de de nüfusun çoğunluğunun yaşadığı büyük kentlerde çok daha etkili olan salgınla ilgili; geniş toplum kesimlerinin ortak kanaati “sürecin doğru yönetilemediği” olmuştur. Devlet yönetimi tercihlerini toplum sağlığı yönünde yapmamış; salgını yeterince ciddiye almayarak bütünlüklü bir program oluşturmamıştır. Süreç saydam işletilmemiş, yurttaşlara doğru bilgi aktarılmamış ve gerçek veriler gizlenmiştir. Yaratılan belirsizlik ortamında; toplumsal panik ve korku iklimi “rant ve siyasi çıkar” için fırsata dönüştürülmüştür. Bu nedenlerle, yürütülen çalışmalar baştan beri tartışmalı hale gelmiştir.

Başta TBMM olmak üzere, yerel yönetimler, emek ve meslek örgütleri, üniversiteler, ilgili kesimler ve toplumsal katılım dışlanarak “saray merkezli” yürütülen politikalar, salgınla mücadelede sağlıklı bir çözüm üretememiştir. Tersine, salgının yol açabileceği sosyal tahribatı ve ayrımcılığı daha da derinleştirmekte; ülkenin ve toplumun sağlığının onarılmasını güçleştirmektedir.

Giderek büyüyen salgın ve kriz koşullarında dahi; toplum sağlığı ve kamu yararı bir tarafa bırakılarak egemen sermaye ve rantiye sınıflarıyla işbirliği yoluna gitmek tercih edilmiştir. Bu anlayışla sermaye grupları ile işverenlere yönelik kolaylaştırıcı ve destekleyici uygulamalar yürürlüğe sokulmuştur. Çalışma ve iş güvencesinin sağlanmadığı koşullarda onlarca kişi işten çıkarılmış, çalışanlar ise başta inşaat sektörü olmak üzere gerekli önlemlerin alınmadığı güvencesiz ortamlarda çalışmaya zorlanmıştır. Derin bir ekonomik kriz ve ağır işsizlik koşullarında; işçi ve emekçilerin “açlıktan ölmek” ile “salgından ölmek” arasında tercih yapması beklenmektedir.

Salgın ve krizi fırsata çevirecek düzenleme ve uygulamaların önünde halkı engel olarak gören iktidar, salgın ve afetlere kaynaklık eden, doğa ve insan karşıtı projeleri durdurmak yerine; toplumsal muhalefetin izole edildiği koşullardan yararlanarak azami kâr ve rant elde etmek amacıyla harekete geçmiştir. Koruma alanlarını yapılaşmaya açan düzenlemeler yapılmış, Kanal İstanbul projesi için ihale gerçekleştirilmiş, Salda Gölü, Ankara Dikmen Vadisi’nde ve Saraçoğlu Mahallesi’nde ihale ve yıkım süreci başlatılmış, enerji, maden, turizm, inşaat ve benzeri alanlarında çevre katliamına, ekonomik, kültürel ve sosyal kayıplara neden olabilecek çok sayıda projeye hız verilmiştir. TBMM’ye sunulan Torba Kanun Teklifi ile Soma, Ermenek maden katliamları, Çorlu ve Ankara tren kazaları ile Aladağ yurt yangını ve Gezi davasındaki sanıklara tahliye sağlayan, cinsel suçlara af getiren ve büyükşehirlerde mahkemelerin yetkilerini infaz hâkimlerine aktaran düzenlemelerin gündeme getirilmesi ise “fırsatçılığın ve hukuksuzluğun” ulaştığı düzeyi göstermektedir.

Sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi ve ticarileştirilmesi politikası nedeniyle; son 20 yıllık süreçte sağlıkta önleyici tedbirlere yatırım yapılmamış, tedavi hizmetlerine indirgenen sağlık hizmetlerinin yürütülmesi ve toplum sağlığının korunması olanaksız hale gelmiştir. 2011 yılında ilaç fabrikaları ile aşı üretebilen tek kurum olan Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü ile birlikte kent merkezlerinde yer alan pek çok devlet hastanesi kapatılmış; özel hastaneler, vakıf üniversitesi hastaneleri ve kente uzak alanlarda özel sektör yönetiminde şehir hastaneleri açılmıştır. Özel sağlık kuruluşlarının kâr edebileceği tedavi edici sağlık hizmetleri ön plana çıkarılmıştır. Aynı zamanda Cumhuriyetin mimari mirası, kentin kimlik değerlerini oluşturan ve çok önemli kamusal varlıklar olan bu sağlık yapıları; mimarlık ilkelerine, koruma hukukuna, bilime ve akla aykırı bir anlayışla “ideoloji ve rant” nedenleriyle yıkılarak yok edilmiştir. Salgın bahane edilerek İstanbul’da Sancaktepe Havaalanı ve Atatürk Havalimanı, 1.000 yataklı “sahra hastanesi” ihtiyacı gerekçesiyle sermaye ve yatırım aracına dönüştürülerek kalıcı yapılaşmaya açılmıştır.

Yine salgın koşullarından yararlanılarak; yerel yönetimlerin yetkilerine müdahaleler edilmiş, “merkezîleşme ve otoriterleşme” politikalarıyla sarayın yetkileri artırılmıştır. Kamu hizmetlerinin halka en yakın yönetim kademesi olan ve sağlık hizmetlerinin verilmesi, salgına karşı önlem alınması, kentlerin ve insan yerleşimlerinin afetlere hazırlanması görevleri arasında bulunan belediyeler toplum sağlığı için iş yapamaz hale getirilmişlerdir.

SONUÇ

Salgın karşısında çaresiz kalan dünyamızda; ülkelerin ve küresel şirketlerin silahlanmaya yaptıkları yatırımların bir kısmı ile dahi insanlığın ivedi yaşamsal gereksinmelerinin karşılanmasının mümkün olabileceği görülmüştür. Bu bağlamda; savaşlara karşı barışı savunmanın önemi bir kez daha anlaşılmıştır.

Kentlerdeki hızlı nüfus artışının olumsuz etkisi, küresel alanda ortaya çıkan tehditlerle (küresel ısınma, doğal afetler, ekonomik kriz vs.) birlikte düşünüldüğünde; kent üzerinde yürütülen çalışmaların ve politikaların önemli ölçüde yenilenmesi ve geliştirilmesi gerektiği gündeme gelmiştir. Fiziksel, çevresel, sosyal ve ekonomik çerçevede kentlerin karşılaşabileceği her türlü tehlike, tehdit ve olumsuz durumla (doğal afetler, yüksek enflasyon vs.) kenti oluşturan dinamiklerin, bileşenlerin koordineli ve kapsamlı bir şekilde mücadele etmesinin sağlanması için, “dirençli kentler” sisteminin kurgulanması gerekmektedir.

Küresel salgın karşısında yaşanan çaresizlik, yeni bir toplumsal düzeni işaret etmektedir. Bilim ve teknolojideki gelişmelerin insanlığın yararına sunulması için; “özgür, demokratik, eşitlikçi ve adil” bir geleceği inşa etmek; insanlığın ortak geleceği için şart olduğu gibi, salgın ve afetlere karşı sağlıklı ve güvenli çevrelerde yaşamak için de bir zorunluluktur.

Ülkemizde yaşadığımız bu olumsuz koşullardan kurtulmak, afetler ve kriz koşullarında başarılı iyileşme süreçleri gerçekleştirmek için TBMM’nin halkın iradesini temsil etmesi ve etkin olması, yerel yönetimlerin, meslek odalarının, akademik kuruluşların, emek örgütlerinin ve tüm ilgili bütün kesimlerin koordinasyonunun sağlanması ve toplumsal dayanışma şarttır.

Bu icerik 89 defa görüntülenmiştir.