MİMARLIK
386
KASIM-ARALIK 2015
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
GÜNCEL

AKP Döneminde Rövanşist Mimari

Ali Uzay Peker, Prof. Dr., ODTÜ, Mimarlık Bölümü

İktidarların varlığını ve gücünü gösterme yöntemlerinden biri olan mimarlık, her yeni gelen yönetimlerle birlikte farklı bir kimliğe bürünebiliyor. 13 yıllık AKP iktidarının kente ve mimariye olan etkilerini inceleyen yazar, yaşanan değişimi “rövanşizm” kavramıyla açıklayarak 20. yüzyılın başında “Batılılaştığı” düşünülen kentlerin yeniden fethedilerek “muhafazakarlaştırılması” hedefiyle hareket edildiğini belirtiyor.

Bu yazı, Türkiye’de 2000’li yıllarda muhafazakâr siyasetin iktidarı aracılığıyla oluşturduğu “kamu mimarisi”ndeki değişimi, dünyada yirminci yüzyıl son çeyreğinde oluşan gelişmeler bağlamında anlamak gerekliliğini vurgular.

Türkiye’de, 1980 öncesi devletçilikten, 1980’de Özal Türkiyesi ile başlayıp, 2000’lerde AKP dönemine uzanan “serbest piyasa ekonomisi”ne geçiş sürecinin kentsel politika ve oluşumlara doğrudan etkisi olduğu açık. Bu dönemde, devletçi kalkınmacılığın aracı olan “ithal ikameci sanayileşme”nin yaşadığı kriz ardından, başta Keynesyen karma ekonomiyi andıran, sonra neoliberalizme bayrak açan bir ekonomik modelde ulusal ve uluslararası sermaye hareketliliği hâkim unsur oldu. Muhafazakârların, daha önce “devletçilik” tabanlı olan ekonomik tercihlerinin 1980 sonrasında liberalizme evrilmesiyle ortaya çıkan yeni siyasi yönelimlerinin sonucu serbest piyasayı desteklemeye başlayan yönetici aktörleri bu modelin merkezinde oldu. M. Thatcher sonrası İngiltere’de olduğu gibi T. Özal’ın yeni muhafazakârlığı ve liberal ekonomi politikası, Batı dünyasının yarattığı küresel dalganın etkisindeydi. Bu etkinin kentsel mimariye yansıması özellikle AKP döneminde gerçekleşti. Bu dönem, “yenileme” girişimleriyle yaratılan yoğun inşa faaliyetleri paralelinde kendi “sembolizasyonunu” oluşturan bir “AKP dönemi kamu mimarisi”nin ortaya çıkmasına tanık olmuştur. Bu mimari küresel eğilimlerle açıklanabilir mi? AKP dönemi kamu mimarisi, yerkürede yirminci yüzyıl sonunda oluşan toplumsal / siyasi / kültürel değişimlerin yarattığı kentsel / mimari ortamın kendine özgü koşullarda oluşmuş bir “yerel yan-ürünü” olarak görülebilir mi?

YÜKSELEN MUHAFAZAKÂRLIK

Özal dönemi ve sonrasının, yirminci yüzyıl sonunda tek kutupluluğa evrilen dünyada “çağ atlama” söyleminin içinden çıktığı küresel kalkınmacılık ve sosyo-ekonomik değişimlerin odağında yeni bir kentsel ortam doğurduğu söylenebilir. Bu ortam ve AKP döneminde şekillenen kamu mimarisi, yüzyıl ortasına damgasını vuran iki kutuplu dünyanın, özellikle bu dünyanın doğusunda hâkim olan “devletçilik” (statism) geleneğinin sosyo-ekonomik modellerine reaksiyon gösteren “yeni rövanşizm”in izlerini taşır. Yeni rövanşizm, Türkiye’nin mimari ortamında, yirmi birinci yüzyıl başında, “millî” içerikli bir kamu mimarisi yarattı, ancak çelişkiler barındırarak. Selçuklu-Osmanlı esinli kamu binaları bir yüzyıl geride, on dokuzuncu yüzyılda Batı’da yaygınlaşan neo-klasik cepheli resmi binalara benziyor. Arkalarında, Türkiye’de hüküm süren neoliberalizme eklemlenen “millîyetçi-muhafazakâr ideoloji”nin olduğu bir gerçek. Hale ve Özbudun’un belirttiği gibi, “AKP’nin ideolojik tavrı, Türkiye’de liberal ve muhafazakâr değerleri birleştirmeyi denerken, hiçbir zaman sabit ve bütünsel bir ideoloji geliştirmeyen merkez-sağ partilerin geleneğinde.”(1) M. S. Birdal da ekonomik liberalizmi sürdüren bir yandan da milliyetçi-muhafazakâr olan iktidardaki öznenin çelişkisini vurgular. Ona göre, AKP’nin “toplumsal uzlaşıyı” Jürgen Habermas’nın vurguladığı “müzakere süreçleri yerine millî değerler üzerine yükselen hoşgörü üzerine kurması muhafazakâr demokrasinin liberal demokrasiyle ayrıştığı en önemli nokta.”(2) AKP’nin Selçuklu-Osmanlı tarzı kamu mimarisi ısrarının arkasında bu çelişkinin yattığını düşünebiliriz. Yani ekonomiye olduğu gibi mimari tasarım alanına da yayılması beklenen liberalizmin bireycilik / çoğulculuk talebini es geçerek, AKP’nin çatısı altındaki çelişkili ideolojik uzlaşıyı “millî değer” yarattığı düşünülen bir devlet mimarisi üslubuyla somutlaştırmak. Bu Özal döneminden bildiğimiz “iki elin tek yumruk olması” gibi, günümüze uyarlarsak liberal ve muhafazakâr iki el. Bu yazı kapsamında, “muhafazakârlık” ve “rövanşizm” iki anahtar kelime olarak anlaşılmalı. Her ikisi de aşağıda inceleyeceğimiz “soylulaştırma”nın aracı kılındı. Son yıllarda yapılan araştırmalar AKP’nin ortaya çıkış sürecini 28 Şubat veya ABD projesi gibi yapay belirleyiciler yerine “Türk sağı”nın evrimleşerek ulaştığı bir nokta olarak küresel kapitalist sistem ve devletin ilişkisi bağlamında değerlendirme eğiliminde.(3) Hatta muhafazakâr kesimin yükselişi artık sadece bir grup sanayici ve muhafazakâr partinin yönetici tabakasının siyasi ve ekonomik etkenlerle yeni roller kazanmasıyla açıklanmıyor. Refah Partisi’nin yükseliş içinde olduğu 1990’lı yıllarda, “orta ölçekli” Anadolu sermayesinin ölçek büyüterek, 1990’lar sonunda kapitalist dünya ekonomisiyle bütünleşerek “Anadolu kaplanları” haline gelmesi, İslam odaklı bir burjuvazinin ortaya çıkmasını da getirdi. Bunun temsilcisi olarak görülebilecek MÜSİAD, laik burjuvazinin temsilcisi TÜSİAD karşısında rekabetçi bir pozisyon kazandı.(4) Cumhuriyet’in “sanayi kenti” projesinin en önemli temsilcisi olan İstanbul’un varoşlarından ve Anadolu’dan yükselen ekonomik hareket İslam yönelimli yeni bir burjuvazinin kent merkezlerine doğru ilerlemesini getirdi. Balkan ve Öncü’nün yaptığı çalışmadan laik orta sınıf gibi İslam orta sınıfının da tüketim odaklı yükselen küresel orta sınıfa katılımını gösterdi. Bunlar da diğerleri gibi bugün etrafı duvarla çevrili villa veya yüksek binalardan oluşan güvenlikli sitelerde oturmakta.(5)

RÖVANŞİZM VE RÖVANŞİST KENT

1980 sonrasında Türkiye siyaset sahnesinde oluşan muhafazakâr hâkimiyet, aynı dönemde dünyaya yayılan neoliberal ekonomi ve siyasetin kentsel alanda yarattığı değişimi Türkiye’ye taşıdı. Bu değişim “rövanşist kent”in temel unsurlarının bu coğrafyada da yayılmasını getirdi. “Rövanşist kent” üzerine 1990’lardan sonra oluşan zengin bir literatür var.(6) Rövanşizmin “yeni kenti” şekillendirirken uyguladığı “soylulaştırıcı”, yani sanayi kentinden arta kalan merkezi bölgeleri değerli gayrimenkul alanlarına dönüştürücü politikaları da çok sayıda yayında incelendi.(7) Muhafazakâr siyasetin 1980 sonrası Türkiye’de güttüğü politikalar ve kamu alanında ortaya çıkan uygulamalarını artık gündelik konuşmalarımızda, bloglarda, dijital ortamlarda ve benzerini “rövanşizm” olarak adlandırır olduk.(8)

“Rövanşist kent” kavramı 19. yüzyılda, Paris’te ortaya çıktı. Rövanşistler (Fransızca: Revanche’dan) ikinci Cumhuriyet’in liberalizmine ve Paris Komünü’nün sosyalist ayaklanmasına karşı çıkan bir grup ulusalcı burjuvaydı.(9) Bu popülist ulusalcılık üzerine temellenen sağ-kanat bir akımdı ve ülkenin yeniden ele geçirilmesini hedeflemişti.(10) Rövanşizm, idealize edilen “altın çağ” ile “beğenilmeyen bugün” arasında ortaya çıkanı, kaybedildiği düşünülen düzenin geri kazanılması için kenara, ikincil konuma itmek olarak tarif edilebilir.

Neil Smith, 1990’larda, on dokuzuncu yüzyıl Paris’indeki rövanşizm ile New York’da ortaya çıkan kent politikaları arasında benzerlik kurmak için “rövanşist kent” tanımını kullanmıştı. Ona göre, 1980’lerden sonra, 1960’ların pozitif ayrımcılığı, paylaşımcılığı ve yoksulluk karşıtı yasaları özendiren ortamına karşıt olarak azınlıklara, emekçi sınıfına, feministlere, çevre aktivistlerine, gay ve lezbiyenlere ve göçmenlere karşı intikam söylemiyle hareket eden burjuva siyasi eliti destekli rövanşizm hareketi başladı.(11) 1960 ve 1970’lerden itibaren uygulanan soylulaştırma (gentrification), 1980’lerdeki küresel ekonomik gelişmeyle gelişmiş kapitalist ülkelerde hız kazandı. New York’un Doğu Yakası’nda bulunan Tompkins Square Park’ın “temizlenerek” soylulaştırma girişimine konu olması, 6 Ağustos 1988’de “Her yer Tompkins Square” sloganıyla yola çıkan bir başkaldırıya dönüştü. Tompkins Square Park, kentsel sınıra yerleşen yeni şehirciliğin simgesi oldu.(12) 1994-2001 yılları arasında, belediye başkanı olan Rudolph Giuliani kentsel çürümenin sorumlusu ilan ettiği evsiz, çekçekci, sokak kadını, dilenci, serkeş ve benzeri grupları NY polisinin “sıfır tolerans” politikası aracılığıyla temizliğe tabi tuttu. N. Smith, rövanşizmin yönetici sınıfı oluşturan dar bir siyaset ve şirket liderleri grubunun seçimi olduğunu belirtir.(13) Smith, F. C. Turner’ın 1893 tarihinde yazdığı Amerika Tarihinde Sınırın Anlamı başlıklı kitabından esinlenerek “kentsel sınır” paradigması içinden bir argüman geliştirdi. Sınır, Turner’ın anladığı gibi vahşi ve uygar olanın karşılaşma noktasıydı. Sınır söylemi, fetih sürecini ussallaştırıp meşrulaştırmaya hizmet etti. Smith’e göre, soylulaştırma sınırı bugün gözüpek öncüler tarafından değil, müşterek sermaye sahiplerinin etkinlikleriyle ilerlemekte. Yeni soylulaştırma sürecinde, Amerika’nın doğusundaki kentler de eski Batı’nın dağları, ormanları, ovaları gibi bir “vahşi ve sınırda olan” imgesine sahip. Soylulaştırma dilinde, “kentsel kovboylar” kentsel sınırın halk kahramanları haline geldi. Bu dönemde, “şehir kovboyu” imgesi dünyada da kült haline geldi. Londra, Kopenhag, Sidney’den Budapeşte’ye kadar başkentlerde, vahşi Batı barları ve diğer sınır sembolleri soylulaştırılan mahalleleri donattı.(14) N. Smith’e göre, yeni kent sınırında doğa, kültür ve siyaset estetize edilir; sanat ve soylulaştırma elele ilerler.(15)

TÜRKİYE’DE RÖVANŞİZM

Rövanşizmin simge niteliğindeki ifade araçları şekil ve içerik değiştirmiş de olsa Türkiye’deki rövanşist kentlerde bunlar mevcut. Doğu bloğunun dağılması ardından, devletçiliğin gerilemeye başlamasıyla önü açılan ulusal ve uluslararası sermaye hareketliliği Türkiye’de 1980’lerde Özal döneminden itibaren etkili olmaya başladı. Özelleştirmelerle artan kamu kaynakları muhafazakâr hükümetler altında, özellikle AKP döneminde kentsel sınırların fethini kolaylaştırdı. ABD’de 1980’lerde görülen hizmet sektöründeki yükseliş İstanbul’a 1990’larda yansıdı. Doğrudan yabancı yatırımlar da bu dönemden sonra artış gösterdi. Öktem’e göre, bu dönemde yapılan “kentsel projelerde genelde kent merkezinde yașayan yoksullar ve düșük gelir gruplarının talepleri dışlandı.”(16) Bu girişimler dünyada, Tokyo Shinjuku, Quito, Mumbai, Paris / Montparnasse, Kopenhag / Christianshavn, Granada / Elhamra, Prag, Rotterdam, Glasgow, Budapeşte, São Paulo ve Rio de Janerio’da görülen “soylulaştırma” girişimlerine benzer. Bunlar, “mutena” semtler yaratılması koşutunda TOKİ yatırımlarıyla kentsel yeniden yapılandırma ikliminde devam etti.(17) (Resim 1)

Yaygın olarak “kentsel dönüşüm” adı verilen, ancak aslında “değişim olduğu” belirtilen “yenileme” girişimleri, bu dönemin belirgin etkinlik alanı oldu.(18) Kentsel yenileme kapsamında, gecekondularda yaşayan büyük kitleler mahallelerinden koparak devlet tarafından inşa edilen toplu konutlarda yaşamak üzere yer değiştirdi.(19) Özel sektör aracılığıyla gerçekleştirilen soylulaştırma projelerinde ise Batı’nın zenginlik ve küreselliği çağrıştıracak metropollerine atıfla Mashattan, Metropol, Viaport Venezia, Brooklyn Park, Toskana Vadisi gibi isimler kullanmak âdet oldu. Ayrıca, eski Türk evi ve mahallesi nostaljisiyle oluşturulan postmodernizmin kalıpçı örneklerinin izindeki Osmanlı mimarisi esinli konut sitelerine Kemer Country, Bosphorus City, Beykoz Konakları, Osmanlı Konakları gibi isimler verildi. İstanbul’da belediyenin aracı olduğu, Sulukule’deki soylulaştırma ise Osmanlı tarzına özenen villalardan oluşan yeni semte verilen “Neslişah ve Hatice Sultan Mahalleleri” adıyla ortaya çıktı. Sitelere verilen değerli taşlar, cennet bahçeleri, lüks, mitoloji, tarih, coğrafya ve doğa temalı, hemen hepsi İngilizce ya da inşa eden tanınmış şirketin “şatafatlı” ismini vadeden adlandırmalar soylulaştırmanın imgelerini kurdu. Türkiye’de, Batıcı soylulaştırma Amerika’ya yani “Batı’nın neoliberal / kapitalist kentine”, İslamî soylulaştırma ise Osmanlı’ya yani “yerel altın çağa” özlemi somutlaştırdı. Bazı projelerde, bu ikisine alternatif, ancak içerik ve mimarisiyle “melez” diyebileceğimiz bir “Türk kenti imgesi” de ortaya çıktı. (Resim 2)

Bozdoğan ve Akcan zengin ve ayrıcalıklı sınıfın korunaklı alanlara çekilmesini küresel alanda görülen “mekânın özelleştirilmesi”nin bir örneği olarak değerlendirir. (20) Bu tanımdan hareketle, “devlet eliyle soylulaştırma” ile “özel sektör eliyle soylulaştırma”nın ifade araçlarının çeşitliliği nedeniyle ayrı kulvarlarda ilerliyor gözükse de özdeş bir sosyo-politik-kültürel çatının yarattığı ideolojik yönelimlerle gerçekleştirildiğini söyleyebiliriz. AKP dönemi kamu mimarisi bahsinde bizi asıl ilgilendiren İslamî soylulaştırmanın tarihî referansını anlamak zor değil. Bu yaklaşım 1980 askeri darbesi ardından kendisini yeniden tanımlayan sağ iktidarın “yerelliğe” atfettiği özel önemle ilişkili. 1989’dan itibaren yayımlanan Türkiye Günlüğü dergisinin en önemli argümanı “yerel-yabancı” karşıtlığı içinde görülen “sağ ve sol” tanımıydı.(21) Dolayısıyla muhafazakâr özne “yabancı” (sol) olanı soylulaştırmak için “yerel” (sağ) olduğunu düşündüğünü aracı kıldı. (Resim 3)

Soylulaştıma sadece projelerle değil yıkım ve restorasyonlarla da somutlandı. İstanbul’da 1980’li yıllarda B. Dalan döneminde başlayan azınlıklarla (yabancı / sol) özdeşleştirilen Tarlabaşı yıkımları, Kayseri tarihî kent merkezinde ve Haliç’te devam etti, 1990’larda İstanbul Cihangir ve Ankara Çukurambar’da başlayan değişim, 2000’lerde İstanbul Galata, Fener-Balat-Ayvansaray, Süleymaniye ve Sulukule’ye sirayet eden soylulaştırmayla nihayetlendi. Tarihî kent merkezlerindeki konut dokusu ve anıtsal binaların restorasyonu projeleri kamulaştırma, el değiştirme ve takip eden ticaret, turizm, kültür ve ziyaretgah (Ankara Hacı Bayram gibi) içerikli soylulaştırmayla sonuçlandı. (Resim 4) Ankara Hamamönü, Ulus Hacı Bayram, İstanbul Sultanahmet (Ramazan) Meydanı gibi örnekler de sayılabilir. Taksim Gezi Parkı bu sürecin son halkasıydı. Ancak girişim, New York Thompson Square’da olduğu gibi oldukça sert bir sivil direnişle karşılaştı.

Türkiye’de 1980’lerden sonra ortaya çıkan kentsel değişim girişimleri, dünyada 1980’lerden sonra görülen ulusal ve uluslararası sermaye tarafından yürütülen “kentsel sınır” fetihlerinin bölgemizdeki örnekleridir. Aslında soylulaştırma girişimlerinin İstanbul’daki başlangıcı 1955, 6-7 Eylül Olayları’dır. Beyoğlu’ndaki azınlıkları hedef alan saldırılar Kıbrıs sorunu gibi güncel siyasi bir nedenle açıklansa bile, gayrimüslimleri hedef alan olaylar kentin azınlıklardan temizlenmesi sonucunu doğurdu. Toplumsal olayların nedenini kimi durumlarda sebep olduğu sonuçlarla açıklamak doğru bir yaklaşım olabilir. Bu örnekte sonuç “Türk ve Müslümanlaştırılan Pera” oldu. Hatta “gecekondulaşma” bile bu gelişimin bir parçası olarak görülebilir. Geçmişi 1950’lere giden, 1980’lerde çıkarılan aflarla meşrulaştırılan gecekondular, Bozdoğan ve Akcan’a göre, şehir periferisinde “kanunsuz bir kent” doğurdu.(22) Bu kentte yaşayan dikkate değer nüfus, 2000 sonrasında iktidarı güçlü bir şekilde ele geçiren muhafazakâr AKP hükümetlerinin oy tabanını oluşturdu. 1960-1980 arasındaki çalkantılı dönemde gerileyen, hatta varoşlaşan Beyoğlu, dindar-muhafazakâr imgelemde İstanbul’un fethedilmesi gereken “Batı” olma konumunu devam ettirdi. Benzer bir konum “Gavur İzmir” imgesinde de saklı. 1980 sonrası sıklıkla dillendirilen “Taksim’e cami” talebi muhafazakâr kimliklendirme girişimi olarak gündeme getirildi. 2000’lerde, İslamî kesimde, hakkında Osmanlı İstanbul’unu tahrip ettiği yargısı yaygın olan Proust’un parkının yıkılarak yerine harekât ordusunun yıktığı “kaybedilen kale” Taksim Topçu Kışlası’nın yeniden inşa edilmesi planı, geçmişin yeniden canlandırılarak kentsel sınırın yeni fethinin sonuçlandırılması girişimiydi. Opera binasının işlevsizleştirilmesi buna eşlik etti. İstanbul’un İslamî içeriği olan alanlarının neredeyse gül suyuyla yıkanmış gibi olmasına rağmen, fethi henüz tamamlanamayan Gezi Parkı’nın içler acısı durumu bu açıdan nedensiz değil. İstanbul’un fethini canlandıran Panorama 1453 Fetih Müzesi; bilimi ne yazık ki bir dinî adlandırmayla zaman, mekân ve kültürle sınırlayan Gülhane Parkı’ndaki İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi; yoğun bir şekilde restore edilen Osmanlı camileri; Sultanahmet Meydanı’nda kurulan Ramazan çadırları; Lale Devri’nin her yıl yeniden canlandıran Lale festivalleri; Ankara’da kent kapıları, saat kuleleri, Keçiören Estergon Kültür Merkezi; Hacı Bayram’daki “hac” temalı ticari mekânlar; Keçiören’de İslam mimarisi esinli binalar ve benzeri kentsel peyzaja yerleştirilen “yeniden fetih” simgeleri.(23)

KAMU MİMARİSİNDE RÖVANŞİZM

Türkiye’de AKP döneminde yukarıdaki değişimlere eşlik eden Selçuklu-Osmanlı esini olduğu iddia edilen bir kamu mimarisi oluşturuldu. Bu mimarinin buraya kadar çizdiğimiz genel çerçevenin içinde, dünyadaki soylulaştırma girişimlerinin bir parçası olarak gerçekleştiği bir gerçek. Yukarıda, bu durumun aynı zamanda ideolojik bir çelişkiyi (muhafazakâr / liberal) yansıttığını da belirttik. B. Silverstein Türkiye’de “özgürlükçü” Müslümanların temelde devletçi Kemalist düzene karşı olma eğiliminde olduğunu belirtir.(24) Literatürde, egemen olan kamuya karşı kendi sınırlarını çizebilen ama ona tabi konumda olan kültürel boyut “karşı-kamu” (counterpublic) olarak kuramsallaştırılır.(25) AKP’nin İslam tabanlı milliyetçi-muhafazakârlık ve ekonomik neoliberalizm hamuru kendine özgü bir “karşı-kamu” doğurdu. Selçuklu-Osmanlı esintili kamu mimarisi, bu karşı-kamunun, yönetim erki ve kentsel sınırları ele geçirmesinin simgesi olarak görülebilir.

Tarihte “Osmanlı mimarisi” tanımı 1873 Viyana Dünya Sergisi için hazırlanan “Usûl-i Mimari-i Osmanî” ile ortaya çıktı. “Selçuklu mimarisi”de yine on dokuzuncu yüzyıl sonu tarih anlatılarının bir tanımı. Her ikisi de üniversitelerde yapılan ve yapılmakta olan bilimsel yayınlarda bile yoğun bir “millî” içerik kazandı. Dolayısıyla AKP tüzüğünde belirtildiği şekilde “kökü mazide [...] milletinin temel değerlerine sahip çıkan” AKP’nin muhafazakâr siyasetçi ve bürokratlarının “yeniden fethedilen” sınırlar için bulabileceği en iyi anıtsal simge Selçuklu-Osmanlı mimarisi olabilirdi.(26) (Resim 5, 6) Bu simgenin Osmanlı-Selçuklu mimarisine benzeyip benzememesi pek önemsenmemiş olmalı. Bir kaç mimari biçim, örneğin sivri kemer gibi I. ve II. Millî Mimarlık döneminin pek sevdiği bir genel Türk-İslam mimarisi hatırlatıcısı kalıp biçim, ayrıca portal ve bazen de eyvan yeterli olmuş. Bu kalıp hatırlatıcılar son derece yararlı birer araç. Amaç, fethedilen sınırları ve Kemalistlerden alınan rövanşı mümkün olan en doğru şekilde somutlaştırmak. Bu kamu mimarisinin çeşitli örnekleri arasındaki özdeşlik bir “sınır / perde” yaratıyor. N. Göle’ye göre, “örtünme İslamîleşmeyi bireysel bir eylemle bir gerçek haline getirir, ama bireyciliği kabul etmez.”(27) Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın mimari kabuğu benzer bir kapama / kaplama ediminden hareketle kadının örtünmesini (tesettür, hicab) çağrıştırıyor. Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın S. H. Eldem, Mimar Kemaleddin ve diğer mimarların millî mimari geleneğindeki yapılarından esinlenilerek kotarılan cephelerinin bireyi ortadan kaldıran “anonim örtüsü”nün İslamî bakış açısından yadırgatıcı bir yönü olmadığı gibi aksine talep edilen bir durum olduğu açık. Aslında muhafazakâr düşünce “ilerleme”, “kalkınma”, “büyüme” gibi kavramları Batıcı, Kemalist, modernist varsayımlar sayarak, reddeder.(28) Bu reddiyenin “ekonomik büyüme” ile uzlaştırılması daha önce sözünü ettiğimiz çelişkili ideolojinin bir tezahürü. Mimari proje üretiminde, modernistlerin tasarım tarihindeki gelişim içinden bakarak önemsedikleri “avangardizm”, AKP’li muhafazakâr özne için dinî püritanizm açısından reaksiyon gösterilmesi gereken, onaylanmayan bir duruş. Aslına bakılırsa S. Bozdoğan’ın işaret ettiği gibi “modern mimari” Türkiye’de tümden “Cumhuriyetçi projenin taşıyıcısı” olarak görüldü.(29) Dolayısıyla kanımızca bugün gördüğümüz Selçuklu-Osmanlı esintili kamu mimarisi “modern mimarinin reddiyesi”ni temsil eder denebilir. S. Bozdoğan’a göre, 1930’larda modernist estetik, propaganda işlevi ile halk evleri, sergi evleri ve benzeri aracılığıyla uygulanmıştı.(30) Bugün adalet sarayları, müftülük binaları, emniyet teşkilatı hizmet binaları, okul binaları ve benzeri kamu yapılarının benzer bir Kemalist Cumhuriyet karşıtlığının propaganda işlevi yadsınamaz.

Ak Parti’nin 2023 Türkiyesi hedeflerinde Geleneksel Sanatları Destekleme Programı (GSDP) dışında sanat ve mimari gelişim öngörüsü bulunmaz.(31) Bu sanat politikası altında, tamamen ve sadece “simgeleşen” kamusal mimarlık, fethedenlere “zafer” duygusu yaşatmak, fethedilenlere de tedirginlik kaynağı oluşturmak için oluşturuldu. Ankara’nın eski zafer taklarını anımsatan kapıları manzarayı tamamladı.(32) (Resim 7, 8) Onlar aslında birer kapı değil fethedilen “kentsel sınırların zafer anıtları”. Kente giren ziyaretçiye yeniden kazanılan “İslâm diyarı”na ulaştığı mesajını veren kozmik sınırlar. Bu kapılar olsa olsa “laik(çi) Türk” (şimdilerde “beyaz Türk”) dedikleri kent sakinlerini rahatsız eder. Ancak onlar Ankara’da Çankaya, Ümitköy, Çayyolu, İstanbul’da Ataşehir, Maslak ve benzeri kent dışı semtlerde (yani lüks varoşlarda) yaşayan “laik millet” olarak artık merkezin pek de umurunda değil gibi; ya da muhafazakârların vermek istedikleri izlenim bu. Silverstein’ın belirttiği gibi, 1980 sonrasındaki liberalizasyon sürecinde daha önce marjinal kalan grupların heterojenleşen yeni toplumun üyeleri haline geldiğini görüyoruz.(33) Bu kez muhafazakârların Kemalistleri Osmanlının “gayrimüslim milletleri”nden biri gibi, “laik millet” olarak marjinalize etmeye çalıştığı bir gerçek. Ancak demokratik yapısını koruyan toplumda her iki grup da siyasi ve sivil toplum örgütlenmeleri ile oldukça güçlü. Birbirlerini medya aracılığıyla küçümsemeleri aslında birbirlerinin gücünden çekinmelerinden dolayı. Eskiden beri, Ankara’da Kızılay / Hacı Bayram, İstanbul’da Fatih-Harbiye / Kadıköy “karşıtlığı imgesi” toplumsal gruplaşmalardan devşirildi, ancak bunların da merkez ve çeperlerinde yin-yang gibi gri alanları, karşıt iç-odakları bulunmakta. AKP’nin kamu mimarisinin bu denli kalıpçı ve simgesel olmasının bir nedeni de ona oldukça keskin muhalefette bulunan kesimlerin ideolojilerine karşı egemenlik belirtisi kaleler kurma isteğinden kaynaklanıyor olmalı. (Resim 9)

SONUÇ

Amerika’da öncü göçmenler tarafından fethedilen Batı Amerika’ydı (Wild West). Türkiye’de Batı (önce Anadolu sonra Avrupa), Müslümanlar tarafından on bir-on yedinci yüzyıl arasındaki uzun bir süreçte fethedildi; yirminci yüzyıl sonunda Atatürk Türkiyesinde, muhafazakâr özne tarafından “Batılılaştığı” düşünülen kenti yeniden fethetme girişimiyle tezahür eden bir “yeni fetih” hareketiyle karşı karşıyayız. Amerika’da vahşi bir diyarın fethedilmesi olarak algılanan Batı’nın fethi, Türk-İslam fethinde, çok daha karmaşık bir hal alır. On altıncı yüzyıl fetihleri Osmanlı için küffarın İslamlaştırılması, yani uygarlaştırılmasıydı. Yirminci yüzyıl sonundaki kentsel sınırların fethinde de fethe bir “doğru”nun eşlik etmesi gerekirdi. Burada, bir tavır, davranış, yönelim olarak “doğru”yu kastediyoruz.(34) Yoksa İslamî spiritüalizmin kamusal alanında Silverstein’ın dikkat çektiği gibi asıl “iyilik” merkezdedir.(35) “Doğru olma”, “doğru davranma”, Orta Doğu ve Afrika’nın ‘ezik’ Müslümanlarına arka çıkmak, Kemalist-laiklerin sırt çevirdiği iddia edilen “siyah” Türkleri çeşitli sosyal yardımlarla, TOKİ konutları, sağlık hizmetleri, nitelikli belediyecilik gibi imkânlarla kendilerine bağlamakla meşruluk kazanabilirdi. Yani Batı aracılığıyla uygarlaşmış beyaz Türklerin ihmal ettiği düşünülen “siyah olana” karşı “iyi” olup, “doğru” davranarak. Tabii karşılığında daha muhafazakârlaşmış bir toplum beklentisiyle. Sonuçta, iktidar aracılığı ve hizmet politikalarıyla sınırlara yerleşen AKP önce surlarda delikler açtı, sonra kendi kalelerini yarattı.(36) Fethettiği kaleleri de kolay kolay geri vermeyeceğini 2023 vizyon beyannamesi ifade eder: “Muhafazakârlığın geleneksel yapıyı totaliter devrimci müdahalelere karşı koruyan ve tarihi kazanımları geleceğe yansıtmaya çalışan potansiyeli önemlidir.”(37) Bu kaleler, içinde sosyo-politik şartlara uyum gereğinin doğurduğu pragmatizmin çelişkilerini barındıran, İstanbul’un fethine dek geri götürülebilecek İslam biraderliği ve onun yeniden tanımlanan “fetihçi ideoloji”sine dayanan bir iktidarın ifade araçlarıdır. Muhafazakârların İslamî yöneliminin “Batıcı modernleşmenin vaadlerine öfke kaynaklı modernizm eleştirisi” olduğu söylendi.(38) Dolayısıyla sembolleştirdikleri günlük kullanım nesneleri bu eleştirinin ifadeleri olarak görülebilir. Daha önceki bir yazımda “kovboy şapkası ve fes benim için farklı şeyleri çağrıştırmıyor” ifadesini kullanmıştım.(39) Bu çalışmayı yapmadan önceki bu düşüncemi burada da tekrarlayabilirim. Bu tespitim, ABD’de kentsel sınırları yeniden ele geçiren neoliberal öznenin kovboyluğa özentisinin Türkiye’de “fatihliğe özentiye” karşılık geldiğini gösteriyor. İstanbul’da inşa edilen ikinci Boğaziçi köprüsüne “Fatih” adının verilmesi hem 1980 sonrasındaki soylulaştırma sürecinin başlangıcını, hem de “yeniden fethedenleri” işaret etmesi anlamında dikkat çekici.

Yukarıda AKP dönemi kamu mimarisinin 1980 sonrası küresel ve yerel soylulaştırma girişimlerinin uzantısı olarak algılanması gerektiğini belirttik. Bu mimarinin son yükselen ve en anıtsal temsilcisi olan Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın yer seçimi bu açıdan oldukça anlamlı. CS’nın eski Ankara’ya yakın, Ortaçağ kentlerine benzer bir site oluşturmak üzere, Kemalist devletçi kalkınmacılığın simgesi AOÇ soylulaştırılarak inşa edildiği bir gerçek. Onun on dokuzuncu yüzyıl sonu yirminci yüzyıl başı I. Millî Mimarlık dönemi mimarlığının Ecole de beux-arts esinli Osmanlı taklidi mimarisi, Hacı Bayram, Kale ve Hamamönü’nde gerçekleşen restorasyon faaliyetinin bir uzantısı. Çankaya’daki Pembe Köşk ve ek binaları “soylulaştırılan kentsel sınır”dan hem mesafe hem içerik hem de üslup açısından ne kadar uzaksa, yeni Saray yapısı ona o denli yakın. Sıhhiye’de, eski ve yeni Ankara’nın soyut sınırını oluşturduğu söylenen Hitit Güneşi içindeki geyik heykelinin boynuz tarafında, yani daha önce Kemalistlerin (ironik bir şekilde) “millî”leştirip, “çağdaş”laştırıp, terkettiği,(40) bugün fazla direnmeden teslim alınan Ulus’a pek yakın. (Resim 10)

NOTLAR

1. Hale, William; Özbudun, Ergun, 2010, Islamism, Democracy and Liberalism in Turkey: The Case of the AKP, Routledge, Londra, s.26.

2. Birdal, M. S., 2015, “AKP İktidarında İdeoloji ve Hegemonya”, Marka, Takva, Tuğra: AKP Döneminde Kültür ve Politika, (der) Kemal İnal, Ulaş Başar Gezgin, Nuray Sancar, Evrensel Basım, İstanbul, s.53.

3. Yaşlı, Fatih, 2010, “Bir Uzlaşmanın Tarihçesi: Türk Sağı, Devlet ve AKP”, AKP ve Liberal-Muhafazakar İttifak, (der.) Çağdaş Sümer, Fatih Yaşlı, Tan Kitabevi, Ankara, s.208.

4.Gürsel, Burak, 2015, “Islamism: A Comparative-Historical Overview”, The Neoliberal Landscape and the Rise of Islamist Capital in Turkey, Berghahn Books, Oxford, s.13.

5. Balkan, Erol; Öncü, Ahmet, 2015, “Reproduction of the Islamic Middle Class in Turkey”, The Neoliberal Landscape and the Rise of Islamist Capital in Turkey, Berghahn Books, Oxford, s.198.

6. En önemli örnek: Smith, Neil, 1996, The New Urban Frontier: Gentrification and the Revanchist City, Routledge, Londra. Ayrıca Antipodeve Urban Studies’de konu üzerine çıkan makaleler.

7.Smith, Neil, 2002, “New Globalism, New Urbanism: Gentrification as Global Urban Strategy”, Antipode, cilt:34, sayı:3, ss.427-450. Rowland Atkinson and Bridge, Gary (der.), 2011, Gentrification in a Global Context: The New Urban Colonialism, Routledge, London, ss.18-38. Şen, Besime, 2011, “Kentsel Mekanda Üçlü İttifak: Sanayisizleşme, Soylulaştırma, Yeni Orta Sınıf”, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi , sayı:44, ss.1-21. Özkan, Miray, 2011, “İstanbul'da Kültür ve Sanat İçerikli Kent Politikaları”, skop dergi, sayı:1.

8. Örnek olarak: Tanyeli, Uğur, 2012, “Rövanşçı Politikanın Ürünü”, arsiv.gercekgundem.com/?p=474670, [Erişim:15.10.2015]. Adanalı, Yaşar Adnan, 2015, “AKP Döneminde Şehirler, Kentsel Dönüşüm ve Mimari: Mekânsallaşan İktidar, İktisat ve İtirazlar”, Marka, Takva, Tuğra: AKP Döneminde Kültür ve Politika, (der) Kemal İnal, Ulaş Başar Gezgin, Nuray Sancar, Evrensel Basım, İstanbul, ss.121-122.

9. Slater, Tom, 2009, “Revanchist City”, The Encyclopedia of Urban Studies, (der.) Ray Hutchison, Sage.

10. Smith, 1996, s.43.

11. Slater, 2009.

12. Smith, 1996, ss.3-7.

13. Smith, Neil, 1998, “Giuliani Time: The Revanchist 1990s”, Social Text, sayı:57, s.16.

14. Smith, 1996, s.10.

15. Smith, 1996, ss.14-17. Sanat sektörünün “soylulaştırma / mutenalaştırma” aracı kılınması durumuna Türkiye’den benzer bir örnek için bknz. Özkan, 2011.

16. Öktem, Binnur, 2006, “Neoliberal Küreselleșmenin Kentlerde İnșası: AKP’nin Küresel Kent Söylemi ve İstanbul’un Kentsel Dönüșüm Projeleri”, Planlama, sayı:2, s.60, s.62.

17. Şen, 2011, s.11.

18. Türkiye’de soylulaştırma üzerine çalışmalara birkaç örnek: Planlama, sayı:2006/2, dosya konusu: Kentsel Dönüşüm. Dosya, sayı:1 ve 2, dosya konusu: Kentsel Dönüşüm Tartışmaları. Armatlı Köroğlu, Bilge; Yalçıner Ercoşkun, Özge, 2006, “Urban Transformation: a Case Study on Çukurambar, Ankara”, G.U. Journal of Science, cilt:19, sayı:3, ss.173-183. Sakızoğlu, Nur Bahar, 2007, “Impacts of Urban Renewal Policies: the Case of Tarlabaşı-Istanbul”, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, ODTÜ FBE, Ankara. Şen, 2011.

19. Bozdoğan, Sibel; Akcan, Esra, 2012, Turkey: Modern Architectures in History, Reaktion Books, Londra, s.245.

20. Bozdoğan; Akcan, 2012, s.258.

21. Sönmez, Erdem, 2010, “Yeni-Osmanlıcılık: Özal Dönemi Organik Aydınlarının AKP’ye Bıraktıkları Miras”, AKP ve Liberal-Muhafazakar İttifak, (der.) Çağdaş Sümer, Fatih Yaşlı, Tan Kitabevi, Ankara, s. 364-365.

22. Bozdoğan; Akcan, 2012, s.238.

23. Keçiören için bknz: Öz, İrem, 2014, “Spatial Representations of Ideology and Politics in Urban Scene: Keçiören Example”, Ankara Araştırmaları Dergisi, cilt:2, sayı:2, ss.131-58.

24. Silverstein, Brian, 2011, Islam and Modernity in Turkey, Palgrave / Macmillan, New York, s.197.

25. Silverstein, 2011, s.197.

26. AKP tüzüğü için bknz: www.akparti.org.tr/site/akparti/parti-tuzugu, s.5. [Erişim:15.10.2015]

27. Göle, Nilüfer, 1997, “The Quest for the Islamic Self within the Context of Modernity”, Rethinking Modernity and National Identity in Turkey, University of Washington Press, s.90.

28. Gülalp, Haldun, 1997, “Modernization Policies and Islamist Politics in Turkey”, Rethinking Modernity and National Identity in Turkey, University of Washington Press, s.58.

29. Bozdoğan, Sibel, 1997, “The Predicment of Modernism”, Rethinking Modernity and National Identity in Turkey, University of Washington Press, s.135.

30. Bozdoğan, 1997, s.138. Ayrıca bknz Bozdoğan, Sibel, 2012, Modernizm ve Ulusun İnşası: Erken Cumhuriyet Türkiyesi’nde Mimari Kültür, (çev.) Tuncay Birkan, Metis, İstanbul, s.319. Bozdoğan, AKP öncesi dönemin şafağında, 2000’de yazdığı bu kitabında, “‘Kemalistler’ ve ‘İslamcılar’ arasındaki kutuplaşmanın yeniden canlandığı” bu “kritik anın özgürleştirici bir yanı da var” diyerek, “mimariye milli kimlik gibi büyük bir mesajın taşıyıcısı olarak değil de mimariolarakbakmak nihayet mümkün olabilir” diyor (s.323). Geçen zaman bize bunun mümkün olamadığını gösterdi.

31. “Sanatın desteklenmesine ve yaygınlaştırılmasına destek!”, www.akparti.org.tr/site/hedef/2138/sanatin-desteklenmesine-ve-yayginlastirilmasina-destek [Erişim: 15.10.2015]

32. Bu konuda bknz: Peker, Ali Uzay, 2014, “Ankara Kent Kapıları Neyin Zaferi?”, Arkitera.

33. Silverstein, 2011, ss.182-183.

34. N. Göle, İslamî “doğruluğun” cemaat otoriterliğine dönüşme riski olduğunu belirtmiştir: Göle, 1997, s.92.

35. Silverstein, 2011, s.135.

36. N. F. Kısakürek’in şu dizeleri ilginç: “Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes, Ey kahbe rüzgâr, artık ne yandan esersen es.”

37. 2023 Siyasi Vizyon”, www.akparti.org.tr/site/akparti/2023-siyasi-vizyon#bolum_ [Erişim: 15.10.2015]

38. Gülalp, 1997, s.54.

39. Peker, Ali Uzay, 2013, “Başında Fes Olan Beyaz Tavşan”, Radikal 2, 27.01.2013.

40. Erken Cumhuriyet dönemindeki “milliyetçilik” Ulus semtini Millî mimarlık dönemi yapılarıyla kuşattı. Bunun “soylulaştırma” olup olmadığını yeni araştırmalarla tartışmak gerekir. Ziraat Bankası binası inşası için yıkılan Kızılbey Külliyesi için bknz Erdoğan, A., 2004, Unutulan Şehir Ankara, Akçağ Yayınları, Ankara, ss.101-111.

 

Bu icerik 2636 defa görüntülenmiştir.