MİMARLIK
386
KASIM-ARALIK 2015
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
MESLEK ETİĞİ

Etik ve Mimarlık Tartışmaları: Meslekte “Hal ve Gidişat” Üzerine Değinmeler

Arif Şentek, Mimar

Oldukça önemsediğimiz “etik” kavramı, “yapabilir olmak” ile “yapma”nın arasındaki farka ve birinin diğerini meşru kılıp kılamayacağına dikkat çekiyor. Güncel tartışmaları odağına alan yazar, meslek etiğini soyut kavramlar üzerinden tartışmak yerine konuyu daha basit terminolojilerle ele almayı tercih ediyor ve bir zamanlar ilkokul karnelerindeki “ahlak” notu değerlendirmelerine verilen ad üzerinden değerlendirmelerini sunuyor: “Hal ve Gidişat”

Çevremizde etik konusunda dile getirilen görüşleri ana çizgileriyle gruplandıracak olursak “çok genelci” ve “çok özelci” iki uç görüyoruz. Genelciler felsefenin bir dalı olarak “ahlak felsefesi” üzerinde yoğunlaşıyorlar. Onlara göre meslek alanlarına yönelik farklı etikler, yani “meslek etikleri” yoktur, genel bir etik vardır. Bu genelliği ile etik belirli bir meslek ve meslek insanlarıyla, örneğin mimarlık ve mimarlarla sınırlandırılamaz bütün insanları kapsar. Özele ilişkin görüş geliştirenler ise belirli bir meslek alanındaki davranışları irdeliyor ve giderek bir meslek ahlakının kurallarını belirleyecek normlar getirmeye çalışıyorlar. Ziya Tanalı’nı deyimiyle neredeyse ceza kanununa benzer maddeler sıralamaya girişiyorlar.(1) Bu arada hatırlayalım Mimarlar Odası’nın da yıllar önce kabul edilmiş ve halen yürürlükte olan 9 maddelik bir “Mesleki Davranış Kuralları Yönetmeliği” var. (Yönetmelik, normatif kurallar içerse de kuşkusuz ceza kanununa pek benzemiyor ama günümüzde karşılaşılan olaylar üzerinden gidilerek işlerliği mutlaka genişçe gözden geçirilmeli, yorumlanmalı.)

Yukarıda sözünü ettiğim genelden özele iki uç yaklaşıma iyi bir örnek, bir süre önce TMMOB’de etik konusunda yürütülen bir çalışmada ortaya çıkmış. Anlatılanlara göre tartışmalar, “Eğer bir mühendis veya mimar mesleğini uygularken ahlaki kurallara uyuyor ama eve gidince karısını dövüyorsa ne demeli” diye özetlenebilecek bir noktada tıkanmış. Bir grup “Önemli olan insanlık, meslek sonra gelir” gibi genel bir yaklaşımı savunurken diğer bir grup “Biz, meslek örgütüyüz, evde yaptığı bizi ilgilendirmez” diye çalışmayı terk etmiş.

Sanırım etik konusunda iki uca savrulmada bir “ifrat ve tefrit” durumu var. Oysa “genelci” ve “özelci” yaklaşımlar hiç de birbirine karşıt değil. Ahlaki konuların ve bu arada meslek ahlakının (veya meslek etiğinin) genel ahlak felsefesi (yani etik) ile birlikte bir bütün oluşturacak biçimde düşünülmesi doğru olmaz mı?(2)

Felsefecilerin “meslek etiği” konusunu görmezden geldiklerini söylemek yanlış olur. Bu konuda yoğunlaşan ve eser veren felsefeciler var. Örneğin, Türkiye Felsefe Kurumu’nun 20 yıl kadar önce düzenlediği ve açış konuşmasını İoanna Kuçuradi’nin yaptığı “Felsefi Etik ve Meslek Etikleri” semineri bu konuda çok yararlı bir kaynak.(3)

Şimdi günümüz koşullarında etiği ve meslek ahlakını düşünmenin, tartışmanın zamanı mı diyebilirsiniz. Anayasanın rafa kaldırıldığı, neredeyse iç savaş ortamının yaşandığı bir ülkede böylesi tartışmalar çok naif mi kalıyor? Tam tersi, bu tartışmaların çatışmalı koşullarda yeni bir içerikle, farklı bir yaklaşımla daha ayrıntılı irdelenmesi gerekiyor. Sonuçta “biz insanlığımızı yapalım” ve “karanlıktan yakınacağımıza bir mum da biz yakalım” diyelim.

ETİK, ESTETİK VE TOPLUMSAL SORUMLULUK

Belki de kafiye tutturduğundan olacak nedense “etik” denildiğinde bazı meslektaşlarımızın aklına hemen “estetik” geliyor. Hatta bu yakınlarda bir mimarlık okulunda hocanın öğrencilere “Mimarın etik bir sorumluluğu varsa, o da estetik bir kaliteyi yaratma zorunluluğudur” dediğini duydum. Biraz fazla kısıtlayıcı, eksik bir “etik” anlayışı değil mi? 1970’lerde baş gösteren postmodernist saldırının tahripkâr söylemlerini akla getiriyor. Mimarın tek sorumluluğunun “estetik” kaygılar olması gerektiğini söylemek bizi antik Yunan’dan da geriye götürüyor. Vitruvius’un “utilitas, firmitas, venustas” (kullanışlılık, sağlamlık, güzellik) tanımına yeniden bakmakta yarar var. Estetik teklemesi, 2000 yıl önce Vitruvius’un mimarlığı üzerine oturttuğu üç bacaktan ikisini koparıp atıyor.

Geçen yüzyılın son çeyreğine egemen olan ve bugün de etkisini sürdüren neoliberal politikaların ve bu politikalara paralel postmodernist yaklaşımların mimarlıktan götürdüklerine tepki olarak meslekte toplumsal sorumluluk konusu yeniden ağırlık kazandı. Meslek etiğinde toplumsal sorumluğu vurgulayan yeni görüşler ortaya çıktı. Sınırlı sayıda kişilerin oluşturduğu girişimlerin yanı sıra, UIA, ACE gibi uluslararası meslek örgütlerinde ve ulusal kesimlerde (örneğin İngiltere’de RIBA, Yunanistan’da SADAS) belirli dönemlerde bu doğrultuda çıkışlar görüyoruz.

Mimarlıkta “toplumsal sorumluluk” konusu bizim için yeni bir şey değil. Mimarlar Odası’nın 60 yıllık “utkan geçmişi”(4) bütünüyle toplumsal sorumluluğu hedef almaktaydı. Oda’nın bu tutumuyla dünya mimarlık meslek örgütleri içinde özgün, farklı bir yeri var. “Mimarlar Odası Toplum Hizmetinde” ve sonrası “Mimarlar Toplum Hizmetinde” sloganları Oda ve meslek pratiğinde bugün de farklı yoğunluklarda etkisini sürdürüyor. (Galiba güncel gelişmeleri dikkate alarak bu doğrultuda yeniden bir durum değerlendirmesi yapmaya ihtiyacımız var.)

Mesleğimizle ilgili toplumsal sorumluluk konusunda çalışan uluslararası örgütlerden biri de 1988’de kurulmuş olan “Uluslararası Toplumsal Sorumluluk İçin Mimarlar, Tasarımcılar, Plancılar” örgütü, kısa adıyla ARC●PEACE. Az sayıda gönüllüyle çalışan bu örgütün ilginç etkinlik öyküleri var. ARC●PEACE’in değişik ülkelerde ulusal örgütlenmeleri de bulunuyor. Türkiye’den nedense biz pek ilgi göstermedik bu örgütlenmeye.(5)

ARC●PEACE’in geçen yıl yayımladığı “Farklı Politik Sistemlerde Mimarlık ve Planlama” başlıklı önemli bir derleme var. Değişik ülkelerden on beş yazarın makalelerinden oluşan bu derlemenin bir bölümü “Mesleki ve Kişisel Etik” başlığını taşıyor. Yıllardır Mimarlar Odası çevresinde dile getirilen görüşlerle uyum içinde olan ve bu görüşlerin geliştirilmesine, ayrıntılandırılmasına mutlaka katkısı olacak sözkonusu çalışma umarım gecikmeden Türkçeye kazandırılabilir.(6)

GÜNLÜK YAŞAMIMIZDAN VE DAHA KOLAY ANLAŞILABİLİR BİR DİLLE

Felsefeye yatkın bir toplum değiliz. Bir zamanlar liselerde haftada bir iki saat verilen felsefe dersleri de çoktan kaldırıldı. Bugün insanların meramını “sosyal medya”da sınırlı sayıda kelimelerle anlattığı bir ortamda soyut kavramlarla derinlemesine tartışmalar kolay kolay izlenmiyor. İşi biraz daha yalınlaştıralım ve ilkokula kadar gidelim. Şimdi öğrencilere karnelerinde verilen “ahlak” notuna bir zamanlar “hal ve gidişat” deniyordu.(7) Gelin “etik”, “meslek etiği” veya “meslek ahlakı” diye genel sözlerle yetinmeden günlük yaşamımıza odaklanalım ve meslekteki “hal ve gidişat”a nasıl bakabileceğimizi düşünelim.


Ele alabileceğimiz konulardan biri meslek pratiğinde “haksız rekabet” olmalı. “Haksız rekabet” neredeyse son 10 yıldır Mimarlar Odası Olağan ve Olağanüstü Genel Kurullarının vazgeçilmez ama üzerinde konuşulamaz bir gündem maddesidir. Kimileri ücret tarifesinin altında ücret alanları haksız rekabet yapmakla suçlamakta ve haklarında Odaca cezai işlem yapılmasıyla bunun önlenebileceğini düşünmektedir. Kimileri de sorunu meslek ve ülke ölçeğinde genelleştirerek, her alanda haksız rekabet var demekle yetinmektedir. Oysa konu, mesleği uygulamada karşılaşılan başlıca sorunlardan biridir ve daha derinlemesine irdelenmesi gerekir. “Haksız rekabet” yeni kurallar koyarak veya cezai işlemler uygulayarak önlenebilir mi? Bu ayrı bir tartışma konusu ama soruna bir de “meslek etiği” açısından bakmakta yarar var. Kullanılması meslek topluluğunca hoş görülmeyen, doğru olmayan yolları kullanarak iş alan, iş yapan bir mimarın, “ayıp ettiği” her fırsatta ayrıntılarıyla ortaya konulmalıdır. Bunu yapmazsanız olay kanıksanıyor ve alışkanlık halini alıyor.

Böylesi halleri bıçak gibi kesemezsiniz ama birilerinin ayrıntılara inerek sürekli ve uyarıcı “vaazlar” vermesi gerekiyor. Meslek topluluğuna yönelik yayın organları, özellikle meslek örgütleri ve sosyal medya bu iş için en uygun ortamlar. Ne var ki bugün bu ortamlarda sözünü etiğimiz anlamda “vaaz” verenlere pek rastlayamıyoruz. Konuşanlar, yazanlar da nedense işi elit düzeyde bir entelektüel tartışma havasında ele almayı tercih ediyorlar.

BİR “HAVUZ PROBLEMİ” VE “ÖRGÜTSEL ETİK”

Bazen “haksız rekabeti” engelleyeceğiz diye getirilen çözümler de yeni etik sorunlara yol açabiliyor. Örneğin, bir süre önce bazı kentlerde yerel örgütlerin inisiyatifiyle başlatılan “havuz uygulaması” böyle sonuçları, sakıncaları içeriyordu. Eşitlikçi, kolektif bir sistem gibi görünüyor ilk bakışta. Uygulamada, kentte yapılan bütün projelerden alınan ücretler bir havuzda toplanıyor ve toplanan para kentteki bütün mimarlar arasında eşit dağıtılıyor. Bunun en azından tasarım kalitesi açısından “haklı” bir rekabeti kısıtladığını, mimarlık hizmetlerinde haksız bir tekel yarattığını, başka kentlerden hizmet verecek mimarlara engel getirildiğini öncelikle belirtmek, meslektaşlara ayrıntılarıyla açıklamak gerekir.(8)

Haksız rekabetin önemli bir nedeni olarak gösterilen “Asgari Ücret Tarifesi”ne uyulmaması konusu, genellikle Odaca belirlenmiş kurallara aykırı hareket diye nitelendiriliyor. Ancak bu kuralların, tarifenin nasıl belirlendiği hiç tartışılmıyor. Meslek pratiğinin bu kesimindeki maddi koşulların, gerçek proje maliyetlerinin ne olduğu, uygun kâr oranın ne olabileceği üzerinde durulmuyor. Burada Mimarlar Odası açısından bir “örgüt etiği” tartışması çok yararlı olacaktır.

Mimarlar ve mimarlık mesleği Türkiye’de hem “unvan” hem de “mesleğin uygulanması” açısından yasal koruma altına alınmıştır. Meslek alanındaki uluslararası araştırmalarda önemle vurgulanan bu iki kriter, değişik ülkelerde farklıklar göstermektedir. Bazı ülkelerde böyle bir koruma yoktur. Bizde herkes kendine “mimar” diyemez, bir mimarlık okulunu bitirmiş olmak gerekir ve her önüne gelen yapı ruhsatına esas olacak proje yapamaz, Odaya kayıtlı olmak gerekir. Cumhuriyet döneminde 60-70 yıl önce tanınan bu haklar mimarlarla birlikte meslek odasına da sorumluluklar yüklemektedir. Sözkonusu yasal koruma mimarlara belirli bir ayrıcalık (imtiyaz) getirmekte, bir anlamda bir tekel ortamı yaratmaktadır. Batı ülkelerinde, örneğin İngiltere’de neoliberal politikaları savunanlar bu durumun “haksız rekabet”e yol açtığını, serbest rekabeti sınırladığını ileri sürmüş ve yasal korumanın kaldırılmasını istemişlerdir. Biz, böyle bir yasal korumayı “hazır” bulduğumuzdan olacak tersini hiç düşünmüyoruz. Mesleğe ve Odaya bir saldırı da bu yönden gelebilir. Bize tanınan ayrıcalığın ülke koşullarında gerekli olduğunu, bu ayrıcalığı adil bir şekilde ve kamu yararına kullandığımızı her fırsatta kanıtlamalıyız. Bu ağırlıklı bir “örgütsel etik” konusudur.

ÇAMLICA CAMİSİ VE “KAÇAK SARAY”

Meslek alanımızda “hal ve gidişat”ı güncelliğini koruyan bir örnek olay, Çamlıca Camisi üzerinden irdeleyelim. Yaşadığımız günleri belirleyen toplumsal ve politik koşulların mimarlığa nasıl yansıdığını çok iyi gösteren bir örnektir Çamlıca Camisi. Mimarlık okullarında bu işlerin nasıl yapılmayacağını anlatmak için her yıl üzerinde günlerce durulsa yeridir. Yer seçimi, düzenlenen yarışma, jürinin oluşturulması, yapımı hızla tamamlanmak üzere olan kopya önerinin seçilmesi… Sadece şu internet haberi bile tam bir mesleki kara mizah örneğidir: “Projesini çizdikleri caminin, yerden 72,5 metre yüksekliğe sahip kubbesiyle İstanbul’da yaşayan 72,5 milleti, 107.1 metrelik minare uzunluğunun ise Malazgirt Zaferi’ni simgelediğini, kubbe çapının da İstanbul’u simgelemesi adına 34 metre olduğunu belirten M…”(9)

Özetle meslekte “hal ve gidişat” açısından neresinden tutsanız dökülen bir projedir Çamlıca Camisi. Bu konuda mesleki yayınlarda, günlük basında ve diğer ortamlarda yer alan haber ve yorumlar derlenerek ayrıntılı, kalın bir dosya oluşturulabilir. Hatta bu dosyanın bir kitap haline getirilmesi çok yararlı olur. Olaya karışan kişilerin, Oda ve TSMD’nin tepki ve uyarılarına karşın bu yarışmaya katılanların, jürisinde görev alanların “hal ve gidişat” notlarını siz verin. Ayrıca bu meslektaşların yaptığı, kurallara ve meslek ahlakına saygı gösteren mimarların aleyhine işleyen bir “haksız rekabet” değil mi?

Günümüz otokratik liderlik yönetimini fiziki çevrede doğrudan ve en iyi belgeleyen örnek Ankara’da Atatürk Orman Çiftliği yağması ve Kaçaksaray’dır. Takdir etmek gerekir, Mimarlar Odası Ankara Şubesi var gücüyle bu saldırının üzerine gitti ve gidiyor. Bu konuda idare aleyhine açılmış 50’den fazla dava olduğu, bunların bir bölümünün idarenin aleyhine sonuçlandığı biliniyor. Gelecekte günümüz mimarlığını toplumsal ve siyasal boyutlarıyla inceleyecek olanlar AOÇ ve Kaçaksaray üzerinde çok duracaklardır. Bir de olaya karışan meslektaşlarımızın “hal ve gidişat”larına bakalım.

Öncelikle bir mimarın, üzerinde yapı tasarlayacağı alanın ve bu alan üzerinde tanınan imar haklarının nasıl elde edildiğine bakması önemli bir ahlaki sorumluluktur. Eğer burada yasalara, kurallara, toplum yararına aykırı bir durum varsa ve mimar bunu bile bile projesini yapıyorsa doğru olmayan, ahlaki açıdan yanlış bir davranış içindedir. İkincisi, kamu yapılarına ait mimari projelerin nasıl elde edileceğine ilişkin yıllardır bilinen ve uygulanan yöntemler vardır. Bu yöntemler uzun deneyimlerin sonucudur ve çoğu kez bunlara uyulması yasal bir gerekliliktir. İktidar yerleşmiş hukuka uymadan, diğer konularda olduğu gibi mimar seçiminde ve proje elde etme yönteminde de kendi kafasının doğrultusuna gidebilir. Bu iktidarın hesabını vereceği bir konudur. Ama böyle bir yöntemi kabullenerek görev üstlenen mimar, meslek ahlakı açısından yine doğru olmayan bir konumdadır.


Kaçaksaray müellifi meslektaşımız, en azından yukarıda değindiğim iki çok temel davranıştan dolayı “hal ve gidişat” notu olarak sıfırı hak etmiştir. İzlenen ve müellifin katıldığı yöntemin, yeteneğe, yaratıcılığa dayanan haklı bir rekabeti engellediğini ve dolayısıyla önemli bir haksız rekabet örneği olduğunu da ekleyelim.

İktidara yakın olmak bazı mimarlara iş alma olanakları açısından çekici gelebilir ama doğrudan iktidarın tam göbeğinde bulunan ve kamudan aldığı işler hızla artan bir mimara ne dersiniz? İktidar partisine mensup, hatta partinin genel başkan yardımcılığını üstlenen bir milletvekili hanımın yaptıklarına ilişkin gazete haberine bakmanızı öneririm.(10) Ayrıca kendisinin peyzaj mimarlığı / kentsel tasarım mezunu olduğu, mimar olmadığı anlaşılıyor. Gerçi gazete haberinde yazılanları bir şekilde tekzip ettiyse de söyledikleri hukuktaki deyimiyle “tevil yoluyla ikrar” türünden bir savunmadır. Konu, iktidar-mimar ilişkisidir ve sonuçta bir haksız rekabet türüdür. Benzeri örneklerle birlikte daha geniş ele alınması yararlı olacaktır.

Meslek ahlakı, gördüğünüz gibi üzerinde çok konuşulacak, yazılacak bir alan. Yine de meslekte “hal ve gidişat” üzerinde söylenenlerin, yazılanların ne yararı var diyebilirsiniz. Her türlü yasa tanımazlığın marifet sayıldığı bir ortamda bu tür mesleki davranış bozukluklarıyla uğraşmak bir tür abesle iştigal olarak görülebilir. Ama yazının başında söylemiştim, tekrarlayayım: Biz insanlığımızı yapalım, mutlaka bir yararı olacak, ciddiye alanlar çıkacaktır.

NOTLAR

1. Ziya Tanalı’nın 28.04.2015 günü Ankara’da, Mimarlar Derneği 1927’de yaptığı “Ethos’un Ölçütleri; Yaratıcı Eylemin Onuru” başlıklı konuşma. Doğrudur, bizim meslekte bir “kanun yazıcılığı” merakı vardır. 1990’larda uzun süre gündemi işgal eden “Mimarlık Yasası” tartışmaları sırasında hapis cezası bile öngören taslaklar ortaya çıkmıştı.

2. Mimarlar Odası Adana Şubesi’nin yayınladığı Güney Mimarlık dergisinin Aralık 2014 tarihli 17. sayısında “Meslek Etiği” konulu geniş bir dosya bulacaksınız. Gözden geçirmenizi tavsiye ederim. 10 makalenin yer aldığı dosyanın yayınladığı dergiye Adana Şubesi’nin adanamimod.org.tr web sitesinden erişebiliyorsunuz.

3. Seminer konuşmalarını Harun Tepe’nin derlediği ve Türkiye Felsefe Kurumu’nun yayımladığı Etik ve Meslek Etikleri adlı kitapta bulabilirsiniz.

4. İzninizle biraz gevezelik ettim ve 1970’lerde sol siyaseti izleyen arkadaşlarımın hatırlayacağı bir slogana benzer bir ifade kullandım. Merak edenler onlara sorabilirler. Bu ifadenin Mimarlar Odası’na yönelik bir siyasal niteleme olmadığını özellikle belirteyim.

5. ARC●PEACE hakkında bilgiye örgütün web sitesi arcpeace.org’tan erişebilirsiniz. Ayrıca bakınız: Şentek, Arif, 2013, “Başka Bir Mimarlık İçin Uğraşanlar”, Bülten, sayı:104, s.7-8. www.mimarlarodasiankara.org/_media/5/4386.pdf [Erişim: 09.10.2015]

6. Editörlüğünü Dick Urban Vestbro’nun yaptığı “Architecture and Planning Under Different Political Systems” başlıklı bu çalışmaya ARC●PEACE’in web sitesinden erişebilirsiniz

7. Veliler anlardı elbette ama çocuk kafasıyla “hal ve gidişat”ın ne olduğunu kavramak zordu. Örneğin, bazı çocuklar bunu “harbe gidiş” veya “halve” denilen bir yere “gidişte binilen at” diye anlayabiliyorlardı.

8. Yasalara da aykırı olan bu uygulama sanırım Oda Yönetim Kurulu’nun müdahalesiyle durduruldu. Umarım yeniden birileri uygulamaya kalkmaz.

9. “Copy Paste Caminin Mimarı Konuştu”, İnternethaber, 16.11.2012. www.internethaber.com/copy-paste-caminin-mimari-konustu-477122h.htm [Erişim: 09.10.2015]

10. “Her Projenin Altından O Çıkıyor”, Cumhuriyet, 29.07.2015. www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/333761/Her_projenin_altindan_o_cikiyor.html [Erişim: 09.10.2015]

 

 

Bu icerik 1234 defa görüntülenmiştir.