399
OCAK-ŞUBAT 2018
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
MİMARLIK VE EĞİTİM KURULTAYI

Eğitim / Araştırma / Uygulama: Ayrı Ama Bağlantılı

Johan De Walsche, Prof. ir. Arch, Antwerp Üniversitesi Mimarlık, İçmimarlık ve Kentsel Tasarım Bölümü, EAAE Eğitim Akademisi Proje Yöneticisi

İngilizceden çeviren: Arif Şentek

Mimarlar Odası adına Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Deniz İncedayı’nın bana ilettiği çağrıdan onur duydum. Çoğu ülkede, mimarların ulusal meslek kurulları veya odaları ile mimarlık eğitimi veren kurumlar arasında bir gerilim ve hatta bir karşıtlık havası vardır. Burada, Türkiye’deki 9. Mimarlık ve Eğitim Kurultayı’nda gördüğüm bu yakın işbirliği, övgüye değer bir inisiyatif ve aynı zamanda birçok Avrupa ülkesi için örnek oluşturuyor. Avrupa’nın çoğu ülkesinde hem mimarlık eğitimi hem de mimarlık meslek uygulaması tartışmalara konu oluyor. Belki Türkiye’de mimarlık öğrenimi insanlara çok çekici geliyordur ama buna karşın mimarlığın üretilmesinde durum ve koşulların sorunlu olmadığı söylenemez. Çeşitli güçlüklerle karşılaşılmaktadır. Mesleği uygulayanlarla akademisyenler arasında yakın ilişkiler sonucu oda ve okulların ortak bir politika geliştirmesi, bu güçlükleri fırsatlara ve çözümlere dönüştürebilir. Son zamanlardaki bazı gözlemlerime ve deneyimlerime dayanarak, “araştırmanın” her iki taraf yani mesleği uygulayanlar ve akademisyenler için üzerinde odaklanılacak ortak bir sorun olduğu sonucuna vardım. Bu bakımdan konuşmamda mimarlıkta araştırma konusu üzerinde duracağım ve bunun sadece akademisyenler için değil iki taraf için de ortak bir konu olduğunu ve bunun, mesleği uygulama alanını hem mesleki hem de toplumsal açıdan güçlendirmenin bir yolu olduğunu tartışacağım. Bununla birlikte, ayrıntılı anlatacağım gibi, bugüne kadar “araştırma” bir bağlayıcı olmamış, karmaşıklık getirmiş, birleştirici olmaktan çok, birlikten uzaklaştırıcı olmuştur.

***

Birkaç yıl önce, Hollandalı genç bir tarihçi, 1350 ve 1530 yılları arasında, bugün Hollanda, Belçika ve Lüksemburg’un bulunduğu topraklarda yapı üretiminin ortaya çıkışı konusunda bir kitap yayımlamıştı.(1) Kitap, bu ülkelerde mimarlık ve yapı üretiminde izlenen gelişimin en az, hakkında daha ayrıntılı bilgilere sahip olduğumuz İtalyan rönesansında mimarlığın gelişimi kadar önemli olduğu tezini savunuyordu. Şu var ki, “mimarlık” denilen geniş spektrumun farklı yanlarında yer almışlardı. Kitabın yazarı bunu iki ikonik heykel örneğiyle açıklıyordu. (Resim 1) Birinci heykel, Anvers Katedrali’nin mimarı Pieter Appelmans’a aitti. Heykelde mimar, tam bir inşaat ortamında, işbaşında bir zanaatkâr, işinin üzerine eğilerek çalışan bir taş duvar ustası olarak temsil edilmişti. Bunun tam karşıtı olarak diğer heykelde Filippo Brunelleschi, oturur durumda, şık giyimli, bir inşaat şantiyesi için Appelmans’ın üzerindeki giysilerden daha az uygun bir kıyafetle gösterilmişti. Erken dönem İtalyan rönesansının mimarı hafiften yukarı, göklere, büyük bir olasılıkla eseri olan Floransa Katedrali’nin kubbesine bakmakta, belki de “kavramsal düşünme” eylemini gerçekleştirmektedir.

Her iki mimar da, toplumun her düzeyinde son derece önemli değişikliklerin meydana geldiği bir dönemde yaşıyordu. Mimarlığın, dönemin değişiklikleriyle başa çıkmada bir destek olduğu kabul edilmişti. Yeni mimarlık, toplumun hâlihazırdaki durumunu eleştirmekle ve sorgulamakla kalmıyor, aynı zamanda bu yeni toplumda yeni bir yaşamın sürdürülmesine olanak sağlayan somut çözümler ve fiziksel alternatifler getiriyordu. Akademisyen mimarlar kadar uygulamacı mimarlar da yeni olanaklara ve dönemlerinin koşullarına, her biri kendi özel konumları itibariyle yanıt veriyordu.

Bununla birlikte tarih boyunca bu iki kesim, birbirlerini tamamlayıcı olmaktan çok, karşıt olarak görülmüşlerdir. Günümüzde ise, uygulamacılar ile akademisyenler arasındaki kopukluk daha da artma riski taşımaktadır. Jeremy Till, uygulamacı kesim ile akademisyen kesim arasındaki çatışmayı şu kelimelerle anlatmaktadır: “Uygulamacı ‘Hepiniz gerçekle bağlarınızı koparmışsınız’, akademisyen ‘Piyasanın ve para kazanma tutkusu içinde kültürsüzlüğün çamuruna bulanmışsınız’ diyor.” Ve Till şu sonuca varıyor: “İki kamp arasında birbirine karşı gereksiz bir antipati var ve sonuç olarak bu, sürdürülebilir bir bilgi tabanı geliştirme konusunda araştırmanın değerini düşürmektedir.”(2) Öte yandan mesleği uygulayanlar akademisyenlere, uygun nitelikte mezunlar yetiştirmediklerini ileri sürerek serzenişte bulunuyorlar. Bir süre önce Belçika’nın Flaman

bölgesinde yapılan bir anket, mimarların yüzde 86’sının, ofislerde çalışmaya başlayan yeni mezunları, yapacakları işler için yeterli düzeyde hazır görmediklerini ortaya koymuştur.(3)

Erken Rönesans döneminde olduğu gibi bugün de toplum hızlı değişimlerle karşı karşıyadır. Ve böylesi koşullarda, araştırma (mimari araştırma da dâhil) kaçınılmaz bir ihtiyaçtır. Mimari araştırma konusunda Avrupa Mimarlık Eğitimi Birliği (EAAE) tüzüğü bu ihtiyacı şöyle anlatmaktadır: “Mimarlık, yaşamsal araştırmaları gerektiren iklim değişikliği, küreselleşme, kentleşme ve toplumsal dönüşüm sorunları ile karşı karşıyadır. Buna koşut olarak, mimari deneyimin ufukları yeni teknolojiler ve medya dolayısıyla hızla genişlemektedir. Eğer biz bu değişimlerin getireceği sonuçları anlayacak, tanımlayacak, öngörecek ve etkileyeceksek, araştırma bir zorunluluktur. Ayrıca, disiplinin bilgi temelinin sürekli genişlemesi, mekânsal anlayışın gelişimi ve eğitim, öğretim ve uygulamanın ilerlemesi için de araştırma zorunlu bir gerekliliktir.”(4)

Diğer bilimsel disiplinlerle karşılaştırıldığında, burada geniş kapsamlı bir amaç sözkonusudur. Sadece (çoğu bilimlerde tipik olarak amaçlandığı gibi) gerçekliği “anlama”ve “tanımlama” ile yetinilmemekte, birçok “bilimsel bilim”in spekülasyon ve politika konusu olarak gördüğü bazı şeyler, yani “öngörme” ve “etkileme” de aranılmaktadır.

Böyle geniş kapsamlı bir amacın gerçekleştirileceği yer neresidir? Akademi mi yoksa meslek uygulaması mı? Ve öğrenciler bu çok yönlü görevi yerine getirecek o eleştirel ve yaratıcı yurttaşlar olarak nasıl yetiştirilecektir? Akademide görecekleri yüksek öğrenim ile mi yoksa mesleği uygulama alanına girdiklerinde mi?

Önce birincisine, akademik yüksek öğrenime bir bakalım. Mimarlık eğitimi “akademik”, yani Avrupa Yeterlilikler Çerçevesi’nin (European Qualification Framework-EQF) 7. düzeyine uygun olmak durumundadır.(5) Akademik öğrenim araştırmayı temel alma demektir. Bu bağlantı, araştırma-öğretim diye adlandırılan ilişki ile kavramlaştırılmıştır. Bu ilişki, üniversitede sürdürülecek formel “bilimsel araştırma düzeni” ile bağlantılı olarak anlaşılmaktadır. Fakat -genellikle eğitim programının belkemiği olarak kabul edilen- mimari tasarım stüdyosunun bilimsel araştırma düzeni ile ilişkisi pek azdır, hatta yoktur. Eğer

stüdyoda -bir şekilde- araştırma yapılıyorsa bu, stüdyoda eğitimin genellikle bilimsel araştırmacılar değil, uygulamadan gelenler tarafından verilmesi nedeniyle daha çok “mimari” araştırma denilen niteliktedir. O zaman bu “bilimsel” türden bir “araştırma” olabilir mi? Stüdyo pedagojisi, bir araştırma öğretimi düzenine değil daha çok, “mesleği uygulama”ya yönelik bir düzene dayanmaktadır. Ve stüdyo eğitimi araştırmayı değil daha çok tasarımı temel almaktadır. O zaman bu, mimari tasarım eğitiminin akademik olmadığı, dolayısıyla EQF’nin 7. düzey koşullarını sağlamadığı anlamına mı gelmektedir? O zaman bugüne kadar verilen bütün akreditasyonlar haksız olarak elde edilmiş mi demektir? Veya bu defakto duruma başka bir değer mi biçilmelidir?

Avrupa’da yüksek eğitim kapsamında araştırmanın giderek artan önemi hakkında söylenecek daha fazla şey vardır. Burada sadece eğitimsel bir kaygıya yanıt aranmamaktadır. Lizbon Stratejisi, Avrupa’yı ABD’nin ve yeni ortaya çıkan Asya ülkelerinin bilgi ekonomileri ile rekabet edecek duruma getirme konusunda Bologna Süreci ile birlikte düşünülmelidir. Böyle bir arayışta, üniversiteler ana aktörler olarak dikkate alınmıştır. Lizbon gündeminin hedeflerine ulaşmak için araştırma araçsal bir önem taşımaktadır ve bilgi, günümüzde yeni bir meta haline gelmiştir. Bugün üniversitelere ayrılacak fonlar için, giderek daha yaygın bir şekilde, araştırma performans göstergelerini temel alan ödenek mekanizmaları uygulanmaktadır.

Mimarlık için bu durum, hem kullanılan göstergelerin türleri hem de “araştırma”dan ne anlaşıldığı açısından sorunludur. Şekil 2’nin sol tarafındaki grafik, bir Flaman üniversitesinin akademik arşivindeki bütün dergi, kitap, etkinliklere ait bildiriler ve diğer çeşitli yayınların ortalamasını; sağ taraf ise (keza üniversitenin içinde yer alan) bir mimarlık bölümünün stüdyo hocalarının oluşturduğu grubun yayın profilini göstermektedir.(7) Diğer birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi Flaman bölgesinde de yayın profili, fon sağlamada temel bir parametredir. Web of Science (WoS) indeksinde yer alan makaleler 10 üzerinden ağırlık verilerek değerlendirilmektedir. Değerlendirmede, WoS’a girmeyen kitap, kitap bölümleri ve makaleler için uygulanan ağırlık faktörü ise 1 ile 4 arasında değişmektedir. Bu oranlar dikkate alındığında, üniversitenin bünyesinde çalışanları WoS tarafından indekslenenlerin dışındaki kanallarda yayınlanacak metinler yazmak için vakit harcamamaya yönlendirmesi sürpriz değildir. Mimarlık bölümleri için durum dramatiktir. Bazı mimarlık ürünlerinin gösterildiği tek yer olan “çeşitli” (miscellaneous) kategorisi hiç hesaba katılmamaktadır. Üniversite için mimarlık bölümü, mali açıdan sadece “borç” hanesine yazılan bir yüktür.

Kuşkusuz bu durum tutarlı olmayan davranışlara yol açmaktadır. TU Delf Mimarlık Fakültesi’nde araştırma yöneticisi olan Frank Van der Hoeven, akademisyenlerin karşılaştığı ikileme tanık olmuştur. Yayın konusunda akademik beklentilerini yerine getirmemeye karar verenler akademik itibar ve yeterliliklerini yitirmektedir. Yayın yapma kararı verenler ise, karşılarında şu ikilemi bulmaktadır: Ya yazıları indekslemeye girmeyen (dolayısıyla hesaba katılmayan) ortamlarda yayınlanacak ve kendileri ile aynı düzeyde olan meslektaşlarına hitap edecekler ya da yazıları kendi alanlarında indeksleme yapan akademik dergilerde yayınlanacak ama bu kez de meslektaşları ile aralarında yabancılaşmaya yol açmış olacaklardır.(8) Bu, gerçekten sorunlu bir durumdur.

2013/55/EU sayılı Mesleki Yeterlilikler Avrupa Direktifi’nde 46. maddenin ikinci paragrafı, eğitim programlarının “mimarlık eğitiminin kuramsal ve uygulamaya yönelik yanları arasında bir denge sağlaması gerektiğine” işaret eder. Ancak, Kuzey Ülkeleri Mimari Araştırmalar Derneği (Nordic Association of Architectural Research) 2009 yılındaki genel kurulunda bu dengeye ilişkin duyulan endişe dile getirilmiştir. Kurul, yayımladığı “Mimari Araştırmaların Önemine İlişkin Açıklama” başlıklı manifestoda, güncel durum konusunda şu uyarılarda bulunmuştur: “Geleneksel olarak mimarlık okullarında ders verenler, uygulamada en başarılı olan mimarlardır. Mimari araştırmacılar da, araştırmalarını ulusal düzeyde yayınlanan ve mimarlık meslek mensupları ile çevrelerinde yer alan geniş bir topluluk tarafından okunan dergi ve kitaplarda yayımlarlar. Kuram ve uygulama arasındaki bu türden bir diyalog günümüzde tehdit altındadır. Bilim dünyasından alınan ve mimari uygulamalarla yakın ilişkisi olmayan katı değerlendirme sistemleri, araştırma ve araştırmaya ilişkin iletişime çok dar tanımlarla yaklaşmaktadır. Bunları benimsemeye zorlanan mimari araştırma, fildişi bir kuleye hapsolma ve hem uygulama hem de toplum açısından anlamını yitirme riski ile karşı karşıyadır.”(9)

“Kuram” akademik araştırmacılarla, “uygulama” ise uygulamadaki mimarlarla bağlantılı olduğundan, kuram ile uygulama arasındaki kopukluk, araştırma ile tasarım çalışmaları arasında bir kopukluk demektir. Giderek daha yaygın olarak akademik araştırma ile mimari tasarım uygulaması birbirine karşıtmış gibi görülmektedir. Hatta bu rahatsız edici durum, mimarlık okullarında kararlı bir şekilde “araştırma” sözünün bile edilmemesine kadar varmaktadır. AA Mimarlık Okulu, yıllık dergisi AArchitecture’ın 2013’te yayınlanan sayısını, stüdyoda araştırma konusuna ayırmıştı. Okulun hocalarından biri şöyle yazıyordu: “21. yüzyılın en yaygın kullanılan bilgisayar kaynağı Wikipedia’ya göre, ‘araştırma’ sözcüğü ilk kez 1577’de kullanılmış. Bu tarihten sonra geçen yüzlerce yıl içinde seyrek kullanıldığı kabul edilse de bugün bu sözcük Michael Moore’un McDonald hamburgerlerini yiyiş sıklığından daha fazla kullanılmaktadır. Chris ve benim istediğimiz en son şey, öğrencilerimizden birinin ‘araştırma’ yapıyor olmasıdır. […] ‘Araştırma’ yapmayı, şiir veya pandomime benzer türden şişirilmiş büyüklükte bir etkinliğin veya büyüklük taslamanın insanın kendi kendini yanıltan görüntüsü olan görselleştirme ile aynı kefeye koyuyoruz. Ne Chris ne de ben, araştırma ve tasarımdan daha az birbiriyle bağdaşan iki iş hayal edebiliyoruz. Geçen gün Mark Cousin’in bana söylediği gibi ‘Beyler, araştırma yapmayın!’”(10)

Mimarlık ve mimarlık eğitiminin, bilimsel araştırmalardan -aralarındaki pek rahat olmayan ilişkiye karşın- daha yakın bir bağlantı kurularak yararlanması yaklaşımı yeni değildir. Özellikle 1960’lar ve 1970’lerde, mimarlık eğitimini bilimselleştirerek mimarlık disiplinini daha güçlü hale getirmek için girişimlerde bulunulmuştu. Mimarlık eğitim programlarına birdenbire sosyoloji, psikoloji, antropoloji ve ekoloji dersleri girmeye başlamıştı. Mimarlık, giderek yaygın bir şekilde başkalarının anlam kazandırdığı bir alan olmuştu. Mimarlık alanındaki gelişmeler, yapı ve yapılı çevre konularında, her biri bağlı olduğu disiplinle ilgili çalışmaların yapıldığı diğer bilimsel disiplinlerdeki gelişmeleri temel almıştı. Mimarlık eğitimi bir aktarma konusu olmuştu. Diğer disiplinlerdeki bilgiler mimarlık öğrencilerinin kafalarına aktarılmalıydı. Sırası geldiğinde öğrencilerin bu bilgileri kendi tasarım çalışmalarına uygulamaları bekleniyordu. Mimarlık uygulamalı bir bilim haline gelmiş, mimarlar da uygulayıcı -daha açıkçası yabancı bilgilerin uygulayıcıları- olmuştu.

1970’lerden sonra uzunca bir süre bu yaklaşım sürdürülmüştür ve bir ölçüde bugün de sürdürülmektedir. Anvers’in 2005-2006 akademik yılı için hazırlanan tanıtım kılavuzunda yer alan mimarlık programında, mimarlığın şu dört alandan oluştuğu belirtilmektedir: Uygulamalı Bilimler ve Teknoloji, Uygulamalı Beşeri Bilimler, Uygulamalı Ekonomi Bilimleri, Uygulamalı İletişim Bilimleri. Mimarlıktan kendi başına bir bilim olarak söz edilmemekte, mimarlığın diğer bilimlerin karışımı olarak görüldüğü anlaşılmaktadır. Tasarım ile bilim arasındaki ilişki tek yönlüdür. “Saf” bilimsel araştırma diğer disiplinlerde yer almaktadır. İnsan kültürünün ve etkileşiminin sonucu diye anlaşılan yanlarıyla mimarlık, “beşeri bilimler” ve “sosyal bilimler”

alanı ile ilişkilendirilmektedir. Mimarlık inşaat olarak anlaşıldığında ise “mühendislik” ve “teknoloji” alanına girmektedir. Sonuçta kendine özgü başlı başına bir disiplin olarak mimarlık, gözden kaybolup gitmektedir.

Jeremy Till daha önce sözünü ettiğimiz makalesinde bu gidişata karşı uyarıda bulunmaktadır. Till bu durumdan bir “mit” olarak, “mimarlık mimarlık değildir” miti olarak söz etmekte ve şöyle demektedir: “Diğer entelektüel paradigmalara dayandırılan [böyle bir mimari araştırma anlayışında] mimarlığın kendine özgü niteliklerine bir metodolojik deli gömleği giydirilmektedir. Başkalarına yönelen mimarlık, kendisinin ne olabildiğini unutmaktadır. Mimarlıktaki karmaşıklığı kurgularken, mimarlığın mimarlık olmadığı [miti] böylece onu olamayabileceği bir şey olarak tanımlamaktadır.”

Till, bu “mit”in yeniden ortaya çıkışını, akademikleşmenin günümüzdeki eğilimine, Bologna sürecinin yönlendirmesiyle araştırmanın giderek daha fazla önemsenir hale getirilmesine ve bunun yukarıda gösterildiği gibi bibliyometrik performans mekanizması ile güçlendirilmesine bağlamaktadır: “Bu, çeşitli araştırma kurullarının, belirlenmiş özel araştırma paradigmaları yoluyla kabul edilebilir alanlar tanımladığı, açıkçası mimarlığın genişliğine uymayan, araştırmayı esas alan fon besleme mekanizmasının körüklediği bir mittir.”(11)

Disiplinin 1960’lar ve 1970’lerde bilimselleştirilmesi sadece mimarlığı daha oturmuş bilimsel alanlarda kurgulamaktan ibaret değildi. Disiplinin tam özündeki uygulama -tasarım- bilimselleştirmeye tabi olmuştu. 1963’te -yeni kurulmuş Tasarım Yöntemi Hareketinin (Design Method Movement) öncülerinden- Christopher Jones ve Denis G. Thornley bir Tasarım Metotları Konferansı düzenlemişlerdi. Bu konuda şöyle diyorlar: “Ortak amaç, daha önce az veya çok sezgisel yaklaşılan tasarım sürecinde sistematik kontrol ve analitik anlayışa izin veren yöntemleri formüle etmekti. Tasarım eğitimi kadar profesyonel tasarım faaliyetinin de sistematik bir tasarım yönteminden yararlanacağı düşünülmekteydi.”(12)

Mimarlık, yapılı kültürün ifadesi, toplumun bir ürünü; mimari tasarım ise bireysel ve belirli özel ihtiyaçları özgün bir biçimde karşılayan bir süreç olarak görülmekteydi. Sözkonusu bu bilimselleşme, zararlı terslikleri azaltan bir önlem diye anlaşılmaktaydı. Tasarım Yöntemi

Hareketi içinde de kısa sürede bu görüşe varılmıştı. 1980’de aynı Christopher Jones geriye dönerek o gelişmelere baktığında ve o günlere tanıklığını dile getirdiğinde şöyle demekteydi: “Açık fikirli olmaya, yaşama karşı o tarihteki mesleki uygulamalardan daha duyarlı bir tasarım süreci geliştirmeye çalışıyorduk ama sonuç katı bir anlayışı getirdi. Bugün herkesin insan ihtiyaçlarına karşı duyarsız bulduğu tasarımları üretecek hedefler ve yöntemler belirlendi.”(13)

Mimarlık performans temelli bir teknolojik üretim olarak görüldüğü oranda endüstriyel tasarım ve ürün mühendisliğine yakınlaşmaktadır. Bu alanlarda tasarım sürecinin bilimselleşmesi hâlâ itibar görmektedir. Ama geçmişten ders alalım. Eğer günümüzün sorunlarıyla başa çıkmak için araştırma yapacaksak nasıl bir yaklaşımımız olmalıdır? Mimari araştırmayı nasıl çerçevelemeli, geliştirmeli ve uygulamalıyız? Parametrik tasarım konusunda ne söylenebilir? BIM için ne diyeceğiz? Bu teknolojik gelişmeleri, “katılığa” ve “insan ihtiyaçlarına karşı duyarsızlığa” yol açmayacak şekilde daha zekice nasıl uygulayabiliriz?

Akademikleşmenin ve akademik araştırma yapılmasına verilen önemin artmasının bir başka sonucu, mimarlık kuramında yaygınlık kazanan gelişmelerde görülebilir. Bu çelişkili gibi gelebilir. Gerçekten de, 25-30 yıl içinde mimarlık kuramı disipliner bir niş olmaktan çıkarak yaygın kabul gören bir akademik disiplin haline gelmiştir. The Sage Handbook of Architectural Theory kitabının yayınlanmış olması bu akademik konumu doğrulamaktadır. Bu dal, eleştirel kuram ve kültürel çalışmalardaki gelişmelerin rüzgârını arkasına alarak kendini geliştirmiştir. Elbette her yeni gelişen mimari araştırma alanının, disiplinin yararına olduğu hesaba katılmalıdır. Dolayısıyla bu bir sorun olmamalıdır. Bununla birlikte Kuzey Ülkeleri Derneği’nin uyarısı, bugün kuram ile uygulama arasındaki dengenin tehdit altında olduğunu ortaya koymaktadır. Süregelmekte olan akademikleşme, yine disiplinde kuram ile uygulama arasındaki kopukluğu daha da artırarak yeni bir “bilimselleşme”ye neden olma riski taşımaktadır. Bu, mimarlığın toplumsal görevine ve doğasına aykırı bir engel oluşturacaktır. Dahası bu, üniversitenin bir bütün olarak kamuya karşı olan görevini de etkileyecektir.

***

Şimdi, mimarlık eğitiminde aşırı akademikleşmeye yönelik eğilimin karşıtı olarak diğer taraf -mesleği uygulama alanı- üzerinde duracağım ve bu alanın akademikleşmeden uzak kalmasının getirdiği sıkıntıları tartışacağım. Bu akademikleşmeden uzaklaşma, disiplinin hak

etmediği bir durumdur. Bilgi yitimine ve dahası disiplinin hem akademik hem de toplumsal etkinlik alanından “yok olması”na yol açmaktadır.

***

Wilhelm von Humboldt’un ikonik öncüsü olduğu modern Batı Avrupa modeli denilen üniversite 19. yüzyılda ortaya çıktığında, ayrıcalıklı bir bilgi üretim ve aktarım merkeziydi. Yıllarca bütün dünyada bu model referans alındı. 1960’lara gelindiğinde ise yüksek eğitimde bir kitleselleşme yaşandı. O tarihten itibaren üniversite ve diğer yüksek eğitim kurumları yığınlarca mezun üretti. Mezunların bizatihi kendisi defakto birer bilgi üreticisi olduğundan, bu durum fiziksel olarak yeni bilgi üretim merkezlerinin yayılması sonucunu doğurdu. Bu gözlem sadece yüksek lisans mezunlarını değil, mükemmel bir bilgi üreticisi olan doktora mezunlarını da kapsamaktadır. Şekil 3 İngiltere’de doktora mezunlarının kariyer akışını göstermektedir.(14) Aslında doktora yapmış olanların sadece yüzde 3,5’u sürekli araştırma görevinde çalışmakta ve sadece yüzde 0,45’i öğretim üyeliğine geçmektedir. Bu, bilimsel eğitim görmüş bu araştırmacıların yüzde 96,5’unun akademi dışında çalıştığını göstermektedir.

Mimarlıkta durum nedir? Mimarlıkta bilgi üreticilerinin akışı nasıl gerçekleşmektedir? Bu bilgi üreticileri mimarlık okullarını bitirdikten sonra nerelere gitmiştir? Ne kadarı doktoraya devam etmiştir? Mimarlıkta doktora derecesinin, bir akademik kariyere girmenin ötesinde aslında artı değeri nedir? Mimari bilginin gerçekten üretildiği yer neresidir? Akademi mi uygulama mı? Bu bilgi üreten araştırmacıların profilleri nedir? Uygulamadaki akademisyenler mi yoksa (akademik olarak) düşünen uygulamacılar mı?

Şimdi mesleki uygulama alanına odaklanalım. Bu alanın, her yanına bilgi üretim merkezlerinin yayıldığı bir görünümü olduğu söylenebilir mi? Ve mimarlık meslek uygulaması akademik doktora eğitiminden gelenlerin ürettiği bilgilerle beslenen bir alan mıdır? Açıkçası hayır. Bir STS bilimcisi olan ve nanoteknolojistlerin disipliner özgünlüklerini inceleyen çalışmalarının ardından mimarlık alanında gözlemlerde bulunan Monika Kurath şu sonuca varmıştır: “Mimarlıkta en iyi öğrenciler -geleneksel akademik disiplinlerde olduğunun tersine- bir doktora programına devam etmemektedir. Mezuniyetten sonra genellikle tanınmış bir mimarlık ofisinde çalışmayı hedeflemektedirler. Profesyonel mimar olarak kariyer yaptıktan sonra akademiye dönebilmekte ve bir tasarım stüdyosunda hocalık yapmaktadırlar.” (15)

Stüdyoda düşünce geliştirmeyi ve soruşturma nitelikli çalışmaları teşvik etseler de hiçbir zaman ne akademik (bilimsel) araştırmaların yönetilmesi ne de akademik (araştırmaya dayanan) öğreticilik konusunda herhangi bir eğitimden geçmemişlerdir.

Açıkçası mimarın gerçek anlamda eğitiminin çoğu, mesleki uygulama alanında, yani akademinin dışında ve formel eğitim çalışmalarından sonra gerçekleşmektedir. Ancak bu mesleki alan ne ölçüde bilginin üretildiği bir yer olarak görülebilir? Orası esas itibariyle, 1970’lerde kabul edildiği gibi, bir uygulama alanı değil midir? Veya o alanda mimari bilginin üretildiği bazı merkezler var mıdır?

Mesleki uygulama alanında bilgi üretimine ilişkin görüntü hâlâ bir parça bulanıktır. Ne var ki mimarlık uygulama alanında bilgi üretimi kültürünün geliştiğine ilişkin ümit verici ipuçları görülmeye başlamıştır. Bu uygulamalar diğer disiplinlerde üretilen bilgilerin ödünç alınmasına bel bağlamamakta, “tasarımı” tam bir disipliner araştırma alanı olarak yeniden keşfetmektedir. Önde gelen mimarlık ofisleri kendi şirketlerine ait mimari araştırma merkezlerini kurmaya başlamıştır. Hollanda Metropoliten Mimarlık Ofisi (Office for Metropolitan Architecture – OMA) kısaltılmış adını tersten yazarak adlandırdığı AMO’yu, MVRDV ise kendi işlettiği ve TUDelft ile işbirliği yapan Why Factory’yi kurmuştur. İsveçli White ve Norveçli Snohetta firmalarının kendi ARGE merkezleri vardır. 2015’te Anne Dye ve Flora Samuel, mimarlık meslek uygulamasında günlük olarak üstlenilecek araştırmaların esaslarını anlatan bir elkitabı yayınladı.(16) Kitapta, araştırmada uzmanlaşmayı geliştirmenin tasarım projelerinin niteliğini nasıl yükselteceği, bunun bir ofisi marka olarak tanımlamaya nasıl yardımcı olacağı ve işverenlere verilecek yaratıcı hizmetlerle nasıl yeni gelir kanalları oluşturulabileceği incelenmektedir. 2016’da Michael U. Hensel ve Fredrik Nilsson’un yayımladığı The Changing Shape of Practice (Mesleği Uygulamanın Değişen Biçimi) adlı kitap ise, bütün dünyada yürütülen değişik büyüklüklerdeki mimarlık uygulamasında üstlenilen araştırmaların giderek artan entegrasyonu konusunda bilgi vermektedir.(17) Sayıları artan birçok ülkede, mesleği uygulama bağlamında mimari araştırmanın yararları anlaşılmakta ve bunun geliştirilmesi bir hükümet politikası olarak ele alınmaktadır.

Hollanda’da Yaratıcı Endüstri Vakfı (The Creative Industry Fund), mesleki uygulamada tasarım araştırmalarını teşvik etmek amacıyla kurulmuştur. Fransa’da 2015 yılında -görev

kapsamı mimarlığı da içeren- Kültür ve İletişim Bakanlığı, yeni bir “Mimarlık İçin Ulusal Strateji” (Stratégie nationale pour l’architecture - SNA) belgesi yayımladı. Belge, ana görüş olarak yenilik ve araştırma konusunu ele almakta ve mimarlık okulları, meslek uygulamasından ortaklar, endüstri ve yerel yetkililer arasında işbirliğini teşvik etmektedir. Fransızların bu belgesi, mimari tasarımda tutarlı bir disipliner bilgi temelinin var olduğunu kabul etmekte ve bunun günümüzdeki sosyoekonomik ve çevresel sorunlarla baş etmede yaşamsal bir rol oynadığı görüşünü dile getirmektedir. İngiltere’de, Araştırma ve Geliştirme Vergi İndirimi (Research and Development Tax Relief) uygulaması ile mesleki uygulama bağlamında, KOBİ ve büyük ölçekli firmalara araştırmada çalışacak kişileri istihdam etmeleri karşılığında vergi indirimi getirilerek araştırmalar teşvik edilmektedir. Yine İngiltere’de RE2014(18) (araştırmaların değerlendirilmesi ve fon teminine ilişkin İngiltere çapında geçerli protokol) araştırma konusunda geniş kapsamlı bir anlayışı ve araştırmaların getirilerine yönelik ayrıntılı bir bakış açısını benimsemekte, binaları ve mesleği uygulamada mimari tasarım çalışmalarını araştırmaların geçerli birer sonucu olarak görmektedir. Protokol, bir mimarlık okuluna araştırma için sağlanacak fonun hesaplanmasında, bu okuldaki hocaların uygulamada gerçekleştirdiği tasarım çalışmalarını da dikkate almaktadır. (Resim 4-6)

***

Toplum değiştikçe meslek de değişime uğramıştır ve yeni sorunlar ortaya çıkmıştır. Bu sorunlar fırsata çevrilmelidir. Konferanslar, toplantılar ve yapılan yayınlar, hem okulların hem de meslek topluluğunun, gelişim eğrisinin gerisinde kaldıkları duygusu içinde olduğunu göstermektedir. Hızlı değişimlere ayak uydurma ihtiyacı giderek daha fazla duyulmaktadır. Mevcut yaklaşım ve alışkanlıklarla çözülemeyen yeni sorunlara yanıtlar bulabilmek için araştırmaya ihtiyaç vardır. Fakat yukarıdaki gözlemler, araştırmaya daha fazla ağırlık verilmesinin, özellikle mimarlık alanında, bazı temel güçlüklere yol açtığını göstermektedir. Bununla birlikte, tutarlı bir mimari araştırma kültürünü amaçlayan ve mimarlık disiplinini yeniden tanımlayan gelişimlerin güç kazandığı bazı ümit verici durumlara da değinmiştim.

Dahası, öğrenciler de değişmiştir. Artık onların büyük dahi tasarımcılar olmalarını amaçlayan bir eğitim almayı beklememektedirler. Bunun yerine istedikleri, kayda değer önem taşıyan bir şeyler yapabilme yeteneğine sahip olmaktır. Ve mimarlık eğitimi onlara bu amaca ulaşma olanağı vermelidir. Mezunların sadece sınırlı bir kesimi mesleği uygulama alanında mimar olarak çalışmaktadır. Çoğu mezun ise diğer yerlerde, ilgili diğer işlerde veya bütünüyle farklı uygulama ve endüstrilerde çalışmaktadır. Açıkça görülmektedir ki, almış oldukları tasarıma

yönelik eğitim, onlara geniş bir yelpazede yer alan farklı iş alanlarında çalışabilecekleri beceriler kazandırmaktadır. Hatta dahası, eğitimciler olarak biz şunun farkında olmalıyız ki, günümüzün öğrencileri ileride bugün henüz daha ortalıkta olmayan mesleklerde çalışacaklardır.(19)Akademi ve mesleği uygulama alanlarının her ikisinin de, bilginin üretildiği ve üzerinde çalışılan konu içeriklerinin ayrıntılı olarak anlam kazandığı yerler olduğu dikkate alınmalıdır. Birinin diğerine ihtiyacı vardır. Acilen bu süreçleri daha görülebilir kılmaya ve uygulamada, diğer meslektaşlar ile diğer akademisyenler arasında olduğu kadar, diğer toplumsal paydaşlar ve endüstri ile paylaşımı sağlayacak platformlar ve yollar geliştirmeye ihtiyaç duyulmaktadır. Mesleği uygulamada bu yeni tarzın farkında olmalıyız. Karşılıklı etkileşim ve bilginin yaygınlaştırılmasını ortak bir görev ve ortak bir iş olarak görmeliyiz.

Mimarlık okulları, disiplinin yaygın biçimlerini, araçlarını ve yöntemlerindeki belirgin özgünlükleri ve dikkat gerektiren yanlarını bulmaya yönelik araştırmaları geliştirmenin bir yolunu bulmalıdır. Böylesi araştırmalar, akademik kaliteye olduğu kadar eğitimin sosyokültürel yapısına da destek olacaktır. Bunun da ötesinde, mimarlık okulları, bir eğitim ortamında yapılıyor olmasından yararlanılacak araştırma etkinlikleri yürütebilir, örneğin tasarım stüdyosu bir laboratuar gibi değerlendirilebilir. Mimarlığın, kendine özgü araçları geliştirmeden, diğer disiplinlerin kendine özgü bilgi, araç ve yöntemlerini ödünç almasına gerek yoktur. Tasarımın kendisi bu rolü ve görevi yerine getirebilecek eğitimsel, eleştirel ve sorgulayıcı güce sahiptir. Tasarım stüdyosunun günümüz ihtiyaçlarına ve sorunlarına yanıt verecek tartışmaların, eleştirel düşüncelerin, deneyimlerin, aramaların ve geleceğe yönelik yeni kavramların geliştirileceği bir yer olma olanağı vardır. Bu nedenle okullar, “öğretim yoluyla araştırma” türünden bir programı gerçekleştirecek doğru kişilerden oluşan (mimari) araştırmacıları bünyelerine almanın bir yolunu bulmalıdır.

Bu “araştıran öğreticiler” bundan böyle geleceğin mezunlarına, yaptıkları tasarım çalışmaları konusunda işverenlerini ve jürileri nasıl ikna edeceklerini öğretmeyeceklerdir. Yapacakları, esas olarak öğrencilere, daha geniş bir meslektaş topluluğu ile paylaşma açısından değerli olan yeni bilgileri ve konuların özüne ilişkin ayrıntıları aramaya yönelik olarak kendi mimarlık uygulamalarını nasıl geliştireceklerini öğretmek olacaktır. Böyle bir uğraşın adı “araştırma”dır.

Sonuçta mesleği uygulayanlar, bu alanın sadece yapı üretimin yapıldığı bir yer değil, aynı zamanda ayrıcalıklı bir bilgi üretim arenası olduğunun giderek daha fazla farkında olacaktır. Burada üstesinden gelinmesi gereken bazı güçlükler de vardır. Mesleğin kültür ve geleneği

değişmek zorundadır. Eğer mesleği uygulama, gerçekten kendini araştırma alanı olarak geliştirecekse, yeni düşünce ve iletişim biçimlerini benimsemelidir. Profesyoneller, sadece yaptıkları tasarım çalışmalarının kalitesi konusunda işverenleri ve jürileri nasıl ikna edeceklerini değil, aynı zamanda bir tasarımdan ve bu tasarım sürecinden çıkan bilgi ve özgün ayrıntıları taraflara iletmeyi de düşünmelidir.

Burada, çevredekilerin eleştirilerine maruz kalmayı göze almak ve ikna edici bir retorik kullanmanın yerine, daha çok şüphe ve sorunlar hakkında iletişime geçme de sözkonusudur. Mesleği uygulayanlar arasında görüşlerin, bilginin ve elde edilen ayrıntıların paylaşılmasına yönelik bir eğilim son derece önemlidir, ancak, farkına varılmamış, yararlanılmamış ve geliştirilmemiş durumdadır. Bunun ötesinde, mesleği uygulayanlar arasında ayrıntıların paylaşılması, sadece mesleğin algılanmasını değiştirmekle kalmayacak, aynı zamanda mimarinin, günümüz toplumsal sorunlarıyla başa çıkılmasında vazgeçilemez bir ortak olduğunu gösterecek ve meslek topluluğunu güçlendirecek bir mekanizmadır.

Bu icerik 463 defa görüntülenmiştir.