399
OCAK-ŞUBAT 2018
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
GÜNCEL

İhanetler, İtiraflar, İnşaatlar

Murat Balamir, Prof. Dr., ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Emekli Öğretim Üyesi

Dikey / yatay mimari kavramlarıyla yeniden tartışmaya başladığımız kentleşme politikalarına yönelik tartışmalarda asıl atladığımız konu kentsel yoğunluk. Yapılar ‘dikey’ olsa da yapılı çevre ile doğru orantılı olarak yeşil alan tasarımına da önem verilse, şehircilik anlamında önemli bir adım atılmış olacaktır. Yazar, bu gerçeği göz ardı eden karar mercilerinin son zamanlarda yaptıkları açıklamaları ele alıyor.

Son haftalarda hepimizi çok şaşırtan ve istifham yaratan ifadelerle karşılaştık. Üst idare çevreleri, İstanbul ve tüm ülkede idame ettirilen inşaatlara ilişkin, yıllar süren icraatları sonrasında beklenmedik bir itikat inhirafı ile İstanbul’da yapılaşmadık yer ve açık alan bırakılmadığını, bunun bir ihanet sayılması gerektiğini, dikey yapılaşma yerine yatay yapılaşmadan istifade edilmesinin şehirlerin inkişafı için daha uygun olduğunu iddia etti. İtimat etmek gerekirse, İstanbul’un yeni başkanı da iştiyakla yaklaşımlarının artık yerinde dönüşüm yöntemlerine inhisar edeceğini ifşa etti. Bu görüşler bir infial mi yoksa intibah sonucu mudur izah edemedim. Ancak bu görüşlere itiraz etmem de kendimi inkar olur. Bir ömür boyu iştigal ettiğim konulara istinaden kimi geçmiş yayınlarımın istimalinden istinkaf etmemeyi düşündüm.

Gençler için anahtar: istifham: soru, ifade: söylem, idare: yönetim, idame: sürdürme, icraat: uygulamalar, itikat: inanç, inhiraf: sapma, ihanet: hainlik, istifade: yararlanma, inkişaf: gelişme, iddia: sav, itimat: güvenme, iştiyak: özlem, inhisar: sınırlama, ifşa: açığa vurma, infial: içerleme, intibah: uyanma, izah: açıklama, itiraz: karşı çıkma, inkar: yadsıma, iştigal: uğraşı, istinat: dayanma, istimal: kullanma, istinkaf: geri durma

YEŞİL VE AÇIK ALAN TARTIŞMASI

Günümüzde şehir planlamanın önde tutulan, “yeşil ve açık alanlar ile yapılaşmış alanların dengeli birlikteliği” evrensel ilkesi, özellikle büyük şehirlerimizde utanılacak düzeylerde savsaklanmıştır. Kişi başına yeşil alan hesabına karayolu arası şeritleri, trafik göbeği gibi tutsak alanları da katan bir anlayışla kendimizi aldatarak bugünlere geldik. Gündemde olan, artık sayısal değil, niteliksel yönleriyle tanımlanan bir kentsel yeşil sistemidir. Kendi kendini sürdürebilecek bütünlükte, ekolojik bir sistem oluşturabilmiş alanlar, şehirlerde yalnızca rekreasyon kullanımları için değil, hava temizliği yanında su baskınlarına karşı da bir önlemdir. Bu yaklaşım, şehrin yeşil ve sulak alanlara saldırması ile değil, yeşilin ve doğanın istilası, şehrin içine girmesi ve yayılması ile sağlanır. Bu yaklaşım bir “yeşil ağ” (greengrid) sistemi öngörmektedir. Yeşil ağ örneklerini Doğu Londra ve Sidney’deki uygulamalarda görmekteyiz. (Resim 1) Yönetimlerimizin pişmanlık ve bir yeni aydınlanma gösterilerine inanarak, önümüzdeki bir on yılda şehirlerimizi “yeşil ağlarla örmek” olanaklı mıdır?

“Yeşilköy’den havalandıktan sonra pilot, uçağı bir sağa bir sola yatırdı. Bu bize alıcı gözle İstanbul’a yukarıdan bakma fırsatı verdi (Eylül 2005). Yanımda oturan Polonyalı tarih profesörü ciddi bir tepkisini dile getirircesine başını sallayarak ‘Bu ne çirkinlik, ne iş bilmezliktir’ gibi bir şeyler geveledi. Henüz tanışmamıştık bile. Ama benim de derin bir yarama tuz biber ekmiş oldu. Sohbet sonra gelişti. Ben şehircilik açısından, o bir tarihçi ve görgülü bir insan olarak İstanbul’un yerleşimini, yapılaşma biçimini, yeşil alan yoksunluğunu, doğal güzellik ve ekolojik değerlerini kaybedişini yol boyunca konuştuk. Onun anlattıklarından aklımda kalan bir konu, belki ima yoluyla gönderme yaptığı, ‘herhalde bugün Viyana da bu halde olurdu’ düşüncesidir. Yol arkadaşım tarih profesörü, Viyana’yı savunan Polonya ordusunun St. Stephan gibi bir katedrali camiye dönüşmekten kurtarmakla kalmayıp şehir ve doğayı da Türklerden korumuş olduğu hipotezini dolaylı biçimde açığa vurdu. […] Tepelere, dik yamaçlara ve bir o kadar da derin vadilere sahip İstanbul’da […] yapılaşmasına izin verilmemiş olması gereken alanlar heyelan, sıvılaşma, yerel faylar, su baskını gören ve baraj altında kalan havzalar, dolgu alanları, tsunami dalgalarına hedef olacak kıyılar […] [gibi] alanların çokluğu yanında, bu alanlarda en olmaması gereken kullanımlara yer verildiği görülür. […] İstanbul Deprem Master Planı’nda […] bu alanların, mekânda sürekliliği olan ve yer yer genişleyen bir yeşil alanlar zinciri oluşturması, yaya ve bisiklet yolları sistemi ile birlikte düşünülmesi, bu yolla birden fazla amaca hizmet edilebilmesi öngörülmüştür.”(1) (Resim 2)

YATAY-DİKEY TARTIŞMASI

Dikey yapılaşmanın ekonomik ve ekolojik savunusunu yapmak giderek zorlaşmakta. Bir dönemler doğaya egemen olma sevdası ile yerçekimine meydan okurcasına yükselme tutkusu bugün pek anlamlı görülmüyor. Dikey yapılaşmanın üretilmesinde ve kullanımında aşırı enerji tüketimi ile “çevreci” olmadığı, yatay yapılaşmaya göre daha büyük riskler taşıdığı çok kez, her ülke ve ortamda tartışılmakta. Odaklanmamız gereken, ister yatay, ister düşey yapılaşmanın yerleşmelerde uygun ve doğru bağlamını bulup bulmadığıdır. Asıl sorun, bunların doğru konumlanmaları ve nitelikli tasarımıdır.

Türkiye’de, gerek TOKİ gerekse özel şirketler tarafından uygulanan konut siloları ile ucuz konut sunma telaşı yıllardır çevreye, şehirlere ve mimarlık kültürüne büyük zarar vermekte. (Resim 3) Hangi anadolu şehrinde olursa olsun, çok katlı blokların bir arazi planında serpiştirilmesi yoluyla ne nitelikli mimarlık ne kimlikli mekânlar ne de şehir hayatına bir katkı elde edilebildi. En büyük olumsuzluk ise, şehirlerin “aynılaştırılması” sonucudur.

“Anadolu’ya ‘Küçük Asya’ denmesinin bence temel nedeni, ancak bir büyük kıtada görülebilecek çeşitliliğin bu orta boy yarımadada kendini göstermesidir. Birbirinden çok farklı doğa koşulları, birbirine çok yakın mesafelerde yer almakta, iklimi ile, botanik sermayesi ile, yerel topluluk kültürleri ile bu coğrafya, asırlar boyunca belirgin bölgesel bütünlükler ve tanımlı yer duygusuna sahip güçlü kentsel kimlikler yaratmıştır. Bu temel özellik ne yazık ki, hızlı kentleşme sürecinde korunamadı. Günümüze kalan varlıklar da hunharca kaybedilmekte. Geleneksel çevreleri, doğal kaynak ve verileri yok etmek yanında, yeni kentsel alanları da çirkin bir tekdüzelikten kurtaramıyoruz. İster özel, ister kamu eliyle gerçekleştirilsin, toplu yapı üretimi, kültür mirasından yararlanamadığı gibi, tasarıma öncelik vermeyen, tasarım kültürüne sahip olmayan ellerde sorumsuzca kentlerimizi ve doğayı tüketmektedir. Buna altyapı, ulaşım, iletişim, açık alan, rekreasyon, sağlık hizmetlerindeki yetersizlikleri de ekleyecek olursak, bugün dünyanın en niteliksiz kentsel çevrelerinde yaşamakta olduğumuzu anlamalıyız. Uzun süredir TOKİ eliyle sürdürülen kurumsal çirkinlik üretimi, savaşlar sonrasında Avrupa’nın alelacele başvurduğu yapılaşmanın [niteliksiz] benzeridir. Kent çevreleri oluşturmada 100 yılı aşkın dünya mesleki deneyimi Türkiye’de gözardı ediliyor, ya da hiç bilinmiyor. Özel sektörün yarattığı iskan siloları da, kullanılan tüm kozmetiğe karşın bunlardan farklı değil. Bunlar kent oluşturmuyor; hane halklarını birbirinden ayırıyor, insanları kaynaştıran bir kültür yaratamıyor. Çok uzağa gitmeden, belki 20 yıl sonra bunların büyük sorunlar getirdiğini göreceğiz. Bu yatırımlarla şişirilen konut balonu bir kalkınma göstergesi olmak şöyle dursun, ekonomik bunalımın öncü habercisidir. Bu fiziki yapılaşma biçimi ise bütünüyle bir kültürsüzlük ürünüdür.”(2) (Resim 4)

Yatay mimarlık ise, herhalde dikeyleri yan yatırmakla sağlanmıyor. Az katlı, ancak yüksek yoğunluklu konut çevreleri tasarımı ve uygulamaları batıda neredeyse bir asırlık bir deneyim birikimi oluşturdu. Bu nitelikteki şehir çevrelerine ilişkin ekonomik, teknolojik, sosyal ve kültürel değerlendirmeler büyük ölçüde olumlu görüşler sunmakta.

Konuyu yalnızca dikey-yatay tartışmasına indirgemek yanlış olacaktır. Asıl sorun, piyasaya ve topluma konut siteleri ya da yaşam alanları sunulurken somutlaşan çevrelerin biçimlenmesinin bir kamu malı olduğu görüşü ile, elde edilen ürüne toplumsal haklılık (meşruiyet) kazandırabilmektir. Bu ancak saydam bir tasarım etkinliğinin gerçekleştirilmesi yoluyla olanak kazanır. Aynılaştırmanın panzehiri tasarımın kurumlaştırılmasıdır.

“Toplumsal hedeflerin belirlendiği bir sosyal politika yanı sıra, nitelik hedefleri ve tasarım endişeleri içeren bir çevre politikası ile bütünleştirilemediği için henüz bütünlüğü olan bir konut polikası oluşturulamamıştır. […] Stok oluşturma aşamasını aşmakta olan Türkiye’nin artık politika paletini genişletebilmesi, paylaşım ve kalite konularında politikalar geliştirip gündemine alması gerekir.”(3)

“Konut politikası, eşgüdümlü ve eşzamanlı olarak bir finans politikası, bir sosyal politika ve bir tasarım politikasıdır. […] [Finans ve sosyal hedefler kurumlaşmalara nasıl konu olabiliyorsa tasarımın da] kurumlaşması gerektiğini savunmak olanaklı ve anlamlıdır. […] Tasarım politikası, konut tasarım bilgisinin, tasarım kapasitelerinin, yaratıcı mesleki etkinliklerin ve özgün üreticiliğin toplumsal katkısının nasıl kurumlaştırıldığı ile ilgilidir. […] Türkiye’de herhangi bir tasarım politikası yürürlükte bulunmuyor. […] Ülkenin hemen her yerleşmesinde egemen olan sıradan ve birbirinin aynı kentsel çevreler karşısında, nitelikli konut çevrelerinin geliştirilmesi çabaları hayati önem taşımaktadır. Doğru örneklerin yaratılması, tasarımın yaşam standardlarına olan katkısının anlaşılmasına, fiziki çevrede beğeni ve standartların geliştirilmesine ve tercihlerin başka biçimlenmelere yönelmesini sağlayacaktır.”(4)

“Türkiye’de […] tasarımın kurumlaştırılması konusuna bir türlü yer verilememesinin yerleşme alanlarımızı ve toplumumuzu geri dönülmesi zor, kültür yoksunu, geçmişteki zengin mirastan kopuk, düpedüz vahim çirkinlikte çevreler içinde boğulmamıza götürdüğünü vurgulamak gerekiyor. Bu durum Türkiye’de tasarım becerileri olan kesimlerin bulunmamasından değil, […] tasarımı ‘kurumlaştıramamış’ olmamızdan kaynaklanmaktadır.”(5)

“[TOKİ gibi] güçlü bir kuruma kavuştuk, ama elimizde cılız bir politika var. […] Ülkenin her yöresindeki uygulamalara bakılırsa, korkutucu bir biteviyelik, yer duygusu oluşturamama ve kentsel çevre niteliklerinden yoksun kalma, bu örneklerin temel özelliği gibidir. […] Bugün nasıl gecekonduları ortadan kaldırmayı özlemekteysek, yakın gelecekte de TOKİ sitelerinin yok edilmesi bir toplumsal hedef olarak görülecektir.”(6)

“Tasarımlara yarışma gibi bir yolla geçerlik (meşruiyet) kazandırmak şöyle dursun, doğrudan Bakanlık tarafından dönüşüm projelerinde mimarlık yaklaşımının ‘Osmanlı / Selçuklu’ biçeminde olacağı yönünde açıklamalar ve uygunsuz özendirmeler yapılmaktadır. Bu tutum ile, tasarım boşluğunun giderilmiş olacağı varsayımı yapılmakta ve saplantılı bir ideoloji ve kültür yoksunu yapay imgeler ile durumun kurtarılabileceği inancı aşılanmaya çalışılmaktadır. Mimarlık ve çevre tasarımının elde edilmesinde öncelikle geçerli (meşru) bir süreç geliştirmek, tasarım uygulamalarında ise topluluk ve bireylerin opsiyonlarını çoğaltan bir yaklaşımı yerleştirmek zorunlu görülmelidir.”(7)

“YERİNDE DÖNÜŞÜM” SAVI

Yapı üretiminde, yapımcıya bağımsız bölüm payı verilmesi yöntemi Türkiye’de bir genel alışkanlıktır. Bu modelin dışında başka bir yapım süreci düşünmek sanki yasaklanmıştır. Kentsel toplu yenileme (dönüşüm) sürecinde bu model, yoğunlukları artırmak, altyapıyı zorlamak, yapımcı payının pazarlanması ile yenileme alanına yeni nüfusun katılması demektir. Bu durumun “yerinde görülmeyen bir dönüşüm” olduğu düşüncesiyle olsa gerek, İstanbul Büyükşehir Belediyesi yeni yönetimi “yerinde dönüşüm” yapmayı önermekte. (Resim 5)

“Yerinde dönüşüm” terimini belki ilk kez kullanan ve bu konuda yerel araştırmalara dayalı bir proje geliştiren çalışmayı, 2004 yılında ODTÜ Şehir Planlama Bölümü yüksek lisans öğrencilerimle Zeytinburnu ilçesinde yapmıştık. Yerel topluluğun en önde gelen dileği, alana yeni nüfusun katılmasına fırsat verilmemesi idi. Bu, ancak yapımcıya pay vermeden, olağan bir kar oranının maliyetlere eklenmesi ile sağlanabilirdi. Zeytinburnu ilçesinde oturan kiracıların bile ilçenin canlı ekonomisinde katkıları bulunduğu öngörüsü ile, tüm hanelerin, bulundukları yere en kısa sürede yenilenmiş çevrelerine kavuşmaları hedefine erişmeyi gerektiriyordu bu proje.

Araştırmamızın amacı, toplu yenileme girişimi maliyetlerinin, piyasa koşullarında yerel topluluğun kendi olanaklarıyla ne ölçüde karşılanabileceğini kestirmek idi. Taşınmaz sahiplerinin borçlanma yoluyla sağlayacakları kredi borcu giderlerinin, dönüşüm öncesi ödemekte oldukları taşınmaz vergileri, aidatlar, tamir bakım giderleri ortalama toplamına ne ölçüde yaklaşabileceğini belirlemek, kamu katkısı gibi bir dış etkene bağımlı kalmadan yenilemeyi yürütme olasılığının bir göstergesi olmalıydı. Bu koşula yaklaşıldıkça, toplu yenilenme piyasada çok yerde tekrarlanabilen bir süreç olmalıydı.

Finansal olabilirlik yanı sıra, mekânsal, teknik, sosyal ve yasal olabilirlik irdelemeleri de çok sayıda düzenleme yoluyla amaçlananların sağlanabileceğini gösterdi. Fiziki olabilirlik sınaması için en yoğun apartmanlar bölgesi bir alanda bile, toplu yenilemenin arsa ve adaların birleştirilmesi ile farklı yapılaşma ve mekânsal ekonomiler getirdiği kanıtlandı. Maliyetlerin azaltılması, sağlanması gereken temel bir koşuldur. Bu maliyetlerin, tüm vergilerden geçici bağışıklıklar, işlemlerde öncelik tanıma, işlem maliyetlerini sıfırlama, sosyal yardımlar ve kimi özendirme otuza yakın gibi düzenlemeler ile üçte bir oranında azaltabileceği ve bunun tüm aktörler tarafından toplu yenilemenin çekici görülmesini sağlayabildiği hesaplandı.(8)

Toplu yenileme sürecinde gerçekleştirilen yerel yopluluk ortaklığının, kat mülkiyeti ilişkilerine benzer bir işletme yöntemine dayanarak kalıcı bir demokratik çevre yönetim birimine dönüştürülmesi bizce bu modelin en değerli katkılarından biri idi. Yerel topluluk yönetimi (YTY) tüzel kişiliğine ait (devredilemez) taşınmazlar ve gelir sağlayan mal varlıkları ile sürdürülebilir kimlik kazandırılan YTY, çevre bakım hizmetlerini yürütmekle, ortakları aidat yükümlülüklerinden kurtarmış ve yerel yönetimin kimi hizmetlerini üstlenmiş oluyordu. Böylece kentte, belediye yönetimi ile tekil yapı yönetimi arasında bir ara yönetim kademesi yaratılmış oluyordu. Bu yaklaşım, yalnızca bir yapımcılık işi değil, sosyal ve ekonomik önlemlerle tasarımın buluşturulduğu kapsamlı ve topluluk katılımlı bir planlama etkinliğidir.

“Birinci koşul, yerel topluluğun katılımının sağlanmasıdır. Bu işlem tepeden inme yöntemlerle, zorlama ve bireysel hakların zaptedilmesiyle değil, belirli bir alanda çoğunluk oluşturan bir kesimin gönüllü ortaklık kurmalarına kamu destekleri verilerek yürütülmesidir. Böylece, kentsel yenileme girişimi bir kentsel alan yönetimine yol alacaktır. İkinci koşul, proje programının belirlenmesi, tasarım işleri ve borçlanma düzenlemelerinin yerel topluluk isteklerine göre biçimlendirilmesidir. […] Üçüncüsü, rantın sınırlanması ve ortaklıklara yönlendirilmesidir. Bu girişim, kentlerde ‘yap-sat’ mantığı ötesinde çok yönlü bir planlama etkinliğidir. Yapılaşma projesi ve sürecine eşlik eden sosyal projeler ile toplumsal kalkınma boyutu kurgulanacaktır.[…] İstanbul’da yürüttüğümüz gerçek ortam araştırmaları, bu yaklaşımın her açıdan rantabilitesi olabileceğini göstermiştir. Ancak, yürürlükteki ‘dönüşüm’ düzenlemesinden farklı bir anlayışla kimi yeni düzenlemeler yapılması, süreci kolaylaştıracaktır. Bu yaklaşım, kentleşmemizde yeni bir örgütlenme ve eşgüdüm hünerinin geliştirilmesi anlamındadır. Kat mülkiyetine dayalı yapılaşma 1950’lerde nasıl bir yeni örgütlenme hüneri gerektirdiyse ve zaman içinde bu süreç nasıl olgunlaştıysa, bugün kentsel toplu yenilemede de daha karmaşık, çok boyutlu ve aktörlü bir eşgüdümü, çok adımlı bir süreç yönetimini başarmak zorundayız. Bu, kentleşmemizin tasarım kültürü ile buluştuğu ve toplumla bütünleştiği bir yeni dönemi, bir rönesansı olabilir.”(9)

Yerel topluluk girişimciliğine dayalı bu yaklaşımın günümüz dönüşüm yasası uygulamalarıyla ilgisi bulunmaz. Dönüşüm yasası güdümünde ‘yerinde dönüşüm’ yapılabilir mi? Yönetimler bunu ancak yapımcıya başka bir yerde pay verme yoluna giderek sağlayacaktır. Yerel topluluklar, yine çevrelerinin oluşumunda söz sahibi olamayacaklar ve bir topluluk birlikteliği sağlanmayacaktır. Başka bir deyişle, “ihanet”in boyutları, açık alanlar ve silo yapılaşmanın ötesinde, daha geniş bir yaşam bütünlüğüne uzanmaktadır. (Resim 6)

“Türkiye’de deprem ve diğer tehlikelere karşı alınması gereken ilk ve tek önlem ‘dönüşüm’ değildir. […] Kentsel yenileme, yerel toplulukların sürece doğrudan katılımını öngörmektedir. [2012 yılında yürürlüğe giren Kentsel Dönüşüm Kanunu (6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkındaki Kanun) ile] getirilen düzenlemenin en çarpıcı özelliği, bu temel koşula aykırı ve sert bir merkezî yaptırım gücü ile donanmış olmasıdır. […] Yapılacak girişimler risklerden bağımsız, gelişigüzel, belki gizil hedeflere hizmet eder nitelikte olacaktır” (10)

Sonuç itibariyle, bizi pek ikna etmeyen bu ihanet itirafı, imar ve inşaat imalatına inhisar etmekle, ihtimaldir ki iş bu ihtilaflı yeniden inşa ve yerinde iskan, itibar edilmesi gereken izahattan istifade etmeden ve istibdat altındaki insanların ihtiyaçlarını istişareden imtina ile ifa edilecek, insicamlı ve içtimai bir ittihat, ihtimam, ilham ve idrak ihya edilemeyecektir.

Gençler için anahtar: itibariyle: bakımından, ikna: tatmin, itiraf: Kabul, imar: bayındırlık, inşaat: yapı, imalat: üretim, ihtimal, olasılık, ihtilaf: tartışma, inşa: yapma, iskan: yurtlandırma, itibar: saygınlık, izahat: açıklama, istibdat: baskı, ihtiyaç: gereksinim, istişare: danışma, imtina: kaçınma, ifa: yerine getirme, insicam: tutarlık, içtimai: toplumsal, ittihat: birlik, ihtimam: özen, ilham: esin, idrak: anlayış, ihya: canlandırma.

NOTLAR

1. Balamir, Murat, 2 Mayıs 2013, “İstanbul’un Yeşili, Silüeti, Depremi”, Cumhuriyet, s.2.

2. Balamir, Murat, 2014, Deprem Tehlikesi ve Kentsel Dönüşüm, ODTÜ MF Cep Kitapları, sayı:13, Ankara, s.8.

3. Balamir, Murat, 1998, “Türkiye’de Gelişkin Bir Konut Politikası İçin Olası Açılımlar”, Arredamento Mimarlık, sayı: 103, ss.74-79.

4. Balamir, Murat, 2004, “Tasarımın Kurumlaştırılması: Konut Politikasında Tasarım Hizmetlerinin Düzenlenmesi", A/Z İTÜ Mimarlık Fakültesi Dergisi, sayı:1, ss.89-94.

5.

Balamir, Murat, 2009, “Konut ve Kentsel Çevrelerde Nitelikli Tasarım TOKİ Aracılığıyla Nasıl Sürdürülebilir?”, Mimarlık, sayı:345, ss.28-31.

6. Balamir, Murat, 2009, “TOKİ Uygulamalarının Niteliği ve Etkileri”, Yeni Mimar, sayı:69 (Ocak 2009) 14.

7. Balamir, 2014, s.32.

8. Konuyla ilgili detaylı bilgi için: Balamir, Murat, 2010, “Türkiye Kentlerinde Toplu Yenileme: Dönüşüm-Mönüşüm”, Dosya: Kent ve Konut, sayı:20, ss.13-25. Balamir, Murat, 2010, “Deprem Riskinin Araştırılarak Deprem Yönetiminde Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu için Hazırlanmış Rapor”, Evrak No: 157, 69 sayfa.

9. Balamir, Murat, 2010, “Urban renewal and Disaster Risk Mitigation” (Kentsel Toplu Yenileme ve Afet Risklerinin Azaltılması), Boğaziçi Üniversitesi-Affordable Housing Institute ortaklığında düzenlenen “Urban Disaster Risk and Urban Renewal Strategies” sempozyumda sunulan bildiri.

10. Balamir, Murat, 2012, “Kentsel Toplu Yenileme (Dönüşüm)”, Mimarlık, sayı: 365, ss.10-11.

Bu icerik 589 defa görüntülenmiştir.