399
OCAK-ŞUBAT 2018
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
GÜNCEL

Tüketim Kültürü, Eşitsizlik ve İklim Krizi

Ümit Şahin, Dr., Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi

6-17 Kasım 2017 tarihleri arasında Almanya’nın Bonn kentinde düzenlenen COP 23’ün ardından iklim değişikliği konusunda tekrar konuşur olduk. Konunun aslında hiç gündemimizden düşmemesi gerekliliğinden hareketle yazar, rakamlar üzerinden yaşam biçimimizde ve daha büyük ölçekteki politikalarda değiştirilmesi gereken noktalara dikkat çekiyor.

Fransız iktisatçı Thomas Piketty ve arkadaşları tarafından geçtiğimiz günlerde yayımlanan Dünya Eşitsizlik Raporu, bölgeler ve toplumsal kesimler arasındaki eşitsizliğin artmaya devam ettiğini ortaya koyuyor.(1) Rapora göre 2016’da dünyanın en zengin yüzde 1’i, toplam küresel gelirin yüzde 22’sine, en yoksul yüzde 50 ise yüzde 10’una sahipti. Aynı yüzde 1’lik kaymak tabakası 1980’den 2016’ya kadar oluşan gelir artışının yüzde 27’sini ele geçirmişti. Daha çarpıcı olan, bu yüzde 1’in en üst yüzde 10’unun, yani dünya nüfusunun en zengin binde birlik kesiminin 36 yıl boyunca oluşan zenginlik artışının yüzde 13’ünü; yüz binde birlik kesiminin, yani yaklaşık 75 bin kişinin ise yüzde 4’ünü ele geçirmiş olması. En zengin binde birin, yani 7,5 milyon kişinin elinde tutuğu zenginlik artışı, dünyanın en yoksul yarısının, yani 3,5 milyar kişinin bu zenginlik artışından alabildiği payla aynı.

Giderek artan toplumsal ve küresel eşitsizlik yeni bir tür dehşet dengesi oluşturmuş durumda. Irkçılığın ve yabancı düşmanlığının beslediği bu dehşet dengesi; terör-teröre karşı savaş, göçmen akını-kapanan sınırlar ikilemleri üzerinden işliyor. Yüksek teknoloji, silahlanma ve “serbest” ticaret ise hem bu dengeyi sürdürüp hem de eşitsizliği derinleştiriyor. Bu dehşet dengesinin yumuşak yüzünde rıza üretiminin bin bir çeşidi var. Daha yoksul kesimlerin zenginlerin açgözlü bir şekilde iyice zenginleşmesine neden olan sisteme laf söyleme hakkı olmadığına inanılıyor artık. (Belki biraz “insaf” dilemek dışında!) Çünkü satır arasından, bıyık altından veya cep telefonu ekranı üzerinden, o zenginliğin “nimetlerinden” siz de yararlanıyorsunuz, ya da bir gün elbet yararlanacaksınız deniyor: “Biz daha da zenginleşiyorsak boşuna değil, sizi de düşünüyoruz.” Yeni araba modelleri, MR cihazları, uçak seyahatleri, tatil köyleri, daha da gelişen akıllı telefonlar hepimiz için. En azından teorik olarak.

İşte artan zenginlik ve yükselen eşitsizlikle, derinleşen iklim krizi ve ekolojik sorunlar aynı kaynaktan doğuyor. Aynı “demokratik” açgözlülük nedeniyle hayatın ve gezegenin bizzat kendisi elden gitmeye başladı. En fazla 20-30 yıl içinde, ulaşılmasından korkulan bütün sınırlar tek tek aşılacak. Hayatın ve uygarlığın devam edip edemeyeceğini o zaman göreceğiz. Bundan iki yıl önce, yeryüzünün ortalama sıcaklığında endüstri öncesi döneme göre artış 1 derece sınırını geçmişti. Üç yıl üst üste (2014, 2015 ve 2016’da) her yıl, bir önceki yılın sıcaklık rekorunu kırdı. Daha az sıcak olması beklenen 2017 bile 2016’dan sonra ikinci sıraya yerleşiyor. (Resim 1) Bu ısınmanın tek nedeni olan atmosferdeki sera gazı artışı da rekor üzerine rekor kırıyor. 1960’lara kadar yılda yarım ppm (milyonda parçacık) düzeyinde artan karbondioksit konsantrasyonu, son yıllarda yılda 2-2,5 ppm artmaya başladı ve 2014’te 400 ppm sınırı aşıldı. (Bu yazı yazılırken 406 ppm’e ulaşmıştı.) Oysa sağlam buzul kayıtlarından biliyoruz ki, son 800 bin yıl içinde atmosferdeki karbondioksit seviyesi genelde 200-250 ppm civarında seyretmiş, en yüksek olduğu dönemlerde bile 300 ppm’i geçmemişti. Endüstri çağı başlamadan önce 270-280 ppm civarında sabit bir seyir izleyen ve artık kalıcı olarak 400 ppm’in üzerine çıkan karbondioksit seviyesi, bu artış hızı devam ederse 2035 yılı civarında 2 derece ısınmaya denk geleceği hesaplanan 450 ppm’e ulaşabilir. Küresel ortalama sıcaklık artışı 2 dereceyi geçerse hangi geri dönüşsüz mekanizmaların harekete geçeceğini henüz bilmiyoruz, ama tahminler iç açıcı değil. Yüzyılın ikinci yarısı gelmeden Kuzey Kutbu’nun yazın açık deniz haline geldiği, Pasifik’teki alçak adaların sular altında kaldığı, Kuzey Amerika’nın güneyinin, Hindistan’ın, Afrika’nın, Akdeniz’in ve Orta Doğu’nun aşırı sıcaklar, orman yangınları ve kuraklıktan kırıldığı, okyanus yüzeyindeki aşırı ısınma nedeniyle kasırga ve tayfunların daha da yıkıcı hal aldığı bir gelecekle karşılaşırsak, bunun ucuz bir felaket filmi senaryosu olmadığını o zaman anlayabiliriz. Demem o ki, iklim değişikliğini gerçekten durdurmak, en azından bu felaketleri geciktirmek ve azaltmak istiyorsak belki de hayal edebileceğimizden daha hızlı hareket etmek zorundayız.

Bu hız kabaca şöyle özetlenebilir: Eğer gerçekten küresel sıcaklık artışını Paris Anlaşması’nda üzerine 197 ülkenin anlaştığı gibi 2 derecenin çok altında sınırlamak istiyorsak, yılda 54 milyar tonu bulan yıllık küresel karbondioksit emisyonundaki artışı en kısa zamanda durdurup (maalesef 2017’de de artış sürüyor) yılda yüzde 2-3’ten daha az olmayacak biçimde ve 2050’ye kadar yaklaşık yüzde 80-90’a varana dek azaltmak ve yüzyılın ikinci yarısında sıfırlamak gerekiyor. (Resim 2) Bu aynı zamanda hepsini önümüzdeki 30-40 yıl içinde başarmak kaydıyla fosil yakıt rezervlerinin en az yüzde 70’ini çıkartmadan yer altında bırakmak, sırasıyla kömürlü termik santrallerden, içten yanmalı motorlardan ve doğal gaz kullanımından vazgeçmek, uzun mesafe uçuşları, küresel ticareti, endüstriyel tarım ve hayvancılığı giderek daha fazla sınırlamak, yeşil alan tahribatını durdurmak, enerjiyi az tüketen ve tamamen yenilenebilir kaynaklardan üreten bir sisteme geçmek anlamına geliyor. Bütün bu önlemler radikal bir yeşilin hayalleri olmaktan çıkıp, Paris’te -maalesef üstü kapalı bir şekilde de olsa- uluslararası bir anlaşma haline geleli iki yıl oldu.

Ancak insanlığın bu ortak sorumluluğundan, ülkelerin iklimi koruma konusunda yapması gerekenlerden, Birleşmiş Milletler İklim Konferanslarında alınan kararlardan ve benzerlerinden bahsederken, küresel ve sınıfsal eşitsizliğin etkisini göz ardı edip, bu krizin oluşumunda günlük hayatı ele geçiren ve aslında hiç de evrensel olduğu söylenemeyecek “yaşam biçimimizin” payını azımsayabiliyoruz. Oysa eşitsizlik, iklim değişikliği rakamlarında da aynı çarpıcılıkla izlenebiliyor.

Söylemeye bile gerek yok, karbondioksit gibi sera gazlarını atmosfere ne kadar çok salıyorsanız kişi (veya aile, kent, toplumsal sınıf, bölge, ülke ve benzeri) olarak iklimin değişmesinden o kadar sorumlusunuz demektir. Oxfam’ın 2015’de açıkladığı bir rapor, Piketty ve arkadaşlarının küresel gelirin onda birine sahip olduğunu söylediği aynı en yoksul yüzde 50’nin (3,5 milyar kişinin), küresel sera gazı emisyonlarının da sadece yüzde 10’undan sorumlu olduğunu ortaya koyuyordu.(2) (Resim 3) En zengin yüzde 10, yani dünyadaki tüketimin çoğunu yapan 750 milyon kişi ise toplam emisyonların yaklaşık yarısından sorumlu. Aynı çarpıcılık kişi başına emisyonlarda da görünüyor. Gezegenin yüzde birlik kaymak tabakasının ortalama kişi başı emisyonu 50 ton iken en yoksul yüzde 10’un (750 milyon kişinin) kişi başı emisyonu sıfır! (Bu zaten dünyadaki açların sayısı değil mi?) (Resim 4)

Kişi başı emisyon ilginç bir gösterge. Küresel yıllık emisyonu dünya nüfusuna bölerseniz her yıl kişi başına düşen emisyonu bulabilirsiniz. Küresel ortalama, yani herkes aynı miktarda emisyondan sorumlu olsaydı kişi başına düşecek miktar yaklaşık 7 ton. İklim değişikliğindeki sorumluluğunuzun dünya ortalamasının ne kadar üzerinde olduğunu öğrenmek isterseniz kendi emisyonunuzu, yani yaptığınız tüketimle bir yılda ne kadar sera gazı emisyonuna

neden olduğunuzu hesaplayarak görebilirsiniz. Kişisel otomobiliniz varsa, uçağa biniyorsanız, et yiyorsanız, beyaz eşya, elektronik, kişisel eşya ve giysi tüketiminiz fazlaysa, oturduğunuz ev büyükse ve yeterli düzeyde enerji tasarrufu önlemi almadıysanız, elektrik tüketiminiz Türkiye’deki gibi ağırlıklı olarak fosil yakıtlardan kaynaklanıyorsa kişisel karbon emisyonunuz (ya da ayak iziniz) dünya ortalamasının çok üzerinde çıkacaktır. Ülkeler arası karşılaştırma da bu durumu net biçimde gösteriyor. ABD, Kanada, Avustralya gibi hem tüketim düzeyi hem de fosil yakıt kullanımı fazla olan ülkelerde kişi başı emisyon 20 tonun üzerindeyken, Japonya’da ve 1990’dan beri emisyonlarını düşürmeyi başarmış olan AB’de ortalama hâlâ 10 tonun üzerinde bulunuyor. Ayrıca ekonomileri çoğunlukla Asya ülkelerinde üretilen malları tüketmeye ayarlı pek çok üst ve orta gelirli ülkede tüketim üzerinden hesaplanan emisyonların üretimden kaynaklanan ulusal emisyonlardan daha yüksek olduğu görülüyor. (Çin’de, tabii, üretim emisyonları tüketim emisyonlarından yüksek.) Oysa Filipinler, Hindistan, Tanzanya gibi pek çok ülkede kişi başı emisyon 2-3 tonun bile çok altında, hatta Bangladeş’te ve Afrika’daki en az gelişmiş ülkelerde 1 tonu bulmuyor.

Kişi başı emisyon yükseldikçe bu emisyonun nedenleri arasında kişisel tüketim ürünlerinin ve ulaşımın payı katlanarak artıyor. Sık sık uzak mesafeye seyahat etmek, uzaklarda tatil yapmak, çok miktarda (ve endüstriyel) et yemek ve bütün gününü ekran başında geçirmek emisyonları fırlatıyor. Yeni bir araştırmaya göre 2025’de telefonlar, bilgisayarlar, ya da kısaca internet ağına bağlı cihazlar ve bunlar arasındaki veri alışverişi için harcanan elektrik enerjisi toplam elektrik tüketiminin yüzde 20’sine ulaşacak. Bu hızla gidersek, 2020’de yüzde 3,5’e varacak olan iletişimin ve veri alışverişinin küresel sera gazı emisyonlarındaki payı 2040’da yüzde 14’e çıkacak.(3) Yani medya ve eğlence endüstrisi tarafından körüklenen dünyayı gezme hayallerinden yerinizden kalkmadan izlediğiniz sosyal medya videolarına, daha güçlü otomobil merakından et lokantaları modasına, uzak mesafeden taşınan endüstriyel gıdalardan dev ekran televizyonlara kadar tüketim toplumuna dair her şey emisyon artışının durdurulamamasına neden olarak, bir yandan da fena halde korktuğumuz küresel ısınmanın çığırından çıkmasını daha erkene çekmemize neden oluyor.

Küresel mücadele elbette kişisel tüketimlerden çok makro politikalara ağırlık veriyor. İklim değişikliğini sınırlamak için dünyanın şu an -haklı olarak- odaklandığı nokta kömür tüketimi. Bonn’da yapılan COP23 iklim konferansı, kömürcülerin oynadığı bütün oyunlara (mesela Trump!) rağmen dünyayı kömüre dayalı enerji üretiminden vazgeçirmek için devasa bir çaba harcandığına dikkat çekiyordu. (Resim 5, 6) Aralarında İngiltere, Kanada ve İtalya’nın da olduğu 19 ülke 2030’a kadar kömürden tamamen çıkacaklarını açıkladılar. Gerçi bu ülkelerin dünya kömür üretimindeki payı yüzde 3’ten ibaretti, ama özellikle kömüre dayalı sanayi devrimini başlatan İngiltere’nin aralarında olması bu hamlenin sembolik önemini artırıyordu. Dünyanın en zengin insanlarından Michael Bloomberg’in ve Kaliforniya valisi Jerry Brown’un da aralarında olduğu “küresel liderler” kömürden kurtuluş planına maddi ve politik desteklerini açıkladılar. Bu adım yenilenebilir kaynakların geleceği belirleyecek enerji üretim biçimi olduğunu bir kez daha teyit ediyordu. Avrupa’da 293 tane kömürlü termik santral kaldığı, Polonya ve Türkiye dışında yeni termik santral yapmaya niyetli pek bir ülke bulunmadığı ve doğru bir politikayla 2030’a kadar Avrupa’nın kömürden temizlenmesinin zor olmadığı dile getiriliyordu.(4) Sivil toplum örgütleri dünya kömür endüstrisinin büyük kısmını oluşturan 775 şirketi tek tek listeleyip yatırımlarını bu şirketlerden çekmek isteyen (divestment) yatırımcılara yol gösterdiler.(5) Aralarında Norveç emeklilik fonu, Axa Sigorta şirketi gibi devlerin de olduğu yatırımlarını kömürden ve fosil yakıtlarından çektiklerini açıklayan şirket ve varlık fonlarının toplam değerinin 5 trilyon doları aştığı söyleniyordu. Dolayısıyla emisyon düzeyi en yüksek fosil yakıt olan kömürün geleceğinin parlak olmadığı ortada. Elektrikli otomobillerin yükselişiyle petrolün de zaman içinde devre dışı kalmaya başlaması işten değil.

Ama bütün bunların çok geç olmadan gerçekleşmesi için, emisyonlara asıl neden olan, yani cebinde harcayacak parası olan yüzde 10’un, (hatta yüzde 30’un -ki dünya nüfusunun yüksek gelirli yüzde 30’unun küresel emisyonlardaki payı yüzde 80-) iklim krizini görmeye ve önemini fark etmeye başlaması kritik öneme sahip. Occupy hareketinin işaret ettiği yüzde 99’un, yüzde 1’e karşı direnmesi önemli belki, ama o yüzde 99 içindeki, en azından “Batılı” ve kentli yaşam biçimine sahip insanların kendi paylarını görmeleri, çözümü teknolojiden beklerken şeytanla nasıl bir pazarlık içinde olduklarını fark etmeleri, sade ve ekolojik yaşamın bir fantezi olmadığını görmeleri bence daha da önemli. Kömürden çıkmak kritik bir ilk adım. Ama bu yaşam biçimini yenilenebilir kaynaklarla da olsa aynen sürdürürken iklim krizinden kurtulmanın mümkün olmadığını anlamak gerekiyor. Elbette bu mücadelenin demokrasi, barış ve adalet için verilen mücadeleden ayrılamayacağını da.

NOTLAR

1. Alvaredo, F.; Chancel, L.; Piketty, T.; Saez E.; Zucman, G. (ed.), 2017, World Inequality Report:2018, World Inequality Lab. http://wir2018.wid.world/files/download/wir2018-full-report-english.pdf [Erişim: 10.12.2017]

2. Oxfam tarafından 2 Aralık 2015 tarihinde yapılan basın açıklaması: “Extreme Carbon Inequality”, www.oxfam.org/sites/www.oxfam.org/files/file_attachments/mb-extreme-carbon-inequality-021215-en.pdf [Erişim: 10.12.2017]

3. Climate Home News. “İklim değişikliğini o da körüklüyor: 2025’de elektriğin beşte birini internet tüketecek”, (çev.) Ali Serdar Gültekin, Yeşil Gazete, 15 Aralık 2017. https://yesilgazete.org/blog/2017/12/15/iklim-degisikligini-o-da-korukluyor-2025de-elektrigin-beste-birini-internet-tuketecek

4. “Europe Beyond Coal”, https://beyond-coal.eu

5. Listeye ulaşmak için: “Global Coal Exit List” https://coalexit.org

 

 

 

Bu icerik 375 defa görüntülenmiştir.