MİMARLIK
391
EYLÜL-EKİM 2016
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

  • Tını
    Esra Sakınç, Dr., Mimar

  • Divalar Gitmez
    Şengül Öymen Gür, Prof. Dr., Beykent Üniversitesi, Mimarlık Bölümü

YAYINLAR



KÜNYE
KRİZİN MİMARLIĞI

Göç Olgusunu Nasıl Okumalı?

Melih Ersoy, Prof. Dr., ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü

Yaşanan göçler sonrası, toplumdaki ayrışmaları doğru yönetebilmek sorunların en aza indirgenmesi için en önemli adım. Göç kavramını genel kabul görmüş kuramlar ışığında okumaya çalışan yazar, göç alan bölgelerde oluşan heterojen toplumun yeni fırsatlara açık olduğunu belirtiyor. Farklı ölçeklerde, farklı yansımalara sahip, farklı “kriz” ortamlarını ve yapabileceklerimizi ele aldığımız “Krizin Mimarlığı” isimli başlığımız katkılarınıza açık.

Göç insanların bir mekânsal birimden bir başkasına bireysel ya da toplu olarak isteğe bağlı olarak ya da zorunlu olarak yaşadıkları bir olgu olsa da çoğu kez bu mekânsal hareket zamansal olarak da başka zaman dilimlerine yapılan bir yolculuğu da beraberinde getirir. Tüm bu mekânsal ve zamansal yolculuktan bireylerin sosyal, ekonomik, kültürel ve politik düzeylerde etkilenme ve yeni yaşama uyum / bütünleşme düzeyleri sınıfsal konumlarıyla doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle de tek bir göç tanımı ya da tek bir göç hikâyesinden çok farklı etkileşim ve eklemlenme biçimlerinden söz etmenin daha anlamlı bir yaklaşım olacağı ileri sürülebilir.

Akademik alanda göç konusunda yapılan görgül araştırmaların sayısını vermek kolay değil. Ancak, göç olgusunu makro ölçekte ve yapısal düzeyde ele alan paradigmaları birkaç ana başlıkta toplamak olanaklıdır. Bunların başında gelen ve yakın zamana kadar yaygın olarak benimsenen ve ideolojik olarak da en etkili olanı kanımca “Modernleşme Okulu” (Modernization School) adı ile anılan paradigma kapsamında geliştirilen göç kuramları olmuştur.

Modernleşme Okulu, yapısal işlevselci bir yaklaşımı benimser ve gelişmiş (merkez) ülkeler gibi azgelişmiş (çevre) ülkelerde de sistem içi dengelerin bozulmaması için (olağanüstü koşullarda ve çok zorunlu olmadıkça) piyasa mekanizmasına müdahale edilmemesi gerektiğini ileri sürer. İç göçler açısından değerlendirildiğinde de emek gücünün ülke içinde bir mekânsal birimden diğerine devinimini, ülkedeki farklı mekânsal birimler arasında emek gücünün dağılımı açısından var olan dengesiz dağılımının giderilmesine katkı yapan bir süreç olarak görülür. Büyüme hızının görece düşük olduğu yörelerden daha gelişmiş olanlara yönelen nüfus akışı, bir yandan, emek gücü gereksinimi değişik nedenlerle azalan mekânsal birimlerdeki istihdam baskısını azaltarak bu alanlarda verimliliği artırırken, diğer yandan da kentsel alanlarda gereksinim duyulan işgücü açığını azaltarak iktisadi kalkınmaya katkıda bulunmaktadır. Sunulan modele göre, zamanla üretim ve tüketim taleplerine bağlı olarak emek gücü istemleri farklılaşan mekânsal birimler arasındaki dengesizlik durumu giderilecek, buna bağlı olarak yeni dengeler oluşacak ve göç hareketleri yavaşlayacaktır. Böylece, uzun erimde ülkede var olan bölgeler arası dengesizlik giderilmiş olacaktır. Özetle, neo-klasik makro ekonomi modelinin öngördüğü bu denge kuramında iç göçler (piyasa mekanizmasının işleyişine dışarıdan bir müdahale yapılmaması durumunda) mekânsal birimler arasındaki dengesizlikleri giderirken, ülke içi toplam üretim ve üretkenlik düzeylerini de artıran olumlu bir nüfus hareketi olarak görülmektedir.

Modernleşme Okulu iç göçlerle ilgili olarak yapısal düzeyde yapılan bu değerlendirme yanı sıra bireylerin / hanelerin yeni yerleştikleri mekânsal birimlerdeki yaşam tarzı ile uyuşma süreçlerini bir çatışma modelinden çok tek yönlü bir uzlaşma ya da “bütünleşme” kavramı ile açıklamaya çalışır. Bu bağlamda bütünleşme, “modernleşme” olarak adlandırılan bir gelişme sürecinin görece alt evrelerinde bulunan göçmen nüfusun, kentte bir dönüşüm geçirerek modernleşme sürecinin üst evrelerine ulaşmış kentsoylu kesime benzemesidir. Bu süreçte beklenen gelişme, daha gelişmiş mekânsal birimlere göç eden nüfusun makul bir süre içinde sosyal, ekonomik, kültürel ve politik açılardan bu mekânsal birimlerdeki nüfusun düzeyine yükselerek onlarla bütünleştikleri yeni bir evreye ulaşılmasıdır. Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, model göç hareketlerinde tüm kesimlerin ortaklaşa kazanacakları bir kurgu öngörmektedir.

Modernleşme Okuluna karşı geliştirilen bir paradigma olan Bağımlılık Okulunun (Dependency School) çevre ülkelerin azgelişmişliğinin nedenleri ile sosyo-ekonomik kalkınmalarına yönelik politika önerileri gibi göç konusundaki değerlendirmeleri de taban tabana farklılık gösterir. Buna göre, mekânsal birimler arasında bir sermaye ve emek gücü aktarım mekanizması gibi çalışan iç göçlerle bölgeler arasındaki dengesizlik azalmak bir yana daha da artmaktadır. İç göçler, özellikle büyük metropollerin lehine işleyen bu sömürü mekanizmasının sürekliliğini sağlayan araçlardan birisi olarak işlev görmektedir. Özetle, yerleşim birimleri arasındaki eşitsiz değişim ilişkilerinin oluşturduğu sömürü zinciri, sermayenin üretimi ve yeniden üretimi için zorunlu bir ön koşul olarak görülmektedir. Bundan kurtulmanın yolu ise anti-kapitalist kalkınma yollarının benimsenerek yeni geliştirilecek devlet politikalarıyla bu mekanizmalara müdahale edilmesidir.

Dünya Sistemleri Kuramı (World Systems Theory) da bu yapısal ilişkiyi makro ölçekte küresel düzeyde ele almakta ve uluslararası göçün kaynağını, kapitalist üretim ilişkilerinin çevre ülkelere girmesi ile bu ülkelerin kapitalist olmayan geçimlik ekonomilerinin içsel dengelerini alt üst etmesinde görmektedir. Dünya sistemleri kuramına göre, göç, kapitalist birikim sürecinin küresel düzeyde kaçınılmaz olarak bozduğu ve alt üst ettiği yapıların yol açtığı kaçınılmaz bir sonuçtur.

Son yıllarda küreselleşme tezleriyle birlikte ortaya atılan yeni-liberal kalkınma ve yeniden yapılanma modelin temelini de “dünya kenti” ya da “küresel kent” kavramı ile küresel ve bölgesel kentler hiyerarşisinin oluşturduğu networkler / ağlar oluşturmaktadır.

Dünya kenti yeni uluslararası işbölümünün mekânsal örgütlenme modelidir. Bu sistemin işbölümünde farklı ölçeklerde farklı metropoller özelleşmiş işlevler üstlenmişlerdir. Bu küresel kentler hiyerarşisinin en üstünde yer alan bazı metropollerin ise birden çok işlevi (hükümet merkezi, mali merkez, üretim merkezi, kültürel merkez ve benzeri) bir arada üstlendiğini görüyoruz. Bir metropol, ulusal ve ulus üstü ölçeklerde ne denli çok sayıda işleve merkezlik yaparsa dünya kenti olma potansiyeli de o denli artmaktadır.

Dünya kentlerinin belirgin niteliği, bu kentlerde ikili emek-gücü piyasasının varlığıdır. Buna göre, bir yanda çeşitli denetim işlevlerinde uzmanlaşmış, çok yüksek ücretlerle çalışan küçük bir profesyonel bir kesim, diğer yanda ise çok düşük ücretlerle, sanayi birimleri ile (ağırlıklı olarak ayrıcalıklı kesime hizmet veren eğlence, dinlence ve benzeri) hizmet birimlerinde çalışan geniş bir emekçi kesimi aynı mekânsal birimde bir arada yaşamaktadır. Bu iki kesime ek olarak, geniş bir enformel kesim ağırlıklı olarak emekçilerin gereksinim duyduğu metaları üretmektedir. Diğer bir anlatımla, Dünya Kenti oluşumu mekânsal ve sınıfsal kutuplaşmanın hızla arttığı bir yapılanmaya yol açmaktadır. Dünya kenti olma yarışına giren çevre ülkelerin en büyük metropolleri dış göçlerin de odak noktasını oluşturmaktadır. Sermaye akışının sonuna kadar özgürleştiği, ancak emek gücü için bu olanağın yasaklı olduğu yeni-liberal dünya düzeninde savaş dâhil bir çok nedenle ülkelerinden kaçan insanlar için bu kentler, ölümcül dahi olabilen her türlü göç yolunu deneyerek girilmeye çalışılan mekânlar olarak çekiciliklerini sürdürmektedir.

Bağımlılık Okulu bu bağlama Modernleşme Okulunun bütünleşme yönündeki iyimser tezlerini tümüyle yadsır. Bağımlılık Okuluna göre, ikili emek piyasasının varlığı geçici değil, yapısal bir özellik taşır; kapitalist sistemin kendini yeniden üretmesinin vazgeçilmez koşullarındandır. Bu ilişkiler var olduğu sürece toplumun farklı tabakaları arasındaki uçurumlar artacak ve “marjinalleşme” kalıcı bir olgu olarak daha da geniş toplum kesimlerine yayılacaktır. Diğer bir deyişle, göçlerin çekim alanlarını oluşturan büyük kentsel alanlarda toplumsal bütünleşme değil, marjinalleşmeyle birlikte çok daha keskin bir toplumsal ayrışma ve bölünme yaşanacaktır.

Son olarak da, bu iki okula yöneltilen eleştirileri büyük ölçüde gidermeye çalışan ve üretim tarzlarının eklemlenmesi adıyla tanımlanan bir başka yaklaşımdan kısaca söz etmek gerekiyor. Bu perspektif, çevre ülkelerin sosyo-ekonomik yapılarını iç ve dış dinamiklerin birbirleriyle mücadelesinin oluşturduğu yeni ve özgün bir bileşim olarak tanımlanması gerektiğini belirterek, bu bağlamda öne çıkan karşılıklı ilişkinin, farklı üretim tarzlarının birbirleriyle eklemlenme biçimleri ve bunun yol açacağı sonuçlar olarak yorumlamak gerektiğini ileri sürer.

Kapitalizmin egemen üretim tarzı olduğu günümüz çevre toplumlarında, iş olanaklarının sınırlı kalan kırsal alanların üretim araçlarından yoksun kesimi, emek güçlerini daha rahat satabilecekleri kentsel alanlara göç etmek zorunda kalmaktadır. Diğer bir deyişle, kırdan kente göç kendine yeterli üretim birimlerini parçalayarak / dağıtarak kapitalist üretim tarzının ulusal ölçekte yaygınlaşmasına önemli ölçüde katkıda bulunan bir olgu olarak görülmektedir.

Bu şekilde kente göç edenlerin tümüyle kentle bütünleştikleri ya da dışlandıkları / marjinalleştikleri biçimindeki karşıt tezlere karşı eklemlenme yaklaşımı göçmenlerin kentlilerle birlikte oluşturacakları yeni bileşimin yapısının araştırılmasına odaklanır. Bu karşılıklı etkileşimin çoğu durumda sorunsuz olmayacağı açıktır; çünkü her iki kesim de diğerini dönüştürmeye çalışacaktır. Yeni bileşimde, daha güçlü ve yerleşik olan kent kültürü, ideolojisi ve ekonomisinin başat unsurlar olmasına karşılık, göçmenlerin kırdan taşıdıkları, beraberlerinde getirdikleri kültürel, estetik, ideolojik ve ekonomik öğeler de varlığını sürdürmeye çalışacak ve böylelikle birbirini karşılıklı etkileyen yepyeni bir eklemlenmiş kentsel yapı ortaya çıkacaktır. Yeni kentsel yapı, her iki tarafın özgünlüklerini farklı ağırlıklarda da olsa içeren yepyeni bir sentez olarak algılanmalıdır. Kuşkusuz burada niceliksel ağırlık da önemlidir. Güçlü kent kültürü, ideolojisi ve ekonomisi görece sınırlı sayıdaki göçmen kitlesini daha kolay emerek dönüştürebilecekken, bu kesimin sayısal büyüklüğü arttıkça demokratik çevre ülkelerde seçmenler olarak pazarlık güçleri de artacaktır. Bu ortamda siyasette patron-müşteri ilişkileri ve kayırmacılık, kentsel yapıyı tümüyle dönüştüremese de zaman içinde göçmenlerin beraberinde getirdikleri kültürel ve toplumsal yaşam tarzının da etkilerinin çok alanda gözlemlendiği bir yeni eklemlenmiş yapı ortaya çıkmaktadır. Bu dinamik sürecin sürekli olarak devindiği ve toplumsal yapının da buna bağlı olarak yeniden ve yeniden biçimlendiği savlanmaktadır.

Yaptığımız alan çalışmalarında ulaşılan veriler gerek Modernleşme Okulunun aşırı iyimser varsayımlarının gerekse Bağımlılık Okulunun aşırı karamsar öngörülerinin geçerli olmadığı bir tablo sunmaktadır.

Bu bağlamda sözünü ettiğim araştırmalar, bir İç Anadolu kasabası olan İskilip’ten göç edenler üzerine (son ikisinin yönetici grubunda olduğum) 1970, 1980 ve 2003 yıllarında yapılan 300’ün üzerinde haneyi kapsayan alan araştırması ile 2003 yılında yürüttüğümüz ve GAP İdaresi için yaptığımız Köye Dönüş ve Rehabilitasyon Projesi kapsamında, doğu ve güneydoğu bölgesindeki 11 ilde boşaltılan 820 köy ve 2.345 mezradan başta Diyarbakır olmak üzere çeşitli illere göç eden göçmenlerin kentsel yaşamla eklemlenmeleri üzerine bulguları içermektedir.

İskilip ilçe merkezinden Ankara’ya göç eden, eğitim ve gelir düzeyi görece yüksek olan göçmenler kentsel bütünleşme açısından oldukça başarılı bir tablo sergilemelerine karşın, zorunlu göç ile doğu ve güneydoğu illerine yerleşmek zorunda kalan göçmenler için durum bunun tersi olmuştur. Benzer biçimde, Bağımlılık Okulunun göçmenler için savladığı “marjinalleşmiş / sistem dışı kalan kitleler” öngörüsü doğu ve güneydoğu illerindeki köy ve mezralardan zorunlu göç ile yerlerinden edilen göçmenler için geçerli bir betimleme olarak görülse bile, İskilipli göçmenler için bunu söylemek oldukça güçtür.

Diğer bir deyişle, gerek iç gerekse dış göçlerle kentsel alanlara yerleşen göçmenleri kendi içinde farklılıkları olmayan türdeş bir kitle olarak gören makro kuramsal yaklaşımlar gerçek yaşamın zengin renklerini doğru tahlil edemeyen varsayımlar ileri sürerken önemli yanlışlar yapmaktadırlar. Göç eden kitleler sınıfsal açıdan da tek parçalı bir yapı göstermezler ve her toplumsal sınıfın / toplum kesiminin kentsel alanlardaki toplumsal yapı ile eklemlenmesi farklı tipolojiler ve eklemlenme biçimleri sergiler. Bu bağlamda, üretim tarzlarının eklemlenmesi yaklaşımını salt farklı üretim tarzlarının temasında karşılaşılabilecek olası eklemlenme biçimleri ile sınırlı kalan bir kuramsal bakış olarak görülmemelidir.

Aynı bakış açısı, birbirinden farklı sosyo-ekonomik ve kültürel özelliklere sahip iki ya da daha çok kesimin bir arada yaşamak zorunda kalması durumunda ortaya çıkabilecek olası yeni sentezleri açıklamak için de kullanılabilir. Farklı toplumsal kesimler arasındaki sürekli ilişki ve karşılıklı etkileşim, her bir kesimin kendi toplumsal, ekonomik, kültürel ve estetik ögelerini diğerine benimsetmeye çalıştığı bir tür mücadeleyi de içerecektir. Belirli bir zaman kesitinde bu etkileşim, bütünleşme, ayrışma, asimilasyon ve marjinalleşme biçiminde gerçekleşebilir. İskilip ve zorunlu göç örnekleri bu bakımdan öğretici iki örnek olarak değerlendirilebilir. İskilipli göçmenler (bu nüfus grubunun özelikle de göç edilen kentte eğitimini sürdüren görece gelir düzeyi iyi olan bölümü) kentle bütünleşen bir nüfusu temsil ederken, zorunlu göç ile kentlere yerleşen kırsal kökenli, herhangi bir alanda uzmanlaşması olmayan, eğitim ve gelir düzeyi düşük olan nüfus grupları kentte marjinal nüfus özelliklerini göstermektedirler. Bu nedenle, iç göçlerin kentsel alanlarda yaratacağı salt tehditler / sorunlardan değil fırsatlardan da söz edilmelidir. Bunun için de kentsel yaşamla eklemlenecek kesimlerin özgül niteliklerini bilmeden bir öngörüde bulunmak doğru olmayacaktır.

Diğer yandan, hangi tür geçerli olursa olsun var olan yeni durum / bileşim bir önceki durumla aynı olamaz. Artık bütüne özgüllüğünü veren bu yeni sentezdir. Birbirini -aynı etki gücüyle olmasa da- karşılıklı olarak etkileyen ve birbirinden etkilenen kesimlerin eklemlendiği yeni bir entite / varoluşun ortaya çıktığı ve bu yeni oluşumun da sürekli olarak dönüştüğü ve değiştiği bir yapı söz konusudur. Eklemlenecek kesimlerin özgül niteliklerine bağlı olarak ortaya birbirinden oldukça farklı süreçler ve mücadele biçimleri ile karşılaşılacağı için ortaya çıkacak sentezler de sıradan bir genellemenin öngördüğü türdeş özellikler göstermeyecektir. Bu durum son yıllarda ülkelerinde yaşanan iç savaştan kaçarak Türkiye’ye ya da diğer ülkelere göç eden kesimler için de geçerlidir. Bu göçmen nüfusun dil bilen, gelir düzeyi yüksek, eğitimli kesimleri göç ettikleri ülkelerle bütünleşmeleri görece kolay ve hızlı olurken, bu niteliklere sahip olmayanların (özellikle de iş pazarında sömürülme şansı (!) dahi olmayanların) hızla marjinalleşerek her türlü suça yatkın örgütlerde ya da sistem dışı/sistemi istikrarsızlaştırıcı eylemlerde yer almaları şaşırtıcı bir durum olmayacaktır. Nitekim Avrupa ülkelerinin de bu göç dalgasına karşı çıkışları kategorik bir göçmen düşmanlığından çok bu ikinci grupta yer alan göçmen nüfusa karşıdır.

Özetlersek, değişik nedenlerle yaşadıkları mekânlardan kopartılan nüfus yekpare bir toplumsal bütün olarak görülmemeli ve içinde farklı toplumsal sınıf ve kesimleri barındırdığı ve bu toplum kesimlerinin özgül niteliklerine bağlı olarak kentsel yaşamla eklemlenmelerinde farklı dinamiklerin işleyeceği göz önüne alınarak, göç konusunda olumlu ya da olumsuz, toptancı görüşlerden kaçınılmalıdır. Göç ve bunun kentsel alanlardaki yaşam tarzlarıyla etkileşim sürecinin, iki tarafın niteliklerine bağlı olarak, yeni fırsatlarla yeni tehdit ve sorunlara yol açarak yepyeni bir bileşimin oluşumuna ön açacağı bu oluşumun da sürekli devineceği akıldan çıkartılmamalıdır.

 

* Bu yazı, dergi editörünün isteği üzerine akademik ağırlıklı olmaktan çok popüler okuyucu kitlesine yönelik olarak hazırlandığı için alıntılarda ve kaynak göstermekte yazım kurallarına gereken duyarlılık gösterilmemiştir, ancak yazarın bu konudaki akademik çalışmalarını incelemek isteyenler melihersoy.com sitesine başvurabilirler.

Bu icerik 534 defa görüntülenmiştir.