331
EYLÜL-EKİM 2006
 

İNGİLİZCE ÖZET / ENGLISH SUMMARY

TÜRKÇE ÖZET

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR

MİMARLIK’tan 331



KÜNYE
GÜNDEM: Türkiye’nin Endüstri Arkeolojisi Örnekleri Yok Oluyor

Ankara’da İyi Şeyler Olmuyor: Tehlike Altındaki Cumhuriyet Dönemi Yapıları

Bilge İmamoğlu

Araş. Gör., ODTÜ Mimarlık Bölümü, Mimarlık Tarihi Anabilim Dalı

Geçtiğimiz ay içerisinde Ankara, Cumhuriyet tarihinin ilk fabrikalarından ve kentin en değerli endüstri mirası olan 1929 tarihli Havagazı Fabrikası’nın yıkımına şahit oldu. Bu yıkım pek çok kesimde, özellikle de mimarlık ortamında ciddi tepkiler doğurdu. Oluşan tepkinin içeriği, Havagazı Fabrikası yıkımının neden kültürel bir cinayet olduğu, endüstri mirasının ne demek olduğu ve neden önemli olduğu, yıkım gününden beri çeşitli ortamlarda dolaşımda olan pek çok metinde okunabilir, daha fazlası de elbette yazılıp söylenecektir ve söylenmelidir. Bununla birlikte bir yandan da yapılması gereken, Havagazı Fabrikası yıkımı ile yakın zamanda birer birer gündeme gelmiş ve önümüzdeki günlerde gündeme gelmesi muhtemel benzer girişimler yan yana konduğunda oluşan bütüncül resmin içeriğini anlamaya çabalamak olmalı. Böyle bir çaba, yok edilmesi istenileni ve bunun kentsel anlamını, yok edilenin yerine konması niyetlenilen ile birlikte düşünmeyi ve değerlendirmeyi gerektirecektir.

Hatırlanacaktır ki, Havagazı Fabrikası’nın başına gelenler Ankara’da kentin ve dolayısıyla başkenti olduğu ülkenin yakın dönem tarihinin önemli belgeleri ve kalıtları sayılması gereken pek çok bina ve fiziki çevre için tekrar tekrar söz konusu olmuştur. Bu girişimlerin tamamı sadece dayattıkları yıkım ile değil, beraberinde getirdikleri yeniden anlamlandırma ile de tartışılması gereken örnekler sunmuşlardır. Hemen en sıcağından başlamak gerekirse, Atatürk Orman Çiftliği alanının Belediye’ye devrini sağlayan yasa henüz kesinleşmemişken Büyükşehir Belediye Başkanı’nın televizyondan burası için bir “safari parkı”nı uygun bulduğunu açıklaması hatırlanmalıdır. Hemen öncesinde Gençlik Parkı’nda bir “pelüş hayvanat bahçesi” yapmak için çalışmalara başlanmıştı. Daha öncesinde ise Ulus’ta, Opera’dan Hacı Bayram’a uzanan bir alanda mevcut plan yok sayılarak üretilmiş, ne varsa yok eden ve inanılmaz bir kimliksizliği öngördüğü anlaşılan devasa bir proje yine Büyükşehir Belediyesi tarafından kamuya duyurulmuştu. Tüm bunlardan çok daha eski olan, fakat bugünlerde tekrar gündemde olan Güvenpark’a kapalı otopark niyeti de bu listeye eklenebilir.

Açıktır ki, Havagazı Fabrikası’nın, Atatürk Orman Çiftliği’nin, Gençlik Parkı’nın, Güvenpark’ın ya da Ulus bölgesinin Ankara için anlamını kavrayabilmek için 1920’lerdan beri Ankara’da yaşayan bir insan olmak gerekmez. Hafta sonunu ailece Gençlik Parkı’nda ya da Çubuk Barajı’nda geçirmek, Ulus’ta Hal’den ya da Ulus İşhanı’ndan alışveriş etmek, kahvaltıyı üzerinde AOÇ logosu olan bal, reçel ve meyve sularıyla yapmak pek çok insan için sadece çocukluk anısı olarak değer buluyor olabilir. Çiftlik’te Marmara Havuzu kenarında Çiftlik birası içmek ya da Güvenpark’ta klasik müzik konseri izlemek ise sadece tarih kitaplarında kalmış olabilir. Fakat tehdit altında olanın nostalji duygusu değil, toplumsal bellek üzerinden tarihin kendisi olduğunu fark etmek gereklidir.

Söz konusu tehdidin işaret ettiği alan, şüphesiz politik alandır. Sadece kentle –polis ile ¬¬ve kentsel mekânla ilgili olduğu için değil, toplumsal ve gündelik yaşamdaki görünümleri ile her zaman politik bir alan olmuş “tarih” alanı ile de doğrudan ilişkili olduğu için. Tüm bu girişimler ile yok edilmesi ve yerine konması istenen anlamlar yan yana düşünüldüğünde ortaya çıkan davranış biçiminin tarih olgusuna yaklaşımının, George Orwell’in 1949 tarihli ünlü romanı “1984”ünde tasvir ettiği karanlık dünyadaki tarih anlayışına benzerliği ürkütücüdür. Romanın disütopik gelecek kurgusunda totaliter bir “parti” yönetimi, tarihi gerektiği an tamamen silip istediği şekilde yeniden yazabileceği bir parşömen olarak görür. Romanın kahramanının da çalıştığı “Gerçek Bakanlığı”nda, sadece günün gazete ve kitapları gibi güncel belgeler değil, geçmişe yönelik olarak arşivlenmiş her tür yazılı belge istendiği an ve tekrar tekrar yeniden üretilir. Parti sloganı şudur: “Tarihe hâkim olan geleceğe hâkim olur: Bugüne hâkim olan ise tarihe hâkim olur”. İşte bugün, Ankara kentinde fiziki çevre üzerinden yapılmaya çalışılan şey de tam olarak budur: Kentin tarihini silip yanlı tercihler üzerinden tekrar yazmak.

Bu şekilde tariflenen tehdidin Cumhuriyet dönemi mimarlık mirasını oluşturan yapıların fiziksel varlığından fazlasına yöneldiği açıktır. Öne çıkan, tüm bu yapıların tek tek mimari nitelikleriyle olduğu kadar, taşıdıkları/taşımış oldukları işlev ve barındırdıkları niyet ile hep birlikte aktardıkları anlatımın okunabilirliğine yönelik olan tehdittir. Çünkü Ankara’da Cumhuriyet dönemi mimarlık mirasının bir dökümünü okumak, aslında Cumhuriyet’in modernleşme programının kendisini tüm alt başlıklarıyla okumak demektir. 1920’lerden başlayarak inşa edilmiş her kültür, eğitim, sağlık, endüstri ya da yönetim yapısı, her banka binası, her rekreasyonal alan ve her meydan, Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının ve takip eden kuşakların hedeflerinin, hayallerinin ve çabalarının hikayesini tamamlar. Söylediklerini herkesin, özellikle de gelecek kuşakların dinleyebileceği ve değerlendirip istedikleri sonuca varmak üzere yargılayabilecekleri şekilde duyulur kılmak ve korumak kentin bugünkü sahiplerinin temel görevlerinden olmalıdır.

Oysa Ankara’da olan bunun tam tersidir. İster Havagazı Fabrikası örneğinde olduğu gibi kararlılıkla yok ederek, ister pek çok örnekte olduğu gibi unutulmuşluğa terk ederek olsun yapılan, tarihin maddi kalıtlarının sözünü silmek ve yerine telaşla, kelimenin tam anlamıyla fantastik bir kurguyu inşa etmeye çabalamaktır. Atatürk Orman Çiftliği – Safari Parkı, Gençlik Parkı – Pelüş Hayvanat Bahçesi gibi isim tamlamalarının yan yana gelmesi bile bu çabanın boyutları hakkında bilgi vermek için yeterliyken, Ulus ile ilgili tasarıyı kamuya duyurmak için daha önce yayımlanmış olan imajlar tüyler ürperticidir. Elbette mimari tasarım olarak ciddiye alınması mümkün olmayan bu imajlar, bunları üreten tavrın kentsel yapıya ve toplumsal belleğe yaklaşımının keyfiyeti açısından ciddiyetle değerlendirilmelidir. Burada Akbank (1920–1930; eski Lozan Palas, ki artık tescillidir), ilk Etibank (1935), Ankara Hali (1937), Ankara Belediyesi eski binası (1947), Ulus İşhanı (1954), Modern Çarşı (1957), Anafartalar Çarşısı (1967) ve Ulus Meydanı Çarşı ve Büro Binaları (1967) gibi hem mimarlık tarihinde hem de toplumsal bellekte ayrı ayrı yeri olan binalar, keyfi bir tarihsel biçimciliğe yer açmak için yıkılmaktadır. Bu yazının yazıldığı şu günlerde belediye bu niyeti gerçekleştirmek için girişimlerini hızlandırmıştır.

Diğer yandan “tarihi yeniden kurgulama” çabasının her seferinde doğrudan yıkıp yerine inşa ederek kendisini göstermesi gerekmez. Kentsel kaynakların, kent kimliğinin ve toplumsal belleğin sürekliliğini teşvik edecek kentsel mekân kullanımları yerine, Ulus projesinde olduğu gibi, bu değerleri yok sayan, silinmeye iten, toplumsal uzlaşmanın değil, kısıtlı grupların ekonomik çıkarları ile günün ucuz eğilimlerinin bir karışımının belirlediği yatırımlara aktarılması da aynı doğrultuda düşünülmelidir. Örneğin pek çok müzik öğretmeni yetiştirmiş, bir zamanlar Ankara’nın en güzel konser salonlarından birisini barındırmış Musiki Muallim Mektebi’nin (1927-1929) tanınmaz bir halde hikayesini kimseye anlatamaz duruma gelmesine izin vermek de eşit derecede yıkıcı bir eylemdir. Ya da halen özgün işlevlerinde ya da yakın işlevlerle kullanılan Hıfzısıhha Enstitüsü (1928), İsmet İnönü Kız Enstitüsü (1930), gibi yapıları kentin insanlarına bu ülkede sağlık hizmetlerinin ve eğitimin modernleşmesinin anıtları olarak sunmanın yollarını hiç aramamak. Çubuk Baraj Gazinosu (1937-1938), Gar Gazinosu (1935-1937) gibi mimari açıdan son derece önemli yapıları çürümeye terk etmek de; yetişkinler bile bu ülkenin bir endüstri ve teknoloji tarihi olduğunu unuturken kentin çocuklarına Havagazı Fabrikası’nın dönüştürüleceği bir teknoloji müzesini çok görmek de tarihe karşı işlenmiş suçlardır. Kurum olarak artık sadece tarihin bir parçası olan Sümerbank’ın Ulus’taki binasını (1937) örneğin, III. Selim’e “Ben yabancı kumaşları değil, sadece İstanbul’un kumaşlarını seviyor ve kullanıyorum, tebaam da öyle yapsın isterdim” dedirten koşullardan başlayıp Sümerbank’a ulaşan bir tekstil endüstrisi hikayesini aktaramayacak şekilde kullanan her yeniden işlevlendirme de, aynı suçun, belki de bu binayı yıkmak kadar parçası olacaktır.

Bu noktada, suçun öznesinin adını daha iyi koymak için bir adım daha geri çekilmek ve resme daha geniş bir açıdan bakmak gerekir. Bu yazıda şimdiye kadar değinilen örneklerin Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin eylemleri üzerinden verilmesinden hareketle öznenin adını bu kurum üzerinden koymak mutlaka eksik olacaktır. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı’nın son on yıldaki politikalarına ve bunların sürekliliğine izin veren, hatta belki talep eden toplumsal ve politik koşulların bu yazının sınırlarını aşan bir analizini yapmak gerekir. Görülecektir ki belediyenin uygulamaları, Ankara’ya ve kentin tarihine ve kimliğine yönelik suçlar düşünüldüğünde ne yazık ki bir tekel oluşturmuyor.

Bu anlamda verilmesi gereken en güncel örnek, elbette Yeni Sahne’nin (1956) başına gelenler olmalı. Ankara’nın kent merkezindeki tek devlet tiyatrosu sahnesini barındıran bina, sahibi olan dernek tarafından daha fazla rant sağlayacak bir işleve (tabii ki bir alışveriş merkezine) yer açmak üzere yıkılıyor. Yeni Sahne’nin sadece kullanıcılarına yönelik bir kültür yapısı değil, aynı zamanda toplumsal bellekte güçlü bir yere sahip bir referans noktası olduğu hatırlandığında, yapılanın kentin tarihinin önemli bir parçasını yok etmek olduğu açıktır.

Kentsel rant üzerinden kurgulanmış sistemin, Ankara’da sadece kentin özgün tarihsel kimliğini yok etmek adına değil, yerine kurgusal ve sahte bir değer koymak adına da ilginç girişimlere kendi başına girişebildiğini görüyoruz. Atatürk Bulvarı üzerindeki TV 8 binası ya da Kavaklıdere’de Beymen’in yeni binasında ortaya çıkan Neo-klasisizm bu doğrultuda ilginç okumalar sunuyor. Mal sahiplerinin yeni binaları için tercih ettiği eklektik tarihselci vitrin, Ankara’nın tarihini ve kentsel kimliğini yeni baştan oluşturma çabalarının bütününün oluşturduğu resimde kendisine oldukça sevimsiz bir yer buluyor. Tarihsel olarak en belirgin kimliğini bir ulusun 20. yüzyılın başına tarihlenen yeniden inşa çabasının sembolizminde bulmuş, bundan öncesinin sembolik ‘yokluğunu’ bir değer olarak kimliğinin içinde eritmiş bir kentin kamusal yüzlerinden birine Rönesans ile Art-Nouveu’yu karıştırarak inşa etmek, cahilliğin ya da umursamazlığın değilse eğer, söz konusu kimliğin artık tamamen geçersiz sayıldığının ve terk edildiğinin işaretidir.

Tarihi yargılamak, eleştirmek, geleceğin tarihten, eğer gerekiyorsa, en radikal biçimde farklı olması için çaba göstermek kuşkusuz temel bir haktır. Fakat hiçbir ulus, kent ya da birey tarihini beğenmeyerek yok sayma ve yerine gündelik heveslerin ürettiği kurgular monte etme hakkına sahip değildir. Tarihin belki de en utanç verici, en öfke uyandırıcı yapısı olan Auschwitz Toplama Kampı, kapısına “Bir daha asla” yazmak için korunmuş ve müzeye dönüştürülmüştür. Çünkü tarihin maddeye sinmiş anlatısı, kelimelerin söylediğinden çok daha güçlüdür. Ankara’da Cumhuriyet dönemine ait pek çok yapı, bundan çok daha sevimli bir hikayeyi dinlemek isteyenlere anlatmak için bekliyor. Bu yapıların çoğunun kaderi ise daha iyi fikirleri olduğuna vurdumduymaz bir saplantıyla inanan insanların elinde.

Bu icerik 3404 defa görüntülenmiştir.