414
TEMMUZ-AĞUSTOS 2020
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

  • Karantina Sonrasına Dair Tahayyüllerimiz
    Yiğit Acar, Aydan Balamir, Bilge Bal, Cihan Uzunçarşılı Baysal, Ömer Selçuk Baz, İhsan Bilgin, Olgu Çalışkan, Enise Burcu Derinboğaz, Neslihan Dostoğlu, Senem Doyduk, Erdem Erten, Dürrin Süer, İlhan Tekeli, Hakkı Yırtıcı

  • Modern Kentin Saati: Sivas Cer Atelyesi
    Gülhayat Ağraz, Arş. Gör., Gazi Üniversitesi Mimarlık Bölümü
    Esma Eroğlu, Arş. Gör., Gazi Üniversitesi Mimarlık Bölümü
    Merve Ertosun Yıldız, Arş. Gör., Gazi Üniversitesi Mimarlık Bölümü

YAYINLAR



KÜNYE
GÜNCEL

Karantina Sonrasına Dair Tahayyüllerimiz

Yiğit Acar, Aydan Balamir, Bilge Bal, Cihan Uzunçarşılı Baysal, Ömer Selçuk Baz, İhsan Bilgin, Olgu Çalışkan, Enise Burcu Derinboğaz, Neslihan Dostoğlu, Senem Doyduk, Erdem Erten, Dürrin Süer, İlhan Tekeli, Hakkı Yırtıcı

Kentlerimiz bugüne kadar olan salgınların ve afetlerin izlerini taşır. Peki, şu an yaşanan COVID-19 salgınının yarına bırakacağı iz nasıl olacak? Hayatlarımızın değişen gerçekliğine hızlıca ayak uydurmamız gerekti, bu yeni düzenin sancılarını birçok farklı alanda hissetmekteyiz. Kentle ilişkilenme şeklimizin değişmesi ve kamusal alanların terk edilmesinin ardından, birçok kişinin bir ekran aracılığıyla eğitime, işe ulaşması ayrıca kişisel alanımız olan ‘ev’in yeni kamusallıklar yaratması önümüzdeki süreçte konuşacağımız pek çok konudan sadece birkaçı… Mimarlık dergisi olarak, içinde bulunduğumuz belirsiz ortamda bir beyin fırtınası yapalım istedik. Salgın ve sonrasına dair tahayyüllerimiz neler? Nasıl ütopyalar belki de distopyalar kuruyoruz geleceğe dair? Salgın sırasında mekân üzerinden alınan önlemlerin, salgın sonrasında hangi etkileri hissedilecek? ‘Sosyal’ mesafe kavramıyla dilimize ve hayatımıza giren ve gönüllü olarak kabul ettiğimiz fiziksel uzaklıklar, geriye nasıl bir sosyal çevre bırakacak? Tüm bu gelişmeler mimarlık yapma biçimlerini nasıl etkileyecek? Peki, birebir kurulan ilişki üzerinden ilerleyen mimarlık eğitimi uzaktan nasıl yürütülüyor ve önümüzdeki dönemde nasıl evrilecek? Bu soruları yönelttiğimiz kişilerin akıllarında canlanan dünyaya dair görüşleri bu derlememizde bulabilirsiniz. Hâlâ içinde yaşarken konuya mesafelenip görüş oluşturmak ne kadar zorlayıcı olsa da bizleri kırmayıp fikirlerini ileten yazarlarımıza teşekkür ederiz.

 

Refleks

Yiğit Acar

Öğr. Gör. Dr., Bilkent Üniversitesi Mimarlık Bölümü

Mimarlık dergisi için yazı isteği geldiğinde ilk düşündüğüm “iyi de ben bu konunun uzmanı değilim” oldu. Sonra bu düşünce yerini “daha kimse tam bu konunun uzmanı değil ki”ye bıraktı. Ardından da kendi uzmanlığımla küçük bir üretimde bulunup daha ziyade ilgi alanlarımdan olan meslek sosyolojisi ve eğitime ilişkin birkaç görüş sunarak tartışmaya katkı vermek istedim.

“Mimarlık, şehircilik, peyzaj, planlama” kelimeleri ve “COVID”i kullanan Twitter paylaşımlarını toplayıp bunları çok temel düzeyde kelime benzerliklerine göre kümeledim. Böylece yapılı çevreye ilişkin meslek alanlarına temas eden meslek gruplarının arasında dönen tartışmanın bir resmini çıkartmış oldum. Burada bir şeyi daha belirtmem gerekiyor bunu yapana kadar iki ayrı tarama daha yaptım. Bu diğer taramalardan biri “şehir hastaneleri”, “sahra hastaneleri”, ve “şehir” aramalarını de içeriyordu, diğer taramada ise aynı taramayı İngilizce yaptım. İçeriklere ve yoğunluklarına kabaca bakınca meslek alanlarına dair aramalar üzerinden gitmek daha dengeli geldi. Belli ki hastaneler ile ilgili tartışma ya da salgın ve kentlerle ilgili yorumlar başlı başına kendi içlerinde bütün konular. (Resim 2)

En göze batan husus kesinlikle eğitim ile ilgili yaşadığımız değişim. Bu konuda iki tip temel yorumun altını çizmek lazım, ilki “nasıl değişecek” sorusunu soranlar, ikincisi de gözden kaçırmamamız gereken öğrenci yorumları. Öğrenci yorumları içinde imkânsızlıklarından ya da merkez-çeper eşitsizliğinden bahseden yorumlar var. Bu ideal olmayan durum sürecek olursa meslek odasına ve biz akademisyenlere düşecek en önemli sorumluluk bu eşitsizliği gidermenin yollarını aramak olmalı.

Bir diğer göze çarpan şey ise medyadaki değişim. Venedik Bienali’nin iptal olması ve Mimarlık ve Kent Filmleri Festivali’nin çevrimiçi olması gibi kültür hayatımızda değişiklikler yaşadık. Herkes kendince canlı yayınlara başladı. Medyayı kullanım ve paylaşım biçimimiz değişti. Instagram üzerinden yayın yaptıkları için Twitter aramasında karşımıza çıkmıyor ama Murat Sönmez ve Derya Güleç’in yürüttüğü Arch.Futures serisi de bu süreçte hayatımıza katılanlardan oldu. Aslında son on yıldır elimizin altında olan aletleri kullanmayı öğrendik. Jürilerde başka ülkelerden misafirler okullarda herkese açık konuşmalar olmaya başladı. Bu pratiklerin devam edeceğini tahmin edebiliriz.

Türkiye’deki tartışmada değil ama dünyada konuşulan bir konu ise şehircilik biçimi. Yine Instagram canlı yayınlarında Jacques Herzog gibi yıldız mimarlar kıra yayılmış ayrışık bir şehirleşme biçimini tartışır oldu. Bu yorumu yıldız mimarların Çin pazarına girerken yaptıkları gibi kendilerine yeni bir pazar oluşturma stratejisi olarak okumak olası. Bu hususta kompakt kentleşme fikrinden korkarak uzaklaşmanın zaten kontrolsüz büyüyen kentlerimiz için bir tehlike olacağı görüşündeyim.

Sonuç olarak yaşadığımız bu sıra dışı dönem aslında uzun süredir yaşadığımız değişimlerin hızlanmasına sebep oldu. Bir anda reflekslerimizi kullanarak başka yapma ve iletişim biçimlerini adapte ettik. Paniğe kapılmadan geçmişe dair derslerimizi iyi çalışmak durumundayız. Eğitimdeki eşitsizliklere ve bu sürecin yarattığı korkuyu kullananlara karşı dikkatli olmalıyız. Zaten yaşanması kaçınılmaz olan bir dönüşümü çok hızlı yaşadığımızı unutmamalıyız. Reflekslerimize güvenerek hızlı kararlar vermek durumundayız ama bunu yaparken de avantajlı konumda olmayanların zarar görmemesine dikkat etmek ve doğayı esirgemek hepimizin sorumluğu.

(COVID-19’un Yolladığı) Devrimi Beklerken...

Aydan Balamir

Prof. Dr., ODTÜ Mimarlık Bölümü

COVID-19, ürkütücü bir yeni dünya tasavvuru açtı önümüze. Konu enine boyuna tartışılmakta; her disiplin kendi açısından olabilecekleri ve yapılabilecekleri irdelerken, kendi sınırlarını aşan köklü dönüşümlerin gerekliliğinde birleşenler çoğalıyor. “Eğitim şart” türünde, aksi iddia edilemez önermelere “bu sistem değişmeli” gibi talepler de eklendi. Talep hep vardı da, kitleselleşme yolunda diyelim.

“Post-pandemik” (salgın sonrası!) dünya için, henüz küçük bir eşantiyonu yaşanan distopik öngörüler kadar, umut verici ütopyalar da tartışılıyor. “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” gibi, temenniyi tez haline getiren bildik cümleler dillerden düşmüyor. Bu düzen sürdükçe her şeyin eskisi gibi olmasından geçtik, daha fenası olacağı gün gibi ortada iken, dönüp dolaşıp yine aynı noktaya geldik. Evet, bu düzenin değişmesi elzemdir. Değişmesini beklemeyip, değiştirmek için aktif olmak da lazımdır. Tarihte olanlara bakarak, her ikisi de savunulabilir: “devrimler yapılmaz, kendileri gelir” ya da “devrimler kendileri gelmez, yapılır.” Şu an ortamın kendiliğinden hazır olmaya yatkınlığı nedeniyle, birincisini mümkün görenler ümit verici konuşuyor. Devletlerin politikaları değişecek, kurumların işleyişi değişecek, üretim ve tüketim kalıpları değişecek, insan ilişkileri ve yaşam tarzları değişecek. Ve kapitalizm sona erecek, sistemin kurbanları rahat nefes alacak... Hadi hayırlısı!

Bir makro devrimin gerçekleşmesini beklerken, mikro ölçekteki devrimleri de ihmal etmemek gerekir. Zaman ve mekânla kaçınılmaz bir ilişkisi olan mimarlık, kamusal mekânın üretilmesi ve mekânda zamanın tüketiminden başlayıp, özel mekânların ince ayarına kadar, hayatı çok yönden kuşatır. Meslek insanı olağan dışı koşulları de düşünerek atmalı her adımını. Ezberindeki hazır sözlüğü, konfeksiyon çözümleri, sipariş edilmiş mecburiyetleri bir yana bırakıp gerçekten “tasarım” yapmaya başlamalı. Yaşanan uzatmalı karantina günlerinde, olağan meslek pratiğinin iki “kabahat” setini gözden geçirmekle başlayabilir:

1. Yapı teknolojisinin birbiriyle ilintili iki kabahati, konut yapılarına kadar bulaşmış olan merkezî havalandırma ile giydirme cephe sistemleridir. COVID-19’dan önce de arazları bilinen “hasta bina sendromu” yapı sektörünün hiç umurunda olmadı. Belki şimdi düşünülmeye başlanır mı? Mimarlığın yegane varoluş nedeni haline gelen form güzelliklerini düşünmeniz bile yeter. “Kaporta binalar” pek de güzel olmuyor sevgili mimarlar...

2. Bina tasarımının rant teknikerliğine dönmesiyle ortaya çıkan kabahatler ise, binanın çevresinde ve üzerinde soluk alınacak yer bırakmamak üzere yere çakılmış, kapalı kutu yapılardır. Yeryüzüne bir bahçe ile dokunmayı unutan, bir balkoncuğu esirgeyen, terası düz çatının yüzeyi sanan sevgili mimarlar... “Takoz binalar” arada güzel olabilse ne fayda, ruhsuz oluyorlar ve ruhları bunaltıyorlar, farkında mısınız?

İşlenen kent ve gezegen suçları içinde bunlar mikro kabahatler sayılabilse de, birikerek makro ölçekli suçlara eklemleniyorlar. Devrim kapıdaysa, göz kırpıyorsa adeta, mimarlar da karşılamaya hazırlansın biraz. Devrimi beklemeden, kendi küçük dünyalarımızdaki küçük devrimleri olanaklı kılsınlar. Engelleyenlere dirensinler. Nasıl olsa kapanacak olan balkonu, betonlanacak bahçeyi yapmak için dirensinler ki, en azından günah mimarlarda olmasın.

Dünyadan Çıkış Yolları

Bilge Bal

Arş. Gör., İstanbul Bilgi Üniversitesi Mimarlık Bölümü

Sami Baydar, bu görüş yazısı ile aynı başlığı taşıyan 1990 tarihli kitabında, “Dünyadan çıkış yollarını yalnızca odalara kapatılan çocuklar bilir.”(1) diyor. Bu cümle, öncelikle bugün içinde bulunduğumuz süreci hayli iyi ifade ediyor. Savaşlara, toplu göçlere, doğal afetlere, iklim krizine nicedir kayıtsız yaşadığımız gerçeküstü rüyadan ancak pandemi ile uyandık. Yerküre bize, hiç bu kadar alternatifsiz ve çıkışsız, yaşamın, evrenin kendisi hiç bu kadar korkutucu, “atipik” ve “anormal” görünmemişti. Öyle ki yaşadıklarımız, olağan haliyle halihazırda kemikleşmiş sistemler(2) ve söylemleri, değerler ve varsayımları, neredeyse reçeteleşmiş strateji ve taktikleri, bildiğimiz ve alışkın olduğumuz yolları artık terk etmemiz gerektiğini bize bir kez daha gösterdi. Parçası olmak durumunda kaldığımız fiziksel kısıtlılık ve çağırdığı yeni dünya, eylemenin yetersiz, hatta imkansız olduğu koşullarda, hayal gücünü tetikleyen bir yanı olduğuna işaret etti. Bilip unuttuğumuz ya da alışılmışın dışında kalan başka yaratıcı ortamları, yöntemleri ve pratikleri gündeme getirdi. Elimizle, gözümüzle, zihnimizle olan ilişkimizi ve işbirliğimizi yeniden hatırlattı.

Mekân söz konusu olduğunda, adeta halı ayaklarımızın altından çekildi. Bir yandan evimiz dışında geride kalan her şeye bir mesafe alırken bir yandan da evde oturduğumuz yerden olmadık mesafeleri aştık. Mekânlara yüklediğimiz anlamlar, farklar silindi. İnsansız yerler giderek birbirine benzemeye, canavarlaşmaya başladı ve birden bire yeni tarz bir boşluk hissimiz oluştu. Derken ev yeniden “yuva” oldu, birden bire de çok “kamusal”. “Heroic” olmadan, sadece günlük ev deneyimlerimizle bile kullandığımız araç-gereçten kente kadar geniş bir aralıkta yeni anlamlar, bakışlar üretebilmek mümkün oldu. Ancak, eksik olan kendini her an hatırlattı. Tam da bu nedenle, yeniden deneyimlememiz, hatırımıza çağırmamız gereken ya da sorgulayabileceğimiz bazı kelimeler, bazı kavramlar var diye düşünüyorum. Bu şeyler, ilişkimize bağlı olarak birden fazla alana ve/ya ölçeğe ait olabilirler. Bir kaçı bir araya da getirilebilirler. Şimdi, bunları, paylaşmak, üzerinde düşünmek ve çoğaltmak için sanatçı Nermin Er’in “Yan yana” (2017) yerleştirmesi(3) (Resim 3) ile yazıma bırakıyorum: Sınır; mesafe / yan yana / uzak-yakın; ölçek / ölçeksiz / kararında / canavar / yuva / kişisel / dünya; ben / biz; ağırlık / hafiflik; tutarlılık; ekonomi; öncelik / temel; tüketim / üretkenlik / verimlilik; hızlılık / yavaşlık / ritim / kendi kendine yapma; deneyim / gözlem; elin işi / elişi; el / teknoloji; doluluk / boşluk; zaman / geçmiş / an / yarın / gelecek; eski / yeni; kesinlik / belirsizlik; doğa / doğaya karışma / ekoloji / dönüşüm; aynı tekrar / rutin / standart / istisna; teklik / çokluk; görünürlük / görünmezlik; erişilebilirlik; fiziksel / dokunsal / görsel / sanal; etkileşim; karbon ayak izi / veri; geçici / kalıcı; açık / kapalı / kamusal; yaşam / kültür / ev / sokak; pencere / manzara / çerçeve; kir / toz / pislik; hava / su / ışık hakkı.


* Tüm fotoğraflar, Furkan Temir’e aittir ve sanatçı Nermin Er’in izniyle kullanılmışlardır.

COVID-19 Pandemisi: Geçeceğimiz Geçit

Cihan Uzunçarşılı Baysal

Bağımsız Araştırmacı, Kuzey Ormanları Savunması ve İstanbul Kent Savunması Üyesi

“Tarihsel olarak pandemiler, insanları, geçmişten kopmaya ve dünyalarını yeni baştan tasavvur etmeye zorlamıştır. Bu da hiç farklı değil; bir dünya ile

sonrasındaki dünya arasında bir portal, bir geçit”

Arundhati Roy, 2020

İki büyük dünya savaşı kadar etkili olduğu belirtilen mikronun mikrosu bir organizmanın gezegeni esir alarak yaşam alanlarımız ve gündelik yaşamımızda dramatik değişimlere sebep olduğu zamanlarda, Arundhati Roy’un “portal”(4) olarak adlandırdığı yeni bir dünyaya açılan kapının eşiğindeyiz. COVID-19, dışarıya doğru patlayarak büyümesini sürdüren kapitalist kentleşmenin, madencilik, endüstriyel tarım ve hayvancılık, mega projeler, inşaatlar ve benzeri talan, gasp projeleriyle kırsalı, yabanılın yaşam alanlarını, ormanları ve binlerce yıllık ekosistemleri sömürgeleştirmesi ya da katletmesi sonucunda yaşamımıza girdi; bu nedenle, bir sağlık değil kentleşme krizidir.

Dolayısıyla, bugünden net söyleyebileceğimiz tek şey, bu azmanlaşmış, saldırgan kentleşmeye karşı başka bir kentleşmeyi -ve dünyayı- bugünden düşünmeye ve kurgulamaya başlayamaz, farklı bir sistemin inşasına doğru yol alamazsak, coronanın gidip moronanın geleceğidir. Post-pandemi sürecinde başka bir dünyayı el birliği ile nasıl inşa edeceğimizi, Türkiye dahil dünya üzerindeki kentlerde kurulan destek, dayanışma ağlarına, topluluk aşevlerine, Amerika’dan dünyaya yayılan kira grevlerine, boş konut işgallerine, evsizlere destek kampanyalarına, kent bostanlarına-zaten bildiğimiz dayanışma pratiklerine- bakarak kurgulayabiliriz. Daha bir hafta öncesine kadar kamusal alanlardan, meydanlardan çekilmek zorunda kaldığımızı düşünüp süreci ıssız meydanlar, kentler, sosyal mesafe, izolasyon üzerinden kaygıyla tanımlarken, George Floyd’un öldürülmesiyle dünya üzerindeki onlarca meydan, cadde, köprü, kamusal alandan taşan kitleler, yaşamlarını tehlikeye atıp sosyal mesafeyi de yerle yeksan edip, umudu yitirmememiz gerektiğini gösterdiler. “Black Lives Matter” sloganında birleşenler, pandemiyle iyice keskinleşen ve Floyd’da sembolleşen ayrımcı, ırkçı kapitalist sömürü düzenine, işsizlikten evsizliğe ihlallere karşı çıkmaktalar.

Mimarlık ve planlamadan baktığımızda pandemi, geniş kamusal alanların, parkların, bahçeli, balkonlu evlerin, bisiklet, yürüme gibi alternatif ulaşımın, istihdama, hizmetlere erişimde kısa mesafelerin önemini öğretti. Kentler, konutlar, sayamadığımız başka faktörler de göz önüne alınarak planlanacaktır. Paris, New York gibi önemli kentlerde belediyeler, yeni bisiklet ve yaya yolları açmaya başladılar bile. Öte yandan, bu kentlerde kimlerin yaşadığı / yaşayacağı sorusu önemli. Emekçinin, mültecinin, yoksulun kentlerden püskürtüldüğü, enformel konut alanlarının aynı çaresizlikler, ihlaller ve kentsel hizmetsizliklere mahkum edildiği, evsizlerin yanı sıra yükselen evsizlik tehdidinin, ayrımcılık ve ırkçılığın hâlâ var olduğu bir düzende balkonlar, bisiklet yolları, evden çalışanlara ofis odalarla tasarlanan binalar kimler içindir?

Pandemi kapitalizmi fırsatı kaçırmamaktadır. Nitekim, Çekmeköy ormanlarına site konduran inşaat şirketi, utanmadan adını “Ormanköy” koyup, “COVID-19 ile başlayan süreçte şehirleşmenin yeni kodları öngörüsüyle sağlıklı ev kriterleri” oluşturup pazara çıkmıştır. Evden çalışanlara “yarım oda” COVID-19 mimarisi bonusuyla!(5) Pandemi kapitalizmi, asıl dijital teknolojiler, ileri teknoloji aygıtları ve yapay zeka üzerinden yükselecek, yaşamlarımız daha sıkı kontrol, denetim ve gözetim altına alınırken, özel yaşamın gizliliği daha çok ihlal edilecektir. Terör tehdidinin araçsallaştırılmasıyla yaşamımızın parçası olan güvenlik kameraları, yüz tarama sistemleri, dronlar vb. ile akıllı telefonlarımıza sağlık bahanesiyle yüklenen çeşitli aplikasyonlar gündelik yaşamımızı işgal etmekte hatta irademizi sermayenin taleplerine göre yönlendirilebilmektedir. Pandemi karşısında korkan yığınlar, demokrasiyi geri plana atarak bu teknolojilere rıza göstermektedir. Uzaktan eğitim, uzaktan çalışma, hatta ABD sermayesinin önerdiği uzaktan sağlık vb. derken izole yaşamlarda iktidarlarca kontrol altına alınmak kolaylaşacak, otoriter yönetimlerin ekmeğine yağ sürülecektir.

Ama işte Minneapolis’ten yankılanan bir “Nefes Alamıyorum” çığlığı, birdenbire, halklara bu sistemde nefes alamadıklarını hatırlatmıştır. Post-pandemide geçeceğimiz portal distopyaya mı ütopyaya mı açılacak, bizim elimizdedir.

Pandemi, Mimarlık ve Boş İşler

Ömer Selçuk Baz

Mimar

Her şeyi bilmeye, anlamaya en yakın olan biz mimarlar geçmekte olduğumuz pandemi sürecinin de en çok bilenlerindeniz. Bu yüksek bilme halimiz mimarlık ve onun çevresi ile başlayıp, hemen onun etrafındaki kente, kırsala ve bilimum ilişkili, ilişkisiz alanlara kontrolsüzce sirayet edebiliyor. Muhtemelen, oluş iddiası bu kadar ego-merkezli ve kendine dönük her meslekte olabilecek bir tuhaf bilir bilmez konuşma ve iddia hali bu. Mimarın bu bilme hali mesleğini icra ederken olur olmaz birçok disipline bulaşmasından, birçok konuda azar azar da olsa fikir sahibi olmasından kaynaklanıyor olabilir. Ayrıca kendi kurduğu hayali mekânları anlatmakta, sanki varlarmış gibi işverenlerini ikna etmekte ustalaşıp, evrimleşen mimarın bu üretme anlatma şeklini başka alanlara taşıdığında düştüğü tuhaf durumda olabilir bahsini açtığım. Yoksa hemen tazece içinde bulunulan küresel bir salgının geleceği ve mimarlığı nasıl biçimlendireceği ile ilgili cüretkar ve kendinden emin okumalar yapmak her yiğidin harcı olmasa gerek.

Bu konuşma anlatma mütemadiyen kendini ifade etme ve bilme hali, sosyal medya ve yaygın iletişim araçları ile birlikte daha da görünür hale geldi. Yeni ofis ve dünya düzenleri, ekonomik sistemleri, yeni kamusal alan, üretme ve yapma biçimleri, sosyal devrimler birer saatlik Instagram yayınlarında sular seller gibi çoktan yapıldı bile… Öte yandan mimarın nerdeyse hiç dinlenmediği, önemsenmediği, konuşanın, konu mimarlık ve şehir olduğunda dahi mimar olmadığı coğrafyamızda, bir kendi kendine mütemadiyen süren meczup sayıklama, çığlık hali de olabilir yukarıdaki konuşkan mimar tavrı. Bende tabi her şeyi bilen mimarlardan birisi olarak geri duramazdım. Pandemi sonrası mimarlık ve mekân üzerine atıp tuttum. Konuştukça konuşan kendimi, tekrar izlediğimdeyse umduğumu bulamadım. Konuşmaların, evin ofisin rahat hallerinde, birbirini tetikleyen başka alanların zaten süper akışkan zihnimin olur olmaz yerlerinden çekip çıkarılan alternatif düşünce ve fikirlerin orantısızlığını tekrar gördüm. Hayatımda bilmem kaç yüzüncü kez “insan sadece gerçekten bildiği süzdüğü konuda konuşmalı ve en çok da bilmiyorum diyebilmeli” dedim.

Bu yazının kalanında ise yukarıdaki son ifadeye istinaden, bilmek durumunda olmadığım, bilmesem de olacak, karmaşık zihnimden süzüp kurtarabildiğim, büyük cümlelerin arkasında benim pandemi sürecinde öğrendiğim, basit, sarih gerçeklikleri yazmaya gayret ettim. Bunlar bu süreçte pekiştirdiğim, emin olduğum ve fark ettiğim, şaşırdığım konular üzerine:

  • Zaten çok iyi biliyordum ama o ihtişamlı gibi görünen insan uygarlığının ne kadar kırılgan, primitif bir oyuncak olduğunu tekrar gördüm. Ve itiraf etmeliyim ki, sanki o uygarlığın bir parçası değilmişim gibi, bu çok hoşuma gitti!
  • Zaten yavaşlığı, yavaş biri olmayı isterken ve severken, bunun için paha biçilmez bir zaman ve fırsat buldum. Bu müthiş zamanı kendime ikram ettim.
  • Yine bu müthiş zamanı “verimlilik” saçmalığı ile çarçur etmedim. Alabildiğine aylaklık ve çılgınca çalışmaların arasında, başta vicdan azabı ile başlayan günlerim sonrasında “sana ne keyfimin kahyası mısın” desturu ile sonlandı.
  • Bu farklı dönem algısını, günlerin, haftaların, toplantı ve teslimlerin tam olmadığı zamanları hayatımın kalanına nasıl adapte ederim diye düşündüm, hâlâ da düşünüyorum.
  • Pandemiden kaynaklanan zorunlu inzivayı, en başından beri olmasa da, bir süre sonra tarihi bir fırsat, aya iniş, 2. Dünya Savaşı’nın bitişi ya da Luther King’in konuşması gibi çok özel bir zamana tanıklık etmek olarak anlamaya çalıştım.
  • Mekânsız zamanlarda, mekân ve onun bir araya gelme, iletişim aracı / alanı olma halinin gücünün ne kadar belirleyici olduğunu tekrar gördüm ve emin oldum. Bunu tekrar anlamak çoğu zaman şüpheye düştüğüm mimarlık üretimine dair sorgulamaların vadesini uzattı.
  • Gelip geçip dokunmadığımız evin, ne kadar önemli, kuşatıcı, anlamlı bir yer olduğunu tekrar hatırladım. Bedenimden sonraki tenim olan mekân ve evin değerini tekrar düşündüm. Onu sarmalayacak şeyler üzerinde fikir yürütecek zamanım oldu.

Son olarak, yeni normalden, sosyal mesafeye birçok hiç alışık olmadığımız mevzuyu gündemimize sokan pandemi de, başımızdan geçen diğer musibetler ve her şey gibi unutulacak. Ama geriye hayatımızın bir dönemini zorunlu olarak gönlümüzce yaşadığımız ve bundan bir anlam çıkarabilirsek kalan hayatımızı gözden geçirebileceğimiz çok özel bir zaman ve deneyim kalacak.

Bio-iktidarın Zirvesi Sayılabilecek Şekilde Eve Hapsedilmek

İhsan Bilgin

Prof. Dr., Bilgi Üniversitesi Mimarlık Bölümü

Foucault ve Agamben’in küresel ölçekte ve en azından zinde entelektüel çevrelerce aşinalık kazanıp benimsendiği bir dönemde, bahanesi / gerekçesi sağlık da olsa herkesin bio-iktidarın zirvesi sayılabilecek şekilde eve hapsedilmek üzere iktidarlara neredeyse yalvarmasının dramatik tuhaflığını yok sayamıyor. 19. yüzyıldan beri iyice gevşemiş kamusal ilişkilerde bırakacağı kalıcı hasarın da şehirlerle mimarlığı iyice narsisistik kılmasından endişe ediyorum. Konuyla ilgili dolaylı iki taze kaynağın adlarını zikretmekle yetiniyorum.(6) (Resim 4, 5)

Belirsizliğin Tüm Zaman Ölçeklerinde Norm Olduğu Bir Dönem

Olgu Çalışkan

Doç. Dr., ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü

Pandeminin kentleşme ve kentsel mekânın üretiminde neyi, ne düzeyde dönüştüreceğine yönelik soruyu yanıtlarken iki etmenin göz önünde bulundurulması gerektiği kanısındayım: Bunlardan ilki, değişmesi olası kentli mekânsal pratikler ve kullanıcı tercihleridir. Salgın ile günlük hayata dair ortaya çıkan kaygıların virüsün süreğen etkisi ile kalıcı hale gelme olasılığı, kamusal alandaki sosyalleşme pratiklerimizin de ne yönde değişim göstereceğini belirleyecek.

Bireyler arası mekânsal ve psikolojik mesafenin toplumsal ilişkilerde “yeni normal” olması durumunda kentsel mekândaki kamusal yaşamın zayıflayacağı ve çözülme sürecine girebileceğine yönelik öngörüde bulunmak için sosyolog ya da plancı olmaya gerek yok. Bununla birlikte salgının bulaşı düzeyinin en yüksek olduğu dönemde bile siyasal tepkilerin kendisini kitlesel olarak kentsel mekânda göstermiş oluşu (“siyah yaşam önemlidir” hareketi ile) “kamusalcı” okulu yeterince memnun eden ve geleceğe dair umutlu kılan bir gelişme oldu. Teknolojinin desteklediği oranda eğitim ve alışverişin kentsel alan ve fiziksel mekândan özel yaşam alanına çekilmesi beklenebilir bir dönüşüm iken; kültür, dinlence ve toplumsal siyaset alanında kentli ve kent ilişkisine yönelik kökten değişiklikler beklemeyenlerdenim.

Tartışılagelen ‘yeni’nin bir diğer etmeni ise kentin yeniden üretimindeki siyasal tercihleri ve buna bağlı planlama ve tasarım yaklaşımları olacaktır. Burada temel belirleyici ise toplumun önüne yeni seçenekler ve modeller üretebilen öncü uygulamalar olacaktır. Olası pandemi koşullarında virüsün bulaşı başarımını en aza indirecek yeni yerleşim ve yapılaşma biçimleri (orta ölçekli çok merkezli yerleşimler örüntüsü, ez az yayınıma sahip boşluklu kent formu, ekolojik kolektif yaşam kümeleri gibi) yerel yönetimlerin gündemine girdiği ve uygulama şansı bulduğu oranda yaygınlık kazanacak. Bu ise birikimsel olarak -orta ve uzun vadede- yeni mekânsal ve mimari tipolojilerin ortaya çıkmasını olanaklı kılacaktır.

Kriz koşullarında içine girilen küresel sorun alanından çıkış, özlemi duyulan alternatif gelecek kurgularına iştahla geri dönüş için fırsat yaratırken, geleceğe dair artan belirsizlik durumu, öngörü kapasitemizi ciddi oranda düşürmüş durumda. Kent kuramcısı Mike Batty’nin geldiğimiz noktaya referansla belirttiği üzere belirsizliğin tüm zaman ölçeklerinde norm olduğu bir döneme girmiş bulunuyoruz. Bu noktada senaryo ve kurgunun, kestirim ve programlamanın yerini alacağı yeni bir döneme girmiş olduğumuzu savlamak çok da spekülatif olmasa gerek.

“Pozitif Bir Dönüşümün Kalıcılaşması”

Enise Burcu Derinboğaz

Peyzaj Mimarı

“Zaman ve teslimiyet”: Uzunca bir süre salgının etkilerinin kalıcılığını konuşmak için bekleyelim ve görelim istedim. Bu yaşadığımız günlerin tarihinin nasıl yazılacağını anlamak için günlerin günleri kovalayarak aktığı bir zamana teslim olmak gerektiğine hâlâ eminim. Patojenlerle ilişkimizin insanlık tarihini nasıl dönüştürdüğüne dair hatırlatmalarla daha sık karşılaştıkça, bugün yaşadığımızın 20. yüzyılda 50 seneliğine de olsa salgın hastalıklara verilmiş bir aranın sonu olabileceğine, dahası COVID-19 ve ortaya çıkabilecek diğer salgın hastalıkların yeniden insanlık tarihinde iz bırakacak bir dönemin başlangıcı imlediğine inancım arttı diyebilirim.

Yine de mimarlığın yapma biçimlerini nasıl etkileneceğini konuşmak için halen zamana ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Bunun haricinde ortaya atacağımız her fikir spekülasyon olma ihtimalini taşır. Sürecin başındaki kadar olmasa da her şeyin acımasızca unutulacak kadar hızla eskiye dönecek olmasından endişe duyuyorum. Pozitif bir dönüşümün kalıcılaşacağı kadar gereken zamanın bedelini ödemeye insanlığın hazır olduğu inancıyla.

“Mimarlıkla ilişkisi”: Mimarlık mesafeyi ve sosyalliği yönlendiren, çoğu zaman katı biçimde belirleyen bir pratik. Bu anlamda tasarladığı özellikle de kamu mimarlığının yeni biçimlerini kolaylıkla oluşturacaktır. Sosyal çevre ve açık alanda mesafelerin tasarımı tartışması ise yapı ölçeğinden çok daha zor bir konu. Açık alanı, kent peyzajını vazgeçilmez kılan, vaadi özgürlük, doğayı ve özü anımsama, hiç tanımadıklarınla yakınlaşma alanı olmak iken bu alanların katı ayırıcılarla yeniden tasarlanmasının ya da mesafeyi teşvik edici yöntemlerle biçimlendirilmesinin bir çare olmayacağı kanısındayım. Bu anlamda tek gerçek “ayırıcı” kendi mesafesini kendi kuran bilinç, kamu bilinci olacaktır. Açık alanı kullanma ve bu alanlarda örgütlenme mimarlığın, planlamanın, ya da ilişkili mekân pratiklerinin çözemeyeceği sosyolojik bir konu olarak önümüzde duruyor.

“Kendini eğitmek”: Eğitimi de bu çerçevede değerlendiriyorum. Daha az temas edilen, daha az kritik verilen dijital stüdyolarda başarılı olanların, kendini disipline eden, adaptasyon olabilmek için rutinini oturtabilen, bu anlamda otokontrolü daha yüksek, zihnini ve başarı için gereken iç motivasyonunu daha iyi yönetebilen öğrenciler olduğunu gözlemledim. Yeni dönemin eğitimi öncelikle bir yaşam koçluğunu içermeli belki de. Neyi neden yaptığını bilen, anlamını üreten ve kendini güncelleyen öğrenci iletişimde kalarak hem işbirliği yapabilir hem de bireysel görevlerini tamamlayabilir hale gelebilir. Ben bu çalışma yöntemine inanıyorum. Gereken dozda çalışma yöntemlerini dönüştürerek, 21. yüzyıl yaşamının uyaranlarıyla mücadelede akıl sağlığını korumanın ve bireyin kendini eğitebileceği bir yola ışık tutabileceğini hayal etmek istiyorum.

Karantina Sonrasında Mimarlık Eğitimine ve Mimarlığa İlişkin Düşünceler

Neslihan Dostoğlu

Prof. Dr., İstanbul Kültür Üniversitesi Mimarlık Bölümü

Tüm dünyayı ve ülkemizi olumsuz bir şekilde etkileyen COVID-19 salgını nedeniyle oluşan olağanüstü süreçte tüm alanlarda olduğu gibi mimarlık eğitiminde de bugüne kadar alışılmamış uygulamalar görülmektedir. 2019 yılının Aralık ayında Çin’de başlayan COVID-19 hastalığı kısa sürede tüm dünyayı etkileyen boyutlara ulaşmıştır. Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) açıklamalarına göre dünya genelinde, COVID-19 salgınında vaka sayısı 9 Haziran 2020 tarihi itibariyle 7 milyonu, can kaybı ise 400 bini aşmış durumdadır.(7)

Yüz yüze görüşmelerin pandemi sürecinde kısıtlanması nedeniyle tedbir amaçlı olarak Türkiye’deki tüm eğitim kurumlarında, dünyadaki uygulamalara paralel olarak, çevrimiçi eğitime geçilmiştir. Bu kapsamda, üniversitelerin mimarlık fakülte ve bölümlerinde de teorik derslerin yaklaşık olarak tümünde, uygulamalı derslerin de pek çoğunda çevrimiçi eğitim uygulanmaktadır. Stüdyolarda yürütülen mimari tasarım dersleriyle ilgili olarak ise üniversitelerde farklı kararlar alınmıştır. Bazı mimarlık fakültelerinde mimari tasarım stüdyolarında diğer derslerle aynı anda çevrimiçi eğitime geçilirken, bazı fakülteler diğer dersler bittikten sonra yüz yüze eğitimi yaz döneminde yapabileceklerini düşünmüşlerdir. Bir başka deyişle, ikinci yaklaşımı benimseyen üniversitelerde öncelik, çevrimiçi ders süreci tamamlandığında okula dönmek ve proje derslerinin ruhuna uygun bir şekilde yüz yüze eğitimi sürdürebilmek olmuştur. Ancak, pandeminin devam etmesi, YÖK’ün yeni kararlar alarak sağlık tedbirlerini sürdürmesi nedeniyle, ikinci yaklaşımı tercih eden fakülteler de yeniden bir durum değerlendirmesi yaparak, dönem ortasında veya sonunda proje derslerini çevrimiçi olarak hızlıca başlatmışlardır.

Bütün bu gelişmeler ışığında “mimarlık temel alanı”nda verilen eğitimin pandemi sonrasında yeni bir bakış açısıyla ele alınmasının gerekliliği ortaya çıkmıştır. Bu kapsamda, tasarım eğitimi ve mekânlarının prensiplerinin yeniden belirlenmesi, üniversitelerde ve özellikle mimarlık fakülteleri gibi görsel boyutları önemli olan alanlarda dijital dönüşümün sağlanabilmesi için donanımların daha güçlü hale getirilmesi için kaynak sağlanması konuları önem kazanmaktadır. Yaşanan süreç, gerek bazı öğretim elemanlarının gerekse de bazı öğrencilerin teknik donanımlarının yeterli olmamasından kaynaklanan sorunların geleceğe yönelik olarak çözümlenmesi için yöntemler aranması gerektiğini göstermektedir. Ancak, halen sürdürülmekte olan çevrimiçi eğitimin olağanüstü koşullar kapsamında düşünülen bir ara çözüm olduğu ve mimarlık fakültelerinde uygulamalı derslerin yoğunluğu nedeniyle yüz yüze eğitimin büyük oranda tercih edilmesi gerektiği de gözden kaçırılmamalıdır.

Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı ile Mimarlık Fakültesi Dekanları Konseyi (MİDEKON)’un 5 Haziran 2020 tarihinde video konferans sistemiyle yapmış olduğu toplantıda gündeme alınan konular arasında bunlar da bulunmaktadır.

Mimarlık eğitiminde bu gelişmeler yaşanırken, mimari tasarım ve uygulamalarının da yeni bir bakış açısıyla ele alınması kaçınılmaz olmaktadır. Halen insanlar fiziksel mekânları kullanırken belli çekincelerle hareket etmekte, sosyal mesafe kuralı pek çok ülkede halk tarafından her yerde uygulanmasa da, bu konuda yetkililerin uyarıları devam etmektedir. Yeni binaların tasarımında ve mevcut binaların yeniden değerlendirilmesinde sadece estetiği öne çıkaran yaklaşımların yerine, insanların kendilerini daha sağlıklı ve güvenli hissedebilecekleri, hijyen olanaklarının önemsendiği, çevreye duyarlı, ama aynı zamanda da yaratıcı çözümlerin benimseneceği düşünülmektedir. Doğal olarak bu çözümler mimarlık eğitiminde de kendini gösterecektir.

Salgın için Tasarlamak

Senem Doyduk

Dr. Öğr. Üyesi, Sakarya Üniversitesi Mimarlık Bölümü

Salgın günlerinde içinde bulunduğumuz şartlarla ilgili bilgimiz son derece kısıtlı. Toplumda kaç kişi maaşı kesilmeden evden çalışma imkanı buldu, kaç kişi işinden oldu bilmiyoruz. Hayatlarını kaybeden kişilerle ilgili detaylı bir bilgimiz de yok. Her gün paylaşılan yeşil kutu içerisindeki birkaç sayısal veri dışında hayatını kaybedenlerin yaş, cinsiyet, iş kolu gibi bilgiler ya da semtlere göre dağılımlar da bilinmiyor. Bilginin hızlıca yayılması ve erişilebilirliği gibi şişirilmiş tanımlamaların gerçeği yansıtmadığı bir kez daha görülmüş oldu, bilim kurulunda dahi bu bilgilerin olmadığı anlaşıldı; bilgi iktidar sahibinde ve ancak onun kontrolüyle erişime açılıyor.

Kentlerimizin bugüne kadarki afet ve krizlerin izlerini taşıdığı yargısı, her dönemi kapsayacak doğrulukta değil. Kentleri dönüştürebilme erki kullanıcılarında değil iktidarda olduğu için, yaşanan toplumsal olaylara ait izlerin kentte okunurluğu her zaman geçerli değil. Son yirmi yılda, toplumsal tarihin izlerinin fiziki mekândan kazındığı bir dönem yaşanıyor. Ancak, yine de COVID-19 pandemisinin kentin kamusal mekânlarında ne tür değişiklikler yaratacağını belki daha başka sorular aracılığıyla bulmaya çalışabiliriz.

Örneğin, Soma katliamı, maden ocaklarında ne tür bir güvenlik planlama değişikliği getirdiyse; Karadeniz sahil yolunun çökmesi, dolgu projelerinde neleri etkilediyse; yaşanan depremler toplanma alanlarıyla ilgili nasıl değişikliklere sebep olduysa pandemi sonrası için de benzer bir planlama değişikliği yaşanabilir. Çeşitli yayınlarda gördüğümüz kamusal mekânlardaki çember çizgiler ve deniz kenarlarındaki şeffaf kabin projeleri burjuva kamusallığı üzerinden tasarım dünyasının fantezileri olsa gerek. Kıyı şeritleri üzerinde kamusal mekân kullanımıyla ilgili bazı tedbirler gözlenirken, örneğin kentin çeperlerindeki mahallelere ait herhangi bir proje üretilmiyor. Kenar mahallelerin pandemi sonrası kamusal mekânlarının nasıl değişeceğine dair bir tartışma ortamı yok, zira oralarda zaten kamusal mekân da yok.

Pandemi sonrası hayatlarımızda, kentlerimizde ve planlama dinamiklerinde hiç mi değişiklik olmaz? Olabilir elbette. Örneğin, COVID-19 vergisi çıkabilir. Bu vergilerle yol, köprü, baraj, havaalanı inşaatı yapılabilir. Ya da salgında en yüksek oranda ölüm yaşanan mahallelerde imar hakkı artırılabilir ve inşaatlar tamamlandığında evlere ait anahtarlar yakınını kaybeden ailelere törenle sunulabilir; ya da her gece açıklama yapmak için televizyonlara çıkıp, yorgunluğu her halinden belli olmasına karşın, eleştiri getirenleri tehdit etmediğinden ortalama yönetici profilinden oldukça farklılaşan, bu nedenle de geniş kesimlerce sempati toplayan sağlık bakanının ismi bir kamusal mekâna verilebilir. Bu tür uygulamalarla, yaşanan felaketin izi kamusal mekâna yansımış olur.

Bunlar doğrudan mimarlığı ilgilendiren meseleler değil, peki mimarlık bu toplumsal soruna nasıl cevap verir? Elbette tasarlayarak. Dünyaya bir meteor çarpacak olsa, meteor yerinden kaldırılmadan oluşturacağı çukur için bir tasarım hazırlanmış olacaktır. Öylesine bir tasarlama aşkı, öylesine bir her yeni durumu çözümleme becerisi. Tasarım yapmanın her şartta sürdüğü, böylesine bir inanç, moral, motivasyon… Kamusal fayda için, acil ihtiyaç için, insanlık için, toplum için, her şeyin çok güzel olması için gibi çeşitli anahtar kelimelerle; köyü, kenti, doğayı, içi, dışı, cepheyi, oturağı tasarlayabilen mimarlık düşüncesi, sadece inşaya odaklanmış son hız üretimini sürdürmekte. Dönemsel gündemlere anlık tasarım ve inşa refleksinden ziyade, toplumun ve mesleğin daha kadim ve köklü sorunlarını sahiplenecek uğraşlarla emek vermemiz gerektiği kanaatindeyim.

Kapanma ve Kapatılmanın Sürdürülebilirliği Üzerine

Erdem Erten

Prof. Dr., İYTE Mimarlık Bölümü

12 Mart 2020’de New York’un pandemi nedeniyle bir bir kapanan kültür kurumları arasında küratörlüğünü Rem Koolhaas ve AMO’nun yaptığı “Countryside: The Future” (Kır: Gelecek) sergisinin bulunduğu Guggenheim Müzesi de vardı. Komplo kuramcıları için bulunmaz fırsat! Daha pandemi ortaya çıkmadan önce mimarlık dünyasının belki de en önde gelen yıldızı dünyayı gözlerini kent olmayana, “kır”a çevirmelerini, dünyanın insanlı ya da insansız geleceğinin kırda şekillenmekte olduğunu söylüyordu. Yoksa “Kentler doldu artık, dünya yüzeyinin sadece % 2’si kent, haydi mimarlar fırsat burada!” mı diyordu?

Müzenin önüne inşa edilen özel bölmenin içinde, sergi için özellikle İsrail’den gelmiş bir görevli tarafından her gün kontrol edilerek yetiştirilen domatesler pembe bir ışığın altında büyümeye devam ediyor. Domatesler ve kentin insanları… Kapatılmış bir şekilde “yaşıyorlar”. Pandemi bittiğinde insanlar kente yeniden dağılacak, domateslerse bir müze önü yerleştirmesi şeklinde bir süre daha kapalı kalmaya devam edecek, önce olgunlaşacak sonra kim bilir hangi New Yorklunun midesine gidecekler?

“Domatesler gibi” içeriye tıkıldığımız bu günlerde salgın sonrası başka bir dünyaya uyanacağımız ve yaşamlarımızın geri dönülmez biçimde değişmiş olacağına ilişkin kehanetler her alanın “bilenlerince” durmaksızın sıralanıyor. Kentler başka türlü tasarlanacak, herkes evden çalışacak, daha fazla insan işsiz kalacak, tüm dünyada gıda sorunu yaşanacak vs. vs. Hepimizin evlere doluşmuş olması dışında değişen ne diye soruyorum kendi kendime? Koolhaas göstermeden önce domateslerin pembe ışıklar altında yetiştiğini bilmiyor muyduk, ya da evimizin rahatlığında çalışmak denen şeyin aslında neoliberal ekonominin işletme giderlerini kısmak adına seve seve sahiplendiği “esnek çalışma rejimi” olduğunu, sürdürülebilirliğin birileri eleştirmeden önce inatla harcanan enerjiye odaklandığını ve var olan dünya düzeninin sürdürülebilirliğini hedeflediğini, işsizler ordusunun aslında “yedek işgücü” olarak tasarlandığını, dünyanın büyük bölümünün aç olduğunu, gezegenin elden gitmekte olduğunu?

Pandemi neyi değiştirdi? Domateslerle kader yoldaşı olduk. Kapatıldık. Kapatılmanın ve kapanmanın sürdürülemez olduğunu gördük. Kapatılmanın ve kapanmanın aynasında yaşamlarımıza bakmak zorunda olduğumuzu, eksilerek azalarak yenilenmenin olanaklarını yeniden keşfetmek gerektiğini.

Bu düşünceler kafamdan akıp geçerken Amerika Birleşik Devletleri’nde milyonlarca insan salgına rağmen dışarıya çıkıp yürümeye başladı. Aralarında mimarlar da vardı herhalde, ya da mimar olmak isteyenler. Kentlerin onların yan yana gelebileceği yerlerini doldurdular (“acaba o yerlerin hepsini mimarlar mı tasarlamıştır?” diye düşündüm onları yürürken gördüğümde) ve sürdürülemeyecek şeylerin ne olduğunu söylediler, sürdürülmemesi gerekenleri hatırlattılar. O yerlerin bazılarını mimarların tasarlamış olduğunu düşünmek içime tekinsiz bir rahatlık verdi. Niyeyse koca koca pırıl pırıl binalar, şatafatlı malikaneler ilgimi çekmedi hiç. Onların da bazılarını mimarlar tasarlamıştır herhalde.

Guggenheim Müzesi yeniden açılacak. İnsanlar kentte yeniden yan yana durabildiğinde. Ortak bir geleceğe ilişkin hayallerini de herhalde ancak o zaman, yan yana durduklarında kurabilecekler. Bir dala tutunup asılan domatesler gibi…

En Güvenlikli Ortam Olarak ‘Ev’

Dürrin Süer

Mimar

2020 ile birlikte COVID-19, coronavirüs, pandemi terminolojileri gündeme yerleşti. Bir virüsün neden olduğu hastalık, salgın ve insanlığın buna karşı verdiği tepki dünyada tüm yaşamı farklılaştırdı. Hayat önce aniden durdu, sonra kaygılı ruh haliyle sağlıklı yaşayabilmek için toplumlar yeni haller geliştirmeye / düşünmeye başladı. Karantina olarak adlandırılan durma süreci ve sonrasında süren kontrollü yaşam insanları yeni durumlara maruz bıraktı.

Salgınla birlikte dünya birbiriyle sosyal olarak tanımlanan esasen fiziksel olarak mesafelendi. İnsanları bir araya getiren, iş, eğitim, ticaret, kültürel eylemlerin gerçekleşeceği mekânlar geçici süre için olsa da donduruldu. Özellikle dijital iletişimin etkinliğinin artmasıyla tüm bu eylemler, en güvenlikli ortam olarak “ev”e taşındı. Evin yaşamdaki konumu değişti. Hem özel yaşamın hem de iş, eğitim ortamlarının çakıştığı bir mekân halini alan ev daha çok fonksiyonu yüklenirken, daha uzun zamanın geçirildiği bir yere dönüşmeye başladı. Bu dönüşüm mekânsal nitelik ve nicelik olarak sosyal adaletsizliği en vurucu şekliyle bir kere daha görünür kılarken, sağlıklı yaşam açısından mekân kalitesinin farkındalığını artırdı. Kapalı-açık mekân ilişkisinin, açık mekânların varlığının insanın yaşamsal sürekliliği, mutluluğu için ne kadar gerekli olduğu somutlandı. Bu deneyimin kentsel yapılaşma ve mimari kararların verilmesinde rant öncelikli olmaktan öte mekânsal kaliteyi değerli kılan arz-talep ortamına dönüşmesine neden olmasını umuyorum.

Yaşantının durdurulması / yavaşlatılması / kısıtlanmasının körüklediği ekonomik kriz ve bu süreçte deneyimlenen pratiklerin, gelecekte bazı mekân tipolojileri üzerinde etkili olacağını öngörüyorum. Ekonomik kriz nedeniyle bir süredir, evden çalışma, paylaşımlı ofis kullanımı gibi değişimlerin yaşandığı çalışma ortamları, salgınla birlikte korunmasız bir ortam, atıl bir mekâna dönüşmeye, giderek gider kaynağı halini almaya başladı. Bunun yanı sıra dijital iletişimin etkin kullanımı bazı iş alanları için gelecekte ofis mekânlarını gerekli olmaktan çıkaracak ya da mekânsal gereksinimi çok azaltacaktır. Benzer şekilde alışveriş alışkanlıklarının da dönüşmeye başladığını gözlemliyorum. Bu gelişmelerin sonucunda özellikle Türkiye’de son yıllarda çılgınca inşa edilen alışveriş merkezleriyle birlikte pek çok ofis binası işlevini kaybedecek sanıyorum.

Yaşanılan travmatik dönemin değerli farkındalıklara vesile olmuş olmasını dilemekteyim. Özellikle imar faaliyetleri açısından geçmiş yirmi yılda gelecek yirmi yılı da kapsayan bir üretim stokuyla geleceğin elde edildiğini düşünüyor, uzun bir süre yeni bir alanı imara açmak yerine mevcut yapı stokunun dönüştürülmesinin ülke ve meslek pratiğinin gündeminde olmasını umuyorum. Bu süreçte, iletişimin kurulmasında başat rol oynayan dijital ortamı özellikle eğitimin yaygınlaşması ve bilgiye erişim konusunda olumlu olarak değerlendirmekle birlikte sanal iletişimin reel dünyadaki sosyal temasın yerini alamayacağını ve insanların da bu alışkanlıklarını kolaylıkla değiştirmeyeceklerini düşünüyorum.

İnsanın Oyunu, Doğanın Oyunu

İlhan Tekeli

Prof. Dr., ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü

COVID-19 bana insanlığın virüslerle mücadele konusunda ne kadar zayıf olabileceğini gösterdi. Günümüzde yaşanan kriz, doğanın kendi oyununu oynarken evrim yasasının işleyişi sonucu, ortaya çıkan corona-2 virüsünün, çok öldürücü olmasa da bulaştırdığı hastalığın % 80’inin asemptonik kalması dolayısıyla, yarattığı tehdidin büyüklüğünden kaynaklanmaktadır. Doğa insanlara karşı özellikle kötülük yaratmaya çalışan bir oyun oynamadığından, insan bu oyunu ne kadar iyi tanırsa ondan o kadar başarıyla kaçınabilmektedir. Eğer bu yeni virüs laboratuvar koşullarında üretilerek, özellikle kötülük yaratmak için kullanılıyor olsaydı, durumun ne kadar yıkıcı hale gelebileceğini kolayca tahayyül edebiliriz. Ama oyunun insanın oyunu olmayıp, doğanın oyunu olması dolayısıyla umutlu olabiliyoruz.

Dünyada yaşanan COVID-19 pandemisi atlatılırken üç tür önlem alınması düşünülmektedir. Bunlardan birincisi hastalığın bulaşmasını önlemektir. Bunun için kısa erimde insanların bir yandan temaslarını azaltacak; karantina, sosyal izolasyon, sosyal mesafeyi korumak gibi önlemler almak ve öte yandan yaşam alışkanlıklarını değiştirmek gibi çözümlere başvurulmaktadır. Ama eğer uzun erimli uyum yapmak gereklilikleri ortaya çıkarsa, çok geniş bir yeniden tasarım programı gelişmeye başlayacaktır. Düşük yoğunluklu kentler, yeni toplu taşım biçimleri, yeni mobilya türleri gibi. İkinci tür önlemler mikro biyoloji ve tıp alanındaki gelişmelerle, aşı ve antiviral ilaçların geliştirilmesiyle alınacaktır. Bu yolla doğrudan virüsün hasta ediciliği önlenmeye çalışılmaktadır. Antikorlardan yararlanarak vücudun virüsle baş etme gücü artırılmaktadır. COVID-19 yeni çıktığı için bu konularda araştırmalar sürmektedir. Henüz bu konuda bulunmuş bir aşı ya da ilaç bulunmamaktadır. Geçmiş deneyler bize bazı hallerde hem aşının hem de antiviral ilacın bulunamayacağı göstermiştir. Krizin etkisini azaltmak için alınabilecek üçüncü tür önlem mücadelede uluslararası işbirliğini sağlamaktır. Pandemi küresel bir olgudur, mücadele de uluslararası olarak örgütlenmelidir. Oysa COVID-19 deneyimi bize dünyanın bu anlayıştan çok uzakta olduğunu, her ulus devletin tek başına mücadele ettiğini gösterdi.

Geçmiş deneyler hiçbir pandeminin iki yıldan fazla sürmediğini ortaya koymaktadır. Bu süre içinde virüsler ya etkililiğini kaybetmekte, ya da toplumda sürü bağışıklığı gelişmektedir. Ayrıca aşı ve ilaç geliştirmede de önemli yol alınabilmektedir. Bu durumda da kısa erimde alınan uyum önlemlerinden vazgeçilmekte, kriz öncesi yaşam kalıplarına geri dönülmektedir. Çünkü geri dönülen yaşam kalıpları, insanlığın uzun yıllar sonunda geliştirdiği, yaşam kalitesi tercihlerine tekabül etmektedir. İnsanların krizi aşmak için aldığı insanları izole etmeye ve yüz yüze teması yok etmeye dönük önlemlerinin uzun vadede de geçerli hali getirilmesi insanlığın çok daha düşük bir yaşam kalitesine razı olması demektir. Bu nedenle insan aklı buna razı olamaz, bilgi üretme kapasitesini harekete geçirerek geçmişteki daha doyurucu olan yaşam kalitesine ve insanlar arası ilişki biçimine dönüşün yolunu açmaya çalışacaktır. Ama bu aynen bir geriye dönüşten olmayacaktır. Kriz döneminde, var olan altyapının sağladığı, eskiden kullanılmayan bazı olanakları kullanarak, başarılı yeni ilişki kurma kanalları geliştirilmiş ise bu kanallar kriz sonrasında da kalıcı olacaktır. Bu bakımdan internetten Zoom kanalıyla kurulan çevrimiçi toplantılar bir örnek olarak verilebilir. Kanımca henüz daha uzun erimli bir dönüşümün yaşanacağına ilişkin işaretler bulunmamaktadır.

Eski Normalin Yeni Normal Mekânlarına Dair

Hakkı Yırtıcı

Doç. Dr., Gazate Duvar Yazarı

Herhalde COVID-19 pandemisi sürecinde üzerine en çok konuşulan kavram “yeni normal”. Bu da kaçınılmaz olarak “eski normal”imiz ne idi ki?” sorusunu akıllara getiriyor.

Sınıf ayrımı ve gelir eşitsizliğinin derinleştiği, emek sömürüsüne dayalı üretim-tüketim döngüsünün her koşulda devam etmesi geren bir dünyaydı eski normal. Daha önemlisi insanları sağlıklı üretken ve tüketen bireyler yapmayı amaçlayan modern iktidarların, bio-politikaları yerine, ölümü meşrulaştıran, kimin ölüp kimin yaşayacağına karar veren, kolayca feda edilebilecek nesnelere indirgendiğimizi nekro-politikalara geçilmiş olduğu gerçeği ile yüzleştik.

Devletler sınırlarını kapatır ve otoriterleşirlerken, sermayenin sömürü mekânı olan kentlerde sokağa çıkma kısıtlamaları, fiziksel mesafe gerekliliği ve bu konuda şiddete varan zorlamalar devletin toplum üstündeki baskısını kolaylaştırdı. Bu durumun ne kadar sürdürülebilir olduğu bilinmez, ancak yeni siyasal mücadelenin bu eksende olacağı aşikar. İktidar, mekân üzerinde yeni baskı araçları kurmuş iken, bu kolay bir mücadele olmayacak. Mekânı da içeren yeni mücadele kavramlarına ve biçimlerine ihtiyacımız var.

Burada iki mekânsal örgütlenme, kent ve ev ön plana çıkmakta. Asıl üretim nesnesi mekân olan mimarlığın “eski normalde nerede durduğu ve yeni normalde nerede duracağı” fikri bizim açımızdan esas düşünülmesi gereken konu.

Günümüz dünyasında mimarlık pratiği rant projelerinin ve kentlerin yağmalanmasının aracına indirgendiği, mimarlığın değersizleştiği bir ortamdayız. Pandemi öncesinde de sağlıksız kentlerde ve konutlarda yaşar, yine sağlıksız koşullarda üretim yapılır ve mekân toplumu disipline edilme aracı olmuşken, acaba mimarlık ne yapıyordu? Ve daha önemlisi şimdi ne yapabilir?

Akut durumun mimari çözümleri eski normalin yenisi devam ettirmek ile sınırlı. Bu alandaki inanılmaz üretim fazlasının, mimarlığın toplumu dönüştürme öncülük rolüne soyunduğu, evrensel modernlik iddiasından geriye kalmış bir hayale dayandığı düşüncesindeyim. Kuramsal düzeydeki tartışmalar ise kendi içine kapalı, akademik bir akvaryumda üretiliyor, kuram ve pratik bir türlü buluşamıyor. Bu buluşamama hali, pek çok konunun yanlış ele alınmasına neden oluyor, ev üzerinden örnekleyeceğim: Evlere kapanma ile beraber uzaktan çalışma ve eğitim koşullarında kamusal ve özel ayrımının silikleştiği tartışılmaya başladı. Ama ev zaten uzun zamandır işgal altındaydı. Öncelikle doğumun ve ölümün mekânı kadim ev, bugün sadece 3+1, 2+1 gibi koda indirgenmiş bir nesne. Özel alan olma durumundan bahsetmek çok zor. Gündelik hayatın işe git gel, hafta sonunu AVM’lerde geçir, evdeki boş zamanlarında sürekli açık televizyon, internet ile tüm dünya eve doluşsun durumunda, bu kadim mekânın ara bir ara durak haline geldiğini ve özel alan durumunun bir yanılsama olduğunu anlamadan evi kavramsal ve pratik yeniden üretmenin imkansız olduğunu anlamalıyız.

Son olarak şunu söyleyebilirim: Video konferans, podcast, Instagram vb. ile çevrimiçi inanılmaz bir üretim var ve herkes kendi alanını pandeminin bir ucuna eklemlemeye çabasında. Aslında konuyu popülerleştirmekten öteye geçemiyor, üretmiyor, tüketiyoruz.

NOTLAR

1. Sami Baydar, 1990, Dünyadan Çıkış Yolları, Cumartesi Yayınları, İstanbul, s.84. Baydar’ın kitabı, 18 Mayıs-11 Haziran 2017 tarihleri arasında Uçhisar, Göreme, Avanos ve İbrahimpaşa’da gerçekleşen Cappadox 2017’in çağdaş sanat programının da ana temasıydı. Serginin sanatçılarından Nermin Er’in “Yan Yana” isimli yerleştirmesi bana bu yazı için ilham oldu. Kendisine teşekkürlerimle.

2. Gerçek bir dönüşüm ve sürdürülebilirlik kapasitesinden yoksunluk nedeniyle bildiğimizin sonu meselesi pandeminin öncesinde de çok kez yazılıp çizildi: Immanuel Wallerstein (The End of the World as We Know it: Social Science for the Twenty-first Century, 1999), Donald Kuspit (The End of Art, 2004), Slavoj Zizek (Living in the End Times, 2010), Yuval Noah Harari (Sapiens, A Brief Story of Humankind, 2014; Homo Deus: A Brief Story of Tomorrow, 2015) gibi.

3.  “Yan yana”, “Dinle Serisi” ile birlikte Kapadokya coğrafyasına ait işler. “Yan yana” tamamen mekân özgü üretilmiş kağıttan konstrüksiyonlar. Konstrüksiyonların zeminine çok az yapıştırıcı uygulanarak sanatçı tarafından ön cephesi yıkılmış bir güvercinlik mağarasının içerisine yerleştirilmişler. Sergisi tamamlandığında da doğaya karışması için yerinde bırakılmışlar.

4. Arundhati Roy. 3 Nisan 2020, “The Pandemic is a Portal”, https://www.ft.com/content/10d8f5e8-74eb-11ea-95fe-fcd274e920ca

5. Duygu Erdoğan, 4 Haziran 2020, “Gayrimenkulde 5’li ‘Sağlık’ Kriteri”, https://www.milliyet.com.tr/ekonomi/gayrimenkulde-5li-saglik-kriteri-6226630

6. Gürbilek, Nurdan, 2020, İkinci Hayat: Kaçmak, Kovulmak, Dönmek Üzerine Denemeler, Metis Yayıncılık, İstanbul. Sennett, Richard, “The Open City”, https://www.richardsennett.com/site/senn/UploadedResources/The%20Open%20City.pdf

7. www.who.int

Bu icerik 408 defa görüntülenmiştir.