MİMARLIK
393
OCAK-ŞUBAT 2017
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

  • Habitat III’ün Ardından
    Ayşe Ege Yıldırım, Dr., Şehir Plancısı-Koruma Uzmanı, ICOMOS BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri Temsilcisi

  • Bir Mülteci Kampı ‘Ethos’u Üzerine
    Ömer Faruk Günenç, Arş. Gör., Mardin Artuklu Üniversitesi Mimarlık Bölümü
    Sıtkı Karadeniz, Yrd. Doç. Dr., Mardin Artuklu Üniversitesi Sosyoloji Bölümü

YAYINLAR



KÜNYE
KRİZİN MİMARLIĞI

Bir Mülteci Kampı ‘Ethos’u Üzerine

Ömer Faruk Günenç, Arş. Gör., Mardin Artuklu Üniversitesi Mimarlık Bölümü
Sıtkı Karadeniz, Yrd. Doç. Dr., Mardin Artuklu Üniversitesi Sosyoloji Bölümü

Kriz koşullarında geçici bir çözüm olarak biçimlenen, ancak çoğu zaman kalıcılaşan mülteci kampları, farklı coğrafyalarda olsalar da benzer form, işlev ve organizasyona sahip yerleşimler olarak karşımıza çıkıyorlar. Amman’da bulunan üç farklı kamptaki izlenimlerini aktaran yazarlar, kampların belli bir karakteristiğinin yani “ethos”unun olduğunu ve “yeni kentliler” yaratmak için bir araç olarak kullanıldığını belirtiyorlar.

ETHOS VE KAMP

Mülteci kampı, sürekli olarak, geçici durumlara karşı üretilen bir tür kapatma aygıtı ve karşılaşılan krize karşı verilebilecek en “anlamlı” ve “pratik” teknik olarak düşünülür. Çünkü toplumsal bedene yabancı olan mülteciler, düzen bozucu birer parazit olarak algılanır ve ilk elden durum, insanileştirilir. Bu insanileştirme, vaka “norm”ale dönene kadar geçici bir “homojen mekân” kurmanın temelini oluşturmaktadır. Kampa müracaat etmek, siyasal olarak, bir tür “zorunluluk” haline dönüşmektedir. Kusursuz temsiliyet rejimi içerisinde de politik ve geçicilik düzlemlerinde kampa ilişkin yanılsamalar üretilir. Kamplar “doğal” olarak düzenin tesis edildiği ve her hareketin öngörülerek inşa edildiği bir tür “kontrol mekân” ve / ya “istisna mekân” biçiminde savlanır. Bundan dolayıdır ki kamplar ve ona dair üretilen söylemler ve imajlar, bir kamp “ethos”u oluşturur. Bu ethos, “ilkelerini, yani bir koşulun zoraki seçimlerini, evrensel norm olarak dayatma savındaki etik, yazgı aşkına (amor fati) teslim olmanın, olduğuyla ve olanla yetinmenin daha incelikli bir başka şeklidir.”(1) Açık bir ifadeyle, kampın herkes tarafından, ilk elden anlaşılan ve hiç değişmezlik yanılsaması içerisinde ona yüklenen doğası, kaderi ve kanonları oluşmaktadır. Bir temsiliyet rejimi içerisinde kamp, geçicilik paradoksuna hapsedilerek (çünkü bu durum onun yazgısıdır) koşulu ve yöntemleri sabitlenir.

Mülteci kampları, yaygın bir biçimde biyosiyasal bir araç olarak kullanılmaktadır. Çünkü olağanüstü hal kural, yasa ve norm haline gelmektedir.(2) “Zorunluluğun yasası yoktur” ilkesi ile beraber, hak ve hukuk bazı durumlarda geçici bir süre için askıya alınarak muğlâk bir alan oluşturulur. Bu müphemlik, hem kamp kurucu hem de kamplarda oluşan alt iktidar alanlarının olağanca hareket etmesini sağlar. İlk başta, “insani mekân” olarak tahayyül edilen, hayata geçirilen ve ona yüklenen misyonu yaşayan / bekleyen mekân, toplumu biçimlendiren bir iktidar aracına evrilir. Artık, kampın ethosu veya doğası değişmeye başlar. Böylece, “istisnai bir önlemin böyle zemin değiştirerek bir yönetim tekniğine dönüşmesi”(3) olağanlaşmaktadır.

Fakat yönetim paradigması olarak kampı, kusursuz bir işlev makinesi olarak anlamlandırmak da problemlidir. Çünkü bazı durumlarda, uzun süreli tarihselliklerde, saf insani mekân olarak kurgulanan yapıdan kontrol edilemeyen politik bir yapıya(4), hatta kaosa dönüşüm sözkonusudur. O kadar ki Dadaab(5) Mülteci Kampı özelinde, kampı “işleten” iktidarın kamp içerisinde zamanla oluşan alt iktidar yapıları tarafından askıya alındığı bir durumda kamp, kaderine ve sabit koşullara hapsedilen doğasını bozar. Artık mahremiyetin, güvenliğin ve insani yardımın gerilimli ilişkiselliğinde “yeni oluşan mekân / kent”, kendisini üreten dikey toplumsallıkta, kabaca beş yüz bin nüfusu ile var olmaktadır. Böylece kampı kapatma kararını protesto eden güçlü-alt iktidar alanları “eve dönüş hakkını” kullanmak istemez. Dadaab, böylece, “yeni bir kent” olarak yaşanır. O halde, krizin gündelik yaşam olduğu bir durumda, ister “kampta” ister “kentte” olsun, geçicilik / kalıcılık üzerine konuşmak mümkün müdür?

Kampa dair bir söylem üretme çabası bu durumda daha anlamlı duruyor. Kampın belirli ve herkes tarafından algılanan, çeşitli coğrafyalardaki her kamp üretimini kapsayan “verili” bir formu, doğası ve ethosu yoktur. Bunun için her söylemsel düzlemde kampa ilişkin yeni bir “kamp nesnesi”nin üretimi zorunludur. Gündelik yaşam, politik bir üretim olarak mimarlığı, başka bir ifadeyle kampı bozar, biçimsizleştirir ve onun “doğa”sını yeniden üretir. İktidarı ve

onun her tür uygulamasını ve aygıtlarını askıya alma potansiyeli ile birlikte var olur. Her kamp, kendi “hakikat”ini yeniden tarifler. Virtüel ve aktüel olarak, herhangi bir bütünleştirme ve homojenleştirme çabası olmadan, mülteci kampının doğasını “kaos” olarak ifade etmek mümkündür.

Kampa ilişkin doğa meselesini, tikel olarak, Amman’da bulunan birtakım Filistin mülteci kampları özelinde tartışmak anlamlı olacaktır.

KAMP VE / YA KENT

Filistin-İsrail meselesi, birbiri ile ilişkili olarak Büyük İsrail, Büyük Suriye ve Büyük Filistin devletlerini kurma ideallerinin ürettiği gerilimle biçimlenmektedir. Bu emperyal iddialar, kabaca 1920’lerden bugüne gelinceye değin bugünkü Suriye, Ürdün, İsrail ve Filistin topraklarını çok parçalı ve dinamik bir topografyaya dönüştürmektedir. Tarihsel süreçte de, bilhassa 1980’lerden sonra, Büyük İsrail ve Büyük Suriye siyasal paradigmaları, tarihî Filistin topraklarını ve bireylerini biyosiyasal nesnelere ve toprak parçasına indirgeyerek, iki temel politik “yapı” olarak baskınlığını korumaktadır.

Bu bağlamda Ürdün, 1967 yılına kadar Amman-Kudüs arasında yer alan Doğu-Batı Şeria topraklarını bünyesinde barındırırken, Amman’da yaşayan herhangi bir vatandaşın Cuma günleri Mescid-i Aksa’ya namaza gitmesi olağan bir pratiğe benzemektedir. Benzer bir biçimde Ürdün, hem coğrafi yakınlık hem de meselenin başat aktörleri arasında yer alması sebebiyle, Nakba’dan sonra Filistinli mültecilerin “yer-yurt” edindiği ikinci “anavatan” olarak ifade edilebilir. Nitekim Nakba ve Altı Gün Savaşlarından sonra çeşitli Filistin mülteci kamplarının burada kurulması da, bu “vatan” sorunsalını günümüze değin taşıyacaktır.

Ürdün’deki Filistin mülteci kampları, iki düzlemin ilişkiselliğinde tartışılabilir. İlk düzemde “kamp” olarak üretilen mekân, toplumsallık ve kimlikler yer almaktadır. Hem Ürdün devleti, diğer ulusal aktörler ve kamp sakinleri hem de kamplara “dışarıdan” bakan ve “içeride” de faaliyet gösteren uluslararası yardım kuruluşları “insani mekân” paradoksunda biçimlenen pratikler üretmektedir. Diğer düzlemde ise “kamp” olarak tartışmanın anlamsızlığı ve muğlâklığı yer almaktadır. Bir başka deyişle, kampların fiziksel olarak o ya da bu şekilde geçirdiği dönüşümün yanında, ekonomik sermayenin, vatandaşlık haklarının ve Büyük Suriye devleti gibi emperyal bir iddianın birer dispozitif olarak kullanılması, yeni bir kentlilik biçimi ve / ya kentsel ayrışma üretmektedir. Çalışmada, bahsi geçen iki gerilim üzerinden El-Hüseyin, Wihdat ve Marka Kampları (Resim 1-3) özelinde mülteci kampına ilişkin bir söylem üretmeyi deniyor.

Kamplar, sadece, eve dönüş hakkının müphemliğinde biçimlenen, uzun soluklu ve geçici mekânlar olarak değil, aynı zamanda ekonomi-politik bir alandan tartışıldığında daha anlamlı olacaktır. Çünkü toplumsal değişimler, eve dönüş hakkını her birey özelinde yeniden tariflemektedir. O kadar ki artık ekonomik sermayenin yaşamı biçimlendirdiği bir durumda, Ürdün devleti de bir “mültecinin” vergisinden ve emeğinden faydalanarak ekonomiyi bir dispozitif olarak kullanıyor. Hatta El-Hüseyin ve Wihdat gibi mülteci kamplarında kamptan “çıkarak”, kentsel olarak daha sağlıklı çevrelerde yaşam kurmak, bizatihi ekonomik güce bağlıdır. Kamplarda yaşayanların ağırlıklı olarak vatandaşlık hakkına sahip olması, “mamur” bir yaşamı üretmiyor. Her defasında kamp sakinleri “belirsizlik mıntıkası”na kapatılıyor. Diğer taraftan, bahsi geçen muğlaklık içerisinde bireyin çıplak yaşama itilmesi, eve dönüş hakkını da belirsizleştiriyor. Dolayısıyla, eve dönmek bir ütopya mıdır yoksa bir gün gerçekleşecek olan doğal bir hak mıdır soruları, mekânın ve yaşamın politik düzlemlerini oluşturuyor. Fakat kampların sosyo-ekonomik bir habitusa (aslında bu habitus bir tür zorunlu sefalet ve nöbetleşe sefalet olarak çalışıyor) hapsedildiği bir durumda, kampları biçimlendiren uzun tarihselliğin temellendiği durum, bahsi geçen haklar ve / ya ütopyalar mıdır? Yoksa Ürdün Krallığı tarafından uygulanan ve toplumu her defasında dikey olarak yeniden biçimlendiren ekonomik ve politik “makineler” midir? Problem, bu ikisi arasında yaşanan gerilimde düğümlenmektedir.

Ürdün Krallığı’nın “Büyük Ürdün / Suriye” emperyal iddiasında, Filistinli “kimlikleri” bir tür biyosiyasal bir nesne haline indirgediği öne sürülebilir. Vatandaşlık hakları, yukarı doğru ilerleyen siyasal pozisyonlarda kendi “öz” vatandaşlarının lehine işletiliyor. Çünkü açık bir ifadeyle “öz” Ürdünlü kimliğini koruma güdüsü, politik sahanın çeşitli pozisyonlarını üstü örtük bir biçimde “sızdırmaz” bir yapıya dönüştürüyor. Aslında Krallık, 1948-49 yıllarında Filistinli bireylere vatandaşlık teklif ediyor. Bu tarihlerde, Amman’dan Kudüs’e kadar olan coğrafyanın Ürdün’e bağlı olduğu düşünülürse, nüfus politikasının varlığı, devleti inşa eden bir olguya dönüşmektedir. Bunun içindir ki emperyal iddianın kendisinin, Batı ve Doğu Şeria’da yaşayan Filistinlileri “doğal” olarak Ürdün vatandaşına evirdiği öne sürülebilir.

Haşimi Krallığı, bu bağlamda, “kendi” vatandaşına verdiği pasaportu, bir tür ayrımcı ve koruyucu bir araç olarak işletiyor. Bu durumda, iki farklı pasaportun işletilme biçimleri dikkat çekiyor. Bir tarafta iki yıllık pasaport, Gazzelilere, vatandaşlık statüleri olmadığından dolayı sadece yurt dışına çıkmak için bir “fırsat” olarak sunuluyor. Diğer taraftan, beş yıllık pasaport ise tam vatandaşlık haklarına sahip olan ve “Gazzeli olmayan” Filistinlilere veriliyor. Bu noktada problem, ağırlıklı olarak Jerash Kampı’nda yaşayan Gazzelilerin, Ürdün’e adaptasyonları oluyor. Gazzelilere uygulanan “askıda tutma” politikaları ile pasaportların işletilme biçimleri arasında benzerlikler kurmak mümkündür. “Gerçek” Ürdünlü kimliğini korumak için de pasaportlarda çeşitli simgeler kullanılıyor. Örneğin Filistinlilerin pasaportunda P (Palestinian), Ürdünlülerin pasaportunda J (Jordanian) ibaresi yer alıyor.

Kampların fizikselliklerini plansız bir kentleşme ve / ya zorunlu kentleş(e)me(me) kavramları ile birlikte okumak anlamlıdır. Örneğin, El-Hüseyni, Marka ve Wihdat Kamplarında geçirimsiz bir sınır yoktur. Kamp ile kenti birbirinden ayıran herhangi bir “engelin” olmayışı, “iç-dış” muğlâklığını üretiyor. (Resim 4-6) Kamplarda yapılan yeni inşaatlar, başka bir deyişle kamplı elitlerin kamp alanlarını bir tür yatırım mekânına dönüştürme süreçlerinde üretilen konut stokları, kentin birtakım bölgelerinde yer alan standartlar ile benzerlik gösteriyor. (Resim 7) Fakat durum bu kadar şeffaf değil. Kamplar, yalıtılmış ve toplumdan soyutlanmış mekânlar olmasa da merkezde var olan “arka sokaklar”, “varoşlar”, “hijyensiz mekânlar”, kentsel dönüşümü bekleyen “sefalet mekânları” ve kentsel iyileştirme alanları olarak ifade edilebilir.

Başka bir deyişle, Ürdün devletinin ve bilhassa belediyelerin kampların fizikselliğine ve toplumsallığına görece “kapalı” oluşları, ekonomik olarak zayıflatılan toplumsal yapıyı kampta tutmak için uygulanan bilinçli bir “duyarsızlık” olarak görülebilir. Kamplar, aslında, kendi kaderine terk edilmiş “amor fati space” olarak varlığını sürdürüyor. Kamplardan ayrılmak ise, ekonomik sermayeye bağlı gibi duruyor. Çünkü bir taraftan işyerini El-Hüseyin kampında kuran Enes, kampın fiziksel koşullarında ailesini barındırmak istemeyip, kamptan biraz daha uzak bir alanda, görece daha “sağlıklı” çevrelerde ev kiralayabiliyor.

Kampla kent arasında oluşan bu esneklik ve iç-içe geçme hali, içeriden / dışarıdan herkesin ev kiralayabilmesine imkân sunuyor. Görece daha ekonomik yaşam olanakları vaat eden kamplar, hem içeriden hem de dışarıdan gelen “ucuz iş gücünün” tercih ettiği yerler olarak görülüyor. Fakat “dışarıdan” bir “yabancının” kamplarda ev kiralamasına Ürdün hükümetinin izin vermediğine dair bir durum da sözkonusu. Aslında bu kural, kontrol eden mekanizmanın uyguladığı görece “gevşek” politikaların varlığında bitimsizce deliniyor. Çünkü yabancı araştırmacıların çeşitli zamanlarda kamplarda konut kiralayarak alan araştırması yapıyor oluşları, bu anlamda dikkat çekiyor. Açık bir ifadeyle, kontrol etmek isteyenin denetle(ye)mediği bir “denetimsiz kentsel mekân”dan konuşmak daha anlamlı duruyor.

Kampın yakın çevresi ve onu çevreleyen alanlar, görece daha “kentsel / sağlıklı” bir görünüme sahip. Ürdünlü ve Filistinli olanların yaşadığı “düzenli” yerleşimler kampların etrafını çevreleyerek fiziksel bir ayrım oluşturuyor. Hatta bahsi geçen çevrelerde yaşayanların “kampın nerede olduğuna” ilişkin soruya, her defasında “yolun diğer tarafı” biçiminde cevap verişleri oldukça ilginçtir. Marka, El-Huseyin ve Wihdat Mülteci Kampları için bu “ortada olma hali”, belirli bir zaman sonra tekinsizlik de üretiyor.

Sorumluluk-aktör ilişkisi içerisinde biçimlenen mülteci kamplarında, çeşitlenebilir sorumlulukları görece “paylaşan” bir ağdan bahsedilebilir. UNRWA(6), 1948 yılından bugüne gelinceye değin Ortadoğu’da Filistin mülteci kamplarını işleten bir aktör olarak nitelendirilebilir. Hatta birçok ülkenin “sorumluluk” paylaşmaktan “memnun” olduğu “görünmez iktidar alanı” UNRWA ile bulunduğu ülkelerin hükümetleri arasında “görev” paylaşım problemleri yaşanmaktadır. Belirli bir zaman sonra, Ürdün’de bulunan kamplardaki eğitim(7), sağlık ve topluma geri kazandırma projeleri, kampın “etrafını saran” kentsel alanlara da yayılmaktadır. Böylece Ürdün Haşimi Krallığı, her defasında vatandaşı olarak kabul ettiği kamplı bireylerin gündelik yaşamını biçimlendirmede birçok sorumluluğu UNRWA’ya bırakma eğilimindedir. Böylece sorumluluk bağlamında yaşanan gerilimin vücuda getirdiği “belirsizlik mıntıkası”, istenildiği ölçekte bir dispozitif olarak kullanılmaktadır. Bir yandan vergi sistemine tabi tutarak, oy hakkı vererek ve nüfus sayısını artırarak vatandaşlığa kabul etme yer alırken, diğer taraftan kendi vatandaşını “çıplak yaşam”a mahkûm ederek insani yardım kuruluşunun istatistik bilgilerine indirgemektedir. Ürdün devletince kurulan Department of Palestinian Affairs, bu bağlamda kamplarda yer alan yasal bir aktör olarak işlev sürdürmektedir. Bu birim, kamplardaki inşa izinlerinin alındığı, güvenliğin sağlandığı ve yabancıların “giriş” ve “çıkışlarını” belirli ölçülerde kontrol eden bir denetleme mekanizması olarak kuruluyor. Alelade yapılacak bir alan araştırmasında bile bu kuruma yüklenen işlevlerin dönüştüğü ve denetimin, aslında, bir tür kontrolsüzlük oluşturduğu ilk bakışta görülebilir. Uluslararası insani yardım kuruluşları da, aktör-sorumluluk geriliminin önemli bileşenleri olarak okunmalıdır. Faaliyetleri ve çalışma alanları, her defasında vatandaş olarak kabul edilen Filistinli kamp sakinlerini, birer mülteci olarak yeniden üretmektedir. Ayrıca, Palestinian Liberation Organization ve Hamas gibi Filistin siyasal hareketleri, kampın kılcal ağlarında çeşitli iktidar ilişkileri de kurmaktadır. 1970 Kara Eylül zamanlarında kamplara yüklenen “fedai devşirme” fonksiyonu, bu bağlamda dikkat çekicidir.(8)

“Mültecilikten alt sınıf sefalete dönüşüm” olarak okunabilecek bu süreç, nöbetleşe sefaletin her geçen dakika yeniden üretildiği bir toplumsallığı da üretmektedir. Afrikalıların (örneğin Somali), Suriyelilerin, Mısırlıların daha refah bir yaşam bulma umuduyla geldiği Ürdün’de, görece daha ucuz yaşanabilecek kamplardaki sefalete kolayca eklemlenebilmeleri, mülteci kampı olarak kurgulanan mekânı dönüştürmektedir. Bu bağlamda, Department of Palestinian Affairs tarafından gösterilen “müsamaha” ve / ya “kontrol eksikliği”, bir kaos mekân olarak kentsel ortaklığı yeniden üretiyor. Mültecilerin “lehine” işlediği gibi misafir eden ülkenin de “lehine” işliyor bu süreç. Kontrolün az olduğu noktada artı değer ve emeğin örgütlenme mekanizmaları, kaosu ve onun vücuda getirdiği mekânın ve sefaletin içselleştirilmesi o kadar “olağan” bir hale geliyor. Dolayısıyla “yeni bir kentlilik formu”, bahsi geçen süreçlerin geriliminde ve kaygan yapısında yeni biçimlerini üretiyor. Mülteci kampları da, tam da ifade ettiği gibi, ürünü olduğu zorunlulukları ve koşulları işaret ediyor. Bu anlamda, kentli olmanın, müşterek bir yaşamı paylaşmanın ve “misafirperverliğin” fazlasıyla ekonomik ve biyosiyasal olduğu bu durumda, kimlikler de mekânlar gibi anlık üretilip tüketiliyor.

Bu noktada, mültecilik ve kamp sorunsalını, şu düzlemlere taşımak mümkün duruyor: Mülteciliğin sürdürülebilir ve baki kılınmasıyla yürütülen bir biyosiyaset midir iktidarı var kılan? Yoksa kendi sorumluluklarını sürekli bir biçimde paylaşarak vatandaşlık hakkı verdiği bireylerin entegrasyon sürecini belirsizleştirmek midir? O halde, eğitimin, sağlığın, ekonominin, vatandaşlığın, pasaportun ve kentsel iyileşmenin birer makine olarak kullanıldığı ekonomi-politik bir alanda, bireylerin çıplak yaşama mahkûm edilerek artı değer elde etmek midir devleti devlet yapan özellik?

BAŞLANGIÇ

Başlangıç olarak, Amman’da yer alan El-Hüseyin, Wihdat ve Marka Mülteci Kampları, hiç de insani olmayan bir biçimde, her türlü ekonomik ve siyasal düzlemin yeniden biçimlendirdiği, hareket alanı görece belirlenmiş bir kentli birey üretim mekânları olarak görülebilir. Kampa yüklenen belirli fonksiyon ve doğanın, biyosiyasal rejimlerce ve kamplı / kentli aktörlerce kişiselleştirilerek bozulduğu ve yeni bir yapı ürettiğini savlamak, böyle bir durumda anlamlı olacaktır. O halde, krizin ve geçiciliğin, yani “anlık” var oluşların ve yeniden üretimlerin hız kazandığı bir zamansal aralıkta, mülteci kamplarının da anlık değişimlerin uzun bir süreçte yığılarak ve dağılarak ürettiği “kentlilik”, en iyimser bir ifadeyle paradokstur. Bu paradoks ve müphemlik, insan yaşamından bile değerlilik yanılsamasının vücuda getirdiği ideoloji ve ekonomiyi, her tür toplumsal “gerekliliği” yassılaştırarak biricikleştiriyor. Kamplar da olağan bir biçimde, nesneleştirilerek kapatıldığı “ethos”a yabancılaşıyor.

* Bu çalışma, Mardin Artuklu Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri (BAP) Koordinatörlüğü tarafından desteklenen ve halen devam eden proje kapsamında, 01.07.2016-27.08.2016 tarihleri arasında Ürdün’de yapılan saha çalışmasında elde edilen veriler doğrultusunda hazırlanmıştır. Bkz. “Ürdün’deki Filistin Mülteci Kamplarında Mekân, Mültecilik ve Kimlik”, MAÜ Bilimsel Araştırma Projesi, 2016, Yürütücü & Araştırmacı: Yrd. Doç. Dr. Sıtkı Karadeniz, Araştırmacı: Arş. Gör. Ömer Faruk Günenç, Arş. Gör. Abdullah Asım Divleli.

** Aksi belirtilmedikçe kullanılan görseller yazarların arşivinden alınmıştır.

NOTLAR

1. Bourdieu, Pierre, 2015, Ayrım: Beğeni Yargısının Toplumsal Eleştirisi, (çev.) Derya Fırat Şannan, Ayşe Günce Berkkurt, Heretik Yayınları, Ankara, s.262.

2. Agamben, Giorgio, 2008, Olağanüstü Hal, (çev.) Kemal Atakay, Varlık Yayınları, İstanbul, s.14.

3. Agamben, 2008, s.9.

4. Günenç, Ömer Faruk, 2015, “Kentlilik ve Eve Dönüş: Batı Şeria Mülteci Kampları” , Arredamento, sayı:288, ss.68-76.

5. Divleli, A.A.; Günenç, Ö. F, 2012, “Beklemek, Yerleşmek, Barınmak: Dadaab Mülteci Kampı”, Arredamento, sayı:253, ss.96-103.

6. Hanafi, Sari, 2010, Governing Palestinian Refugee Camps in the Arab East: Governmentalities in Search of Legitimacy, Issam Fares Institute, Beyrut.

7. Mülteci olma halinin eğitim ile kurduğu ilişkilerin Filistin mülteci kampları özelinde tartışıldığı bir çalışma için bkz. Günenç, Ö. F., Karadeniz, S. , 2015, “Eğitim ve Kentlilik: Filistin Mülteci Kampları”, IV. Arap-Türk Sosyal Bilimler Kongresi Eğitim, Ekonomi, Kalkınma, (Ed) B. Akgün, S. Fakih, A. Uysal ve M. Şahin, Stratejik Düşünce Enstitüsü Yay., Ankara, ss.81-114.

8. Bu meselenin, kimlik ve iktidar bağlamlarında ele alındığı bir çalışma için bkz. Nevo, J., 2003, “Changing Identities in Jordan”, Israel the Hashemites and the Palestinians: The Fateful Triangle, (ed.) Efraim Kars ve P.R. Kumaraswamy, Frank Cass Pub., Portland.

 

Bu icerik 648 defa görüntülenmiştir.