MİMARLIK
388
MART-NİSAN 2016
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
GÜNCEL

Enerji Sektöründeki Dönüşüm ve Yeni / Yerel Kolektif Mülkiyet Biçimleri

Baha Kuban, Dr., Bağımsız Uzman, İklim Değişikliği ve Enerji Politikaları

Genellikle küresel ölçekte ele aldığımız iklim değişikliği aslında yerelde düşünmemiz ve çözüm üretmeye başlamamız gereken bir sorun. Şirketler yerine yerel grupların sahip olduğu kooperatiflerin yenilenebilir enerji üretim yöntemlerine dikkat çeken yazar, yeni enerji politikalarına ihtiyaç duyduğumuzu belirtiyor.

Enerji, kapitalist ekonominin belkemiği ve en büyük bileşenlerinden biri. Toplam büyüklüğü 60 trilyon ABD dolarını aşan küresel mal ve hizmet üretiminde, gıdadan sonra en büyük payı alan sektör. Buna karşılık, ana fosil hammadde kaynaklarının coğrafi yoğunlaşmaları ve büyük devletlerin bu kaynaklara erişim tutkuları nedeniyle belki de yüzyıldır dünya siyasetinin belirleyicilerinden biri. Dolayısıyla, bu sektördeki değişim ve dönüşümler ve tabii yeniliklere direnç de bir o kadar önemli. Son yıllarda artan iklim değişikliği kaygılarının da baskısıyla bu sektörde on yıllardır süren teknik değişim rüzgârı, artık yavaş yavaş meyvelerini vermeye başladı. Enerji sektöründe teknoloji ve pazar gelişmelerini yakından izleyen REN21 adlı kuruluşun raporlarına göre, su, rüzgâr, güneş, biyoyakıt ve jeotermal gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının toplam enerji üretimindeki payları hâlâ % 19 civarında. Buna karşılık, küresel elektrik üretim kapasitesinin neredeyse 1/3’ünü oluşturan yenilenebilir enerji teknolojileri, 2014 yılı üretiminin de % 23'ünü gerçekleştirmiş. Başka çarpıcı bir rakam ise 2014 yılında elektrik üretim sektöründeki tüm ek yatırımların % 59’unun yenilenebilir enerji teknolojilerine yapılmış olması.

Bu gelişmelere karşılık, üretiminden iletim ve dağıtımına, bir avuç şirketin kontrol ettiği enerji sektörü, dünya ekonomisinde mülkiyetin en yoğunlaşmış olduğu sektörlerin başında geliyor. Enerji sektörünün bu yapısı, tarihsel gelişiminin bir sonucu ve temiz enerji teknolojilerinin yaygınlaşmasının önündeki başlıca engellerden biri. Yenilenebilir enerji teknolojileri, oligopolistik yani az sayıda şirketin hâkim olduğu enerji sektöründe, enerji güvenliği ve iklim değişikliği endişelerinin yanı sıra, dünya ekonomisi için yeni büyüme eksenleri ve istihdam yaratan lokomotif sektör arayışları sayesinde, kendilerine hatırı sayılır bir yer açmış durumdalar. Araştırma-geliştirme bütçelerinin ve patent sayılarının ekonominin tüm sektörleri içinde en diplerde seyrettiği enerji sektörünün mevcut sanayi yapısının, ‘yenilikçi’ gelişmelere ve değişime çok açık olmadığını söylemek yanlış olmaz.

Enerji sektörü dönüşüyor ve yenilenebilir enerji kaynakları ve teknolojileri bu dönüşümde kilit rol oynuyorlar, bu çok açık. Buna karşın bu tekniklerin yerinde üretim ve tüketime yatkın niteliklerinin, küçük ya da katlanabilir ölçeklerde olmalarının, toplumda enerji kullanımını düzenleyen mevcut çerçevelere alternatif, farklı örgütlenme ve mülkiyet biçimlerinin önünü açtığını da görüyoruz. Enerji sektöründeki dönüşümlerin, sektörün toplumsal örgütlenmesinde yol açtıkları yenilikler, işin teknik yanından daha az ilgi çekici değil. Hatta belki vadettikleri “yeni enerji düzeninin” katılımcı, demokratik nitelikler taşıması açısından daha önemli.

ALMANYA’DA YEREL YÖNETİMLER

Başta Almanya ve Danimarka gibi yenilenebilir enerji alanında hızlı yol kateden, iddialı hedefler koyan ülkelerin, enerji sektöründeki bu “yeni tür kolektif” örgütlenmelerin de başını çektiği görülüyor. Kooperatiflerde örgütlenmiş Alman halkı ve yerel yönetimler, tüm temiz enerji yatırımlarının % 70’ine yakınının sahipleri. Dağıtılmış, merkezî-olmayan bir enerji altyapısına geçiş ve enerji üretiminin küçük ölçekli ve enerji sektöründe pek fazla rastlanmayan, kolektif mülkiyet biçimlerine yaslanması bu sektörde artık çok sık görülen bir olgu. 2050’de % 80-% 100 yenilenebilir enerji tedariği hedefi ilan eden Almanya ve Danimarka gibi iki ülkede de, ‘dağıtılmış’ tedarik sistemlerinin gelecek kapasitesi planlarının, önemli oranlarda yerel, kolektif, yurttaş mülkiyetine dayalı yapıldığını görüyoruz. Bu ülkelerdeki toplumsal örgütlenme düzeyleri ve siyasi birikimin yarattığı iklim, yüzlerce belediyeyi ve yerel yönetimi katılımcı, kolektif mülkiyete dayalı modeller oluşturmaya yönlendirmiş durumda. Ekolojik Ekonomi Araştırmaları Enstitüsü (Institut für ökologische Wirtschaftsforschung -IÖW), bir kamu kurumu olan Alman Yenilenebilir Enerji Ajansı (Renewable Energies Agency-AEE) için yaptığı bir çalışmayla Almanya’nın neredeyse dörtte birinde gerçekleşen ve yayılmaya devam eden bu toplumsal-iktisadi hareketin yerel yönetimlerin bütçelerine katkılarını incelemiş.

Alman belediyeleri ülkedeki yenilenebilir enerji dönüşümünden farklı biçimlerde yarar sağlıyorlar. Enerji üretimi için belediye sınırları içinde kurulan yeni firmaların vergi sonrası kazançları, yerel istihdam, yükselen hane halkı gelirleri ve doğrudan vergi gelirleri, Almanya’da yerel yönetimlerin yenilenebilir enerji yatırımlarından sağladığı faydalar arasında sayılabilir. Belediyeler sıklıkla yerel kooperatifler ya da kendi kurdukları firmalar aracılığıyla yenilenebilir enerji yatırımlarına bizzat dahil oluyorlar.

Bu arada, Alman belediyelerinin ulusal gelir vergisinden %15 pay aldığını hatırlatalım. AEE’ye göre, bugün güç üretiminde % 20’yi aşan yenilenebilir enerji kaynakları oranı, 2020 yılına gelindiğinde % 46’yı aşacak. Yine, bugün % 9’u bulan yenilenebilir enerji kaynaklarından ısı üretimi % 25’e, yenilenebilir enerji kaynakları esaslı yakıt ya da biyoyakıtlar, toplam yakıt tüketimi içinde % 6’dan % 22’ye çıkacak. Mevcut eğilimlerin devamı halinde, yerel yönetimlerin yenilenebilir enerji yatırımlarından sağlayacağı katma değer, milyar euro cinsinden aşağıdaki şekilde hesaplanmış:


                                                        Bugün              2020’de

Rüzgârdan elektrik üretimi                 2.050               2.764

Fotovoltaik elektrik üretimi                 2.445               3.672

Küçük HES                                        0.030               0.069

Biyogaz                                            0.557               1.878

Ağaç biyokütlesi                                 0.537               1.363

Jeotermal ısı pompaları                       0.253               0.400

Güneş – Isı Kolektörleri                      0.354               0.964

Biyo-yakıtlar                                     0.557               2.131

Yani bu hesaba göre, Alman belediyelerinin yenilenebilir enerji yatırımlarından bugün 7 milyar € ‘ya yaklaşan kazançları 2020 yılına gelindiğinde 13 milyar € ‘yu aşacak. Kriz şartlarında hiç de azımsanmayacak bir kaynak.

DANİMARKA'DA RÜZGAR KOOPERATİFLERİ

Bugün Danimarka’nın toplam elektrik ihtiyacının % 25’ini sağlayan rüzgâr türbinlerinin 2020’de bu oranı % 50’ye çıkarmaları bekleniyor. 1973’teki petrol krizinden bu yana hemen hemen partiler-üstü bir politika olarak desteklenen rüzgâr enerjisi, ülkenin en önemli istihdam ve ihracat sektörlerinden biri haline gelmiş durumda. Hükümet, 2050 yılına kadar enerji gereksiniminin tamamını, yani % 100’ünü yenilenebilir enerji kaynaklarından elde edeceğini ilan etti. 1970’lerin sonlarından itibaren örgütlenen güçlü bir nükleer karşıtı hareketin, Danimarka’da rüzgar enerjisinde kolektif mülkiyetin önemli itici unsurlarından biri olduğunu vurgulamakta da fayda var. Danimarka tarihinde çok önemli bir yeri olan kooperatifler ve kooperatifçilik hareketi, ülkenin yalnızca ekonomik gelişmesinin niteliğini değil, Danimarka halkının kültürünü ve birlikte çalışma biçimlerini de ciddi biçimde etkilemiş.

Danimarka Rüzgâr Türbini Sahipleri Derneği, alanında dünyanın en büyük organizasyonu. Tam 36,500 üyesi var. Üyelerin sahip olduğu rüzgâr türbinleri, ülkenin tüm rüzgâr kapasitesinin % 80’ine denk geliyor. Danimarka’da rüzgâr kooperatiflerinin ölçek ve yapı olarak birbirinden çok farklı biçimler aldığı gözleniyor. Üreticiler, tüketiciler, çalışanlar, iş yerleri, yerel idareler ve yurttaş grupları ile kooperatifler, farklı şekillerde ve gayet esnek biçimlerde biraraya gelmişler. Bugün yüz binlerce ailenin rüzgâr türbinlerinde hisseleri var. Hissenin ölçeğini, rüzgârdan elektrik üretim kapasitesinin ne kadarına sahip olunduğu belirliyor. Öyle ki 50 Euro’dan başlayarak pay sahibi olunabiliyor.

Danimarka’daki rüzgâr kooperatiflerinin belki de en iyi bilineni Middelgrunden. 2001 yılına kadar, dünyada denizde kurulu olan en büyük rüzgâr tarlası idi. Bugün hâlâ mülkiyeti kolektif olan en büyük rüzgâr enerjisi üretim tesisi olma özelliğini koruyor. Kopenhag limanının 2 kilometre kadar açığında, 64 metre yüksekliğe, 76 metre kanat uzunluğuna sahip, 20 adet 2 MW türbinden oluşan 40 MW’lık tesis, yaklaşık 3,5 kilometre uzunluğunda bir hatta yerleşmiş durumda. Tesisin % 50’si Middelgrunden Kooperatifine, % 50’si Kopenhag Belediyesi’nin enerji şirketi Kopenhag Enerji’ye ait.

Bu işbirliğinin, rüzgâr santralının planlama, onaylanma ve inşa süreçlerine büyük faydası olduğu belirtiliyor. Kurulma düşüncesi 1993’de ortaya çıkan rüzgâr tarlasının inşasına 1997’de başlanmış. Kooperatif, rüzgâr tarlasının 40,500 hissesini, her biri 570 Euro olmak üzere satmış. Toplamda 8500 hissedarı olan yatırımın yılda yaklaşık % 7 getirisi var. Middelgrunden, Kopenhag’da 50.000’e yakın konutun elektriğini sağlıyor.

AVRUPA VE ABD'DE YEREL KAMULAŞTIRMA YA DA 'BELEDİYELEŞTİRME'

Wikipedia, ingilizcedeki “municipalization” sözcüğünü, bir ticari kurumun ya da her türlü iktisadi mevcutların yerel yönetimin mülkiyetine geçmesi olarak tanımlıyor. Bu transferin özel kurumlardan ya da farklı düzeylerdeki kamuya ait kurumlardan olabileceğine de işaret ediyor. Wikipedia’ya göre bu eylem “özelleştirmenin zıddı”, ancak devletleştirme ile aynı değil.

Yerel kamulaştırma, tarihte ABD’de ve Avrupa’da yaygın olarak iki kez gerçekleşiyor. İlk dalgada, sanayileşmekte olan ülkelerde, 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başlarında, önce imtiyazlarla özel şirketlere verilen, elektrik, su dağıtımı, çöplerin toplanması gibi işler, yerel yönetimlerce sahipleniliyor. Bilinen nedeni imtiyaz sahibi şirketlerin kentin yalnızca zengin kesimlerine hizmet götürmeyi tercih etmeleri. Ancak kentlerin yoksul bölgeleri sefalet ve sağlıksız koşullar nedeniyle hastalık ve salgınlarla kırılınca fabrikalarda çalışacak işçi kalmıyor! Böylece görülen lüzum üzerine en azından makul bir hizmet düzeyi götürmek için bu hizmetler hırsız baronların elinden geçici olarak alınıyor.

İkinci büyük dalga 1990’larda, Sovyetlerin çöküşünden hemen sonra Doğu Avrupa ve Rusya’da ortaya çıkıyor. Devlet şirketlerinin kontrolündeki yerel hizmetler önce yerel yönetim kontrolüne geçiriliyor. Burada amaç, birinci dalgadakinden tamamen farklı. Nihai hedef, hızlı özelleştirme! Doğu Bloku ülkelerinin kapitalistleşmesinin şiddetine bağlı olarak yerel yönetim kontrolüne almanın hızı ve kapsamı değişiyor. Çoğunlukla su, çöp ve atıklar, ulaşım hizmetlerinin devri önden gidiyor. Elektrik ve gaz şirketleri devredilmiyor, genelde doğrudan ve topyekun özelleştiriliyorlar.

Almanya’da birbirinin ardından kent yönetimleri elektrik dağıtımına el koyar ve kooperatifler yoluyla üretimi örgütlerken, pek çok kentte özel şirketlerin enerji dağıtım ve üretim lisansları 2016’da sona eriyor. Yapılan araştırmalar bunların üçte ikisinde yerel yönetimlerin, özel imtiyazları sona erdirerek yerel enerji altyapılarını devralmaya karar verdiklerini gösteriyor. Hamburg, Stuttgart, Bielefeld, Bremen, Berlin ve Frankfurt gibi önemli bazı kentlerde enerji hizmetlerinin yerel kamulaştırmasına verilen kamuoyu desteği çok yüksek.

Berlin'de 12 yıl özel sektör tarafından (aslında Veolia, RWE ve Allianz konsorsiyumu) verilen su hizmetinin, kalitesi ve fiyatı (özelleştirildikten sonra % 25 artmış) konusundaki protestolardan sonra, kent yönetimi 2012 ve 2013 yıllarında bu imtiyazı şirketlerden geri almış. Bu dönüşüm Stuttgart dâhil 8 büyük Alman kentinde tekrarlanmış durumda.

Fransa’da 2010’da Paris su dağıtımının yeniden yerel kamulaştırmasıyla başlayan su hizmetlerinin yerel kamulaştırması da sürüyor. Kamulaştırma sonrası yılda 35 milyon euro tasarruf ettiğini açıklayan Paris kent yönetimi su faturalarını % 8 düşürdü. Paris örneğinin verdiği hızla, aralarında Brest ve Bordeaux’nun da olduğu 40 Fransız kenti su hizmetlerinde yerel kamulaştırmaya gitti ve bu sayı artıyor. Bunlara ek olarak, Fransa’da birçok kent ulaşım ve atık yönetimi hizmetlerini de yeniden yerel yönetimin bünyesine alıyor.

ABD'DE KAR AMACI GÜTMEYEN ELEKTRİK BİRLİĞİ

Amerikan Kamu Elektrik Birliği (American Public Power Association-APPA) olarak anılan kuruluş, yerel idareler tarafından kurulmuş ve onların mülkiyetindeki, 2.000’den fazla elektrik üretim kurumunu temsil ediyor. Bu rakam, APPA’nın kendi internet sitesinden öğrendiğimize göre, ABD’de yaklaşık 46 milyon kişiye ve ülkenin toplam elektrik tüketiminin % 14’üne karşılık geliyor. Bu kuruluşlar, elektrik tedarik etmekle sorumlu oldukları nüfusa ucuz, güvenli ve kar amacı gütmeyen bir elektrik hizmeti veriyorlar. Bu kuruluşlar Los Angeles, Orlando, San Antonio ve Seattle gibi büyük kentlerde de bulunmakla birlikte, esas olarak küçük nüfuslu yerlerde hizmet veriyorlar. Bunu nüfus ve toplam elektrik tüketimindeki paylarına bakarak anlamak mümkün.

ABD’de yukarıda anılan tür kuruluşların büyük çoğunluğunun sahibi kentler, kasabalar ve yerleşim birimleri. Küçük yerleşimlerde kent ya da yerleşimlerin konseyleri, daha büyük ölçeklilerde bağımsız ya da seçilmiş yönetim kurulları tarafından idare ediliyorlar. Özel şirketlerden farklı olarak hisse sahiplerine değil hizmet ettikleri nüfusa karşı sorumlular. Başarılarını, ulusal ve uluslararası pay sahiplerinin elde ettiği karlarla değil yerel olarak kattıkları değer, yerelde kalan para ve kent ya da yerleşim bütçesine katkılarıyla ölçüyorlar. Özel şirketlerden elektrik satın alan ABD vatandaşlarına göre, Kamu Elektrik Teşekkülleri olarak adlandıracağım KET’lerden elektrik satın alan ABD vatandaşları ortalamada % 14 daha düşük fiyat ödüyorlar. Üstüne üstlük KET’ler özel elektrik şirketlerine göre yerel ve eyalet ekonomilerine vergiler ve benzeri yoluyla % 33 daha fazla katkı yapıyorlar.

Dağıtılmış yenilenebilir enerji teknolojilerinin hızla yaygınlaşması, sürdürülebilir / iklim dostu kent tasarımlarının Paris iklim müzakereleri sonrası yerel yönetimlerin gündemine daha fazla girdiği bugün, enerji hizmetlerinin yerel yönetimlerce ve kolektif örgütlenmelerce sahiplenilmesi mücadelesi, Türkiye’de geleceğe bakan belediyelerin önemle izlemeleri gereken bir gelişme. Bu konuda, en azından bilgi ve görgüsünü artırmaya çalışan yerel yönetimler olduğunu biliyoruz. Enerji Kooperatiflerinin hukuksal zeminini oluşturan Enerji Kooperatifleri Ana Sözleşmesi geçerlilik kazanmış durumda. Kâğıt üzerinde, yerel yönetimlerin Türkiye’de enerji kooperatifleri kurarak ya da kurdurarak vatandaşın yerel yenilenebilir enerji kullanımının ve enerji sektöründe tabana yayılmış, katılımcı mülkiyet modellerinin önünü açmalarına herhangi bir engel bulunmuyor. Büyük ölçekli yenilenebilir enerji yatırımlarının teknoloji ve sermaye yoğun nitelikleri, orta ve uzun vadeli getirileri ne kadar yüksek olsa da, sıradan vatandaşın örgütlenerek bu yatırımı üstlenmelerinin önünde ciddi bir engel oluşturuyor. Teknik risklerin öğrenilmesi ve anlatılmasında, uzun vadeli finansman risklerinin düşürülmesinde ve finansman desteği verecek kurumlar karşısında bu yatırımların kredibilitelerinin yükseltilmesinde yerel yönetimlerin son derece önemli bir rol oynayabilecekleri anlaşılıyor. Yatırımcı yerel yönetim şirketleri, örneğin jeotermal ve doğalgaz alanlarında halihazırda zaten etkinler. Türkiye’nin zengin yerel yenilenebilir enerji kaynaklarının, merkezî ısıtma sistemleri ve yenilenebilir elektrik yatırımlarıyla (başta güneş ve rüzgâr olmak üzere), kentsel enerji tedarikinde başat hale gelmelerinin önünde ciddi bir engel yok. Bu gelişmenin kolektif mülkiyete dayalı, kooperatif türü örgütlenmelerle gerçekleştirilmesi ise Türkiye’de kent yönetimlerin, dünya enerji sektöründe esen yaratıcı fırtınayı Türkiye’de de hissettirmesine olanak verecek.

Bu icerik 632 defa görüntülenmiştir.