420
TEMMUZ-AĞUSTOS 2021
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
GÜNCEL

İkizdere Direnişi: Toprak-Su-Bitki Dengesinin En Karmaşık Coğrafyası Doğu Karadeniz’de Bir “Yaşam Alanı Savunma Mücadelesi”

Cihan Erdönmez, Doç. Dr., İstanbul Üniversitesi - Cerrahpaşa Orman Mühendisliği Bölümü

Karadeniz’de yaşanan tahribatlara bir yenisi daha eklendi ve bu sefer proje ulusal ölçekte yankı buldu, karşı sesler yükseldi. Bölgenin değerine ve yürütülen projelere dair oldukça kapsamlı sayısal veriler sunan ve bunların değerlendirmesini yapan yazar, İkizdere’deki direnişte yer alan tarafları çok net bir şekilde tanımlıyor: “Anayasal görevini yapmayan devlete karşı anayasal hakkını korumaya çalışan yurttaşlar”

 

Gün geçmiyor ki ülkenin herhangi bir köşesinde doğayı hiçe sayan; o bölgede yaşayan insanların, hayvanların, bitkilerin, kısacası tüm canlıların yaşam haklarını arka plana iten; sözde, toplumun ekonomik çıkarlarına yönelmiş ancak özünde yalnızca belirli kesimlerin “yüksek menfaatleri”ne hizmet etmekten başka hiçbir özelliği olmayan bir proje ile karşı karşıya kalmayalım. Karadeniz, özellikle Doğu Karadeniz, tam ve yaygın kabul görmüş adıyla söylemek gerekirse bu “rant projeleri”nden en çok payı alan bölgelerden biri. Bu yazıda sözünü edeceğimiz “İkizdere Direnişi” de “cennet” Doğu Karadeniz’in bir parçası. Elbette bu direnişin detaylarını yazının ilerleyen kısımlarında ele alacağım. Fakat isterseniz önce Doğu Karadeniz’e biraz yakından bakalım ve kararı siz verin “cennet” olup olmadığına.

DOĞU KARADENİZ: CENNET Mİ, YOKSA…

Doğu Karadeniz, batıda Ordu’dan başlayıp doğuda Gürcistan sınırına kadar uzanan sahil illeriyle denize kıyısı olmayan illerden Gümüşhane’yi içerisine alan bir bölge. Ancak idari sınırları bir kenara bırakıp, Türkiye’de 25 adet olan ana su (drenaj) havzalarının sınırları doğrultusunda konuya yaklaşırsak Sivas, Bayburt, Erzurum, Samsun ve Tokat illerinin çok küçük de olsa bazı bölümleri Doğu Karadeniz havzası içerisinde kalıyor.

Toplumun büyük bir bölümü tereddütsüz bir şekilde Doğu Karadeniz’in ülkenin ormanca en zengin bölgesi olduğunu düşünür. Oysa bölge ormanları on yıllar boyunca başta fındık ve çay tarımı nedeniyle tahrip edilerek kültür arazisine dönüştürülmüş durumda. Doğu Karadeniz Su Havzası’nda kalan arazinin yalnızca % 37,24’ü (yaklaşık 851 bin hektar) orman. Havza topraklarının % 22,17’sinde (yaklaşık 507 bin hektar) fındık tarımı, % 5,74’ünde (yaklaşık 131 hektar) çay tarımı yapılırken % 21,92’si (yaklaşık 501 hektar) ise mera olarak kullanılıyor.[1]Orman Genel Müdürlüğü (OGM)’nün kurumsal internet sayfasından paylaştığı istatistiklere göre, bölgedeki illerin toplam arazisine göre orman alanı oranı şu şekilde: Ordu ve Trabzon % 34, Giresun % 36, Rize % 46 ve Artvin % 56. Oysa bu oranlar Karadeniz’in batısındaki Kastamonu’da % 66, Bolu’da % 65. Hatta Muğla’da % 68, Antalya’da % 56 ve İstanbul’da bile % 44.[2] Her ne kadar toplumun genelinde Karadeniz denilince yeşil bir coğrafya akla gelse de, eğimli ve sarp bir topoğrafyada yukarıdaki arazi kullanım türleri ne yazık ki çok sağlıklı bir yapıya işaret etmiyor. Nitekim Doğu Karadeniz topraklarının % 52’sinde şiddetli, % 41’inde orta seviyede ve % 3’ünde çok şiddetli olmak üzere % 96’sında erozyon yaşanmakta; hiç erozyon yaşanmayan veya çok az erozyon yaşanan toprakların oranı ise yalnızca % 0,59’da kalmakta.[3]

Ülke genelinde yıllık yağış miktarının en yüksek ve yıl içindeki dağılımının en dengeli olduğu yer Doğu Karadeniz olduğu için, bölge su kaynakları açısından da son derece zengin. Yağış alanı 22.844 km2 olan Doğu Karadeniz havzasının yıllık ortalama su verimi yaklaşık 17,86x106 m3 ve yıllık ortalama akış yüksekliği ise 743,35 mm.[4] Özet olarak, Doğu Karadeniz yeşili ve suyu bol bir bölge olsa da arazi kullanımındaki sorunlar, yani doğa-insan ilişkilerindeki çarpıklıklar çok önemli ekolojik problemleri beraberinde getiriyor. Toprağı ve suyu koruyan orman yeşilinin yerini fındık ve çay yeşilinin aldığı kültür alanları koruma açısından ormanla aynı işlevi yerine getiremiyor. Bol yağış ve yüksek eğimli topoğrafya ise başta toprak erozyonu ile su taşkınları ve seller olmak üzere önemli doğal afetlere davetiye çıkarıyor. Buna bir de HES’ler, Yeşil Yol ve maden işletmeleri gibi uygulamalar eklenince, Doğu Karadeniz cennetken cehennemi yaşayan bir bölgeye dönüşüyor. Gelin, isterseniz

önce HES’ler ve Yeşil Yol konusuna kısaca bir göz atıp, İkizdere örneğinde maden işletmelerine geçiş yapalım.

HES’LER VE YEŞİL YOL

Türkiye’nin 2020 yılı sonu itibarıyla elektrik üretimi kurulu güç kapasitesi 96 bin 298 MW ve üretim miktarı ise 305 bin 384 GWh/yıl’dır. Kurulu güç kapasitesinin % 32,9’u (31 bin 391 MW) ve üretim miktarının % 25,6’sı (78 bin 106 GWh/yıl) hidroelektrik santraller (HES)’e dayanıyor.[5] Hidroelektrik enerji potansiyelinin yaklaşık % 60’ının (108 milyar kWh/yıl) işletmede olduğu, % 2,5’inin (4,6 milyar kWh/yıl) yapım aşamasında bulunduğu, % 14,6’sının (26,4 milyar kWh/yıl) etüt-proje çalışmalarının devam ettiği yetkili kuruluşlarca ifade edilmektedir.[6] Doğu Karadeniz bölgesi su kaynakları açısından zengin olduğu için HES’ler açısından da avantajlı koşullar sunuyor. Yağışın yüksekliği ile birlikte yıl geneline yayılması sonucu diğer bölgelere göre daha düzenli akış rejimi, geçirimsiz zeminin oluşturduğu yoğun akarsu ağı özellikle küçük çaplı HES’ler için Doğu Karadeniz’i ön plana çıkarıyor.[7] Fırat ve Dicle havzalarından sonra Türkiye’nin teorik HES potansiyeli en yüksek havzası, toplam ülke potansiyelinin %11,2 (48,48 GWh/yıl)’sini barındıran Doğu Karadeniz’dir.[8] Ne var ki HES’lerin başta sucul ekosistemler olmak üzere[9] doğaya pek çok zararı saptanmıştır. (Resim 1-3) Bilimsel bir araştırmada[10] HES’lerle ilgili uzmanlığı bulunan 60 kişiye “HES denilince aklınıza ilk gelen şey nedir?” sorusu sorulmuştur. Uzmanlardan % 86,6’sı bu soruyu “Ormanlara ve sucul ekosistemlere zarar veren projeler” olarak yanıtlandırırken “Zararsız ve temiz enerji kaynağı” şeklinde yanıt verenlerin oranı % 6,7’de ve “Çevreye zararlı olmasına rağmen Türkiye için zorunlu yatırım” diyenlerin oranı ise yalnızca % 1,7’de kalmıştır. HES’lerin doğal yaşam alanları üzerindeki zararlı etkilerinin, daha önce hiçbir çevre aktivizmine katılmamış yerel yurttaşları HES’lere karşı harekete geçirdiğini[11] ve bu eylemlerin büyük bir bölümünün Doğu Karadeniz bölgesinde olduğunu, kamuoyuna yansıyan örneklerinden biliyoruz.

Doğu Karadeniz doğasına yönelik zararlarıyla son dönemlerde ortaya çıkan bir başka önemli proje de Yeşil Yol. (Resim 4) Yeşil Yol, batıda Samsun’dan Doğu’da Artvin’e kadar olan yaylaları birbirine bağlayacak olan; ilk kez 2005 yılında büyük bir turizm yatırımı olarak açıklanıp bir süre geri planda kaldıktan sora 2012 yılından sonra yeniden öne çıkarılan, ortalama % 74 eğime sahip arazi üzerinde yaklaşık 2.600 km’lik bir yolu ifade etmektedir.[12] Ne var ki bu proje toplumun pek çok kesiminde özellikle doğaya vereceği zararlar nedeniyle kaygı yaratmış, kimi sivil toplum kuruluşları bu kaygıyı, projenin gerçekte yaylaları imara açma projesi olduğu şeklinde ifade etmiştir.[13] Bir bilim insanı[14] ise Yeşil Yol projesinin asıl amaçlarından birinin yaylaları madenciliğe açmak olduğunu dile getirmiştir. Projenin bugüne kadar gerçekleştirilen çalışmalarının Doğu Karadeniz doğasına nasıl büyük zararlar verdiği ise ana akım medyada pek yer bulmasa da özellikle internet medyasında ve sosyal medyada örnekleriyle ve bolca yer almıştır.

VE İKİZDERE

İkizdere, Türkiye’de son yıllarda orman alanlarında mantar gibi türeyen ve altın-gümüşten mermer-travertene, yakut-zümrütten kum-çakıla[15] kadar çeşit çeşit madenlerin çıkarılması amacıyla kurulan işletmelerden biri. Yalnızca 2015-2019 yılları arasındaki beş yıllık dönemde 6831 sayılı Orman Yasası’nın 16. maddesine göre verilen madencilik izinleri sayı olarak 11.827’ye, alan olarak ise 53.319 hektara ulaşmış durumda.[16] Madencilik izinleri, orman alanlarında yapılmasına izin verilen çeşit çeşit işletmeler (madencilik, enerji, savunma, ulaşım, haberleşme, turizm, sağlık, eğitim vb.) arasında daima en yüksek oranı oluşturuyor. Örneğin OGM’nin bu konuda veri açıkladığı son yıl olan 2019’da sayı olarak toplam 3.435 iznin 1.839 (% 53,53)’u, alan olarak ise 22.373 hektar iznin 11.398 hektar (%50, 94)’ı madencilik izni.[17]

Nisan 2021’de ülke kamuoyunun gündemine yöre halkının projeye karşı direnişi ile giren İkizdere olayı ise temelde bir bazalt ocağı işletmesi. (Resim 5) Ocak 2021’de revize edilerek Rize Valiliği’ne sunulan Proje Tanıtım Dosyası (PTD)’ndan anlaşıldığı kadarıyla proje alanından elde edilecek malzemenin İyidere Lojistik Merkez ve Limanı yapım, bakım ve onarım faaliyetlerinde ve bölgedeki yol yapımı projelerinde kullanılması planlanıyor. Ne var ki tam da bu noktada çok ciddi bir sorun var. Nisan 2019 tarihinde özel bir mühendislik firması tarafından hazırlanıp Mayıs 2019’da da ÇED olumlu kararı alan İyidere Lojistik Liman ve Dip Taraması Projesi ÇED raporunda, gerekli malzemelerin (anorşmanlar, çeşitli boyutlarda taş ve stabilize malzeme, dolgu malzemesi) ruhsatlı ve izinli ocaklardan karşılanacağı, bu proje için yeni herhangi bir malzeme ocağı kurulması ve işletilmesinin planlanmadığı belirtiliyor. Buna rağmen sözünü ettiğimiz PTD’ye göre Rize ili, İkizdere ilçesi, Cevizlik ve Gürdere Köyleri sınırları içerisinde bulunan, önce 13,45 hektar olarak belirtilip, 25 hektardan küçük olduğu için ÇED gerekli değildir kararı ile yola çıkılan ve daha sonra 37,02 hektara çıkarılarak ÇED süreci başlatılan proje çalışmalarına başlanıyor. Projenin çok sayıdaki olumsuz yanından önemli birkaçını, başta Türkiye Ormancılar Derneği tarafından konuyla ilgili hazırlanmış rapor[18] ile Türkiye Barolar Birliği Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu Başkanı Avukat Gökhan Candoğan tarafından kaleme alınmış rapor[19]’dan yararlanarak aşağıdaki şekilde özetlemek mümkün:

  1. PTD’de proje alanının tamamının ormanlık alan olduğu belirtiliyor. Oysa daha sonra hazırlanan ÇED raporunda proje alanında tarım alanlarının da olduğu görülmekte. Nihayet 23 Mart 2021 tarihli Cumhurbaşkanı Kararı ile proje alanındaki tarım alanları acele kamulaştırma uygulamasına maruz bırakılmış ve diğer pek çok projede olduğu gibi yöre halkının anayasal mülkiyet hakları hiçe sayılmıştır.
  2. Proje alanının çok yakınında köyler (Cevizlik ve Gürdere) ve tarım alanları bulunmaktadır. Yapılacak çalışmalar hem yerleşim alanlarında hem de tarım alanlarında önemli sorunlara yol açacaktır.
  3. Proje faaliyetlerinin civar ormanlara, su kaynaklarına ve toprağa vereceği zararlar ise konuyla ilgili uzmanların üzerinde mutabakat sağladığı konulardan. Bütün bunlara proje çalışmaları sırasında ortaya çıkacak toz ve gürültüyü de kattığımızda, bölgede yabanıl yaşam başta olmak üzere ekosistem bileşenlerinin çok büyük zararlar göreceği tartışma götürmez. Aynı nedenle yöre halkında hem biyolojik hem de psikolojik rahatsızlıkların ortaya çıkmasını öngörmek abartı olmayacaktır.
  4. Nitekim PDT’de proje alanında gerçekleştirilecek faaliyetler sonucunda habitat deformasyonu yaşanacağı kabul ediliyor. Aynı belgede habitat deformasyonunun ekolojik restorasyon ilkelerine göre telafi edileceğinin belirtilmesi ise konuya ne derece ciddiyetsiz yaklaşıldığının açık göstergesi. Ekolojik restorasyon geçmişte bir şekilde bozulmuş doğal alanlar için söz konusu olabilir. Ama günümüzde, toplumun genelinin üstün yararının (üstün kamu yararı) olmadığı durumlarda doğayı önce bozup sonra restore edeceğim demek komik olduğu kadar dramatik bir yaklaşım. Kaldı ki, özellikle taş ocağı işletmeciliği nedeniyle bozulan doğal alanların kısa ve orta vadede eski haline döndürülmesinin olanaklı olmadığı, bunun için onlarca ve bazen yüzlerce yıla gereksinim duyulduğu da akıldan çıkarılmamalı.
  5. Proje alanının ne derece özgün ve hassas ekosistemleri barındırdığını anlamak için yalnızca civardaki koruma altına alınmış alanlara bakmak bile yeterli. Proje alanına kuş uçuşu 50 km ve daha yakın mesafede bulunan korunan alanlar şunlar:
    1. a. Uzungöl Tabiat Parkı,

      b. Çamdere Tabiat Parkı,

      c. Karadere Sulak Alanı,

      d. Kaçkar Dağları Milli Parkı,

      e. Kaçkar Dağları Yaban Hayatı Geliştirme Sahası,

      f. Fırtına Deresi Sulak Alanı,

      g. Oltu Yaban Hayatı Geliştirme Sahası.

Ek olarak İkizdere Vadisi 2020 yılında Doğal Sit Alanı olarak tescil edilmiş durumda. Durum böyleyken, bir limanın taş ihtiyacının karşılanması için yörede madencilik faaliyetinin yapılmasını akıl ve toplum yararı ile açıklama olanağı bulunmuyor.

    6. Proje için, önce proje alanı 13,45 hektar gösterilerek “ÇED gerekli değildir” kararı alınması ve bu karardan yalnızca 40 gün sonra ÇED gerektirecek büyüklüğe ulaşacak kapasite artırımı talebinde bulunulması, sözün tam anlamıyla “şark kurnazlığı”dır. Ne var ki bu kurnazlık hemen hemen benzer bütün projelerde uygulanmakta ve yetkili kurumlar bu kurnazlığı özenle görmezden gelmekte ve belki de teşvik etmektedir. Oysa bütünüyle doğal orman niteliğindeki bir alanda ÇED raporu gerekliliği için 25 hektar büyüklük sınırı aranması bile başlı başına bilimi hiçe saymak anlamına gelir. Buna rağmen bu “ucube” kurala uyulması konusunda bile hassasiyet göstermeyen kamu idaresinin gerçekten bir “kamu” idaresi olup olmadığı da ayrıca sorgulanmaya değer.

NE OLDU? NEDEN OLDU?

Kuşkusuz İkizdere’de ortaya çıkan tabloyu yukarıdaki maddelerle sınırlandırmak olanaklı değil. Maddelere geçmeden sözünü ettiğim raporlardan ve benzer pek çok çalışmadan yararlanılarak daha detaylı bilgi sahibi olunabilir. Şimdi, merceklerimizi biraz da projenin duyulması ile beraber yörede ne olduğuna ve bunların nedenlerine çevirelim.

Bu tür doğa yıkımı projeleri elbette yalnızca o yörenin değil tüm ülkenin, dahası tüm insanlığın sorunu. Ancak en doğrudan zararları ile baş başa kalacak olanlar yakın çevrede yaşayanlar. Günlük yaşamdan tarım alanlarına, doğal alanların göreceği zararlardan ortaya çıkabilecek hastalık risklerine kadar her konuda en büyük riski yöre halkı üstlenir. Bu nedenle projeye yakın köylerde yaşayanlar, her makul topluluğun yapacağı gibi projenin duyulmasından itibaren haklı bir direnişe geçtiler. Bu direniş küçük gruplar haline yapılan protestolardan iş makinelerini engellemeye, zamanla da ülke sathına yayılarak siyasi partilerin gündemine kadar ilerledi. Toplumun çok büyük bir bölümünün hem İkizdere’de hem de ülkenin değişik noktalarında meydana gelen bu tür “yaşam alanı savunma mücadeleleri”ne sempatiyle baktığını ve desteklediğini biliyoruz. Buna karşılık kendilerini iktidara yakın hisseden kimi çevrelerin bu tür mücadeleleri lekelemek için ellerinden geleni yaptıkları da sır değil. Bu çevreler bilindik kavramları kullanma ve bilindik çamur atma refleksleriyle hemen her demokratik muhalefete saldırma konusunda son derece mahir olmalarına karşın, konunun özü olan “yaşam” ve yaşamın özü olan “doğa”yı anlamak ve saygı göstermek konusunda ne yazık ki çok da mahir değiller.

Anayasa’nın 56. maddesi “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.

Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir” demektedir. İkizdere’de yöre halkı en doğal anayasal hakkını, yani sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkını korumaya çalışıyor. Aslında konunun özü hem İkizdere’de hem de diğer yerel direnişlerde bu. İşin tuhafı, bu hak mücadelesi, bu direniş Anayasa’nın “çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek” görevini yüklediği devlete karşı yapılıyor. Tek bir cümleyle özetlemek gerekirse; anayasal görevini yapmayan devlete karşı anayasal hakkını korumaya çalışan yurttaşlar var İkizdere direnişinde. İkizdere’de ya da ülkenin pek çok noktasında bu tür ‘yaşam alanı savunma mücadeleleri”nin asıl dinamiklerini anlamak yerine akıl dışı teoriler oluşturan kesimlere konuya bu çerçeveden bakmalarını tavsiye etmek gerekir.

Doğu Karadeniz bölgesi, özellikle Doğu Karadeniz Dağları pek çok özelliği bünyesinde barındıran nadir ekosistemlere sahip. Bu dağlar dünya çapındaki savunmasız 200 önemli ekolojik bölgeden ve en çok tehdit altındaki 34 sıcak bölgeden biri; yine dünya çapındaki 217 önemli endemizm alanından biri olan Doğu Karadeniz Dağları, aynı zamanda hem Önemli Doğa Alanı (ÖDA) hem de Önemli Kuş Alanı (ÖKA) olarak sınıflandırılıyor.[20] Binlerce yıldır pek çok uygarlığa ev sahipliği yapmış bölge doğası geçmişten günümüze önemli tahriplere de boyun eğmek zorunda kaldı. Uzaktan bakıldığında “yeşil” ve “cennet” sözcükleri ile birlikte anılan Karadeniz’in doğası aslında çok büyük tehlikelerle karşı karşıya. Günümüzde, bu tehlikelere HES’ler ve Yeşil Yol ile birlikte eklenen bir diğer ana başlık da madencilik işletmeleri. Sırasıyla enerji, turizm ve kalkınma ile eşleştirilen bu başlıklar, istisnai örnekler bir kenarda tutulursa “vahşi kapitalizm”in halkları, ekosistemleri ve yaşam hakkını hiçe sayan saldırılarından başka bir şey değil aslında. İkizdere bu yargıya ulaşmamızı sağlayan projelerin tipik ve güncel örneklerinden biri. Öyle görünüyor ki benzerlerini görmeye devam edeceğiz. Ancak İkizdere’de ve ülkenin / dünyanın diğer bölgelerinde yerel halkların bu tür saldırılara karşı göstermiş olduğu direnç ve mücadeleler örnekler bazında başarısızlıkla sonuçlanabilse de, bu mücadeleler sayesinde yaşamı odağa alan, demokratik ve paylaşımcı bir dünya hayalinin tohumlarını yeşertebildiğimiz ve yerelden evrensele ortak bir dil oluşturabildiğimiz de hiçbir zaman gözden uzak tutulmamalı.

NOTLAR

[1] Tarım ve Orman Bakanlığı, 2019, “Doğu Karadeniz Havzası Taşkın Yönetim Planı Stratejik Çevresel Değerlendirme Taslak Kapsam Belirleme Raporu”, TÜMAŞ Türk Mühendislik Müşavirlik ve Müteahhitlik A.Ş., Ankara.

[2] OGM, 2021, “Ormancılık İstatistikleri 2019”, ogm.gov.tr/tr/ormanlarimiz/resmi-istatistikler [Erişim: 14.06.2021]

[3] Tarım ve Orman Bakanlığı, 2019.

[4] TÜBİTAK MAM, 2013. “Havza Koruma Eylem Planlarının Hazırlanması Projesi Doğu Karadeniz Havzası Proje Nihai Raporu”, Kocaeli.

[5] DSİ, 2021a, “Kaynaklarına göre kurulu güç kapasitemiz ve üretim miktarı”, enerji.dsi.gov.tr/Duyuru/Detay/928 [Erişim: 09.06.2021]

[6] DSİ, 2021b, “Hidroelektrik enerji potansiyelimizin gelişim durumu”, https://enerji.dsi.gov.tr/Duyuru/Detay/927 [Erişim: 09.06.2021]

[7] Atabey, S.; Gürdoğan, A., 2015, “Doğu Karadeniz Eko-Turizm ve HES Potansiyelinin Çevreye ve Yerel Halka Etkilerinin SWOT Analizi ile Değerlendirilmesi”, International Journal of Social and Economic Sciences, cilt:5, sayı:2, ss.56-63.

[8] Yılmaz, Ş., 2020, Türkiye hidroelektrik potansiyeli ve gelişme durumu, Türkiye’nin Enerji Görünümü 2020, TMMOB Makine Mühendisleri Odası Raporu, Ankara, ss.309-330.

[9] Aksungur, M.; Ak, O.; Özdemir, A., 2011, “Nehir Tipi Hidroelektrik Santrallerin Sucul Ekosisteme Etkisi: Trabzon Örneği”, Journal of Fisheries Sciences.com, cilt:5, sayı:1, ss.79-92.

[10] Kurdoğlu, O., 2016, “Expert-based evaluation of the impacts of hydropower plant construction on natural systems in Turkey”, Energy&Environment, cilt:27, sayı:6-7, ss.690-703.

[11] Eryılmaz, Ç., 2018, “HES Karşıtı Hareketin Çeşitliliği: Karadeniz Bölgesi Örnekleri”, Doğu Karadenizde Toplumsal Araştırmalar, (ed.) Kerem Özbey, ss.211-224.

[12] Kurdoğlu, O.; Ünver Okan, Saliha, 2015, “Yüksek Dağ Alanlarında Planlanan Yatırımlar Hakkında Yeniden Düşünme: Doğu Karadeniz Yeşil Yol Örneği”, 2023’e Doğru Doğa ve Ormancılık Sempozyumu Bildiri Kitapçığı, 26-29 Kasım 2015, Antalya, Orman Mühendisleri Odası, Ankara, ss.251-262.

[13] Türkiye Ormancılar Derneği, 2015, “Türkiye Ormancılar Derneğinin Yeşilyol Projesi Hakkındaki Düşünceleri”, ormancilardernegi.org/dosyalar/files/yesil_yol_hak_gorusler.pdf [Erişim: 14.06.2021]

[14] Atmış, E., 2016, “Yaylalardaki toplumsal dönüşüm ve ‘Yeşil Yol’”, Yaşam Alanıma Dokunma/Yeşil Yol’a Dur De Sempozyumu, Yaylaların Kardeşliği Platformu, ss.29-33.

[15] 3213 sayılı Maden Yasası’na göre kum ve çakıl da maden sayılmaktadır.

[16] OGM, 2021.

[17] OGM, 2021.

[18] Türkiye Ormancılar Derneği, 2021, “Rize İli, İkizdere İlçesi, Cevizlik Köyü ER.3396069 Numaralı Cevizlik Bazalt Ocağı Değerlendirme Raporu”, ormancilardernegi.org/dosyalar/files/5.pdf

[Erişim: 12.06.2021]

[19] Candoğan, G., 2021, “Rize İkizdere’de olan nedir?”, d.barobirlik.org.tr/2021/ikizderedeneoluyor.pdf [Erişim: 10.06.2021]

[20] Kurdoğlu, 2015.

Bu icerik 285 defa görüntülenmiştir.