411
OCAK-ŞUBAT 2020
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
CUMHURİYET DÖNEMİ MİMARLIĞI

Suadiye’de Bir Modern: Başoğlu Evi ve Korunması Üzerine Mülahazalar

Mine Esmer , Dr. Öğr. Üyesi, Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Mimarlık Bölümü
Hayriye İsmailoğlu, Arş. Gör., Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Mimarlık Bölümü

Bir zamanlar İstanbul’un “sayfiye”lerinden olan Suadiye’de, “bahçe içinde yer alan villa” tipolojisinin sayılı kalan örnekleri yıkım tehdidiyle karşı karşıya. Bu konutlardan biri olan ve yazarların Başoğlu Evi olarak adlandırdıkları yapı, hem terk edilmiş hem de tescilsiz olması nedeniyle kentsel dönüşüme kurban gitmeden önce korunması için gerekli adımların atılmasını bekliyor.

 

19. yüzyılın son çeyreğinde, Anadolu Demiryolu’nun bir parçası olarak Suadiye İstasyonu’nun yapılmasıyla ilk yerleşimlerin başladığı Suadiye, Cumhuriyet’in ilk yıllarında şehrin sayfiye bölgesine, II. Dünya Savaşı sonrasında artan kentleşme sonucunda da daimi konut alanına evrilmiştir. Nüfus yoğunluğuna paralel olarak artan yapılaşma ve kat yükseklikleri, sayfiye bölgelerinde kalan bahçe içindeki köşk ve evleri birer birer yok etmiştir. Bu süreçte, modern mimarlık örneği bir yapı olan Başoğlu Evi, 1930’ların sonundan günümüze kadar Suadiye Bağdat Caddesi’ndeki varlığını sürdürmeyi başarmıştır. Bu yazı kapsamında sözkonusu yapı, yakın çevresi, yapısal özellikleri ve modern bir mimarlık mirası olarak korunmasına yönelik tavsiyelerle birlikte incelenecektir.

SUADİYE SEMTİNİN DEĞİŞİM SÜRECİ

İstanbul’un Kadıköy ilçesinde bulunan Suadiye semtini Marmara Denizi güneyden doğal olarak sınırlarken, semtin karadan komşularını Bostancı, Erenköy ve Kozyatağı mahalleleri oluşturur. Suadiye Mahallesi’ni ortadan ikiye bölen Bağdat Caddesi üzerinde ilk yerleşimler, 1873’te Anadolu Demiryolu’nun Haydarpaşa’dan İzmit’e ulaşması sonrası başlar.(1) Suadiye semt istasyonu ise 1888’de bu hatta eklenmiştir.(2) 1908’de bir muhtarlık kurulan Suadiye’de, semtin ismi II. Abdülhamit'in maliye nazırı Reşad Paşa’nın genç yaşta ölen kızı Suat Hanım adına 1907’de yaptırdığı Suadiye Camisi’nden gelmektedir.(3)

20. yüzyılın başında, demiryolu yakınlarında bahçe içinde köşklerin bulunduğu Suadiye, Cumhuriyet döneminin ilk yılları ile birlikte şehrin sayfiye bölgesine dönüşür. Bağdat Caddesi’nin iki tarafındaki araziler, 1935'ten sonra küçük parsellere bölünmüş ve genişçe bahçeler içinde genellikle iki katlı küçük villalar inşa edilmiştir.(4) Bahçe içindeki bu villaların çoğu, Başoğlu Evi’nde de görüldüğü üzere, kübik bir forma sahiptir.(5) (Resim 1, 2)

Ancak, II. Dünya Savaşı sonrasında görülen hızlı kentleşme(6), İstanbul’da nüfusun 1945-1960 yılları arasında iki katına çıkmasına(7) ve ortaya çıkan konut sorununun apartmanlaşma ile çözülmesine yol açmıştır.(8) Ulaşım ve haberleşme hızla artınca, üst ve orta sınıflar kent merkezinden taşınıp Suadiye gibi şehrin sayfiyelerine yerleşmeye, buralarda daimi konut alanları oluşturmaya başlamışlardır.(9) Suadiye’nin sayfiye özelliğinin 1960’ların sonuna kadar kısmen de olsa devam ettiği bilinmektedir. Orhan Pamuk’un otobiyografik özellik taşıyan İstanbul Hatıralar ve Şehir kitabında, yazarın 1960’ların sonuna denk gelen lise çağlarında hâlâ “Suadiye ve Erenköy’e yazlığa giden bir kesimden” bahsedilir.(10) 1970’lere gelindiğinde, Suadiye’de öncelikle Bağdat Caddesi üzerindeki iki katlı müstakil yapılar beş katlı apartmanlara dönüşmeye başlamış; daha sonra Bağdat Caddesi ile sahil arasında daha da yüksek apartmanlar inşa edilmiştir.(11) Böylece mahalledeki gabari ve kütlesel boyut farklılaşmış; Suadiye’nin denizle olan fiziksel ilişkisi de, dönemin Belediye Başkanı Bedrettin Dalan’ın yürüttüğü imar çalışmaları ile sahil şeridinin 1984 - 1987 yılları arasında doldurulmasıyla kesilmiştir.

Suadiye semti için, sahil yolunun açılmasından sonraki en büyük fiziksel değişim, 1999 Marmara Depremi sonrası gerçekleşen kentsel dönüşümdür. İnsan odaklı olması ve kamusal fayda sağlaması gereken kentsel dönüşüm giderek amacından uzaklaşmış; hem mal sahipleri hem de müteahhit firmalar için sadece para kazanmaya odaklı hale gelmiştir.(12) Kadıköy ilçesini büyük ölçekli bir şantiye alanına çeviren söz konusu dönüşüm, Bağdat Caddesi üzerinde tescilsiz durumda bulunan Başoğlu Evi için de büyük tehdit oluşturmaktadır.

BAŞOĞLU EVİ

Bu yazıya konu olan Başoğlu Evi, 1930’ların sonunda inşa edilmiş, bahçe içinde, iki katlı ve müstakil bir yapıdır. Bağdat Caddesi’ni dik kesen Akın ve Kazım Özalp Sokakları arasındaki 347 adada, 845 m2’lik3 numaralı parsel üzerinde yer alır. (Resim 1-3) Halen malikleri olan Başoğlu ailesi tarafından yaptırıldığı için, yapı bu isimle adlandırılmıştır.

Tekil mimar-müşteri ilişkisinin bir örneğini oluşturan Başoğlu Evi, erken Cumhuriyet dönemi modern üslubunun Bağdat Caddesi üzerindeki özel bir örneğidir. (Resim 3-5) Tapudaki ilk geldisi 12 Kasım 1940 olarak görülen yapının bu tarihin hemen öncesinde Fehmi Başoğlu tarafından inşa ettirildiği düşünülmektedir. Kadıköy Belediyesi’ndeki dosyası ile tapu kayıtlarında mimarına ve özgün projelerine rastlanmayan yapının, sadece 1959’da yola terkinin tapuya işlendiği tespit edilmiştir.İlk sahibi Fehmi Başoğlu’nun vefatı sonrasında yapı, bugün hayatta olmayan çocukları Nuran Başoğlu Bakırcı, Mustafa Adnan Başoğlu ve Yalçın Başoğlu’na miras olarak intikal etmiştir. Mustafa Adnan Başoğlu’nun, 1930 doğumlu olduğu, 1939 yılında 493 öğrenci numarası ile Galatasaray Lisesi’ne girdiği ve 1950 yılında mezun olduğu bilinmektedir. Mustafa Adnan Bey, Galatasay Lisesi’nin ardından, University of California - Berkeley’de inşaat mühendisliği, daha sonra ise University of Southern California’da yüksek lisans yaparak yüksek inşaat mühendisi ünvanı almıştır. 2016 yılında hayatını kaybetmiş olan Mustafa Adnan Bey’in eşi Sevgi Başoğlu hayattadır.

Mustafa Adnan Başoğlu’nun eğitimi ile ilgili olarak ulaşılabilen bu kısıtlı bilgi bize ailenin maddi durumu, sosyo-ekonomik düzeyi, yaşam biçimi hakkında bir fikir vermektedir. Ne yazık ki yapı ile ilgili olarak aile ile görüşme sağlanamamıştır. Maliklerin ölümünden sonra, 2018 yılı itibariyle henüz yapının tapu kaydında el değiştirmemiş olduğu görülmüştür. Bağdat Caddesi’nin apartmanlaşması ve zemin katların çoğunlukla ticari işlevlerle kullanılmaya başlanmasının ardından, aile tarafından artık konut olarak tercih edilmeyen evin, 1980’lerde kiraya verildiği bilinmektedir. Yapı, 1990’ların ortasından itibaren boş kalmıştır. 2000’li yıllara ait belediye dosyasında, metruk olarak nitelendirilen binanın çevre için tehdit oluşturduğu ve sahipleri tarafından önlem alınması gerektiği ile ilgili kayıtlar mevcuttur.

Yapının Mimari Özellikleri

Başoğlu Evi’ne Bağdat Caddesi üzerindeki bahçesinden, iki farklı biçimde ulaşılmaktadır. (Resim 6) Birinci giriş batıdaki yaya girişidir; bu girişten yapının cadde seviyesinden yarım kat yukarıda düzenlenmiş bahçesine basamaklarla ulaşılır. İkinci giriş ise araçlar içindir; caddeden parselin arka köşesinde bulunan garaja kadar verilen hafif bir eğimle tanzim edilmiştir. Evin ana girişi de, Bağdat Caddesi’ne yönelmiş olan güneybatı cephesindedir. Basamaklarla çıkılan zemin kat terası, güneybatı cephesi boyunca uzanır; batı ucunda bir geri çekilme ile giriş sahanlığını da oluşturur. (Resim 7)

Yapının cephe ve plan kurgusunda kübik formun mekânsal yansımaları görünmektedir. Zemin kat, birinci kat ve kısmi bir bodrum kattan ibaret olan yapı, yaklaşık kare bir tabana oturur ve birinci kattaki eğrisel balkon dışında rasyonel bir kompozisyona sahiptir. Zemin katta mutfak, kiler, merdiven holü ve banyodan oluşan servis birimleri kuzeydoğu ile kuzeybatı cephelerde ana kütleden dışarı taşar. Pencere bölünmeleri ve boyutları kendisiyle çağdaş yapılarla benzerlik göstermektedir. Yapıda kullanılan geniş balkonlar, sürekli pencere denizlikleri, düşey vurgulu birimlere sahip pencere doğramalar ve bu birimlerin tekrarlanarak kullanılması ile mutfağın bahçeyle doğrudan ilişkisi gibi unsurlar yapıldığı dönemin özelliklerini yansıtmaktadır. (Resim 10, Resim 18)

Zemin katta, ana giriş kapısından ulaşılan giriş bölümü ve devamındaki hol, bu kattaki tüm mekânlar ile merdiveni ilişkilendirir. Salon, üç ayrı kapıyla girilen, L-planlı tek bir mekândır; kemerli bölmelerle yemek, oturma ve çalışma olmak üzere üç işleve ayrılmıştır. Her kapı bu işlevlerden birine açılır. (Resim 7-9) Kiler, merdiven ve merdiven kolu altındaki banyo kuzeydoğu yönüne konumlandırılmıştır. Modern yapıda ayrı mutfak ve kiler gibi kültürel önceliklerin benimsenmiş olması dikkat çekicidir. Yüksek bir pencere aracılığıyla sahanlıktan doğal ışık alan ahşap bir merdivenle zemin ve birinci katlar birbirine bağlanır. (Resim 10-12)

Birinci katta, merdiven holü, dört yatak odası, banyo ve kapalı bir teras ile çevrili kat holden ahşap bir bölme ile ayrılır. (Resim 11, 12) Birinci katın güneybatı cephesi boyunca uzanan balkon, dönem yapılarının tipik örneklerinde olduğu üzere kuzeybatı ucunda eğrisel bir plana sahiptir. (Resim 10) 1933-38 yılları arası görülen, köşeleri yuvarlatılmış dikdörtgen planlarda, yuvarlak kısımlara en çok girişlerde, balkon ve teraslar ile merdiven hollerinde rastlanmaktadır. Bu yapıda görülen sürekli balkon veya geniş veranda; konutlarda genelllikle cephe boyunca en çok tercih edilen dönemsel iki özelliktir.(13) Yapının kısmi bodrumuna kilerden inilmektedir. Bodrum katta bulunan her iki oda da güneydoğu cephesine açılan ikişer pencere ile aydınlanır. (Resim 13) Doğal ışık alabilen bodrum oldukça basık bir mekândır ve tavan yüksekliği 150 cm’dir.

Yapının tüm duvarları yığma teknikte, harman tuğlası ile örülmüştür; döşemeler ise betonarme plaktır. Bodrum kat duvar kalınlığı (2½ T) 49 cm, zemin ve birinci katlarda ise duvarlar (2T) 39 cm kalınlığındadır. Bodrum duvarları sıvalıdır; zemin şap olarak bırakılmıştır. Yapının bodrum katındaki kalorifer tesisatı dönemin teknolojisini göstermesi açısından ilginçtir. Mutfak, banyo, teras, balkon gibi su ile teması olan zeminlerde karo mozaik, diğer tüm mekânlarda balık sırtı ahşap parke kullanılmıştır. Mutfak ve banyo duvarları, belli bir yüksekliğe kadar seramik kaplı, geri kalan duvar yüzeyleri ile tavan sıva üzeri boyadır.Yapıda dar saçaklı, mürekkep kırma çatı kullanılmış; çatı örtü malzemesi olarak marsilya tipi kiremit tercih edilmiştir. 1937-38 yıllarında, daha önceleri sıklıkla tercih edilen saçaksız, teras çatıların yerine geniş olmayan saçak ve kırma çatı kullanımına başlandığı bilinmektedir.(14) Bu tercihte, savaş yıllarına rastlayan binanın yapım döneminde teras çatı için gereken yalıtım malzemelerinin pahalı ve temininin zahmetli olması da rol oynamış olabilir. Yapıyla aynı zamanda tasarlanmış olan garaj ve atölyeler bahçenin arka kısmında, kuzeydoğudaki bahçe duvarının önünde sıralı biçimde bulunurlar. (Resim 13, 14) Bahçede yaya güzergahındaki kotlar basamaklarla çözülmüştür.

Yapıdaki Hasarlar ve Koruma Sorunları

Yaklaşık olarak 1990’ların ortasından beri işlevsiz kalan yapıdaki hasarlar oldukça fazla ve çeşitlidir. Terk edilmişlik ve bakımsızlıktan kaynaklanan hasarların yanısıra yapıda hırsızlık sonucu ciddi kayıplar olmuş; tüm metal aksam (kalorifer petekleri ve boruları, merdiven küpeştesi, banyo küveti) çalınmıştır. Birinci kat balkonunun metal korkuluğu da kuzeybatı cephede saplandığı yerden sökülmeye çalışılmış, ancak ya çok göz önünde olduğu için ya da paslı olduğundan ucu duvardan çıkarıldıktan sonra bulunduğu şekliyle bırakılmıştır. Hem hırsızlığı önlemek hem de belediyeye yapılan şikâyetler üzerine, mal sahibi tarafından kapı ve pencereler gazbeton bloklarla ördürülmüştür. Çatıda kuzeybatıda bir delik oluşmuş, ayrıca mahya hattı çeşitli yerlerde bozulmuştur.

Tüm bu hasarlar yapının suya karşı dayanıksız olmasına neden olmuştur. Ayrıca yapının çoğu camı kırık olduğu için, zorlu hava koşullarına karşı savunmasız hale gelmiştir. Zemin katın ahşap döşemeleri kısmen daha iyi durumda olsa da üst kat ahşap döşemelerinin neredeyse tümü ve merdivenin son basamağı, kırık camlardan ve çatıdan giren su nedeniyle çürümüştür. (Resim 15, 16) Duvarlarda ve tavanda nemden kaynaklanan lekelerle yosun oluşumu gözlenmektedir.

YAPININ KORUNMASI İÇİN ÖNERİLER

Türkiye’de modern dönemi tanımlayan yapıların kültür mirasının bir parçası olarak değerlendirilmesi, 2000’li yıllarda başlayan bir süreçte, uzmanlardan oluşan kısıtlı bir çevrede tartışılmaya başlanmıştır. Modern miras konusunda Türkiye, henüz koruma sürecinin ilk

aşaması olan “farkına varma” ve “kaygı duyma” dönemini yaşamaktadır.(15) DOCOMOMO Türkiye Çalışma Grubu’nun 2002 yılında kurulmasının ardından, 2003 yılında erken Cumhuriyet dönemi olarak adlandırılan ve Cumhuriyet’in kuruluşundan 1950’lere uzanan süreçte modernist yaklaşımlarla inşa edilen yapıların gerek tescil edilmesi gerek kamuoyunda mimari miras olarak kabul görmesi konusunda görüş birliği sağlanmıştır.(16) Ancak, fiziksel özellikleri ile alışılagelmiş mimari miras imgesini, “eski eser” görüntüsünü, dolayısıyla kimliğini yansıtmadığı için modern mirasın korunmasının gerekliliği konusunda yeterli kamuoyu bilinci henüz oluşmamıştır. Bu yüzden çoğu dönem yapısı da yıkılmaları önünde herhangi bir engel bulunmadan tescilsiz durumdadır.

347 ada / 3 parseldeki erken Cumhuriyet dönemi yapısı olan Başoğlu Evi de ne yazık ki tescilli değildir. Günümüze gelebilmiş olması büyük şans olan yapının yıkılması önünde kanuni bir engel yoktur. Eğer içinde bulunduğu atıl durum devam ederse, bir süre sonra bu koşullarda malzeme kaybı ile strüktürel bozulma göstereceği açıktır. Bağdat Caddesi üzerinde bahçe içinde başka müstakil yapılar da mevcuttur. Örneğin, Suadiye’de, Bağdat Caddesi’nde no: 432-434’de 3 katlı, Ethemefendi Caddesi’nde no:2’de 2 katlı birer yapı bulunur. Ancak bu az sayıdaki yapıların hiçbiri, Başoğlu Evi’nin mimari niteliklerine sahip değildir ve görmüş oldukları çeşitli müdahaleler sonucu yapıldıkları dönemin özelliklerini çoğunlukla kaybetmişlerdir. Başoğlu Evi’nin yapıldığı döneme ait nitelikli ve özgün mimari karakterini henüz yitirmemiş bir örnek olarak tescil edilmesi ve herhangi bir şirket, banka gibi bir kurum tarafından satın alınarak ya da maliki olan ailenin katkısıyla -arsasının sağlayacağı ranttan feragat edilerek- prestij binası niteliğinde, özgün biçimiyle restore edilmesi umulmaktadır. Kentsel bellekteki süreklilik ve farklı bir dönemin temsil edilebilmesi adına bu önerinin gerçekleştirilmesi değerli olacaktır.

SONUÇ

Bugün Türkiye’de 1930’ların mimari mirasının son derece üzücü bir durumda bulunduğu, dönem yapılarının çoğunun yıkılmış; yıkılmayanların da ya tanınmayacak hale gelmiş ya da post-modern inşaat patlaması içinde unutulup gitmiş olduğu bilinmektedir.(17) Ancak Başoğlu Evi aynı dönem yapılar ile karşılaştırıldığında, plan şeması, cephe düzeni, malzeme ve mimari elemanlar açısından inşa edildiği dönemin pek çok özelliğini barındırdığı görülür. (Resim 17-19) Simenarmenin, yeni mimarinin ilkelerine ve estetiğine biçim veren çok önemli bir rol oynadığı 1930’lardaki villalara Maçka’da Mimar Saim’in İzzet Bey Evi, Adana’da Mimar Semih Rüstem’in kendi evi, Bebek’te Mimar Erip Erbilen’in, Suadiye’de ve Kadıköy’de Mimar Zeki Selah (Sayar)’ın Dr. Sani Yaver için tasarladığı evler örnek olarak gösterilebilir. Bu yapılar, duvarları harman tuğlası, döşemeleri betonarme inşa edilen ve yukarda bahsi geçen diğer karakteristik dönem özelliklerini yansıtan örnekler arasındadır. (Resim 20) Sözkonusu yapıların çoğu, 1950’ler ve 1960’larda yüksek apartmanlara yer açmak için yıktırılmıştır.(18)

Arkitekt dergisinde çok daha nitelikli örneklerini gördüğümüz ama çoğu günümüze ulaşamayan bir grup dönem yapısının temsilcisi olarak Başoğlu Evi, bazı açılardan oldukça mütevazı özellikler barındırsa da, tekilliğinden ötürü “ikonik” olarak dahi tanımlanabilir. Gerek bahçesindeki dökme mozaik merdivenleri, garaj ve atölye gibi müştemilatı gerekse kendi bünyesindeki ahşap doğramalar, karo mozaik döşemeler, metal korkuluklar gibi pek çok elemanın korunarak yapının inşa edildiği dönemden günümüze değişmeden gelebilmiş cephe, plan düzeni, kat yüksekliği, örtü biçimi gibi nitelikleri, yapının önemini artırmaktadır. Bu yazıyla amaçlanan, fiziksel özellikleri ile alışılagelmiş “eski eser” görüntüsünü -dolayısıyla kimliğini- yansıtmadığı için korunmasının gerekliliği konusunda yeterli kamuoyu bilinci oluşmamış ve tescilsiz durumda bulunan bu yapıya yönelik düşünmeye davet etmektir.

*Fotoğraflar aksi belirtilmedikçe Mine Esmer tarafından 2018 yılında çekilmiştir.

NOTLAR

1. Kösebay Erkan, Yonca; Ahunbay, Zeynep, 2008, “Anadolu Demiryolu Mirası ve Korunması”, İTÜ Dergisi/a, cilt:7, sayı:2, s.16.

2. Sabuniş Dölen, Şehnaz, 1995, “Suadiye”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, cilt:7, s.49.

3. Sabuniş Dölen, 1995, s.49.

4. Yazıcıoğlu, Zeynep, 2001, 1950-70’lerde İstanbul’da Konut Mimarisi: Bağdat Caddesi Örneği, İTÜ FBE, yayımlanmamış yüksek lisans tezi, İstanbul, s.49.

5. Bozdoğan, Sibel, 2008, Modernizm ve Ulusun İnşası: Erken Cumhuriyet Türkiyesi’nde Mimari Kültür, Metis Yayınları, İstanbul, s.247.

6. Tekeli, İlhan, 1998, “Türkiye’de Cumhuriyet Dönemi’nde Kentsel Gelişme ve Kent Planlaması”, 75 Yılda Değişen Kent ve Mimarlık, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, s.12.

7. Yazıcıoğlu, 2001, s.30.

8. Tekeli, 1998, s.14.

9. Kıray, Mübeccel Belik, 1998, “Azgelişmiş Ülkelerde Metropolitenleşme Süreçleri”, 75 Yılda Değişen Kent ve Mimarlık, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, s.104.

10. Pamuk, Orhan, 2003, İstanbul Hatıralar ve Şehir, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, s.290.

11. Sabuniş Dölen, 1995, s.50.

12. Şahin, Dilara, 2016, Kentsel Dönüşüm Sürecinde Meşrulaştırma ve Bağdat Caddesi’nin Yeniden İnşa Süreci, İstanbul Kültür Üniversitesi FBE, yayımlanmamış yüksek lisans tezi, İstanbul, s.64.

13. Bozdoğan, 2008, s.227.

14. Batur, Afife, 1998, “1925-1950 Döneminde Türkiye Mimarlığı”, 75 Yılda Değişen Kent ve Mimarlık, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, s.228.

15. Omay Polat, Elvan Ebru; Can, Cengiz, 2008, “Modern Mimarlık Mirası Kavramı: Tanım ve Kapsam”, Megaron, cilt:3, sayı:2, s.183.

16. Omay Polat; Can, 2008, s.184. Cumhuriyet dönemi mimarlığı konusundaki temel kaynaklardan olan Arkitekt’in, bu yazı için 1931-1945 yılları arasındaki sayıları taranmış, Başoğlu Evi ile ilgili bir bilgi bulunamamıştır.

17. Bozdoğan, 2008, s.325.

Bu icerik 1245 defa görüntülenmiştir.