404
KASIM-ARALIK 2018
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

  • Kente 95 Santimden Bakmak
    Selva Gürdoğan, Studio-X Istanbul Direktörü
    Yiğit Aksakoğlu, Bernard van Leer Vakfı Türkiye Temsilcisi
    Ardan Kockelkoren, Bernard van Leer Vakfı Araştırma Analisti
    Ege Sevinçli, Studio-X Istanbul Program Sorumlusu

YAYINLAR



KÜNYE
YARIŞMA DEĞERLENDİRME

Dokumaya Dokunamamak, Dokunmanın Altlığını Hazırlayamamak: Dokuma Alanı Fikir Proje Yarışması

Mehmet Saner, Dr. Öğr. Üyesi, Özyeğin Üniversitesi Mimarlık Bölümü

2004 yılında Antalya Dokuma Fabrikası’nın özelleştirme kararının alınmasından sonra, kentlilerin tepkileri sonucunda kararın durdurulmasının ve ortak akılla projelerin geliştirilmesi taleplerinin ardından Antalya Kepez Belediyesi tarafından açılan Dokuma Alanı Fikir Proje Yarışması Mart 2018’de sonuçlandı. Yarışmada fırsatların kaçırıldığını iddia eden yazar, yarışma sürecine dair eleştirilerini, idare, şartname, jüri ve ödül grubunda yer alan projeler üzerinden dile getiriyor.

 

Antalya Kepez Belediyesi tarafından Aralık 2017’de ilan edilen “Dokuma Alanı Fikir Projesi Yarışması” 2018’in Mart ayında sonuçlandı. Sonuçların ilanından sonra ödül grubu ve bazı diğer katılımcıların projeleri mimarlık medyasında paylaşıldıkça bir eleştiri yazısı yazmak kaçınılmaz oldu. Çünkü sonuçlar iki açıdan hayal kırıklığı yaratacak nitelikteydi. Birincisi, endüstri mirasını koruma ve yeniden kullanma alanında Türkiye’de son dönemlerde sayıları gitgide artan başarılı uygulamalara rağmen Dokuma alanında bir fırsat kaçırılmıştı. İkincisi ise, kentsel anlamda potansiyeli olan bir alan, “minimum yapılaşma” kaygısıyla aslında daha büyük bir tehditle karşı karşıya bırakılmıştı. Bu yazıda, birbirinden ayrı gibi görünse de bir noktada kesişen bu iki eksende ilerleyerek yarışmanın kurgusuna ve değerlendirme sonuçlarına ilişkin bir eleştiri kurmaya çalışacağım.(1)

YARIŞMA ALANI VE KONUSU

Yarışma alanı, Antalya’nın merkezinden kolayca ulaşılabilen, ana ulaşım akslarına ve düğüm noktalarına yakın, ayrıca kentin gelişim güzergahı üzerinde kritik konumdaki bir alandı. (Resim 1, 2) Eski Dokuma Fabrikası’na ve eski Pil Fabrikası’na komşu, yaklaşık 275 hektarlık alan yarışma alanı olarak belirlenmekle birlikte, bütünlük içinde ele alınması beklenen Dokuma Fabrikası alanı ve diğer uçtaki Belediye hizmet alanı da buna eklenince, hakkında fikirler üretilebilecek alan toplam alan yaklaşık 500 hektara ulaşıyordu. (Resim 2)

Büyüklüğü anlayabilmek için Antalya ölçeğinde bir karşılaştırma yapmak gerekirse, birlikte bir yeşil kuşak oluşturabileceği Akdeniz Üniversitesi kampüsünün 8’de 1’i, zeytinlik alanının ise 5’te 1’i kadar bir alandan söz ediyoruz. Ya da diğer ülkelerden açık yeşil alanlarla karşılaştırılırsa, Central Park’ın yaklaşık 7’de 1’i, Chicago’daki Millennium Park’ın da bir bölümünü oluşturduğu Grant Park’ın veya Londra’daki Hyde Park’ın (Kensington Gardens dahil) 5’te 1’i kadar bir alan söz konusu. Antalya ölçeğinde hatırı sayılır, ama uluslararası ölçekte hâlâ orta halli bir büyüklük. Kuşkusuz Türkiye ve park denilince bu büyüklüğün gündeme gelmesi dahi değerli. Bu yüzden alanı kamu kullanımına açmaya yönelik ısrarlı yaklaşımı ve alana ilişkin fikirleri bir yarışmayla elde etmeyi amaçlayan inisiyatifi takdir ve tebrik etmek gerekir.

Ancak tüm iyi niyetlere rağmen, Dokuma Fabrikası’na ilişkin koruma yaklaşımının katılığı, fabrikayla yarışma alanı arasında ilişkilerin nasıl kurulabileceği konusundaki muğlaklık, yarışma alanında yer alacak yeni işlevler konusundaki belirsizlik gibi handikaplarla açılan yarışma, özellikle değerlendirme aşamasındaki kaygılarla birleşince, aslında ne dokumaya dokunabilen, ne de dokunmanın altlığını hazırlayabilen fikir projeleriyle sonuçlanmış oldu.(2)

KORUMA YAKLAŞIMININ KATILIĞI

Endüstri mirasını koruma ve yeniden kullanma, gerek uluslararası platformda, gerekse ülkemizde tepeden inme koruma kararlarının değil, tabanda oluşan sahiplenme inisiyatifinin belirleyici olduğu bir alandır.(3) Nitekim Dokuma Fabrikası örneğinde de benzer bir inisiyatifin etken olduğu düşünülebilir. 2003 yılında üretime son verilen fabrikanın 2004 yılında özelleştirme kapsamına alınmasının ardından başlayan süreçte bazı meslek odaları, sivil toplum örgütleri ve kentlilerce Dokuma Çalışma Grubu’nun oluşturulması, koruma inisiyatifinin sivil ve çoğulcu bir zeminde oluştuğunu doğrular niteliktedir.(4) Ancak bu zemin, anlaşılan o ki, ulusal ve / veya uluslararası yeni fikirlere açık değildir. Kullanarak korumanın belki de en iyi örneklerinin farklı coğrafyalarda olanca çeşitliliği ile sergilendiği endüstri mirasını yeniden işlevlendirme uygulamaları, Dokuma alanında sınırlı bir çerçevede tutulmuş ve yarışmacılara fikir geliştirme fırsatı tanınmamıştır. Koruma kararı alındıktan sonra,(5) Dokuma Fabrikalarına ilişkin tutum klasik katı koruma yaklaşımına benzer bir hal almış, açılan yarışmada fabrika ve ilişkili yapılara ve çalışma grubunca önerilen işlevlere dokunulmaması gereği raporda ve soru-cevaplarda özellikle ve defalarca dile getirilmiş, bir yandan sürekli Dokuma alanıyla bütünleşmeden söz edilirken, diğer yandan Dokuma alanındaki işlevlere ilişkin yeni önerilere kapılar kapatılmıştır.(6)

En basitinden “katı koruma” ya da “ürkek yeniden kullanma” olarak tanımlanabilecek, yarışmacılara koruma kararını ve önerilen işlevleri tartışma fırsatı vermeyen bu yaklaşım, sivil tabanda doğan sahiplenme inisiyatifinin nitelik değiştirdiğini göstermekte, yarışma ekinde sunulan raporu üreten çalışma grubunun giderek bir uzman komite gibi davranmaya başladığını düşündürmektedir.

Kuşkusuz şartnamede ya da soru-cevaplarda Dokuma alanına “dokunmayı” önermenin ve yarışmacıları bu anlamda cesaretlendirmenin önünde bazı engeller bulunmuş olabilir. Sonuçta şartname bağlayıcı bir metindir ve ileride başka yasal / yönetsel sorunlarla karşılaşmamak adına “dokunmama” özellikle vurgulanmış olabilir. Ama belki gerçekten, şartname ve eklerindeki bu keskin ifadelere rağmen, eski endüstri yapılarını yeni önerilerle yeniden kullanmayı öneren cesur tavırlar da en nihayetinde bu bir “fikir proje yarışması” olduğu için desteklenerek ödüle layık görülebilirdi. Peki, katı koruma yaklaşımı, örneğin dokuma fabrikasına camdan bir fil giydirmeye izin verecek ölçüde esnetilebilir miydi? Ya da camdan fili fabrikaya giydiren bir öneri “raporda dokunulmaması gerektiği belirtilmişti” diyerek ilk turdan elenmez miydi? Gerçekten dokunan yanar mıydı?

Bu noktada bir günah keçisi arayanlar eleştirileri öncelikle jüriye yöneltebilir ama jüri aslında hangi yapının ne derecede korunacağı veya korunan yapıya ne kadar müdahale edilebileceği konusunda pek söz sahibi değildir. Yarışmayı düzenleyen kurum Dokuma Fabrikası’nı yarışma dışında tutmuştur ve gerçekten de jürinin asli görevi idarenin koruma yaklaşımını sorgulamak ve / veya değiştirmeye çalışmak değildir. Öyleyse idare mi sorumludur bu katı koruma yaklaşımından? Ya da uzman komite gibi davranmaya başlayan çalışma grubu mu idarenin tutumunu belirlemiştir? Pek de önemli olmasa gerek, çünkü bahsi geçen aktörler, ister yarışmayı düzenleyen idare, ister çalışma grubu, ister jüri, isterse de yarışmacılar olsun, ancak bu katı koruma yaklaşımının yeniden üretilmesinde pay sahibi oldukları ölçüde sorumlu olabilirler. Asıl yapılması gereken -ve bu yazıda da amaçlanan- bir günah keçisi bulmak değil, yerleşik koruma yaklaşımımızı sorgulamak olmalıdır. Yazının sonuç kısmında bu tartışmaya geri dönmeyi planlıyorum.

Ödül grubunda yer alan projeler bu bağlamda değerlendirildiğinde, hiçbir projede Dokuma Fabrika alanındaki yapılara ilişkin bir öneri getirilmediği, sadece bir tanesinde (A32) Pil Fabrikası alanı da çalışma alanına dahil edilerek genel bir çerçeve çizildiği anlaşılmaktadır. Yani, “dokunmayın” uyarısının karşılığını bulduğu ya da en azından jürinin “dokunanları” zaten ödül grubuna dahil etmediği düşünülebilir. Ama önerilerini mimarlık medyasında paylaşan katılımcıların projeleri de incelendiğinde, Dokuma Fabrikası’na dokunmamak tüm katılımcıların belki de tek ortak paydasıdır. Diğer bir deyişle, yarışmacılar da sanki katı koruma yaklaşımını kabullenmiş, kendi kurgularıyla ilişkili olarak Dokuma Fabrikası yapıları için herhangi yeni bir öneride bulunmamışlardır.

İLİŞKİLENME BİÇİMİNİN MUĞLAKLIĞI

Yarışmanın adı Dokuma Fabrikası’nı, ya da en azından bulunduğu alanı da içeren bir fikir yarışması izlenimi uyandırırken, yarışma şartnamesi ve ekleri incelendiğinde, hakkında fikir üretilmesi gereken alanın eski fabrika yapılarının da içinde bulunduğu alan değil, “Dokuma ticaret kısmı” olarak adlandırılan (Resim 2’de yarışma alanı olarak gösterilen) alan olduğu anlaşılmakta. Muğlaklık, öncelikle bu adlandırmadan başlıyor.

Ama muğlaklık adlandırmayla sınırlı değil. Gerek şartname metninde, gerekse çalışma grubu raporu ve soru-cevaplarda Dokuma Fabrikası’yla ilişkinin ne ölçüde kurulacağı konusunda ciddi bir muğlaklık söz konusu. Evet, bu bir fikir projesi yarışmasıdır ve evet fikir proje yarışmaları belki bu muğlaklığı ortadan kaldırmak amacını da güder. Ama yukarıda değinildiği gibi, fabrika yapılarına dokunmamak özellikle ve defalarca ifade edilip yarışmacılardan sadece “Dokuma ticari alanı ve yakın çevresinde bulunan Pil Fabrikası gibi alanlar için öneriler” geliştirmeleri beklenirken, yarışmanın amaçlarından birinin bu muğlaklığı ortadan kaldırmak olup olmadığı oldukça şüphelidir.(7)

Ödül grubunda yer alan projeleri Dokuma Fabrikası ile kurdukları mekânsal ilişki üzerinden değerlendirmek gerekirse, muğlaklığın jüri seçimlerine ve yarışmacıların önerilerine de sirayet ettiği sonucu çıkarılabilir. Yarışmacıların verilen proje alanını nasıl kullandıklarını, sınırları Dokuma ve Pil Fabrikalarını da kapsayacak şekilde yorumlayıp yorumlamadıklarını, eski fabrika yapıları ile proje alanı arasında mekânsal bir ilişki önermeyi bir tasarım problemi olarak ele alıp almadıklarını sorguladığımızda, eşdeğer ödüle layık görülen beş projeden sadece birinin (A32) hem Dokuma Fabrikası hem de Pil Fabrikası alanını proje alanına dahil ederek, öneriyi bu üç alanın birlikte çalışması üzerine kurduğu anlaşılmaktadır. (Resim 3) Diğer projelerden ikisi (A06 ve A28) Dokuma Fabrikası alanını proje alanıyla birlikte ele almış ama Pil Fabrikası alanını da projeye dahil etmek ya da bu yapılara erişim sağlamak adına herhangi bir öneride bulunmamıştır. (Resim 4, 5) Kalan iki projeden biri (A23) Dokuma ve Pil Fabrikasıyla 1/5000 ölçekte bir birliktelik öngörürken, 1/500 ölçekte bu birlikteliğin nasıl kurulacağına dair detaylandırılmış öneriler getirmemiş (Resim 6); diğeri (A27) ise belirlenen proje alanına sadık kalıp Dokuma Fabrikası’yla aradaki sınırı bir araç yolu şeklinde değerlendirirken sadece projenin kurgusundaki ana elemanların izlerini Dokuma Fabrikası’na doğru devam ettirmekle yetinmiştir. (Resim 7) Dolayısıyla, eşdeğer ödüle layık görülen projeler arasında Dokuma ve Pil Fabrikaları ile ilişkilenme açısından ortak bir payda bulunmadığı, bu konunun jüri değerlendirmesinde dikkate alınan bir kriter olarak belirlenmediği rahatlıkla iddia edilebilir.

“Benzer bir ilişki kuramsal anlamda ya da en azından imge düzeyinde kurulmuş mudur?” ya da “Dokuma Fabrikası’ndaki işlevlere eklemlenebilme temel bir problem olarak ele alınmış mıdır?” diye sorduğumuzda da durum farklı değildir. Nitekim, söz konusu projelerden yalnızca biri (A32) fabrika yapılarının fizikselliğine olduğu kadar Antalya’nın ve özellikle Kepez’in gelişimindeki etkilerine, fabrika kampüslerinin özel oluşumlarına kapsamlı göndermelerde bulunmakta ve kurulan ilişkileri mekânsal olduğu kadar kuramsal anlamda da desteklemekte iken; geriye kalan projelerde alanın Dokuma Fabrikası ile tanımlanmış olması önemli bir girdi olarak kabul görmemiştir. Örneğin, A06 rumuzlu proje ilişkiyi endüstri imgesi üzerinden bir görselliğe indirgerken, A28 rumuzlu proje sadece kendi kurgusunun Dokuma Fabrikası’nın program ve peyzaj kararlarını destekleyecek şekilde uyum ve bütünlüğe sahip olduğunu iddia etmekle yetinmiştir. A23 rumuzlu proje ilişkilenme biçimini, Dokuma Fabrikası’nın varlığına ve gelecekte ne olacağına değil, geçmişte başaramadıklarına dayandırmayı tercih ederek, Dokuma Fabrikası’nın ıskaladığı yenilikçiliği alanda tarımsal inovasyona hizmet eden bir kampüs kurarak yakalamayı hedeflemiştir. A27 rumuzlu proje ise -kuramsal anlamda ya da imge düzeyinde- fabrikalara, Dokuma Fabrikası ile ilişkili geçmiş ya da gelecek işlevlere herhangi bir göndermede bulunmamayı tercih etmiştir.

YENİ İŞLEVLERİN BELİRSİZLİĞİ

Dokuma Fabrikası ve ilgili yapıların yer aldığı alan yoğun bir ihtiyaç programı ile donatılmışken (bkz. 6. not), burayla ilişkili olarak fikir geliştirilmesi gereken yarışma alanında hangi işlevli yapılar yapılacağı tamamen yarışmacılara bırakılmıştır. Şartnamede tasarımcılardan beklenenler kısmında yer alan şu ifade, yarışma alanında tasarlanması beklenenin ne olduğuna ilişkin belirsizliği ortaya koymaktadır: “Yarışmacılar, Dokuma Alanı olarak adlandırılan alanın 27718/1 parselde, kentsel ve bölgesel iş merkezi kararı bulunan arka bölümünde, Dokuma alanının ülkemiz, kentimiz, ve Kepez açısından değerlendirilerek gerek kültür sanat, gerek turizm, gerekse kentlilerin yeşil ve rekreasyon gereksinmelerini göz önüne alarak, yeni bir plan kararı ve kentsel / mimari çözümler getireceklerdir.”(8)

Yarışmacıların ısrarla sorduğu ihtiyaç programı soruları da aynı belirsizlik içerisinde cevaplanmıştır. Cevapları tek tek irdelemek de bir yöntem olabilir ama sadece anahtar kelimeleri vererek de bu belirsizlik tartışılabilir: Kültür, sanat, turizm, yeşil, rekreasyon ve muhtemelen Dokuma Park ile ilişkilendirildiği iddia edildiği sürece genel kabul göreceği var sayılan tüm kavramlar… Ama mesela ticaret değil ya da eser miktarda! Çünkü yeni işlevler konusundaki bu belirsizlik içinde net olan bir koşul vardır: Önerilerde ticaretin baskın işlev olması istenmemekte, sadece önerilen kurgunun kendi kaynaklarını üretme ve sürdürebilme kapasitesi olması beklenmektedir.(9)

Bu ifadeler yeni işlevler konusunda belirsizliği ortadan kaldıracak yeterlikte değildir, çünkü sonuçta yapılan herhangi bir tasarımın “kültür, sanat, turizm, yeşil, rekreasyon” gibi kavramlardan en az biriyle ilişkilendirilmeme ihtimali yok gibidir. Sanki yarışmacılardan istenen, Dokuma Fabrikası için önerilen kristalize olmuş işlevlere eklemlenecek kullanımlar önermeleri değil, Dokuma Park’a genel geçer tasarım kararlarıyla yaklaşmaları; ayrıca alanı Antalya’nın ilk sanayi yatırımı olan Dokuma Fabrikası’yla ilişkili olarak değil, her yere uyarlanabilecek ya da en iyi ihtimalle coğrafi ve iklimsel koşulları göz önünde bulundurmaları sebebiyle Antalya’da herhangi bir yere uyarlanabilecek güncel kavramlarla tasarlamalarıdır.

Buraya kadar değinilen sorunların tümü, yani hem koruma yaklaşımının katılığı hem fabrika yapılarıyla ilişkilenme biçiminin muğlaklığı hem de yarışma alanında yer alacak yeni işlevlerin belirsizliği; aslında temelde yarışmanın kurgusundan kaynaklanan handikaplardır. Peki, yarışma bu handikaplara rağmen, muğlaklığı kendi lehine çeviren, Dokuma Fabrikası’na dokunmasa da doğru ilişki biçimlerini kurabilen, alana ve Dokuma Fabrikası’na sahici referanslarla özgün işlevler önerebilen projeler, yaratıcı çözümler ve orijinal fikirlerle mi sonuçlanmıştır? Ne yazık ki hayır.

MİNİMUM YAPILAŞMA KAYGISI

Yarışma şartnamesinde “yeni bir plan kararı ve kentsel / mimari çözümler” beklendiği ifade edilmişken ve aslında yapılaşma konusunda ticaretin baskın işlev olmaması dışında bir vurgu yapılmamışken, ödüle layık görülen projelerin yapılaşmayı minimumda tutan ve kentsel / mimari çözümlerden çok peyzaj tasarımına ağırlık veren projeler olduğu görülmektedir. Projelerin alanı nasıl değerlendirdiği, hangi yapılara nasıl bir yoğunlukta yer verdiği incelendiğinde, yarışmacıların çoğunun “minimum yapılaşma kaygısı” olarak adlandırılabilecek tavrı benimsediği ya da jürinin seçimlerinde özellikle bu tavrı gösteren projeleri öne çıkardığı anlaşılmaktadır. Nitekim jüri raporlarında da, ödül kazanan projelerin yapısal müdahalelerin sınırlı tutulmuş olmasına, alanın büyük ölçüde yeşile bırakılmış olmasına ve yapılaşmanın belirli noktalarda yoğunlaşmış olmasına yapılan vurgu dikkat çekmektedir.(10)

Doğrudan yarışmanın kurgusundan kaynaklanmayan ve daha çok jürinin tercihi gibi görünen bu yaklaşım ilk bakışta olumlu gibi düşünülebilir. Çünkü olmaz olası(!) yapılaşmaya ve ticarete karşı herkesin arzuladığı yeşil alanlar savunulmakta ve alanın yeniden ticaret ağırlıklı bir kullanımla ve olası bir rant baskısıyla karşılaşmasının önü minimum yapılaşmaya alınmak istenmektedir. Ama gözardı edilen şudur: Kent için kritik bir noktada, gelişme aksı üzerinde, kentsel ve toplumsal açıdan pek çok ihtiyaca cevap verebilecek böylesi bir alanda yine “ürkek” bir yaklaşım sergilenmesi, aslında alanı gelecekte ya daha büyük tehditlerle karşı karşıya bırakacak ya da en azından atalete mahkum edecektir.(11)

Olasılıkla yarışmayı düzenleyen kurumların ve jürinin taşıdığı minimum yapılaşma kaygısını yarışmacıların da benimsemiş olmaları ise daha ilginç bir durumdur. Çünkü bu bir fikir proje yarışmasıdır, ancak bahsedilen kaygılar özgün ve özgür olması beklenen fikirleri bütünüyle kuşatmıştır.

Ne tür kaygılardan bahsediyorum? En basit haliyle anlatmak gerekirse, tüm kentleşme süreçlerimize egemen olan rant baskısının elimizde avucumuzda kalan kentsel anlamda kritik alanları da ele geçireceği kaygısı diyebiliriz buna. Bu kaygı aslında bir yandan haklı ve gerçek, ama diğer yandan da fikir proje yarışmalarında dahi elimizi kolumuzu bağlayan, korkudan bizi felç eden bir hayalet. Bu kaygı yarışma özelinde kendisini nasıl göstermiş? Örneğin kent için böylesi kritik bir alanı kente eklemleyebilecek faaliyetler yerine portakal bahçeleri önermek (A23), alanda hiç var olmamış bir ekosistem hayal ederek bir eko-doku yaratmaya çalışmak (A28) ya da yine var olmayan doğal kurguya eklemlenmek (A27) bence temelde bu kaygının yansımaları. Tabii ki kentlinin suyla, yeşille, toprakla buluşup temas edeceği alanlar yaratılmalı; bu konuda en ufak bir şüphe yok. Ama bunu sağlamanın yolu yapılaşmayı minimuma indirmek ve aslında alanı atalet riskine terk etmek mi olmalı? Kendisi de bu yarışmaya katılmış olan Çalışkan’ın bu sorulara cevabı kesin ve keskin: “Ülke planlama pratiği ne yazık ki yoğunluk temelli imar ‘hakkı’ ve ticareti AVM ile özdeşleştiren bir alan kullanım modeline indirgendiği zaman karşısındaki tavır da ne yazık ki bu sorunlu eğilime göre biçimleniyor. Bu tavır, yeni geliştirilen alanlarda kentselliğin temeli olan yoğunluğa ve toplumsallaşma pratiği açısından tarihsel olarak öncelikli işlev olan ticarete (bkz. Yunan agorası, Osmanlı çarşısı) yönelik naif ve temelsiz bir önyargı üzerinden şekillenmekte. Söz konusu tavır ne yazık ki ‘tasarım’ fikrinin önplanda olması gereken fikir projesi yarışmalarında bile yeniden üretilmekte. Oysa kentsel tasarımın her şeyden önce nitelikli şehirciliğin temel unsurlarından biri olan yapı ve yapılaşma yoğunluğunun verili bağlam içerisinde mekânsal olarak en iyi nasıl örgütleneceğine dair yaratıcı yanıtlar vermesi beklenir. Onu kategorik olarak reddeden bir anlayışla gelişemez.”(12)

SONUÇ

Tüm bu eleştirileri iki eksende yeniden ele almak mümkün. Birincisi, katı koruma yaklaşımı ve Dokuma Fabrikası’yla ilişkinin nasıl kurulacağının muğlak bırakılması nedenleriyle endüstri mirasına dokunamama, dokunma fırsatını kaçırma. Öyle ki bu eleştiriyi yarışmacılara ya da jüriye yöneltmeden önce aslında yarışmayı düzenleyen, yarışma koşullarını belirleyen kurum ve diğer oluşumlara yöneltmek gerek. Hatta onlardan da önce ülkedeki koruma anlayışını yeniden gözden geçirmek ve kaçınılamayan katı koruma yaklaşımlarının aslında ortamı nasıl kısırlaştırdığını bir kez daha düşünmek gerek. İkinci eleştiri eksenini ise, yarışma alanında yer alacak yeni işlevlerin belirsizliği ve minimum yapılaşma kaygılarıyla alana dokunamama ya da ürkek dokunma şeklinde tanımlamak mümkün. Bu noktada artık yarışma sürecinde yer alan her aktör bu eleştirinin muhatabı. Çünkü aslında her biri yukarıda açıklanan “minimum yapılaşma” kaygısını sadece taşıyan değil, bu ve benzeri durumlarda yeniden üretenler tam da bu aktörler.

Bu iki eleştiriyi bir arada düşünmemizi sağlayan, hatta bir arada düşünmeyi kaçınılmaz kılan ise “Türkiye gibi imar baskısının yoğun olarak yaşandığı ülkelerde en doğru koruma stratejisinin, uygun yapılaşma yoğunluğu düzeyinde yeni işlev ihtiyacına gerek bıraktırmayacak nitelikte aktif bir kamusal alan üretmek” olduğu ve “minimum müdahale diye ifade edilen denetimsizlik durumunun yakın gelecekte öngörmediğiniz çok daha büyük ve niteliksiz bir dönüşüm sürecine altlık hazırlayan iyi niyetli ama işlevsiz bir planlama yaklaşımı anlamına geldiği” gerçeği.(13)

İşte tam da bu noktada, yani kullanarak korumanın sadece mümkün değil, aynı zamanda şart olduğu endüstri mirasını koruma ve yeniden kullanma noktasında konu gelip Dokuma alanı örneğinde düğümleniyor. Hem Dokuma Fabrikası’nı yeniden işlevlendirerek korumak ve yeniden işlevlendirme hakkında fikirleri geniş katılımlı bir yarışmayla almak hem de eski fabrikanın yanı başındaki alanı bu yeniden işlevlendirmenin güvencesi olarak tasarlayabilmek mümkünken; dahası, alana dair fikirleri minimum yapılaşma gibi kaygılarla sınırlamadan elde etmek için elverişli bir zemin de bulunmuşken, elimizdeki bu fırsatları her ikisi de “iyi niyetli ama işlevsiz” olmaktan öteye geçemeyen koruma ve planlama yaklaşımlarına feda ediyoruz. Ne diyelim? İyi tasarım yine başka bahara kaldı...

Bu icerik 819 defa görüntülenmiştir.