404
KASIM-ARALIK 2018
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

  • Kente 95 Santimden Bakmak
    Selva Gürdoğan, Studio-X Istanbul Direktörü
    Yiğit Aksakoğlu, Bernard van Leer Vakfı Türkiye Temsilcisi
    Ardan Kockelkoren, Bernard van Leer Vakfı Araştırma Analisti
    Ege Sevinçli, Studio-X Istanbul Program Sorumlusu

YAYINLAR



KÜNYE
BİENAL

Bienali “Vardiya”larla Ulaşılabilir Kılmak

Sait Ali Köknar, Doç. Dr., Kadir Has Üniversitesi Sanat Tasarım Fakültesi

 

Bu sene onaltıncısı gerçekleşen, küratörlüğünü Grafton Mimarlık kurucuları Yvonne Farrell ve Shelley McNamara’nın üstlendiği 16. Venedik Mimarlık Bienali’nde tema “Freespace”. Türkiye Pavyonu “Vardiya” isimli sürece evsahipliği yapıyor.(1) Sergi mekânı bienalin Arsenale kompleksi içinde yer alan Salle d’Armi binasında 2014 yılında 20 yıllığına kiralanmış bir oda. Vardiya aynı mekânda sergilenen “Hafıza Mekanları” ve “Darzana”dan sonra üçüncü Türkiye katılımı. İKSV tarafından açık çağrılı bir süreç sonucunda seçilen Vardiya’nın küratörlüğünü Kerem Piker ve yardımcı küratörlüğünü(2) Cansu Cürgen, Yelta Köm, Nizam Onur Sönmez, Yağız Söylev ve Erdem Tüzün üstleniyor. Küratör grubu kendi aralarındaki çeşitlilikten de güç alarak uluslararası bağlantılar açısından yeterince zengin ve yoğun bir program tasarlamışlar. Vardiya bir mimarlık seçkisi ya da özel üretilmiş bir işi sergilemek yerine, kaba bir özetle uluslararası çağrı ile belirlenmiş 122 öğrencinin 13 atölye altında gruplar halinde Venedik’e getirilip sergi salonunda bizzat çalışarak mekânı dönüştürmesi, uluslararası çevrimiçi oturumlara katılması, ürettiklerini sergilemesi ve bizzat birer sergilenene dönüşmesi sürecini mekâna yerleştirmeyi hedefliyor. “Freespace” başlığı altında ürün değil, süreç odaklı bir yaklaşımın çok kıymetli bir yeri var. Süreç sergilemenin ürün sergilemeye göre daha karmaşık bir hazırlık ve koordinasyon gerektirdiğini, süreci sergi mekânında görünür kılmanın zorluklarını da düşünürsek oldukça cesur bir girişim. Vardiya atölyelerinden üçüncüsünde yardımcı yürütücülük yapmış “içeriden” biri olarak halen sürmekte(3) olan projenin seçim süreci, sergilenişi ve işleyişi üzerine görüşlerimi burada derlemeye çalışacağım.

İKSV aracılığıyla Türkiye adına sergilenecek proje ve küratörünün 2016’dan beri açık çağrı ile belirleniyor oluşunun mimarlık kültürümüze çok önemli bir kazanç olduğunu büyük harflerle vurgulayarak başlayalım. Açık çağrı sürecinin hazırlık takviminde ayrıca bir sıkışıklık yaratması, iletişim kazalarına açık olması, seçilecek projenin vasat olma ihtimalini

artırabilecek olmasına rağmen uluslararası bir sergide mimarlığımızın nasıl temsil edilmesi gerektiğine ilişkin soruyu tabana yayması, küratoryal düşünceyi yaygınlaştırması ve yeni küratörler yetiştirmeye vesile olması açısından önemi büyük. Açık çağrı muhtemelen kıymeti yıllar sonra anlaşılacak bir altyapı projesi olarak düşünülmeli ve getirdiklerinin ağırlığı gözetilerek eleştirilmeli.(4) Açık çağrının seçici kurulun kararının tartışılmasını kolaylaştırmak gibi önemli bir “yan” etkisi de var. Venedik Mimarlık Bienali Türkiye katılımını yakından takip eden biri olarak bir önceki bienalde seçilen Darzana projesi sırasında yaşanan tartışmaların bu bienalde Vardiya projesi gibi aksaklıklara açık ve görünürlüğü riskli bir projenin seçilebilmesinde bir kaldıraç etkisi yarattığını rahatlıkla söyleyebilirim. Tartışmaların her ne kadar bütün tarafları memnun edememek gibi tatsız bir tarafı olsa da kabul etmek gerekir ki mimarlık kültürümüzün eleştiri ayağını pekleştirip zenginleşmesine katkısı büyük.(5) Açıkçası seçici kurulun süreç odaklı bir proje lehine kararını duyduğumda çok şaşırdığımı ve sevindiğimi itiraf etmeliyim.(6)

Seçici Kurul’un kararını ilan etmesinin öncesine, Grafton Mimarlık’ın temayı açıklamasından sonra İKSV’nin gecikmeli açık çağrısı ardından yaşanan sürece geri dönelim. Yakın çevremin takımlar kurarak heyecanla proje önerileri geliştirdiği, telefonların, e-postaların birbirine girdiği, o son derece önemli, öğretici, süreci tabana yayan dönemden söz ediyorum. “Freespace” teması altında Türkiye’den nasıl bir sergi önerilebilirdi? Evet, bildiğim kadarıyla ülke sergilerinin ana temayla doğrudan ilişki kurması gerektiğini söyleyen yazılı bir kural yok. Ama mimarlık gündeminin bir süreliğine bir kavram etrafında kilitlenmesi ve ülkelerin kendi birikimlerini bir tema altında yeniden değerlendirmesi müthiş bir imkan. Ancak Freespace gibi “dolu” bir kavram üzerine düşünmek oldukça zor. Freespace kavramını nasıl Türkçe düşünmeliyiz bir tarafa(7), İngilizcesinden aynı şeyi anlıyor muyuz bile ayrı bir tartışma konusu.

Ana sergileri gezdiğimizde bu konuda küratörlerin kafasının da son derece karışık olduğu anlaşılıyor. Ben temayı otobiyografik güdülerle en çok eksikliğini duyduğum samimi toplumsal ilişkilerden doğmuş ve / veya böylesi ilişkiler üreten, bireylerin mekâna etkisinin görece daha fazla görünür veya mümkün olduğu serbest mekân olarak çerçeveliyorum. Böyle baktığımda bienale Türkiye’de üretilmiş, mimarlar tarafından tasarlanmış ve bir sözü olan örneklerin derlenerek sunulduğu bir sergileme önerisi kurgulamakta zorlanıyorum. Örnekler az veya orada ama göremiyoruz. Küratör gerek. İkinci seçenek örnek havuzunu genişletmek adına bu sefer mimarların tasarlamadığı toplumsal alışkanlıklarımızın, rutinlerimizin gerçekleştiği mekânlara ve olaylara doğru açılmak. Üçüncü seçenek ise bizzat bir serbest mekân tasarımını sergilemek. Vardiya üçüncü seçenek hattında kendi serbest mekânını kurma iddiasıyla yola çıkmış(8) ve hedefine -özellikle katılımcıları düşündüğümüzde- büyük ölçüde ulaşmış bir proje.

Vardiya’yı, Tanyeli’nin pek tavsiye etmediği bir yöntemle güncel Türkiye gündemiyle birlikte düşündüğümüzde, güncelde karşılık bulan bir pozisyon almayı başardığını görüyorum. Proje Venedik Bienali gibi pek çok kişinin duyduğu ama pek az kişinin bir parçası olabildiği seçkinci bir süreci “Bienal kimin için var?” sorusuyla aşındırmayı deniyor. İşinde ‘yetkin’ mimarları değil, ‘yeni yetme’ öğrencileri sergilemeyi tercih ediyor. Proje açıklandığında “yüz küsur öğrencinin Venedik’e götürülüp oradaki ortamlara salınması dışında ne söylüyor bu proje, içeriği ne, belirgin bir sözü yok” istikametinde görüş sahibi olanların bile bir yere kadar hakkını teslim ettiği bir pozisyon bu. Zayıf ama aynı yere damlayan, kıymeti ilk anda açığa çıkmayan, zamanla kavranabilecek türden bir sözü var. Görgün Taner’in ifadesiyle bir “altyapı projesi”.(9) Etkisi hemen görülemeyecek bir hareket. Tam da bu noktada “Peki yaptığını iyi ifade edebiliyor mu?” sorusu gelmeli. Cevabı için Vardiya’nın bienaldeki diğer işlere göre nasıl konumlandığına, nasıl algılandığına bakmak gerek.

Venedik Mimarlık Bienali’nin tekrar eden formatına göre Giardini ve Arsenale mekânlarına yayılan ülke sergileri ve bu iki ana alandaki iki özel mekânda küratörler tarafından düzenlenen iki ana sergi yer alıyor. Ana sergilerdeki işlerin seçimi, sergilenişi ve işlenişine bakınca korkarım gezende herhangi bir anlatı oluşamıyor. Başına serbest mekân tamlaması takılmış serbest çağrışımlardan oluşan sunumlar bunlar. Ben ana sergileri temayı irdeleyen bir düşünme sıkışması olarak değil de Grafton Mimarlık’ın bilinçaltını oluşturan kıymetli

mimarlık ürünlerine bir saygı duruşu olarak yorumladım. İşin içine ülke pavyonlarının temayı oldukça serbest yorumlayarak geliştirdikleri sunumları da katınca, ortaya karışık, odaklanmanın bir hayli zorlaştığı, bazen sadece tek ama güçlü bir deneyimle yıkandığınız, sıçramalı bir sergi deneyimi çıkıyor. XXI dergisinin bienale ayrılan bölümünde Aslı Çiçek son derece işlevsel bir denklem kurmuş:(10) Anlatı eksildikçe geriye gösteri kalıyor.(11) Sergilemeleri ortaya koydukları tavır istikametinde bir ekseninde anlatı-gösteri kutupları diğer ekseninde temayla ilişkili-ilişkisiz kutupları olan bipolar bir grafiğe tek tek yerleştirmek isterdim. Aynı dergide Hülya Ertaş benim sıçramalı olarak tarif ettiğim gezme deneyimini, popüler çevrimiçi bir mimarlık portalını sayfasını aşağıya kaydırmaya benzetmiş ve serginin bu halinin adını da koymuş: Kavramsal Muğlaklık.(12) Serginin küratöryel tutumunu en iyi ifade eden örneği de görsel olarak seçmiş. Küratörler Paulo Mendes da Rocha’nın son derece etkileyici ve sade eskizini sunarken “Çizim de serbest bir mekân değil mi?” açıklamasıyla paylaşmışlar... Hal böyleyken bile, temayı bir kenara bırakabilirseniz sunulanlar arasında bilmediğiniz bir kıymeti keşfetmek, harika bir gösteri mekânı deneyimi yaşamak veya titizlikle çalışılmış bir seçkinin metinlerine dalıp kaybolmak mümkün. Her sergi, gezeninden farklı seviyede bir ilgi bekliyor ve korkarım işlerin tamamını hakkıyla kavrayabilmek için gereken toplam süre insanların ayırabildiğinden çok çok fazla.(13)

Vardiya betimlemeye çalıştığım sergileme peyzajında nasıl konumlanıyor? Anlatı yoğun mu yoksa bir gösteriden ibaret mi? İlk bakışta anlaşılmayan, enigmatik bir iş. Evet, süreci ustalıkla açıklayan bir video dönüyor.(14) Mekâna asılı membranlarla tanımlanmış küratörlerimizin yumuşak hücre adını verdiği birimlerin üzerinde yüzlerce yüz bir şeyler mırıldanıyor. İçlerinde atölyeleri tanıtan kısa filmler dönüyor.(15) Yorulanlar araya serpiştirilmiş hamaklardan faydalanıyor. Mekânın bir ucunda ise atölyelerin gerçekleştiği bir çalışma masası ve çevrimiçi buluşmaların gerçekleştiği ekranlar yer alıyor. Ayrıca alana saçılmış, mekânın farklı konfigürasyonlarda oturma düzenlerine uyarlayabilmek ve çalışma ortamının gerektirebileceği beklenmedik ihtiyaçları karşılamak için üzerlerine oturulabilir büyüklükte küpler yer alıyor. Eğer meraklıysanız atölyede çalışanlarla sohbet ederek neler olduğunu detayıyla öğrenebilirsiniz. Atölyelerin çıktıları yumuşak hücrelerle tarif edilmiş alan içinde yavaş yavaş birikerek sergileniyor. Ama maalesef membranlar üzerinde yüzler konuşmaya devam ediyor. Hani yüzler eksilip atölyeye ilişkin görseller hücrelere yansıtılabilse ve mekân yavaş yavaş bir halden diğerine geçebilse, gezenin bir süreç sergilemesi ile karşı karşıya olduğuna dair kavrayışı güçlendirilebilirdi. Yine de bienalin hakkını vererek gezen birisinin Vardiya’nın ana temayla kurduğu eleştirel ilişkinin kuvvetini hemen olmasa bile zamanla anlayabileceğini, böyle bir ilişkiyi kurmak konusunda inat eden az sayıdaki işten biri olarak hafızasına yerleşeceğini düşünüyorum. Gösteri mekânına azalmadan, serbest mekâna, bienalin serbest mekânla olan ilişkisine dair söylenebilecekleri fısıldayarak bir anlatıya dönüştürüyor.

Son olarak Vardiya içinden nasıl görünüyor, iç işleyişi nasıl kurgulanmış, detaylara inelim. Atölye katılımcıları serginin kapalı olduğu Pazartesi günü şehre varıp yerleşiyorlar. Yürütücüler özel bir talepleri ve imkanları yoksa Cuma günü mekâna varıyorlar. Orada olamadıkları günlerde çevrimiçi bağlanarak süreci yönetiyorlar. Salı günü öğrenciler Arsenale ve çarşamba günü Giardini geziyorlar, bir yandan atölyedeki sorumluluklarını yerine getiriyorlar. Perşembe, Cuma, Cumartesi, Pazar günleri çalışıp çıktılarını sergiye ekleyerek Pazartesi şehirden ayrılıyorlar. Katılımcılar vardiyaları sırasında atölye içeriğinden bağımsız planlanmış yaklaşık dört adet çevrimiçi konuşmacı ve üç adet atölye yürütücüleri tarafından çağrılmış çevrimiçi eleştirmen oturumunun teknik olarak hazırlığını yönetiyor, katılıyor ve ardından oturumlar hakkında izlenimlerini küratörlerle paylaşıyorlar. Ayrıca günlük izlenimlerini raporluyorlar. Yedi oturum yönetip, sergileri gezdikten ve günlük raporları tamamladıktan sonra arta kalan zaman atölye zamanı... Süreç tasarımında bir önem kayması söz konusu. Sosyal çevrimiçi mecralarda görünür olmanın, atölye üretimlerinin önüne geçtiği, oluşamayan içeriği görünür kılmak gibi bir tehdit ortaya çıkıyor. Kendi vardiyam ve diğer vardiyalardan edindiğim izlenim, öğrenci ve yürütücülerin çok çalışarak görünürlük ve kıymetli içerik dengesini yeniden kurmayı başardıkları yönünde. Yine de buraya not düşelim. Özellikle eğitim ortamlarında ihtirasla sunulan çok içerik öğrenenin gözünde kolaylıkla hiç içeriğe doğru devrilebiliyor. Süreci yaşarken sonra sergi salonunda bir düzine insanın iki haftada bir çalışmasındansa aynı anda iki-üç vardiyanın çalıştığı, daha kalabalık ve etkileşimli bir ortam olabilir miydi diye aramızda tartıştık. Böylelikle atölye çıktıları daha çabuk hazır olur ve sergilemenin “tamamlanmış” halini daha çok kişi gezebilirdi... Detaylarda da kaybolmamak lazım. Neticede “bitmemiş”, ne şekilde tamamlanacağı bilinmeyen bir süreç sergilemeyi ve bu süreci sergi boyunca yönetiyor olmayı seçmiş olmak başlı başına bir kıymet.

Vardiya bienalin dokunulmaz mekânlarında beklenmedik bir platform sunuyor. Tıpkı sergilemeleri hakkıyla anlayıp anlamamanın biraz da gezene kalması gibi, platformu hakkıyla kullanıp kullanamamak da çevrimiçi oturumlara katılanların dinleyicilerine verdikleri öneme, atölye yürütücülerinin, katılımcıların işlerine ayırdıkları zamana ve çalışma arzularına bağlı. Venedik Mimarlık Bienali’ne katılım ve sergileme süresince yayımlanan yorumların görece dingin olduğu söylenen eleştiri ortamımızın hareketlenmesine katkısı büyük. Daha şimdiden iki yıl sonrasının tartışmalarını iple çektiğimi söylemeliyim. Ama dikkatimiz öncelikle Vardiya kepenkleri kapatana kadar bu seneki bienalde.

 

Bu icerik 1002 defa görüntülenmiştir.