404
KASIM-ARALIK 2018
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

  • Kente 95 Santimden Bakmak
    Selva Gürdoğan, Studio-X Istanbul Direktörü
    Yiğit Aksakoğlu, Bernard van Leer Vakfı Türkiye Temsilcisi
    Ardan Kockelkoren, Bernard van Leer Vakfı Araştırma Analisti
    Ege Sevinçli, Studio-X Istanbul Program Sorumlusu

YAYINLAR



KÜNYE
BİENAL

4. İstanbul Tasarım Bienali
Müdürler Müdürü:
Neden Artık Tasarım Eğitimine ve Bienaline İhtiyacımız Yok

Nizam O. Sönmez, Dr. Öğr. Üyesi, İTÜ Mimarlık Bölümü

22 Eylül-4 Kasım 2018 tarihleri arasında altı farklı mekânda ilgililerle buluşan 4. İstanbul Tasarım Bienali, bu yıl eğitime odaklanmış ve tema olarak “Okullar Okulu” başlığı duyurulmuştu. Süreçte yaşanan sıkıntılar ve sonuçta açığa çıkan sergi üzerine detaylı bir okuma gerçekleştiren yazar, tasarım ve eğitiminin gelecekteki mevcudiyetini tartışmaya açıyor.

 

Geçtiğimiz yıl duyurulan bir açık çağrı, tasarım ve eğitim çevrelerinde hatırı sayılır bir heyecan ve hareketlilik yaratmıştı. İKSV tarafından düzenlenen 4. İstanbul Tasarım Bienali’nin, daha doğrusu, Jan Boelen ve yardımcı küratörler Nadine Botha ve Vera Sacchetti’nin verdiği isimle, “Okullar Okulu”nun teması “öğrenmekten öğrenmek” idi!(1)

Esasında bu açık çağrı üç farklı kesimi hedefleyen iç içe geçmiş üç çağrıdan oluşuyordu. İlk olarak, “aday okullar” gezegenin her köşesinden, her türden bakış açısından ve tecrübeden öğrenmek üzere eski veya yeni eğitim modelleri önermeye davet ediliyorlardı. Çağrı metninde yaratıcı üretimi, sürdürülebilir işbirliklerini ve toplumsal bağlantıların kurulmasını teşvik eden, standartlaşmış modellerin dışına çıkabilecek dinamik öğrenme biçimleri yoluyla, hem tasarımın hem de tasarım eğitiminin sorgulanması söz konusu edilmişti. Bu bir pedagojik sorgulama çağrıştırıyordu ve “eğitimi dert edinenleri” heyecanlandırmıştı. İkinci olarak, Okullar Okulu, sürece odaklansa da araştırmalarını bir sergiyle sonuçlandırabileceğini de net bir şekilde gösteren “araştırmacı tasarım pratiklerine” öncelik tanıyacaktı. Son olarak, ilgilenilen alanı daraltan sekiz tematik paketin içerikleri “sanat - tasarım arakesitindeki üretimleri” hedefliyor gibi görünüyordu.

BİENALİN ALTI OKULU

Bir yıl kadar sonra, altı ayrı mekânı, altı ayrı okul olarak kurgulama iddiasıyla açılan bienal sergisinde ve bienal boyunca gelişen yan etkinlik programında derinden derine pek çok konuyla bağlantılı ve düşündürücü projeleri, aynı güçte olmayan girişimler ile yan yana gördük. Başka bir bakışla, her okul, merkezine aldığı bir veya iki güçlü ve detaylı iş(2) ile tek cümlelik ama geniş kesimlerce daha hızlı algılanabilecek yan işler(3) arasında dengelenmiş, böylece sergi mekânlarındaki iş ve düşünce miktarı tüketilebilir boyutta tutulmuştu.

Her okulda sadece bir adet “işleyen” atölye / sergiye izin verilmiş, bunun yanında üç binaya çeşitli atölyelerin gerçekleşebileceği sınıfçıklar açılmıştı. Bozum Okulu’nun yer aldığı Akbank Sanat’ın zemin katında FABB mensupları(4) (ve robotları), dünyanın her yanına yayılmış ortaklarının robotik üretim yöntemlerini bilfiil tekrarlayarak öğrenip öğrettikleri bir öğrenme deneyi için mekânda harıl harıl çalışıyorlardı. Yapı Kredi binasına yerleşen Akışlar Okulu’nda ONAGÖRE’nin YAY-POP dergisi izleyicileri bir derginin yapım sürecine dahil olmaya davet ediyor, Sindirim Okulu’nu barındıran Studio-X’te bienal boyunca yetişecek mantarların bir yemek atölyesinde pişirileceği ve birlikte yeneceği söyleniyor(5), Salt Galata’daki Zaman Okulu’nda ise bir seri otomatik yazıcı düzeneğiyle ortaklık kuracak katılımcıların kendilerine basmakalıp defterler ürettirebilecekleri belirtiliyordu(6).

Akışlar Okulu balıkların(7), gemilerin(8), göçmenlerin, üretimin(9), elektrik akımlarının ve enformasyonun akışını bize fark ettiren işleri içeriyordu. Zanaat ve teknoloji ilişkilerini ters yüz etmekte olan Ebru Kurbak’ın örgü ve dikiş teknikleriyle çeşitli elektronik devreler, cihazlar ve hesaplama aygıtlarının üretilmesine odaklanan araştırmalarından geniş bir seçki mekânın çoğunu kaplıyordu. Kurbak’ın göçmenlerin beraberlerinde taşıdıkları bilme türlerini(10) ya da geldikleri ülkelerdeki yıkımı(11) soruşturan diğer projeleri de ilgiye değerdi. Gelgelelim, Kurbak’ın örgü ve dikişle bilgisayar devresi ürettiği atölyesini İstanbul’a getirmiş olması ne kadar iyi idiyse de, bu her şeyiyle deneyim ve öğrenme için hazır ve nazır olan atölyenin öylece süsüne bakılmaya terk edilmiş olması bir o kadar sıkıcıydı.

Bozum Okulu’nun merkezini oluşturan Su Okulu(12) işi, hayali bir ilkokulu gündelik pratikleri ve mekânsal kurgusu ile geliştiriyor, ayrıca bir seri mevcut sanat işini alıntılayarak sergi içinde sergiye dönüşüyordu. Kurgusal karakterlerin deneyimlerine odaklanan öyküler ve grafiklerle anlıyorduk ki, masalarda sergilenen her bir sanat projesiyle gündelik hayat içinde karşılaşmak suyun çok çeşitli etkileşimleri üzerine beklenmedik şeyler öğrenmemizi sağlıyor. Böylece, “Belki tasarım bir sanat projesi yoğunluğunda ele alınsa, kullanılma iddiasında olan nesneler, söz gelimi pislikten pastel, kahveden fincan, yağmurun boyadığı tabak, başka deyişle üretim, tasarım ve sanatın arasını dokuyan bir ‘maker sanatı’ öğrenmeye aracılık etse nasıl olanaklar açığa çıkar?” diye soruyorduk.

Bozum Okulu’ndaki bir seri diğer iş, sözgelimi, insanın gündelik tasarımcılığını(13) ya da üretimin ve tüketimin birimi olarak aileyi(14) belgeleyen, gündelik işleri robotların üstlenmesinden sonra açığa çıkacağı umulan boş zamanı kurgulamanın(15) ya da kendini dijital bir kopyadan öğrenmenin parodisini sunan(16), sanal gerçeklik içinde ağaç diyagramlarını mekânlaştıran(17), yapay zeka yoluyla kentin güzergah ve mevkilerini ziyaretçilerden öğrenmeyi hedefleyen(18) ya da nokta bulutu modelleri ile kent mekânında aylaklık etmeyi bağlantılandırmak isteyen(19) araştırmalar üzerinden “Maker kültürünün daha başka nasıl öğrenme hatları olabilir?” sorusunun belli başlı cevaplarını kataloglamak üzere mekâna doldurulmuş gibiydi. İşler, eğlenceli olmakla beraber, üstlendikleri soruların karmaşıklığını açığa çıkarmaktan da olası yanıtlar uzayını aramaktan da geri kaldığı için, bu baştan bilinen cevaplara ihtiyacınız olduğundan emin olamıyordunuz.

Ölçekler Okulu’nda duyguların yapay zeka ile(20), Angela Merkel’in ceket renkleriyle(21), sesli otobiyografilerin yalan makinesiyle(22), estetik normların dikişle(23), etkileşimlerin renkli kumlarla(24) ölçülebilirliği ya da sınıflandırılabilirliği sorgulanıyordu. Anılmaya değer işlerden “Muğlak Standartlar Enstitüsü”(25) tasarıma standart olmayanların standartlaştırılmasına dönük çabaların bir parodisi üzerinden yaklaşan bir kültürel incelemeydi. Ancak, öğrenmenin araştırılmasından çok sergileme motivasyonu ön plana alındığı için, esasında sergilemeye değer olduğunu bildiğimiz öğrenme kurgusunu ya da öğrenmenin koşullarının nasıl oluşturulduğunu görmüyorduk. Ölçekler Okulu’nda bu olanak “Akışkan Ölçüler Okulu” işine tanınmış ve bana kalırsa birkaç kare güzel fotoğraf için hor kullanılmıştı.

Arter’deki Dünya Okulu’nda yer bulan SO?’nun “Suda Umut” yerleştirmesi deprem gibi bir acil durum senaryosunda su üzerine nasıl yerleşilebileceğini masaya yatıran bir stüdyo araştırmasını sunuyor, araştırmaya odaklanan tasarım eğitiminin potansiyellerini açığa çıkarmayı başarıyordu. Benzer biçimde, bir seri atölye çalışması kurgulayan Atelier Luma, deniz yosunu kaynaklı biyopolimerlerin 3 boyutlu yazıcıda basılmasıyla üretilen sofra takımlarını sergiliyordu.(26) SulSolSal topluluğu ise kriz ve felaketler karşısında açığa çıkan hayatta kalma kültür ve ekonomisine odaklanan kapsamlı bir sergi derleyerek(27), olası felaketlere hazırlanmaya, felaket esnasında hayatta kalmaya ve felaket sonrasında bizi bekleyen dünyaya dair senaryoları mizahi bir tavırla çeşitlendiriyor ve aynı Ebru Kurbak, Mark Henning ve Su Okulu’nun yaptığı gibi, sergi içinde sergi açarak bienalin kendi derlediği serginin görece zayıflığını telafi etmeye çalışıyordu.

Salt Galata’da, dağıtık bir ağda organize edilen zanaatkarların dijital dolaşıma sürülen imgeleri dokuma işçiliğiyle yeniden ürettiği “Zamanı Google’da Durduran Dokumacılık”(28) projesi mekânı tarifliyordu. Studio-X’te ise gıda katkıları üzerine farkındalık kovalayan “Halk Eczanesi”(29) ve Ege’deki bazı kasaba pazarlarının etkileşim ağlarını ve mekânsal oluşumlarını inceleyen “Pazaryerinden”(30) gibi birkaç ilgi çekici sergi görebiliyordunuz.

SERGİ SÜRECE KARŞI

Açık çağrının son başvuru tarihi olan 15 Aralık 2017 günü geldiğinde Okullar Okulu’nun açık çağrısına binlerce ilgilinin 753 projeyle başvurduğu açığa çıkıyor, bu yüksek rakamın tasarım eğitimine dair bir takım aciliyetlerin dışavurumu olduğunu Boelen de şaşırarak idrak ediyordu.(31) Esasında sorsa herkes ona sadece Türkiye’de 130’dan fazla mimarlık, 40 civarında moda tasarımı, 35’in üstünde iç mimarlık, 27 peyzaj tasarımı, 25 endüstri ürünleri tasarımı, 10 iletişim tasarımı ve 7 grafik tasarım okulu olduğunu(32) söylerdi. Dahası, son dönemde genç, yaşlı, öğrenci, pratisyen herkesin nasıl bir biçimde eğitime bulaştığını, eğitimle dertlenmeye başladığını, okul - okul dışı ayrımının nasıl yitmekte olduğunu, birinde açığa çıkanın nasıl derhal diğerine aktarıldığını da anlatırdı. Özetle, bu başvuru sayısı bizleri pek de şaşırtmamıştı.

Boelen planlarını sarsan “olay” mahiyetindeki bu bolluğa bir karşılık üretileceğini müjdeliyordu. Aslında kaynaklarının küçük bir kısmını başvuran projeleri biraraya getirecek bir ortak platform oluşturmaya ayırabilirdi. Kullandığı binalardan bir ya da ikisini kentin her yanına dağılmayı öneren atölye, olay ve etkinliklerin üssü, buluşma noktası ve değişken sergisi haline getirebilir, vadettiği gibi sürece odaklanan bir kurgu oluşturabilirdi. Mekânı biraz sıkıştıracak daha verimli bir mekân tasarımına yönelmek ana serginin de aynıyla gerçekleştirilmesini sağlardı. Böylece bienal ayrıştıran değil dahil eden bir sürece dönüşebilirdi. Ancak Boelen’in süreci yeniden kurgulayıp olanakları yeniden dağıtacak esneklikte bir düşünce yapısına sahip olmadığı, karşısındaki olanaklar arasından belirlediği vizyonu ifade edecek bir seçki yapma sorumluluğu üstlenen geleneksel bir küratoryal pratiğe takılıp kaldığı nihayetinde açığa çıkacaktı.(33)

Boelen, tuhaf biçimde, açık çağrı sürecinde 120 proje seçildiğini iddia etse de(34) gerçekte sergide ve yan etkinliklerde çoğu açık çağrı süreci dışından gelen 60-70 kadar proje yer alıyordu. 753 başvuru arasından sadece bir avuç projenin bienalde yer alabilmiş olmasının, bu yazıyı hazırlarken yaptığım görüşmelerde sahiplerinden dinlediğim pek çok ilgi çekici projenin görmezden gelinmiş ya da önce “üzerinde çalıştırılıp” sonra unutulmuş ya da daha kötüsü hiçbir cevap alamamış olmasının izahı zordu.

Belki de Boelen açık çağrıların şeffaflık ve güven üzerinden yürümesi gerektiğini sanan tasarım camiasına önemli bir ders veriyor, açık çağrının ortamın genel havasını masaya yatırmak için, çeşitli şekillerde yeniden tedavüle sokulacak fikirlerin bir havuzunu oluşturmak için ve bir PR stratejisi olarak kullanıldığını gösteriyor. En önemlisi de, açık çağrılara daha ziyade “saf şahısları tespit edip ayıklamak için” çıkıldığını öğretiyordu: “Kuzum, hiç açık çağrı üzerinden başvuru yapılır mı?”

Yan etkinlik programı da şaşırtıcıydı. Bienale katkı veren projelerin atölyeleri, geç duyurulmakla beraber, ilgi çekiciydi. Ancak bunların yanında tasarımın potansiyelleri, meseleleri ya da geleceğiyle ilgisi zayıf etkinlikler başlıklarına “şundan ne öğreniriz?” “bundan ne öğreniriz?” ibareleri konarak programa eklenmişti. Boğazda 67 ila 100 liraya bisiklet turları, Mavi sponsorluğunda günübirlik kent rotaları ya da okuma atölyelerine dair hayal kırıklığının sebebi bu pratiklerin tasarım dışı çevrelere erişme potansiyelinin önemsiz olması değil, benzer pratiklerin açık çağrı sürecinde tasarım ve eğitimle bağ kuracak içeriklerle önerilmiş ama reddedilmiş olmasıydı.

ARAŞTIRMA ORGANİZASYONA KARŞI

2015 Kiev Bienali’nden ithal edilmiş olan(35) “okul” fikri, mevcut ve olası kurumsallıkları ve

işleyişleri, bunlara katkı verenleri, rol dağılımlarını, hiyerarşileri, katılım yollarını ve eşitsiz pay alma hallerini açığa çıkarma potansiyeline sahipti. Ancak, bu yöndeki sorgulamalar işlerin bazılarında kalıntı halinde sezilse de Boelen süreçte okul fikrini bırakıp “öğrenilenlere” odaklanmaya karar vermiş gibi görünüyordu.

Kurumların, sürecin ve kişilerin silinmesi eğitim kurgusunun okunmasını ve sorguya açılmasını imkansızlaştırıyor, projelerin hazırlık sürecinde yer alan şahıslar sergi odaklı küratoryal pratik üzerinden görünmez kılınıyordu. Araştırma süreçlerine katılarak “öğrenen” kişiler etkinlikleri, rolleri ve tecrübeleriyle değil, sadece müellifler haline geldikleri ölçüde, plakalardaki isimleriyle sergide yer bulabilmişlerdi. Geriye sadece sergi (öğrenilenler) ve müellifler kalmıştı.

Sergideki organizasyon izleri özenle silinirken, mimarlık okullarını yürütücüler, öğrenciler ve işlerden arınmış boş okul binalarında çekilen fotoğraflar üzerinden soruşturma iddiasındaki bir fotoğraf sergisi de Taksim Meydanı’nın ortasına yerleşiyor, işleyişler ve failler yitiyor, geriye kurumların boş kabuğu kalıyordu.

Bir taraftan kurumsuz da olmamış, akademi günleri serisinde geleneksel kurumlar dahilinde gerçekleşen deneyimlerin kendi kendilerine sunum yapmaları sağlanmış, bunun da ötesinde diğer bazı kurumlar sponsorluklar ve ortaklıklar üzerinden tüm ağırlıklarıyla merkeze kurulmayı başarmıştı. Tema sponsoru olan üniversiteler kurumsallığın altını oyan bir bienalde kurumsal kimlikleriyle arz-ı endam ediyor, atölye serileri düzenliyordu. Kişilerinden çok okullarıyla anılan etkinlikler görüyorduk. Böylece içeriğin sponsorlar tarafından tayin edilebildiğini de öğrenmiş olduk: “Sponsorun kadar konuş!”

ÖĞRENİLENLER EĞİTİME KARŞI

Eğitim ve öğrenme konusunu sorguya açtığı için, tasarımı bir araştırma ya da hatta bir öğrenme kurgusu olarak anlamanın toplumsal önemini ortaya koyduğu için Boelen’e müteşekkiriz. Ancak Boelen eğitimi ve araştırmayı “öğrenme” kavramı üzerinden o kadar geniş bir tarife oturtuyor ki, ortada eğitim diye ayrı bir tartışma kalmıyor.(36) Eğitimin olanaklarının nasıl teknikler ve kurgularla sorgulandığını göremeyişimiz yanında, tasarımdan başka her şeyin öğrenildiği bir alanda tasarımın nasıl öğrenildiğini görememek de bir sorundu. Türkiye’de eğitimle yoğun ilişkisi olan binlerce kişi bu konuyla ilişkili söyleyecek, yapacak şeyleri olduğunu düşünmüşler, dertlenmişler, katılmak istemişlerdi. Boelen iddiamızın zeminsiz olduğunu bize öğretti.

Boelen’in hakkını da yemeyelim, belki de imkansız bir görevle karşı karşıyaydı: “Bir kere, Eindhoven Tasarım Enstitüsü ‘network’ünü olduğu gibi getir.(37) Kolektif ve kapsayıcı ol ama her işi sıkı sıkıya kontrol et. Süreç odaklı bir bienal hedefle(38) ama tertemiz de bir sergi yap. Mülteciler, sınırlar, felaketler gibi konulara değin ama bulutlar ve rüzgarlar seviyesinde, akan hiçbir suyu bulandırmadan değin, hele Türkiye’de bizi sıkıştırıp boğan gerçek konulara aman dokunma. Ayrışma düzeneklerinin eğitimde fırsat eşitliğiyle, eşitsiz zihin ve bedenlere sıkıntılı sürtünmelerini de elbet sorgusuz bırak, zira bunlar bir bienalin varlık sebebi zaten.”

Boelen’in kurguladığı 2014 Ljubljana Tasarım Bienali’nin (BIO50) çok ilginç bir girişim olduğunu biliyoruz.(39) Sürece odaklanan bu bienal kurgusunda, katılımcı tasarımcılar farklı mentörler eşliğinde bir tür eğitim programına alınıyorlar. İstanbul Tasarım Bienali’nde de öğrendik ki, küratör her projeyi eğitimden geçirmeli, tüm içeriği ve süreci kontrol etmeli, sergileri bizzat yoğurmalı, serginin müdürü olmalı(40). Boelen kitlesel başvurunun olanaklarını belki de eğitimciliğini bir kenara koyamadığı için gözden kaçırmıştı.

Sonuçta, Okullar Okulu süreç odaklı çıkış noktasını geride bırakıp öğreten sergi, öğrenen izleyici modelini bir kez daha kurmuş, bunca olası paydaş izleyen ve öğrenen konumuna itilmiş, açığa çıkan müthiş enerji, yaratım ve öğrenme potansiyeli harcanmıştı. Artık bize düşen koltuklarımıza oturup öğrenmeye başlamaktı.

SANAT TASARIMA KARŞI

Bienal sergisi sanat ve tasarım araştırmaları yoluyla neler öğrenebileceğimize dair pek çok tecrübe, fikir ve olasılıkla zihnimizi dolduruyordu ve bu oldukça değerliydi. Diğer taraftan,

Boelen’in de söyleşi ve beyanlarında ortaya koyduğu gibi, mevcut tasarım eğitiminin bu çerçevede nasıl yenileneceği ve tasarımı sanattan ayıran özgül yönlerin nasıl denklemde tutulacağının da sorgulanması gereği açığa çıkıyordu. Burada önemli olan Boelen’in niyet ettiklerini yapamayışı değil, Okullar Okulu’nun bir yıllık gelişim sürecinin bizim de dikkatle takip etmekte olduğumuz bu iki olanağı kuşku altında bırakmasıydı.

Okullar Okulu, tasarımın bir bakışla çok geniş, başka bakışla tek yönlü bir sunumuydu. Çok çeşitli kısıtlar ve paydaşlar arasında imkansız süreçler müzakere etmek olarak anlaşılan alışıldık bir tasarım ve araştırma pratiğinden ibaret bir bienal, kendini ürün odaklılığa kısıtlama tehlikesi barındırıyorduysa, bunun tümüyle yittiği bir bienal de tasarımın mesleki meselelerini ıskalama riskini üstleniyor, tam da Boelen’in karşı çıktığı türden geleneksel bir sanat bienaline dönüşüyordu.(40)

Ya da belki, tasarımcılar olarak sanattan ders almamız gerekiyordu. Uğraştığımız konular ne kadar çok şeye değebilir, ne denli derinlikli olabilir, ne kadar zenginleşebilir, tasarım problemi ne denli kurulmaya muhtaç, tasarım araştırmasının ufku nereye serilir, onu öğreniyorduk.

Tasarım alanları problem arama ve araştırma süreci vurgusunun güçlenmesiyle sanat alanlarından anlayışlar devralmanın ötesinde sanatın ta kendisine dönüşüyor, nesneler geride kalıyor; tüm sorun, sıkıntı ve zenginlikleriyle yaşantının çalışılması ön plana geliyordu. Demek ki artık ortada ne tasarım vardı, ne de eğitimi. Tasarım sanata, eğitim de tasarım araştırmasına çözülüyor, belki de o yüzden artık İstanbul’un bir tasarım bienaline ihtiyacı kalmıyordu. Belki Boelen hem bize hem kendine, tasarım yaklaşım ve yöntemlerinin artık geçersiz olduğunu, tasarımın sanat tarafından yutulması gerektiğini öğretiyordu.

 

Bu icerik 816 defa görüntülenmiştir.