321
OCAK-ŞUBAT 2005
 
MİMARLIK'TAN

UIA 2005 İSTANBUL’A DOĞRU

MİMARLIK DÜNYASINDAN

  • EAAE Atölyesinden Notlar...
    Deniz İncedayı

    Doç.Dr., Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Mimarlık Bölümü; Yayın Komitesi Üyesi.

DOSYA: Sayisal Mimarlik

  • Evler Senfonisi
    Gürhan Tümer

    Prof.Dr., DEÜ Mimarlık Bölümü, Yayın Komitesi Üyesi



KÜNYE
DOSYA: Sayisal Mimarlik

Alternatif Sayısallık

Bruno Latour

Felsefeci ve Antropolog, Ecole des Mines de Paris

Sayısallığı yorumlamak neden bu kadar zor? Çevremizdeki tüm varlıkların 0’lar ve 1’lerden oluşan birer diziye dönüştürülmesi, bizleri, bu zavallı ölümlü ruhları, sanallığın biçimsel cennetine doğru mu itiyor? Yoksa, tam tersine, biçimsel ve tinsel olan her şeye yeni bir maddesellik mi veriyor? Sayısal yeniden üretim çağında, bu iki uç fikirden hangisinin sanatın kaderini esir almaya daha muktedir olduğunu söylemek güç.

Bir yandan, “google” sayesinde odamızdan hiç ayrılmadan dünya çevresinde yol alabiliyoruz; fizikçiler, bilgisayarları aracılığıyla simülasyonlar yaratarak, havaya herhangi bir radyoaktif madde yaymaksızın atom patlamaları gerçekleştirebiliyorlar; milyonlarca çocuk, herhangi bir mülk edinmelerine gerek olmadan, kocaman sokaklarda buluşup beraberce oyun oynayabiliyorlar. Doğrusu, sırtımızda sanal kanatların çıkmaya başladığını hissetmeye başlamalıyız. Yakın bir zamanda, hiç şüphesiz, internet ağının ayakta kalmasını sağlayan bu cansız çiplere kendi vücutlarımızın “canlı yazılımlarını” indirmeye hazırlanacağız.

Öte yandan, bu cansız silikon parçalarının arsız bir yanı da var: Artık, her fikir “bit”lerle ölçülebiliyor; her bilgi kırıntısı, “hit” ve “link” sayılarıyla izi sürülebilir hale geliyor; her tür bağlantı için bir kablo sistemine veya “airport” adı verilen kablosuz iletişim kartına ihtiyaç duyuyorsunuz; imajların yine “bit”lerle belirtilen ağırlıkları var ve çok “yüklü” olduklarında e-posta hesaplarınızı “tıkayabiliyorlar”; formalizm pikseller, elektronlar ve modemlerde vücut buluyor; bilgisayarlar hararet yapıyor ve en üzücüsü de, planlı bir eskime döngüsünün baş döndürücü hızıyla çabucak yaşlanıyorlar. Plato’nun zamanında, soyut fikirlerin ne böcekleri, ne virüsleri, ne de markaları vardı. Artık, tinsel olan her şey, Bill Gates’in sahip olduğu patent kodlarının veya üzerinde “Intel Inside” yazılı makinelerin içinde erimekte.

Peki sayısallık, sanallığın başlangıcı mı, yoksa idealizmin sonu mudur? Sanatçı Adam Lowe ve bilim tarihçisi Simon Schaffer, 1999 yılında, “n01se” adını verdikleri küçük fakat çok hoş bir sergide, sayısallığın 16. yüzyılda başlayan uzun bir geçmişi olduğunu göstermişlerdi.(1) Bu tarih, oymacıların siyah ve beyaz noktaları birbiri ardına kullanarak ton farklılıkları ve gölgeler üretmelerini sağlayan bir baskı tekniği olan “mezzotint”in bulunmasıyla başladı –bu noktalara piksellerin ataları da diyebiliriz. Sayısallığın asırlık bir teknik olduğunu söyleyebiliriz, fakat aynı zamanda, bilgisayar felsefecisi Brian Smith’in göstermiş olduğu gibi, elektrik bağlantısının hâlâ analog olmasından ötürü aslında modern bilgisayarların sayısal makineler olduğu söylemek tam olarak doğru olmaz. Sayısallık, bilgisayar girişlerinin esas doğasının ne olduğundan daha çok, bilgisayarların toplu örgütlenme özelliklerinin bir sonucudur.(2) Başka bir deyişle, Alan Turing’in sözleriyle, “Elektrik düğmesinin tam olarak kapalı veya tam olarak açık olma zorunluluğu, pratik bir kurgudur”.

Sinyallerin analog doğası, sayısal dosyaları basmaya başladığınızda ön plana çıkıyor. Adam Lowe, farklı baskı tekniklerini kullanarak gerçekleştirdiği başka bir sergide bunu göstermişti.(3) 0 ve 1’lerden oluşan aynı dosya, lazer ışınları, hava kabarcıkları veya su damlalarıyla ifade edildiğinde, tamamen farklı görüntüler üretiyor. Yani sonuçta, biçimsel makinenin çok da biçimsel olmadığı gibi bir sonuç çıkıyor.

Sayısallığı “pratik bir kurgu” olarak açıkladığımızda, bilgi çağının bizi yeni bir sanallığa mı yoksa yeni bir maddeselliğe mi götürdüğü sorusu üzerinde karar vermenin güçlüğünü de anlayabiliriz. Bilgisayarlar söz konusu olduğunda kendimizi çok da fazla beklenmedik bir sürprizin içinde bulmayız. Yine de Turing (makineye ne yapacağını söyleyen insanın hata payını dikkate alarak. -ç.n.) şöyle demektedir: “Makineler beni sıklıkla hayrete düşürürler”.

İşte dijital çağın bu alternatif tanımı, Lowe’u Londra’dan Madrid’e giderek, orada İspanyol ressam Manuel Franquello ile beraber, tıpkıbasımların üretilmesini kendine iş edinen Factum-Arte adında bir atölye kurmaya itmiştir.(4) Akıllarındaki düşünce, orijinal ürünlerin sanal replikalarını üretmek değil, sayısal dosyaları, orijinal sanat eserlerinin maddesel kalitelerini araştırmak için kullanmaktı. Yüksek çözünürlük gücüne sahip üç boyutlu tarama sistemi, maddenin bir kopyasını çıkarmak üzere, amaca göre hazırlanmış bir dizi kopyalayıcı, yazıcı ve deliciyi yönetmektedir. Sayısal dosya, maddeselliğin sonu değil, maddeselliği yeniden keşfetmek için bir araç haline gelir. Atölyede, bilgisayarlara ihtiyacınız olduğu kadar, ressamlar, oymacılar, kalıpçılar ve heykeltıraşların asırlara tanıklık eden yeteneklerine de gereksinim bulunmaktadır.

Örnek olarak Factum-Arte’ın bir bölümünü kopyaladığı Mısır firavunu 1. Seti’nin mezarına bakabiliriz. Buradaki fikir, mezarın sanal bir temsilini üretmek değildir: Ortada, tarama hassasiyetinin hakkını verecek kadar iyi nitelikte ne bir ekran ne de bir elektronik gözlük görüntüsü vardır. Amaç, Krallar Vadisi’nin sahte bir versiyonunu yaratarak ziyaretçileri yanıltmak da değildir. Sanat ve bilimde sahtekârlığın tarihinin bizlere gösterdiği üzere, ziyaretçilerin bellekleri kolayca yanılgıya düşürülebileceğinden, bir ürünün sahtesini yapmak çok büyük beceri gerektirmez. Hayır, buradaki düşünce sayısallığı ters yüz etmek ve aslında orijinal dokunun neden kopyalanamayacağını göstermek için, mezarın birebir ölçekte replikasını yapmak için gerekli teknik ustalığı kullanmaktır. Daha da fazlası -ki bu koruma için çok büyük önem taşımaktadır- ıslak ve kirli koşullardaki orijinale neden dokunulmaması gerektiğine de işaret etmektedir. Her yeni delik, her yeni tarama, her yeni renkli baskı, atölye ortamında, Seti’nin kendine özgü özelliklerini taşıyan yeni bir versiyonunu ortaya çıkarır: Çatlaklar, renk tonlarındaki farklılıklar, taşların granül özellikleri, vernikler ve hatta birbiri ardına yapılmış yıkımlar ve onarımlar. Dijital sürecin egemenliğinde orijinal, tamamen el değmeden, yalnızca ince bir lazer ışınıyla aydınlatılarak, her bir özelliği ve katmanı birer birer soyulur hale gelir.

Sonuçta, tıpkıbasımın yapımı çok fazla özen gerektirir; ortaya çıkarılan enerji, beceri ve yenilikler sonucunda elde ettiğiniz ikinci bir orijinaldir; birincisi kadar değerli ve tabii ki çok daha esnek bir orijinal! Sonuçta dijital replika, sadece orijinalin sahip olduğu değerli havaya sahip olmakla kalmaz, dokuyu ortaya çıkararak ve kontrolsüz restorasyona karşı koyarak orijinalin değerini de artırır. Seti’nin mezarı topluma kapalı kalması halinde sonraki nesillerden sırlarını saklayabilecek; açık olması halinde ve hatta birden fazla yenileme geçirmesi halinde ise, önümüzdeki birkaç on yılda herhangi bir iz bırakmaksızın kaybolup gidecekti.

Hayır, sayısal dünya bizi meleklerin sanal varlığına doğru götürmüyor. Richard Powers’ın “Plowing the Dark” romanındaki genç karakter Adie Karpol’un da acı bir şekilde öğrendiği gibi, dijital kopya orijinalden daha fazla olmasa da, en az onun kadar maddeseldir.(5) Adie Karpol, bir sanat eserinin mükemmel bir üç boyutlu dijital kopyası üzerinde yıllarca çalıştıktan sonra, Florida yakınlarındaki yeni bir dijital savaş alanından Irak’taki hedeflere gönderilen akıllı füzelerin de, yıllardır kendi yalıtılmış laboratuvar ortamında geliştirmekte olduğu yetenekleri kullanmakta olduğunu anlar. İşte sayısallık birdenbire tıpkıbasımların çok daha uzun bir tarihinde kendine yer buluyor: “Put yapmayacaksın!” (6)

1. n01se, 1999. Cambridge’de Kettle’s Yard, Whipple Bilim Tarihi Müzesi, Arkeoloji ve Antropoloji Müzesi’nde ve Londra’da Wellcome Enstitüsü’nde eşzamanlı olarak düzenlenen bir sergi.

(Sergi içeriği ve sergilenen ürünler için: http://www.kettlesyard.co.uk/noise/ -ç.n.)

2. Brian Smith Cantwell, On the Origins of Objects, MIT Press: Cambridge, Mass, 1997. Editörlüğünü Adam Lowe’un yaptığı Digital Print katalogunda Cantwell’in ürünleri de yer alıyor.

3. Adam Lowe, “Grey cultured cells”, Techno Digital Sublime, Central Fine Arts, New York, 2001.

4. www.factum-arte.com

5. Richard Powers, Plowing the Dark, New York: Farrar, Strauss and Giroux, 2000.

6. “Thou shalt not make graven images”. Hz.Musa aracılığıyla insanlığa iletildiğine inanılan 10 emirden biri. (ç.n.)

* Makalenin orijinali, Domus dergisinin Mayıs 2004 tarihli 870 numaralı sayısında yayımlanmıştır. (İngilizce’de Çeviren: Tuğçe Selin Tağmat). Ayrıca makaleye, yazarın kişisel web sayfasından da ulaşılabiliyor: http://www.ensmp.fr/~latour/

Bu icerik 1007 defa görüntülenmiştir.