406
MART-NİSAN 2019
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
GÜNCEL

İmar Affı: Çöküşler, Çözülmeler

Murat Balamir, Prof. Dr., ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Emekli Öğretim Üyesi

İmar “barışı” denilerek düzenlemeyi iyi niyetli bir yaklaşım olarak göstermeye çalışan yetkililerin aldıkları risklere dikkat çeken yazar, affedilen bu her türlü riske açık yapılaşmanın yaratacağı sorunları gözler önüne sererek “ülkede doğal çevrelerin izinsiz yapılarla tüketilmesinin, çirkinliğin pekiştirilmesinin ve kaçak girişimleri özendirmenin ‘imar çöküşü’ne yol açtığını” belirtiyor.

 

Gün geçmiyor ki İstanbul’dan bir heyelan ve çökme haberi gelmesin. Bu ortamda, kimi kez dehşet veren bir görselle belgelenmiş beş katlı bir dev apartmanın istemeye istemeye kayıp yandaki çukura düşmesi, kimi kez bir istinat duvarının görev yapmaktan vazgeçmesi ya da park etmiş araçların bir altyapı kazı alanına “kuzu kuzu” uçması gibi çeşitlenen olaylar dizisine tanıklık ediyoruz. Tüm bu olaylara Ocak 2019’da, Fatih ilçesinde kendiliğinden çöküp canlara mal olan bir yapı eklendi. Yapıların durumlarının izlenmesi, gereğinde boşaltılmaları ve denetim altında yıkılmaları yerel yönetimin sorumluluğu değil midir? Kurum, yasal düzenleme ve zihniyet yapılarımız yüzünden, ancak olay sonrasında pişmanlık duymadan telaş içinde koşuşturmayı biliyoruz, çünkü toplumumuz risk algılama ve yönetme özürlüsü.

İstanbul’da kendiliğinden yıkılan yapılara ilişkin bilgiler geldikçe, henüz yıkıma uğramamış ama ayakta durması şaşırtıcı kimi yapılara ilişkin görsellerle karşılaştıkça, beklenen büyük deprem sonrasında İstanbul’un durumunu düşünmek ürkütüyor. Yine İstanbul Kartal’da 8 katlı apartmanın çökmesi (6 Şubat 2019) ile yirmiye yakın can kaybedildi. Gün boyunca bir kurtarma ordusu çalışmalar yürüttü. İstanbul’da bu tür yapıların yaygınlığı düşünülürse beklenen depremde bir milyona yakın kişinin enkazdan kurtarılmasının olanaksız kalacağı açıktır. Çabalarımızın kurtarmaya değil, riskleri azaltmaya odaklanması gereğini ve bunun bir seferberlik olduğunu 2003 yılından bu yana haykıran ve bunun yöntemini açıklayan Deprem Master Planı önerilerini rafa kaldıran yönetimlerin yanlışları bir kez daha kanıtlanmadı mı?

İstanbul’da dayanıksız binlerce yapı bulunduğu, uzmanlarca ve yetkililerce defalarca dile getirildi. Yapı stokuna ilişkin dayanıksızlık verileri ve deprem tehlikesi kesin bir bilgi olarak ortada iken, bu nitelikteki yapılar “imar barışı” konusu yapılabilir mi? Yapılırsa, Claire Berlinski tarafından dile getirdiği gibi kentleri birer “kitle imha silahı” olarak tasarlamış olmuyor muyuz? Depremin kendi dönemlerinde olmayacağı varsayımıyla, yönetimlerimiz yine Berlinski tarafından ileri sürüldüğü gibi “Rus ruleti” oynamıyorlar mı?(1) (Resim 1)

Öte yandan, yönetimlerimizi yine deprem tehlikesi karşısında kentsel dönüşüm projeleri ile daha sağlam bir yapı stoku elde etme çabası içinde görüyoruz. Peki, bu bir çelişki değil midir? Kamu otoritesi bir yandan toplumun depremden korunması gerekçesi ile güçlü bir yaptırımla dönüşüm projeleri uygulamakta iken, öbür yanda ise kaçak yapıların varlığını meşrulaştırmakta. Bu kararları veren farklı yönetimler değil, aynı otorite. Bu uzlaşmaz politika karşıtlığı nasıl açıklanabilir? Tek açıklaması var: “rant”. Yönetimler dönüşüm uygulamalarında da, imar barışı uygulamalarında da tek konuya odaklanmış görünüyor: Depreme karşı korunandan da, korunmayandan da gelir elde etmek.

İklim değişikliğinin getirdiği aşırı yağışların, İstanbul’da olduğu gibi yurdun hemen her yöresinde, ancak özellikle Karadeniz bölgesinde su baskını ve heyelanlara neden olması da kestirilemeyecek bir gelişme değil. Bunu öngörüp önlemler almaktansa, çöküşleri mutlaka sağlamak üzere insan eliyle yapılan yaratıcı katkılar şaşırtıcı boyutlardadır. Doğada ve yerleşim alanlarında çevreye saygı göstermeyen, yer çekimini tanımayan kazı işleri, dere yatağı üzerine yedi katlı şaşırtıcı endamlı kaçak yapılar, akarsu yataklarına paralel dolgu yollar, çelimsiz köprüler, denize göçen fındıklar yepyeni bir çevre ve peyzaj oluşturmakta. Geniş bir üst havzanın daralan alt bölgesinde, akarsu kenarında yapılaşmaya izin verenlerin ve izinsiz yatırım yapanların günahları olduğu kadar, köprüler, yollar, özensiz altyapı projeleri yapanlar ve savsaklanan imalata göz yumanlar da kamu yatırımlarını ve ulusal kaynakları yok etmekte.

Kayıplar çıplak gözle görünenlerin ötesindedir. Kaybedilen işgücü ve zaman, aksayan ulaşım, vazgeçilen yatırımlar ve üretilmeyen yeni değerler genellikle göz ardı edilir. Yönetimlerin kayıpları karşılama, “yaraları sarma” girişimleri ise müzmin bir alışkanlık ve ulusal savurganlıktır. Oysa uğranan maliyetlerin, kaybedilen zaman ve değerlerin küçük bir bölümünün karşılığı kadar bir bütçe ile yürütülecek planlama ve üst havzada önceden alınacak önlemler, tüm kayıp olasılıklarını bütünüyle silebilecektir. Bu tür çalışmalar, herhangi

bir belediyenin yetki alanı ile sınırlı kalamaz. Havza sakınım planlaması, yerel yönetim birimlerinin, belki de birden fazla il yönetiminin ortak girişimini gerektirir.

Madenlerde yaşanan çökmeler ve can kayıplarımız için “fıtrat” açıklaması ile vicdanları rahatlatma yolunu bulduk. Demiryolu yapımı ve işletmesi gibi büyük disiplin ve ciddiyet gerektiren bir sistemin çöküşünün sorumluluğunu ise aşırı yağışlara yüklüyoruz. Onlarca can kaybının suçlusunun bu doğa olayı olduğu anlayışını pazarlayarak vebalden kurtuluyoruz. Kayıpları olağanlaştırma, doğayı şeytanlaştırma çabası, tehlike olasılığını öngöremeyenlerin, risk yönetimini bilmeyenlerin ve denetim işlerini gereğince yerine getirmeyenlerin sorumluluklarını saklama alışkanlığıdır. (Resim 2)

Hepsinden daha onulmaz olan ise, aşırı yağışlar ve sellerin taşıyıp götürdüğü verimli yüzey toprağıdır. Geri dönüşü olmayan bu aşındırma süreci, ne yapsak yerine koyamayacağımız yaşamsal bir kaynağın kaybedilmesidir. Yapıları ve altyapı sistemlerini daha akıllıca olacak şekilde yeniden ele alabiliriz. Ancak basiretsiz insan etkinliklerinden büyük pay alan iklim değişikliği yoluyla doğa, insanları “dolu dayakları”, “yıldırım vuruşları”, “hortum yıkımları” gibi yollarla cezalandırırken, yaşamın dayandığı öz kaynağı elimizden geri almakta. Öncelikli olan, bu aşınma kaybını azaltacak önlemleri almaktır. Doğal örtü orman varlığı yok edildikçe bu yüzey aşınması ve su baskınları artarak sürecektir.

Türkiye’nin hemen her yerleşmesinde, depremi beklemeden durduk yerde çöken yapılara örnekler sayısızdır. Bunların bir bölümü daha yapım aşamasında çöker. Betonarme teknolojisinin “aldatıcı kolaylığı” bunun bir nedenidir. Ülkenin hemen her köşesinde “gör yap” yöntemiyle sürdürülen bu süreç, kaçak yapılaşmayı körükleyen başlıca etkendir. Yönetimlerce rafa kaldırılmış olan İstanbul Deprem Master Planı (2003) çalışmaları sonrasında, Zeytinburnu ilçesinde yapı stokunun depreme dayanıklılık düzeylerini derecelendirmek üzere geliştirdikleri yöntemle her yapıyı irdeleyen mühendislerin, güvenli buldukları bir yapının kendi kendine çökmesi karşısında (Hürriyet, 22.2.2007) kendilerini savunmaları da ayrıca ilginçti. “Biz yalnızca depremde yıkılma olasılığındaki yapıları belirledik” demişlerdi.

Yine İstanbul Deprem Master Planında Alibey Barajı’nın depremde çökme olasılığı karşısında, barajı güçlendirmenin yanı sıra tehlike altında kalan okul, kamu yapıları, sağlık birimi, trafo gibi altyapı tesislerinin yerinin ya da işlevinin değiştirilmesi önerilmişti. Bunun gibi, İstanbul’un heyelan görebilir alanlarında 25 bin kadar yapı bulunduğu ve o tarihte bunun % 97’sinin konutlardan oluştuğu görülmüştü. Bugün İstanbul’da uzmanların ve medyanın yaygınlaştırdıkları “depreme hazırlık” anlayışı, yalnızca acil durum ortamında yapılması gerekenleri kapsıyor. Acil durum planlamasının gerekleri yeterince bilinmediği gibi, zorunlu olan risk azaltma yöntemlerini de kimse gündeme getiremiyor. Bu eylemsizlik, beklenen büyük depremi sonrası İstanbul’un ve ülkenin çökmesine neden olacak nitelikte.

Günümüzde çöküşler yalnızca yapılı çevrede mi? Ülke ekonomisi de kayarak bir çukura doğru savrulmakta. Üretime değil, tüketime ve borca dayalı bir rant ekonomisinde Türk Lirası’nın çöküşünün kaçınılmaz olduğu, yönetimler dışında herkesin ortak düşüncesidir. Dünya ekolojik sisteminde çok özel bir konumu olan Türkiye’de, doğal sistemlere ilişkin bilgi yoksunu yönetim kararları ile çevre de hoyratça tüketilmekte. Akarsu kirlilikleri giderek artarken, HES birimleri, taş ocakları ya da yüzey madenciliği gibi girişimlerle doğal dengeler değiştirilmekte ekolojik sistemler çökertilmekte. Ormanların kesilip yok edilmesi ve yangınlarla uğranan kayıplar ve ardından gelen yüzey aşınmaları yanı sıra, tarım yapılan üretken topraklar kimyasal katkılarla zehirlenmekte. Bunları geri döndürmek için bir çaba gösteriliyor mu? Bu hunhar tutuma günümüzde (soykırımı benzetmesi ile) “ekokırım” adı veriliyor. (Resim 3)

Türkiye’de eğitim sisteminin çoktan çöktüğü uluslararası değerlendirmelerle de defalarca kanıtlanmış bulunuyor. Temel bilimleri yaygınlıkla öğretemeyen bir sistem kurulmadıkça toplumun çağdaş ve üretken bir kimlik kazanması olanaksızdır. İnsani ve toplumsal değerler açısından da kadınların, çocukların, korunmasızların başına gelen taciz, öldürme gibi her gün medyada yer alan olaylar, yeni yöntem ve teknolojilerle gerçekleştirilen hırsızlık, dolandırıcılık, yolsuzluk tablosuna bakarak Türkiye’de ahlak, güvenlik ve adaletin de çöktüğünü ileri sürmek olanaklı. Toplumsal dayanışma ve güven ortamı gözle görülür biçimlerde çözülmedi mi?

Ya kültür, sanat, mimarlık ne durumda? Senfoni orkestralarına, bale, opera, tiyatro kuruluşlarına kamu desteklerinin azaltıldığı, yönetimlerinin de yetkin ellere teslim edilmediği ileri sürülmekte. Geçmişe öykünen, ancak bunu da yeterince bilemeyen ve geçmiş bilgeliğe güncel bir yorum getiremeyen kültürsüzlük ve estetik yoksunu yaklaşımlar her sanat dalında yaygınlaşmakta. Topluma aşılanan çöküntü kültürü, evrensel değerleri olduğu kadar, öykünülen yerel değerleri de küçültmekte. Kültürün temel taşıyıcısı güzel Türkçemiz yaygın bir çöküş yaşamıyor mu? Resmî dildeki ve otoriter söylemlerdeki bozukluklar, medyanın özensizliği ve sunucuların yalan yanlış vurguları kadar, hemen her ortamda yabancı dillere teslim oluşun yarattığı kültürel çözülmeden kurtulmak giderek zorlaşmakta.

Bilgi ve beceride yeterlik arayan “liyakat” düzeninin de çöktüğüne çok örnek göstermek olanaklı. Meslek kuruluşları ve uzmanlıklar göz ardı edilmekte. Yöneticilik, öğretim, teknik uzmanlık ya da tasarım gibi alanlarda en yetkin meslek insanlarına başvurma, nitelikli işgücüne ayrıcalık kazandırma gibi ilkeler kaybedilmiş görünüyor. Dahası, konu ile ilgisi bulunmayan farklı meslek ve uzmanlık sahibi bireyler başka meslek alanlarında söz sahibi edilebilmekte, bireyler kendilerini yeterli görebilmekte ve çoğu kez doğrudan yönetimlerce atanmakta. Meteoroloji uzmanı kendini şehir plancısı, yapı yüklenicisi ya da belediye başkanı ise kendini tasarımcı mimar olarak görebilmekte. (Resim 4)

Mimarlıkta olduğu gibi, tasarımın her alanında en doğru ve değerliyi arayan ve tartışan kurumsal iklim ve bunun başlıca mekanizması olan yarışmalar büyük ölçüde unutuldu. Kimi kamu yapılarında olduğu gibi, camilerde de örneklerini gördüğümüz, geçmiş dönemlerin üslup ve düzenlemelerine günümüz anlayış ve estetik yaklaşımları yoluyla taze yorumlar türetmek kaybedildi. Bunun yerine, görüntüsel taklit ve yapıştırmalara başvurmakta yanlış görmeyen, sağlam bir bilgi ve düşünsel dayanağı olmayan tutumlar geçerli kılınmakta.

Bu coğrafyaya ve geçmişine yakışmayan çirkin ve güvenliksiz şehirler yaratmaktayız. Plansız, denetimsiz yapılaşma ve kullanımlara göz yumularak kaçaklar bağışlanmakta, yasalara uyanlar dolaylı yolla cezalandırılmakta. “İmar barışı”, ülkede doğal çevrelerin izinsiz yapılarla tüketilmesini, çirkinliğin pekiştirilmesini ve kaçak girişimleri özendirmekle “imar çöküşü”ne yol açmakta. Çağdaş altyapı ve hizmetlerden yoksun kent yaşamı olağanlaştırılırken, ranta teslim olmuş süreçlerle ayrışan kentsel sınıflar yaratılmakta, kent yönetiminde katılım kültürünün gelişimine fırsat verilmemekte.

Kimilerine göre, Türkiye toplumsal bir çözülme evresi yaşamakta. Sosyolojik açıklamaya göre, merkezde tekil bir otoriter yönetim güçlendikçe, toplumda bireyler birbirlerinden uzaklaştırılarak yalıtılır. Bireyler, onları toplumlaştıran görenek ve değer bağlarından koparak, merkezde tanımlanan ödül, yasak ve cezalara uyumlu eğilimler geliştirir. Bu düzende tutsak kılınan geçim, iletişim ve bilgilenme olanakları doğrudan güçlü denetim bağları ile merkeze ve bu gücün açık ya da kapaklı kararlarına mahkum edilir. Bilgi yönetimi ve iletişimdeki teknolojik olanaklar bu yapılanmayı büsbütün pekiştirir. Bu “yalnız kalabalık”, tüm davranış kalıplarında ve siyasal tercihlerinde merkez tarafından yönlendirilebilir çözülmüş kitlelere dönüşür. Bu açıklamaların Türkiye’de geçerliliği sınama gerektirmez mi?

NOTLAR

1. “The politics of earthquakes”, articles.latimes.com/2011/jul/24/opinion/la-oe-berlinski-earthquakes-20110724 [Erişim: 15.02.2019]

Bu icerik 691 defa görüntülenmiştir.