406
MART-NİSAN 2019
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
MİMARLIK GÜNDEM

Yerel Seçimin Kaçınılmaz Gündemi

Ali Cengizkan, Prof. Dr., TEDÜ Mimarlık Bölümü

“Bu ortamda çıkar grupları ve güç odakları ilişkilerinin nasıl çalıştığını; politik iktidarla ekonomik iktidarın uzlaşarak demokrasiyi nasıl tren olarak kullandıklarını; sermayenin el değiştirmesi sırasında demokratik güçlerin nasıl pasifize edildiğini; ekonomi, hukuk, siyaset, iktidar klanları arasındaki -sarsılsa bile kopmaz / ayrışsa bile müzakereyle uzlaşır- bağların nasıl oluştuğunu anlamak önemli kuşkusuz, ama bu yetmiyor” “Yaklaşık üç yıldır ‘İşgal altında mıyız?’ sorusunu her ortamda, herkese dillendiriyorum. Çünkü yaşamımızı nasıl kurup sürdüreceğimize, sanki bizimle doğrudan uğraşan, sanki zıtlaşan, hatta bazen arkamızdan ve aleyhimizde konuşan bir ‘otorite’ var.” “Yaşadığınız evin bulunduğu ‘yer’de, nasıl bir belediye hizmeti aldığınıza; peşin aldığınız hizmetin kalitesini sorgulayan özne olmaya; bu kalitenin yükselmesi için katılım ve katkınızı talep olmadan, kimse sormasa bile kişisel zamanınızdan, özveriyle vermeye; sizin çıkarlarınızla örtüşmese bile, sizin doğrudan meseleniz olmasa bile, ucu size dokunmuyor olsa bile, haklının hakkını alması için, herkesin yaşam hakkından, kent hakkından eşit biçimde yararlanması için, haksız olduğunu bildiği halde çeteleşmiş olarak hak gaspında bulunanlara karşı çıkmaya hazır mısınız?”

 

Türkiye’de uzun bir süredir, yaklaşık on altı yıldır, halkın iradesi üzerinde işgalci zihinsel iktidar güçlerinin manipülasyon ve ambargosu var. Bu ortamda sakin kalarak, mimarlık disiplinindeki haliyle “yer’in tarihi”ni, “kolektif bellek çalışmaları”nı, “yerel yönetimlerin bütçeleme ve yenilikçi sayısal mevzuat arayışları”nı ve “sürdürülebilir ve ekolojik kent tarımı arayışları”nı tartışmanın yeri ve zamanı olmadığını düşünüyorum. Kentlerimiz bütün bunlardan çok uzak, çünkü düpedüz rantçı ailelerin ve ortaklarının (eski deyimle fırsatçı “şerikleri”nin), ne demek “sürdürülebilirliği arayan”, düpedüz iyicil yerine kötücül emeller güden politikalarla iktidar alanını parsellediği; sırf kaba hatlı kâr getiren iş alanları ortaya çıksın diye düpedüz 2003’ten beri hafriyatçılığı ve betonarme dökümü teşvik eden sözümona “kentsel dönüşüm” politikasını yeniden-yeniden ısıtıp gündeme süren; üretim alanını ne teşvik eden, ne destek veren, ama her zaman vergi artırmak amaçlı akla getiren bir iktidarın sultasında yaşamaya mecbur kılındı. Bu ortamda çıkar grupları ve güç odakları ilişkilerinin nasıl çalıştığını; politik iktidarla ekonomik iktidarın uzlaşarak demokrasiyi nasıl tren olarak kullandıklarını; sermayenin el değiştirmesi sırasında demokratik güçlerin nasıl pasifize edildiğini; ekonomi, hukuk, siyaset, iktidar klanları arasındaki -sarsılsa bile kopmaz / ayrışsa bile müzakereyle uzlaşır- bağların nasıl oluştuğunu anlamak önemli kuşkusuz, ama bu yetmiyor. Anlamak ve açıklamak, onların sürekliliğini kırmaya, sivil hak sahiplerinin haklarına sahip çıkmasına, olumlu karşı çıkışların statükoyu dönüştürecek boyutlara ulaşmasına yetmiyor. Anlamak ve açıklamak, kolektif gücün toplanmasına ve akılcı rotalar üzerinde eylem yapmasına, sivil iradenin çoğul öznelerle birlikte hedef belirleyip harekete geçmesine yetmiyor.

Ne yapmalı?

Yaklaşık üç yıldır “İşgal altında mıyız?” sorusunu her ortamda, herkese dillendiriyorum. Çünkü yaşamımızı nasıl kurup sürdüreceğimize, sanki bizimle doğrudan uğraşan, sanki zıtlaşan, hatta bazen arkamızdan ve aleyhimizde konuşan bir “otorite” var. Bu “otorite”, Türkiye coğrafyasını, başta kentler ve değerli doğal parçalar olmak üzere doğrudan biçimlendirirken, bize ne soruyor ne yetki veriyor ne de bizim istek ve eleştirilerimizi dinliyor. Herkes adına “uygun yaşamlar / münasip hayatlar” biçen bu otorite, farklı olana, istisnai olana, aykırı olana, başka normallere, hele hele muhalif olana hayat hakkı tanımamaya çalışıyor. Bütün bu mücadeleyi kendi tekil ve tikel oy hesapları, inançları, alışkanlıkları, çıkarları, yakınlarının ilgileri ve zevkleri açısından yaparken son derece bölücü, şiddet sevici, son derece kırıcı davranıyor. Bunu hakkı biliyor.

Bu yazı yayımlandığı zaman, yerel seçimlerin sonuçları belli olmuş olacak. Seçilmiş olan başkanlar, şu malum “otorite” tarafından engellenmemiş olurlarsa eğer, neler yapmalılar?

Bir kere ister büyükşehir, isterlerse ilçe belediye başkanı olsunlar; öncelikle “yerel” için çalışmalılar, dolayısıyla farklı partilerden olsalar bile, sonuna kadar kendi aralarında işbirliği yapmalılar. Hatta 3030 sayılı 1984 Yerel Yönetimler Yasası’nı kadük bırakacak biçimde il bazında tek belediye gibi çalışmalılar.

İkincisi, yerel yönetimler, şu yukarıda sözünü ettiğimiz malum “otorite”yi takmamalı. Bu kendinden meşruiyet arayan “otorite”, yerel olanı bilmiyor; bölgesel farkların ayırdında değil; kendi isteklerinin sonuçlarının bile farkında değil.

Üçüncüsü bu yönetimler, 6360 sayılı ve 2012 tarihli büyükşehir belediyesi sınırlarını düzenleyen Yasayı, ilin ve bölgenin isterlerine göre yeniden yorumlamalı. Şu meş’um 50 km, 30 km, 20 km yarıçap konusunu akılcı bir noktaya bağlamalılar.

Bu ölçeklerden başlayarak atılacak adımlar ve çizilecek yeni politikalar, yeni işbirlikleri doğuracak, varolan kalıpları ve kampları dağıtacak, “otorite”nin kendinden varolan yetkisini kıracak. Bu çapta bir “insan oluşu-insan olduğumuzu hatırlama ve hatırlatma pratiği”, şapkaların değişmesine yol açacak.

Herhangi bir konuyla yaşamsal temasın kurulduğu, dolayısıyla her konunun birebir değerlendirme şansının yakalandığı ölçek, yerellik. Yaşadığınız evin bulunduğu “yer”de, nasıl bir belediye hizmeti aldığınıza; peşin aldığınız hizmetin kalitesini sorgulayan özne olmaya; bu kalitenin yükselmesi için katılım ve katkınızı talep olmadan, kimse sormasa bile kişisel zamanınızdan, özveriyle vermeye; sizin çıkarlarınızla örtüşmese bile, sizin doğrudan meseleniz olmasa bile, ucu size dokunmuyor olsa bile, haklının hakkını alması için, herkesin yaşam hakkından, kent hakkından eşit biçimde yararlanması için, haksız olduğunu bildiği halde çeteleşmiş olarak hak gaspında bulunanlara karşı çıkmaya hazır mısınız? Yani kısacası, kamusal insan olduğunuzu; yurttaş özne olduğunuzu; çağdaş birey olduğunuzu; örnek vatandaş olduğunuzu; duyarlı kentli olduğunuzu; iyi bir ana-baba, iyi bir eş, iyi bir kız-oğul, iyi bir kardeş, iyi bir komşu olduğunuzu hatırlamaya ve gereklerini uygulamaya geçirmeye hazır mısınız?

Böyle olduğu gün inanın, yerel seçimler kararlı biçimde sonuçlanmış olacak: Hem istediğiniz gibi yeni bir dünya kurulacak hem de bu dünya herkesi kucaklayan, kimseyi utandırmayan-gücendirmeyen-üzmeyen-kırmayan bir yere dönüşecek.

Kendinize güvenin.

Bu icerik 925 defa görüntülenmiştir.
<p>31 Mart 2019 seçimleri  öncesinde Mimarlar Odası tarafından kamuoyu ile paylaşılan “2019 Yerel  Yönetimler Raporu: Yerel Seçimlere Yönelik Değerlendirmeler / Öneriler”i okumak  için web sitesi ziyaret edilebilir: www.mo.org.tr</p>