406
MART-NİSAN 2019
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
ANMA

Ziya Tanalı: “Dünyanın En Gereksiz İşiyle Uğraşma Erdeminin Onuruna Sahip Olmak için”

Zeynep Üstün Onur, Prof. Dr., Yakın Doğu Üniversitesi Mimarlık Bölümü

“Mimarlık mesleğine mimar, eğitimci, eleştirmen, yazar, yönetici olarak yaptığı çok boyutlu katkının yanı sıra, meslek hayatı süresince gerek mimarlık ürününün kalitesine yönelik sürdürdüğü taviz vermez tutum, gerekse mimarlığın eleştirel kültürünün yerleşmesine katkıları, yapıtlarının barındırdığı arka plan düşünce zenginliği, ince ayrıntı kalitesi, yalın bir mimari dil ile ulaşılan zenginliği öncelikli kılan kararlı tutumu nedeniyle” 2008 yılında gerçekleşen XI. Ulusal Mimarlık Sergisi ve Ödülleri programında Mimarlığa Katkı Dalı Ödülü sahibi Ziya Tanalı’yı 9 Aralık 2018 tarihinde kaybettik. Kendisini saygıyla anıyoruz.

 

“Sanat, onun ne olduğunu kavrayamayanlar için de böyle bir şey işte” der, Ziya Tanalı. Onun için mimarlık, sanatın ifadesini bulduğu ortamlardan biridir. “Bir genç insan, eğitim günleri sırasında çok iyi bir ‘tasarımcı’ olabilir, bu ilk etap. ‘Mimar’ olmak, yapı zanaatının ayrıntılarına ermek, çok uzun yıllar alıyor. Bu yapı ustalığına vardıkça bir umut daha beliriyor, bu işe katılan insanlar arasında, o da ‘mekân sanatçısı’ olmak.”(1)

“Mimarlık sanat mıdır?” sorusu çeşitli ortam ve zamanlarda sorulan ve çok farklı zeminlerle ilişkilendirilerek yanıtı verilen bir soru. “Sanat nedir?” sorusunda yatıyor belki de mimarlığın bir sanat olup olmadığı sorusu. Ziya Tanalı, sanatı, nesne aracılığıyla kişisel bir beğeni yaratmaktan, bir anlatıdan çok, “duyarlılıkları başkalarına aktarmak” olarak tanımlar ve şöyle der: “Eğer bir şeyi yaşar ya da algılarken, hiç de nedeni olmayan bir sevince, kendi yalnızlığınızı hissedebildiğiniz bir yere, tam olarak çözemediğiniz bir gize, içinizi ısıtan bir yakınlığa, adlandıramadığınız ama varlığını hissettiğiniz her hangi bir duygu yoğunluğuna,

nefrete, hüzne, çılgınlığa, isyana rastlarsanız, dikkatli olun ve sakın kaçırmayın, her insanın tanıdığı bu anlamları size ulaştırabilen, kalıcılığa varabilmiş ya da varacak bir sanat eserinin önünde durduğunuzdan hiç şüpheniz olmasın.” (Resim 1-3)

Bugüne kadar var olmuş ve hep var olacak duyarlılıkların bir kere daha ve kendince aktarılabilmesidir sanat. Yüzyıllar öncesinden Mona Lisa’nın dudaklarının arasına yerleştirilmiş olan büyünün ya da Alev Ebuzziya’nın seramiklerinin zeminle buluştuğu noktadaki duyarlık gibi… “Söyleyecek lafın olacak, bu laf her çağda söylenmiş olacak, herkes aynı şeyi tekrar tekrar söylemiş olacak ve sen bunu bir kere daha, tekrar ve kendince söyleyebileceksin. Önce bunu söylemeye cesaret edeceksin, sonra da söylemeye kalkıştığında öyle bir söyleyeceksin ki, onu niye tekrar söylediğini, tekrar niye böyle söylediğini, senin söyleyişinin kendine özgü olduğunu da herkes anlayabilsin ve içtenliğine inanıp kabullenebilsinler.”(2) Tanalı’nın tanımı ile “yeni” olan da budur. Hep var olmuş ve hep var olacak nitelikleri, duyarlılıkları, yeniden ve özgün, yani, kendine özgü bir biçim ile yorumlamak. Buna “sahici olmak” der.

Değişenin içinde değişmeden kalanların peşindedir. Güneşin altında yeni bir şey yoktur, ama “yeni” olan, bir külliyatın içine çağa dair ve özgün bir vurgu ile gerçekleşecektir. Bu, varoluşçu bir sorgulamanın, yapılan aracılığıyla kendini aramanın önerisidir. Ne de olsa insanın kendiyle buluşabilme ayrıcalığı zamanla kazanılan bir şeydir. Ziya Tanalı’nınmimarlığı altında bu iz vardır.Pallasmaa’nın dediği gibi, sanatsal duyarlılık, kendinle olan güçlü ve kararlı bir ilişkiden kaynaklanır, bir keşif değil; geçmiş, gelenek ve kolektif kültürün damıtılmasının sonucudur. Bir görsel ifade biçimi değil, varoluşçu bir durum ile ortaya konulan bir formdur.(3)

Ziya Tanalı’yı tanımak bir sanatçıyı tanımaktır, yüzyıllar öncesinden bize seslenen, sanki hep tanıyormuşuz gibi düşündürten ama kendilerini tanıma fırsatını çok az bulabildiğimiz sanatçı kişiliklerden biri ile karşılaşmaktır. “Sanatçı olmak, yaratma gücünü bir an olsun yitirmemek, sonunda o yapılmamışı kesinlikle yapacağına inanmak… Hep bir sınırda olmak… Kendi kendinin sınırında… Kendine özgü bir biçim yakalayabileceğine her şeye karşın inanmak…”(4) Ziya Tanalı’yı ve mimarlığını böyle tanımlayabiliriz sanırım. Her yeni iş olasılığında hep aynı sorular aklındadır. Sanatçı, ömür boyu neden var olduğunun yanıtını arayan ama bizzat kendisi bir soru cümlesi olan kişidir. Her yeni işte yeni bir ifade biçimi aramak yerine, güvenle kendi iç hesaplaşmalarının denemelerini yapan kişilik.

Tanalı, en erken günlerinden beri, yalın, sade süssüz, en azla anlatılabilecek bir dilin arayışında olmuştur. “Bir yapıyı yapı yapan unsurları alacaksınız ve basite indirgeyeceksiniz, süzgeçten geçireceksiniz, gereksiz olan her şeyi çıkaracaksınız, sonra da kalan elemanların birlikte nasıl bir arada yaşayacaklarını düzenleyeceksiniz. Bu düzenlemeyi yaparken de insana dair bir duyarlılığı aktarmaya çalışacaksınız.”(5) Saint Exupery’nin sözü onun sözüdür, “mükemmele atılacak bir şey kalmadığında ulaşılır”(6).

Tanalı’nın mimarlığı, inandığı ve peşinde olduğu dil ile “modernist” olarak adlandırılan bir tutumda ele aldığını söyleyebiliriz. Tanalı, modern olarak adlandırdığımız dilin, sanatın hemen tüm alanlarında yüzyıllarca tasvir denemelerinin izlerini süren Batı uygarlığının, soyutlama ile varmış olduğu bir çizgi olduğuna inanır ve “Modern adını verdiğimiz dönemde resim yapmak, yazı yazmak ya da mekân kurgulamak, kısaca sanat, yalın bir yansıtma işi değil, entelektüel bir eylem halini alır. Konu önemini yitirir, giderek bir metafor halini alacaktır. Sanatçı ve soyutlama birlikte serpilip, birlikte büyürler. Bu evrede sanatçı, yaptıkları aracılığı ile bize kendinin kim olduğunu anlatmaya, bizimle konuşmaya başlar. Nesneye eklediği şey konu değil, konu hakkındaki kanısı da değil, sanatçının kendisidir” der. “Nesnenin önemini yitirmesi”(7), başka deyişle görülmekte olanın önemini yitirmesi, “görülmeyen ama hissedilenin” önem kazanması durumu öyle önemlidir ki, modern sonrası kimi denemelerin varılan bu çizgiden sonra nasıl olup da geriye gittiğine, biçimlerin tekrarlarını “yeni” olarak ileri sürdüğüne, soyutun potansiyelini kavrayamamış olduğuna şaşar kalır. Soyut ifadenin yani “koydukları kadar koymadıklarında da anlam aramanın”, kendini ele vermeyen, insanın kafasını karıştıran çözülemeyen mırıltıların ilettiği duyarlılıkların nasıl göz ardı edilebildiğine inanamaz.

Başladığı yerin “İskandinav soğukluğu ile Meksika yoksulluğu arasında” bir yerden olduğunu söyler. Öğrencilik yıllarında, sen Kuzeyli gibi tasarlıyorsun diyen hocalarının yarattığı merak ile meslek yaşamına İskandinavya’da başlayan Tanalı’nın, İskandinav ustalarda, Meksika’nın yoksunluğunda bulduğu duyarlılık, doğup büyüdüğü coğrafyanın bozkırının da taşıdığı duyarlılıklardır. “Bir su yolunda çıkar karşınıza… Başlangıçta ne olduğunu pek anlamazsınız, ama sonra farkedersiniz ki hepsi huzurlu ama oldukça hüzünlüdür, ‘zaman’sız gibi dururlar. Bugün pek çok kişi onu minimalizmle karıştırıyor ama onun biçeme ilişkin bir söylemi yoktur.”(8) Aynı duygu Orta Anadolu bozkırında da vardır, biraz küçük ve çaresiz hissettirir kendinizi, size... Hüzün, Ziya Tanalı’nın hep peşinde olduğu bir olgu olmuştur: “Bunca yıl peşine düşüp kovalamış olmaktan hiç pişman olmadım, en çok onu sevdim sanırım. Şimdi, eskisinden daha da yakınız birbirimize, daha iyi tanıyoruz birbirimizi...”(9) (Resim 4-6)

Pallasmaa’nın da bazı eleştirilerde dile getirildiğini ifade ettiği gibi Finlilerin ve Meksikalıların tasarım ve mimarinin sanatsal formlarına özel bir tutkuları vardır… Zamanın dokunma duygusu, derin kültürel geleneklerin devamlılığı, yaşamın dramlarına, inceliklerine ve malzemeye olan duyarlılık… Yapılarda bir yaşam tutkusu ve sıradan, yararcı ve konstrüksiyonun rasyonel boyutlarının ardındaki şiirsel akılcılık.(10)

Tanalı’nın mimarisinde aynı akılcı mimarlık dilini görürüz. Mimarlığı yaşama dönüştürme arzusu ile yeryüzüne çizilen yatay düzlemlerden, ağır duvarlardan, sağırlıkların içine açılmış açıklıklardan, konsollardan oluşan bir dil. (Resim 7-10)

Bilinen mimari dili gördüğünüzü düşünürsünüz. Evrensel ve yerel kültürün değerlerini taşır. Ama nesnel gerçekliğin ötesine geçmeye çalışan bir tutumdur.Gerçek düzlemleri izlerken gerçek olmayan, sezilen düzlemleri hissedersiniz. Düzlemler boyunca bazı niteliklerin altı çizilir bazıları açık bırakılır. Yapının tümünün algısında beliren düzen, düzlemlerdeki ayrıntıların düzenlenişinden gelir. (Resim 11-13)

Var olan tüm insanlık birikimi üzerine eklenecek olan kıl payı bir fark içindir Tanalı’nın mimari pratiği. Tanıdık ve bilindik olana eklenecek olandadır. Bunu kendisi, “Sade olanı, sıradan olana yakın olanı yapmak, yapının ve onu yapan mimarın kendini daha az ortaya çıkarması tutumu, tehlikeli bir yaklaşımdır. Bu bir risktir aslında, beceremezseniz, bir gün yeteneksizlikle bile suçlanabilirsiniz. Benim seçimim, yaklaşımım bu yolda oldu.”(11) şeklinde belirtir. Tanalı gündelik yaklaşımları kabul etmeyecek kadar şüpheli ve kendi deneyimine ve duyarlılıklarına yaslanacak kadar cesur ve güvenlidir. Tanalı’nın mimarisindeki şiirsel gerçekliği yaşatan bu sadeliktir.

“Şayet sizden önce yapılanların değerini, tözünü kavrayabiliyorsanız, ruhunu yürütmeyi becerebilirseniz, işe onlardan başlayabiliyor insan, niye olmasın...” diyen Tanalı’ya benzer şekilde Giacometti de “sanat gerçekliği taklit etmez ama aynı yoğunluktaki gerçekliği yaratır.” der.

Tanalı’ya göre mekân sanatının sahip olduğu nesnel gerçeklik, başka hiçbir sanat dalında bu kadar diretici değildir, ama mekân sanatçısının bu nesnel gerçekliğin ötesine geçmek gibi bir görevi olduğunu düşünür. Böyle bir çizgiye varmak, varılamasa bile bu uğurda uğraş vermek, özgün ve kalıcı bir durumu birlikte getirebilir. Böyle bir amaç için ortaya konacak olan uğraş, neyi yapmak / neyi yapmamak gerektiği konusunda etik çerçeveyi de belirleyicidir. Salt işlevsel çözümler, insancıl ihtiyaçların tümüyle başa çıkacak durumda değildir. Hatta zaman zaman, insansı gereksinimler; alışılagelmiş işlevselliğe, teknolojiye, doğru bilinenlere ölçülü karşılıkları bile birlikte getirebilir. “Varlığının nedeni olarak görüp algıladığımız şey, bugün de, yarın da yanlış anlaşılmayacak, her çağda, her zaman aralığında aynı olan insan duyarlılıklarıdır…” der Tanalı. “Bir yapı, ‘ben bir yapıyım’ dediği kadar, ‘ben hüzünlü bir yapıyım’, ‘ben neşeli bir yapıyım’, ya da ‘ben vakur, ben yalnız bir yapıyım’ diyebilmeli midir acaba?”(12)

Ziya Tanalı yaşamı böyle algıladı, inançla ve sabırla algıladıklarının peşinden gitti. Mimarlık eğitiminde bulunduğu ortamlarda da öğrencilere özgün / sahici olmanın ve varoluşçu sorgulamanın önemini, hayatta kalmak ile yaşamak arasındaki fark olduğunu ve “iyi ki yaşadım” diye bir cümleyi kurmak için çalışmak gerektiğini vurgulardı. Eğitimin çıtasının en yüksekte tutulması gerektiğini düşünür, “ya aranızda Mikelanj varsa” der, tüm sanat alanlarındaki duyarlılıkları -kimi zaman Rothko, kimi zaman Tornatore, De Sica, kimi zaman Giacometti, Melike Abasıyanık ve en çok da Melih Cevdet Anday üzerinden- onlarla paylaşırdı.

ZT, geriye bıraktığı eserleriyle hep hatırlanacak… Stüdyodaki kahkahaları ise hep kulaklarımızda…

NOTLAR

1. Onur, Zeynep (ed.), Haziran 2010, Ziya Tanalı, Mimarlar Odası Yayınları, Mimarlığa Emek Verenler Dizisi, dizi no: 4, Ankara, s.58.

2. Onur, 2010, s.34.

3. Pallasmaa, Juhani, 2018, “Pasiones Serenas: Razón y Emoción en la Arquitectura de Manuel Cervantes”, El Croquis, sayı: 193, ss.22-27.

4. Gary, Romain, 2012, Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı, (çev.) Alev Er, Agora Kitaplığı, İstanbul.

5. Tanalı, M. Ziya, 2002, Sevgili Düşünceler, Mimarlar Derneği 1927, Ankara.

6. Saint Exupery, Antoine de, 1954, İnsanların Dünyası, (çev.) Vedat Günyol, Varlık Yayınları, İstanbul.

7. Kandinsky’nin Monet’in saman yığını adlı resmini gördükten sonra nesnenin önemini yitirdiğine ilişkin söylemi

8. Onur, 2010, s.50.

9. Onur, 2010, s.51.

10. Pallasmaa, J., 2018.

11. Onur, 2010, s.208.

12. Onur, 2010, s.208.

Bu icerik 715 defa görüntülenmiştir.