403
EYLÜL-EKİM 2018
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
İMAR AFFI

Kimileri İçin Bir Fırsat, Kent İçin İse Bir Tehdit: İmar Barışı

İkbal Erbaş, Dr. Öğr. Üyesi, Akdeniz Üniversitesi Mimarlık Bölümü

Geçtiğimiz Mayıs ayında duyurulan “İmar Barışı”, içeriği ve kapsamı ile tartışma yarattı ve hâlâ tartışılmaya devam ediyor. Her ne kadar geçmiş af uygulamalarından farklı olduğu gerekçesiyle yürürlüğe girse de, yazar uygulamanın kent için büyük bir tehdit olduğunu belirtiyor.

 

31.12.2017 tarihinden önce yapılmış ruhsatlı ya da ruhsatsız, iskan belgesine sahip olan ya da olmayan her türlü yasal denetleme dışında yapılmış yapının “imar barışı” adı altında yasal hale getirilebilmesi amacıyla 18 Mayıs 2018’de yürürlüğe giren 7143 sayılı Kanunun 16. maddesi ile 3194 sayılı İmar Kanunu’na geçici 16. madde eklenmiştir. 3194 sayılı Kanuna ilişkin olarak 6 Haziran 2018 tarihinde yürürlüğe giren 30443 sayılı “Yapı Kayıt Belgesi Verilmesine İlişkin Usul ve Esaslar” tebliği gerek kapsamı gerekse içeriği nedeniyle üzerinde tartışılacak birçok konuyu da gündeme getirmiştir. Kanunun yürürlüğe girmesinden önce başlayan tartışmalar sürerken yapı sahipleri tarafından fırsat olarak nitelendirilen bu süreç, acaba gerçekte Türkiye’nin kanayan yarası olan kaçak yapılaşmanın sona erdirilmesi için bir çözüm müdür? Yoksa kentlerin kaçak yapı belleğinin silinmesine neden olacak ve gelecekte sorumlusunun yanlış beyanı nedeniyle yapı sahibi olduğu felaketlere bir davetiye midir? Bu noktada bu düzenlemenin neden, nasıl ve niçin yapıldığına ilişkin sorular sormak yerine aslında üzerinde durulması gereken en önemli konu, yapı sahiplerini ve kent sakinlerini bu “yasallaştırma” süreci sonrasında nelerin beklediği üzerinde durmaktır. Bu bağlamda sürecin işleyiş biçimine bakmak af sonrasında bizleri bekleyen tehlikelerin büyüklüğünü gözler önüne sermek için yeterli olacaktır. (Resim 1)

Geçmişten günümüze farklı dönemlerde kimi zaman birbiriyle ilişkili, kimi zaman da daha önceki af düzenlemelerinin kapsamını genişleten birçok imar affı uygulaması gerçekleşmiştir. Ama ne yazık ki günümüze dek uygulamaya konan bu aflar, kaçak yapı sorununa bir çözüm olamamıştır. Aksine özellikle hazine arazisi üzerinde yapılan kaçak yapıların yasal hale gelmesi bir taraftan kamu vicdanını yaralarken, diğer taraftan “nasıl olsa af çıkar” zihniyetiyle yeni işgalleri de teşvik etmiştir. 1948 yılından beri yürürlüğe girmiş olan her af uygulamasında af kapsamına giren yapı sayısındaki artış, gerçekte her affın bir sonraki kaçak yapılaşma sürecini daha da hızlandırdığının bir göstergesidir.

UYGULAMA SÜRECİNDE İMAR BARIŞI

Daha önceki af düzenlemelerinden farklı olduğu görüşüyle yürürlüğe giren İmar Barışı düzenlemesi 31.12.2017 tarihini bir milat olarak almakta, her ne sebeple ve her ne şekilde olursa olsun kaçak yapı tanımına giren yapılara “Yapı Kayıt Belgesi” (YKB) verilmesi yoluyla yasal hale getirilme imkanı tanımaktadır. YKB, yapının yeniden yapılmasına veya kentsel dönüşüm uygulamasına kadar geçerli kılınmış olup, YKB düzenlenen yapıların yenilenmesi durumunda ise yürürlükte olan imar mevzuatı hükümlerinin uygulanması öngörülmüştür.(1)

2960 sayılı Boğaziçi Kanunu’nda tanımlanan Boğaziçi sahil şeridi ve öngörünüm bölgesi içinde kalan yapılar; İstanbul tarihî yarımada içindeki alanlarda yer alan yapılar; 6546 sayılı Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı Kurulması Hakkında Kanunun 2. maddesinin birinci fıkrasının (e) bendinde belirlenmiş tarihî alanda yer alan yapılar; üçüncü kişilere ait özel mülkiyete konu taşınmazlar üzerinde yer alan yapılar; kesinleşmiş planlar neticesinde sosyal donatı alanı olarak belirlenmiş ve Maliye Bakanlığınca aynı amaçla değerlendirilmek üzere ilgili kurumlara tahsis edilmiş hazineye ait taşınmazlar üzerinde bulunan yapılar düzenleme kapsamına girmeyen yapılar olarak belirlenmiştir.(2) Düzenlemenin bu alanlar dışında kalan tüm kaçak yapıları kapsıyor olması ve hatta inşaat halindeki yapıların da 31.12.2017 tarihi itibari ile bitmiş olan kısımlar için ilave inşaat alanı ihdas etmemek şartı ile genelge kapsamına alınması ve YKB verilen kısımların eksik inşaat işleri tamamlanabileceğinin de hüküm altına alınmış olması(3) affın kapsamının ne kadar geniş tutulduğunun bir göstergesidir. Diğer taraftan sit alanlarında yer alan kaçak yapılaşmanın af kapsamında olması tarih-yapı, doğa-yapı dengesinin kalıcı bir şekilde bozulmasına da neden olacaktır. Zira bu düzenlemeyle birlikte artık ne Çıralı’da orman alanlarını işgal eden bungalovlar ne de sırtını tarihe yaslamış villalar kaçak yapı sayılayacaktır.

Kaçak yapıların yasal hale getirilmesi sürecini iki aşamada tanımlamak mümkündür. İlk aşama gerekli harçların yatırılarak YKB alınması aşamasıdır. Düzenlemede YKB için yapı maliklerinden herhangi birisi veya vekili tarafından, e-Devlet üzerinden yapı kayıt sistemindeki YKB formunun doldurulması yoluyla müracaatta bulunulabileceği gibi kurum ve

kuruluşlara başvurularak da müracaatta bulunulabileceği belirtilmiştir.(4) Müracaatın e-Devlet üzerinden yapılması durumunda, YKB formunun doldurulmasından ve YKB bedelinin yatırılmasından sonra, yapı kayıt sistemi tarafından oluşturulan YKB talepte bulunan yapı sahibince e-Devlet üzerinden alınabilmektedir.(5) Sürecin resmi kurum ve kuruluşlar kanalıyla yürütülmesi durumunda ise söz konusu belge ilgili kurum tarafından onaylanmaktadır.

YKB alınmasıyla birlikte söz konusu yapılarla ilgili 3194 sayılı Kanun uyarınca alınmış yıkım kararları ile tahsil edilemeyen idari para cezalarının iptal edilecek olması; bu yapılara su, elektrik, doğal gaz bağlanabilecek olması; tapuda cins değişikliği ve kat mülkiyeti tesis edilmesinin mümkün olması; satışlarının yasal hale gelmesi gibi birçok konuda kaçırılmaz(!) bir fırsat haline getirilen af, aslında yapı sahipleri için çok önemli riskleri de içerisinde barındırmaktadır. Çünkü tamamen beyana dayalı yürütülen YKB alımı aşamasında yapı sahiplerinden ne yapının ilgili yönetmeliklere uygunluğunu ne de yeterli dayanıma sahip olduğuna dair ilgili meslek adamlarının görüşlerini içeren herhangi bir evrak sunması talep edilmektedir. Tebliğde yapının depreme dayanıklılığı ve yapının fen ve sanat norm ve standartlarına aykırılığı hususu tamamen yapı sahibinin sorumluluğuna bırakılmıştır.(6) İkinci aşama ise tapuda cins değişikliği ve kat mülkiyeti tesisinin yapılacağı YKB’nin kullanılma aşamasıdır. Bu aşamada yapı malikinden beyanına dayalı olarak almış olduğu YKB ile diğer istenen belgelerin yanında mimar tarafından hazırlanacak olan mevcut yapının veya yapıların dış cepheler ve iç bölümlendirmesi, bağımsız bölüm, eklenti, ortak yerlerinin ölçüleri ve bağımsız bölümlerin konum ve büyüklüklerine göre hesaplanan değerleriyle oranlı arsa payları, kat, daire, iş bürosu gibi nevi ile bunların birden başlayıp sırayla giden numarası ve bağımsız bölümlerin yapı inşaat alanı ve yapı maliklerini de gösteren ve ana gayrimenkulün yapı maliki veya bütün paydaşlarının imzaları alınarak imzalanan projenin de temini beklenmektedir. Ayrıca, özel harita mühendislik büroları veya Lisanslı Harita Kadastro Büroları (LİHKAB) tarafından düzenlenmiş olan YKB ile zemin ve mimari proje uyumunu gösteren zemin tespit tutanağını ibraz etmesi istenmektedir. Bu aşamada esas olan YKB’de yer alan bilgilerin mimar ve harita mühendisi tarafından aynen onaylanmış olmasıdır. Projeyi hazırlayan mimar ile zemin tespit tutanağını hazırlayan mühendisler bu belgelerin içeriklerinin doğruluğundan yapı malikleri ile birlikte hukuken sorumlu tutulmuşlardır.(7) Bu nedenle kadastro müdürlükleri yalnızca büro kontrolü yapmakla yetineceklerdir. Mimarın ya da herhangi bir yapı denetim kurumunun binanın mevcut yasal mevzuata uygunluğunu değerlendirme, sorgulama yükümlülüğü bulunmamaktadır. Zaten yapı maliki ancak birinci aşama olan YKB alma aşamasında gerekli ödemeleri yaptıktan sonra ikinci aşama gereği olarak mimar ve harita mühendisine başvuracaktır. Dolayısıyla yapı sahibi eğer başvuru öncesi bir meslek adamından görüş alma yolunu seçmedi ise yapıya ilişkin riskleri bilemeyecektir. Mimarın bu süreçteki tek rolü yapının mevcut durumuna ait mimari projesini çizmek ve yapı maliki tarafından beyan edilen yüzölçümünün doğruluk denetimini yapmaktır. Yapı üretim sürecinin baş aktörü olan mimar bu düzenlemeyle birlikte tüm vasıfları göz ardı edilerek yapının sadece teknik çiziminden sorumlu bir kişi haline gelmiştir. YKB verilmesine ilişkin iş ve işlemler ancak Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından denetlenebilmektedir.(8)

Diğer taraftan af kapsamında mimarlar tarafından yerine getirilmesi gereken hizmetlerin Serbest Mimarlık Hizmetleri Büro Tescil Belgesi bulunmayan veya yapı denetim görevi üstlenen mimarlar tarafından gerçekleştirildiği uygulamaların söz konusu olması ve bu duruma ilişkin kamu kurumlarınca herhangi bir denetlemenin de yapılmıyor olması sürecin bir başka denetimsiz yönünü oluşturmaktadır. Bu açıdan bakıldığında af süreci mimarlık mesleğinin yürütülüşünde sahip olunması gereken etik değerlerin göz arda edilmesine neden olacak bir niteliğe sahiptir.

Bu düzenleme ile 2018 yılı sonuna kadar gerekli şartları taşıyan tüm kaçak yapılar yasal hale gelecek ve kaçak yapı sorunu sona erecektir(!). Ancak yaşanan son olaylar göstermektedir ki kaçak olarak gerekli denetimlerden yoksun bir şekilde inşa edilmiş yapılar her ne kadar kağıt üzerinde yasal hale getirilseler de, bu yasallaşma onların tehlike arz eden niteliklerini değiştirmeyecektir. İstanbul Sütlüce’de iskansız dört katlı yapının çökmesi tam da af sürecinin başında, ne yazık ki gelecekte yaşanabilecek felaketlerin acı bir örneğini teşkil etmektedir. (Resim 2) 1994 yılında yapımı tamamlanan ruhsatsız yapının da imar affı kapsamına girer niteliklere sahip olduğu gözönünde bulundurulduğunda, artık yasal hale gelen bu tür yapıların geleceğinin pek de parlak olmadığı oldukça açıktır. Rize’de ruhsatsız olarak dere yatağına yapılmış olan 9 katlı yapının Temmuz ayı içindeki yoğun yağışlar sırasında oluşturduğu tehlike de yakın dönem örneklerden bir diğerini oluşturmaktadır. (Resim 3)

Af kapsamından da anlaşılacağı üzere Türkiye’de bugüne kadar inşa edilmiş çoğu kaçak yapı işlevine ve konumuna bakılmaksızın af kapsamına girmiştir. Yasal hale getirilen bina, bugün Sütlüce’deki bir konut olabileceği gibi kamu kullanımına açık başka bir yapı da olabilir.

Bu durumda daha büyük facialarla karşılaşmak kaçınılmazdır. Nitekim, sağlıksız yapılaşmanın bir kent için oluşturduğu tehlikenin en büyük kanıtı olan 1999 Marmara depreminde ilk yıkılan yapılar yasal denetimden yoksun olarak inşa edilen kaçak yapılar olmuştur.

Diğer taraftan yasal hale gelecek yapılarda bu yapıların malzeme ve statik açıdan yeterliliği şartının yanı sıra yangın mevzuatına uygunluğu şartının aranmaması gelecekte, onlarca genci kaybettiğimiz Aladağ yangını gibi birçok acı olaya da davetiye çıkaracaktır. Aladağ’da yaşanan talihsiz olay yapıyla ilgili her türlü tedbire ilişkin önlemlerin ne derece dikkate alınması gerektiğini de gözler önüne sermiştir. Ne yazık ki yakın zamanda yaşanan bu tür üzücü örneklerin sayısını artırmak mümkündür. Burada asıl olan bu felaketlerin yaşanabileceği yapı sayısını azaltmak ve yerine yenilerinin eklenmesine engel olmaktır. Her ne kadar tebliğde doğru olmadığı tespit edilen beyanlar hakkında yasal işlem başlatılacağı belirtilse de, bu şekliyle yapı sahibi beyanının kişinin dürüstlüğü ve vicdanına dayandırıldığı imar barışı düzenlemesi mevcut kaçak yapı sorununa bir çözüm teşkil etmeyecektir. Aynı zamanda bu beyanlara göre kimlik kazanacak yapıların bilim ve fen yönüyle meslek adamlarının değerlendirmesinden tamamen uzak olarak hayata geçecek olmaları kent kimliğinin de örselenmesine neden olacaktır. Bir taraftan enerji kimlik belgesine sahip yapı sayısının artırılmasına yönelik uygulamalar üzerinde tartışırken, diğer taraftan özü sorgusuz sualsiz tüm ruhsatsız yapıların kaçak yapı statüsünden çıkarılmasına dayanan imar barışının uygulamaya konması, aslında ne yaman bir çelişkinin içinde olduğumuzu da açık ve seçik bir şekilde ortaya koymaktadır.

Çeşitli kamu spotları ve reklamlar aracılığıyla (Resim 4, 5) cazip hale getirilmeye çalışılan imar barışı uygulaması, yapı sahipleri tarafından sürecin yürütülmesi açısından oldukça kolay görünse de, bu barışın finansal şartlarının yerine getirilmesi özellikle dar ve orta gelirli şahıslar için neredeyse imkansızdır. Çünkü gerek m2 birim fiyatlarının yüksek olması, gerekse hesaplama yöntemi nedeniyle YKB harcının kaçak yapı sahiplerinin beklentisinden yüksek olmasına neden olmuştur. Bu noktada süreci tamamlayarak fırsatı(!) gerçeğe dönüştürme şansına sahip olacak kesim yine kıymetli araziler üzerine inşa edilmiş otel, alışveriş merkezi ya da lüks konut gibi yüksek rayiçli kaçak yapı sahibi rant çevreleri olacaktır. Dolayısıyla hedeflenenin aksine söz konusu barışın tüm kaçak yapı stoku ile sağlanması mümkün olamayacaktır.

SON SÖZ

Geçmişi 1940’lara dayanan imar affı uygulamaları göstermektedir ki son af olarak ilan edilen her af kanunu gelecekte bir yenisi ile daha da kapsamlı hale getirilmiş, bir suç olarak inşa edilen kaçak yapıları ne yazık ki meşrulaştırmıştır. Bu meşrulaştırma süreci ise bir taraftan ülkenin sahip olduğu kaçak yapı belleğinin silinmesine neden olurken, diğer taraftan da “nasıl olursa af çıkar” zihniyetinde yeni kaçak yapıların inşa edilmesine de çanak tutmuştur. Her iki yönüyle de değerlendirildiğinde kaçak yapı sahiplerince fırsat(!) olarak görülüp, büyük bir sevinçle karşılanan imar barışı uygulama yönüyle gelecekte birçok facianın yaşanmasına da gebedir ve bu durum kentler için önemli bir tehdittir. Ruhsatlandırılarak kağıt üzerinde bir tehdit olmaktan çıkarılan bu kaçak yapıların nasıl bir tehdit oldukları ne yazık ki ancak yakın zamanda da olduğu gibi deprem, sel ya da yangın gibi önemli can kayıplarına yol açan felaketlerden sonra anlaşılacaktır.

Peki tamamen beyana dayalı olarak yürütülen imar barışı sürecinde beyanlar ne derece doğru kabul edilebilir? Bu beyanlardaki meslek adamı görüşleri kapsam ve görüşün sorulduğu aşama açısından yeterli midir? Elbette her beyanın doğruluğundan şüphe etmek ya da yanlış beyanların kötü amaçla yapıldığını düşünmek de çok gerçekçi bir yaklaşım olmayacaktır. Ancak, ilgili kamu kurumlarının bile düzenlemeyi birbirinden farklı yorumlayabildiği bir süreçte kulaktan dolma bilgilerle yapı sahiplerinin istemeyerek de olsa yeterli bilgiye sahip olmadıkları için yanlış beyanda bulunabilmeleri de olası bir durumdur. Yorumları ortadan kaldırmak üzere her ne kadar bilgilendirme toplantıları düzenleniyor, kamu kurumlarınca danışma masaları oluşturuluyor ise de süre kısıdı nedeniyle çoğu kaçak yapı sahibi ele geçen fırsatı(!) kaçırmamak adına sözde süreci hızlandıracak farklı alternatifler arayışı içine girmekte ve bu durum bazı fırsatçılar için yeni bir uğraşı alanı haline gelmektedir.

Diğer taraftan acaba yapı sahipleri yapısal yeterliliğe sahip olmayan yapıları için YKB’ye başvururken kendilerini gelecekte nasıl bir tehlikenin beklediği konusunda yeterli bilinç düzeyine sahip midir? Ya da bu bilinç düzeyine sahip olsalardı geçmişte o kaçak yapıları inşa ederler miydi? Israrla üzerinde durulduğu üzere bu düzenleme imar barışı olarak adlandırılsa da toplumun bir yapının sahip olduğu yapısal risklerin yol açabileceği felaketler konusundaki bilinç düzeyinin yeterli olmadığı bir ortamda yapı sahibinin yapının mevcut durumuyla ilgili olarak tarafsız bir beyanda bulunması da pek mümkün olmayacaktır. Bilinç, bilgi üzerine inşa edilen bir kavramdır. Bu nedenle mesuliyet ancak fenni eğitime tabi kişilerin yüklenebileceği bir sorumluluktur. Bu sorumluluk yapı inşası konusunda hiçbir bilgisi olmayan yapı sahiplerine devredilemez. Meslek adamları sürece başvurunun ilk aşamasından itibaren dahil olmalıdır. Meslek adamlarının asli görevi, yapıyı mevzuat ve fen açılarından denetleyerek hayati risk içeren sağlıksız yapıları süreç dışında tutmak olmalıdır. Başta mimarlar olmak üzere yapı üretim sürecindeki tüm diğer aktörler bu düzenlemeyle birlikte yetkisiz hale getirilmiştir. Ayrıca YKB harcı bedellerinin yüksek olması dar ve orta gelirli kaçak yapı sahiplerinin bu sürece dahil olamayacağının da bir göstergesidir. Dolayısıyla imar barışı tüm bu olumsuz yönlerinin yanı sıra zaten kazananın daha fazla kazanacağı bir düzenlemedir.

Her 17 Ağustos’ta yeniden yaşadığımız Marmara depremindeki sessiz çığlıklar, yangında ölüme terk edilen Aladağ çocukları henüz unutulmamışken ve asla unutulmayacakken, bu denli geniş kapsamlı bir uygulamanın tüm zorunlu denetimlerden yoksun olarak yürürlüğe girmesi oldukça üzücüdür. Unutulmamalıdır ki kaçırılmaz bir fırsat(!) olarak çıkarılan her af geçmişin telafisi değil, sağlıklı bir kentleşme için geleceğe yönelik bir tehdittir.

NOTLAR

1. 30443 sayılı Yapı Kayıt Belgesi Verilmesine İlişkin Usul ve Esaslar hakkında tebliğ, m.9/1

2. 30443 sayılı tebliğ, m.8/1.

3. 30443 sayılı tebliğ, m.6/6.

4. 30443 sayılı tebliğ, m.4/2.

5. 30443 sayılı tebliğ, m.4/3.

6. 30443 sayılı tebliğ, m.9/1.

7. 30443 sayılı tebliğ, m.6/4.

8. 30443 sayılı tebliğ, m.10/1.

Bu icerik 422 defa görüntülenmiştir.