343
EYLÜL-EKİM 2008
 
MİMARLIK’tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

DOSYA: UIA 2008 TORİNO: Mimarlığı Aktarmanın Yolları Üretilebildi mi?

KONGRE OTURUMLARINDAN

  • Küreselleşme
    Gaetan Siew
    UIA Eski Başkanı

    İngilizceden çeviren: Aydan Erim

MİMARLIK MÜZESİNE DOĞRU
İNGİLİZCE ÖZET / ENGLISH SUMMARY
TÜRKÇE ÖZET
YAYINLAR



KÜNYE
CUMHURİYET DÖNEMİ MİMARLIĞI

Türkiye Koruma Tarihindeki Kırılmalar

Emel Kayın

Yrd. Doç. Dr., DEÜ Mimarlık Bölümü

Türkiye'de koruma tarihini ülkenin 19. yüzyıl sonundan bugüne yaşanan siyasi-ekonomik / toplumsal-mekânsal kırılmaları üzerinden okuyan yazar, 1923, 1950, 1960, 1980 ve 2000 yıllarını önemli kırılma tarihleri olarak yorumluyor.  

Koruma alanında farklı sorunsalların ortaya çıktığı çağımızda, Türkiye koruma tarihine sistematik bir çerçevede yeniden bakmayı denemek, bu alanın gelecek yönelimlerini belirlemek açısından önem taşımaktadır. Koruma alanının geçmişine yönelik irdelemeler genel olarak iki yönde ilerlemektedir: Birinci izlek, bu geçmişi, ülkedeki koruma mevzuatı ve örgütlenmesinin değişimi paralelinde irdelemektir. Diğer izlek ise, koruma tarihini, bir gelişme-başarı süreci ya da şikayetler-mücadeleler anlatısı olarak ele almaktır. Koruma tarihini başarılanlar-başarılamayanlar tartışmasının dar sınırlarından çıkararak bütünlüklü bir arka plan ve objektiviteyi arayan bir yöntemle soruşturmaya çalışmak, ortama bir iç bakış sağlayarak farklı gelişme yollarını gösterebilecektir.

 

Yönelimini yukarıda açıklanan çerçeve içinde kurmaya çalışacak olan bu makale, Türkiye koruma tarihini ülkede yaşanmış olan siyasi-ekonomik / toplumsal-mekânsal kırılmalar ve bu gelişmelerin küresel ilişkileri paralelinde okumayı benimseyecektir. Böyle bir arka planın geniş ve karmaşık içeriğini tek bir yazıda açıklamanın olanaksızlığı paralelinde, makale kapsamını Türkiye koruma tarihindeki kırılmaları tespit etmeye çalışmakla sınırlamaktadır.

 

TÜRKİYE'NİN SİYASİ-EKONOMİK / TOPLUMSAL-MEKÂNSAL TARİHİNDEKİ KIRILMALAR

 

Türkiye'nin siyasi-ekonomik / toplumsal-mekânsal tarihindeki kırılmalara yönelik farklı disiplinler dahilinde gerçekleştirilen araştırmalarda benzer öneriler ile karşılaşılmaktadır: Siyaset alanında, II. Meşrutiyet'ten Cumhuriyet'in ilanına uzanan dönemi içeren 1908-23, Cumhuriyet'in kuruluşu ile Demokrat Parti dönemi arasındaki zaman olan 1923-50, Demokrat Parti dönemini içeren 1950-60 ve 27 Mayıs-12 Eylül askerî müdahaleleriyle belirlenen 1960-80 aralıkları, ülke siyaset tarihinin farklı evreleri olarak belirlenmektedir.[1] Ekonomi alanında Boratav ise, bu kapsamdaki tarihi, devrim ve savaş yıllarını kapsayan 1908-22, açık ekonomi koşullarında yeniden inşa dönemi olarak nitelenen 1923-29, korumacı-devletçi sanayileşme dönemi olan 1930-39, II. Dünya Savaşı'nın yaşandığı 1940-45, dünya ekonomisi ile eklemlenilmeye çalışılan 1946-53, tıkanıklıkların ve yeniden uyumlanma çabalarının görüldüğü 1954-61, içe dönük-dışa bağımlı genişleme süreci olan 1962-67 ve yeni bunalım dönemi olarak anılan 1977-79 dönemleri gibi, daha dar aralıklarla incelemektedir.[2]

 

Planlama alanında, konuyu bir modernleşme problemi olarak gören ve ülkenin kentsel gelişme yönelimleriyle ilişkilendiren Tekeli, beş gelişme evresinden sözetmektedir. Osmanlı İmparatorluğu'nun dünya kapitalizmine eklemlendiği ve 19. yüzyılın ikinci yarısından Cumhuriyet'in ilanına kadar olan birinci dönem, "sıkılgan modernleşme" kavramıyla nitelenmekte; Cumhuriyet'in başlangıcından II. Dünya Savaşı sonuna uzanan ve tek partili rejim içinde kentleşme hızının düşük olduğu, kentsel gelişme için yeni bir kurumsal çerçevenin oluşturulduğu ikinci dönem ise "köktenci modernleşme" tanımıyla belirlenmektedir. II. Dünya Savaşı'ndan 1960'lara kadar giden üçüncü dönemde, "popülist bir modernleşme projesi" uygulanmış; 1960-80 arasındaki dördüncü dönemde hızlı kentleşme sorunları yaşanırken, planlı bir ekonomi arayışına girilmiştir. 1980 sonrasındaki beşinci dönem ise, modernleşme projesinin aşındığı, kentleşme hızının yavaşladığı ve küreselleşmenin etkilerinin görüldüğü dönemdir.[3] Bu ayrışmalara, 1990'lı yılların ortalarında alt yapısı kurulan ve 2000'lerden itibaren somutlaşan süreci de eklemek mümkündür. Bu dönem, küreselleşmenin etkilerinin ve dış dünyaya eklemlenme arzusunun yoğunlaşması, kentlerde yeni arayışların, yenileme ve dönüşüm söylemlerinin gündeme gelmesi, mega projelerin ortaya çıkması gibi karakteristikler göstermektedir.

 

Mimarlık alanında Sözen, 1923-83 yılları ülke mimarlığını incelediği çalışmasında, Birinci ve İkinci Ulusal Mimarlık dönemleri ve onların aralıkları üzerinden bir evrelenme kurmaktadır. Birinci Ulusal Mimarlık dönemi, kökenleri II. Meşrutiyet evresine bağlanan ve Erken Cumhuriyet döneminde 1930'lara kadar süren bir zaman diliminde, "ulusal kimlik inşası" kaygısı ile Selçuklu-Osmanlı mimarisinin yeni yorumlarının araştırıldığı bir süreç olarak belirlenmektedir. 1930-40 aralığı ise, dünyadaki gelişmelere eklemlenme çabası ve yabancı mimarların varlığı paralelinde, mimarlıkta uluslararası arayışların yoğunlaştığı, ancak yapı alanında aynı oranda gelişilemeyen bir dönem olarak açıklanmaktadır.[4] Aslanoğlu ise, Erken Cumhuriyet dönemi mimarlığını, 1923-32 "liberal ekonomi yılları" ve 1932-38 "devletçi ekonomi yılları" olarak iki evrede incelemekte, ilk evrede Birinci Ulusal Mimarlık akımı çerçevesindeki arayışlara, ikinci evrede ise Batıya açılma çabaları sonucu görülen değişimlere, yabancı mimarların etkilerine ve yerli mimarların uluslararası üslubu yorumlamalarına yoğunlaşmaktadır.[5] Sözen'in 1940-50 dönemi mimarlığına ilişkin görüşü, savaş sırasında güçlenen ulusalcı düşünceler ve yabancı mimarlara tepkiler sonucunda yeni ulusalcı arayışların ortaya çıktığı; geçmişin anıtsal mimarlığına yaslanan Birinci Ulusal Mimarlık akımına karşılık, İkinci Ulusal Mimarlık akımının tarihsel sivil mimarlıktan esinlendiği yönündedir. 1950-60 yılları ile 1960 sonrasının ayrıştırılması eğilimine işaret eden Sözen, 1950'nin gerçek bir dönüm noktasını oluşturması dolayısıyla 20. yüzyılın ikinci yarısının tek bir dönem olarak görülebileceğini öne sürer.[6] Bunlara ek olarak Madran da, 1800-1950 dönemini koruma alanının yasal arka planı ve örgütlenmesi açısından irdelediği çalışmasında, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemleri gibi iki temel ayrım yaptıktan sonra, Osmanlı dönemini "Batılılaşma öncesi ve sonrası", Cumhuriyet dönemini de "1920-30, 1931-40, 1941-50" gibi onar yıllık evrelerle incelemektedir.[7] Farklı alanlardaki tüm bu evrelenme önerileri için çeşitli okumalar yapmak mümkün olsa da, önermeler arasındaki paralellikler ortadadır.

 

TÜRKİYE KORUMA TARİHİNDEKİ KIRILMALAR VE SİYASİ-EKONOMİK / TOPLUMSAL-MEKÂNSAL AÇILIMLARI
 
Siyaset, ekonomi, kentleşme ve mimarlık alanlarında bir önceki bölümde ortaya konulan evrelenme önerileri, koruma alanının dinamikleri ile ilişkilendirildiğinde, Türkiye koruma tarihinin altı aşamada incelenebileceği düşünülmektedir. Bu aşamalar, "19. yüzyılın ikinci yarısından Cumhuriyet'in ilanına uzanan dönem", "1923-50 aralığı", "1950-60 aralığı", "1960-80 aralığı", "1980-2000 aralığı" ve "2000 sonrası" olarak belirlenmektedir.
 
19. Yüzyılın İkinci Yarısından Cumhuriyet'in İlanına Uzanan Dönem
19. yüzyıl, Osmanlı İmparatorluğu'nun Batıyı modellediği ve merkeziyetçi-yukarıdan aşağıya inen bir yapıda modernleşmeye çalıştığı bir süreçtir. Dönem modernleşmesinin karakteristikleri, ekonominin kapitalist ilişkilere açılması ve yönetici elitlerin modernite doğrultusunda reformlar yapması olarak belirlenmektedir.[8] Bu süreçte dönem için bir üst kültür öğesi sayılabilecek koruma paradigması da, modern formuyla Batıdan ithal edilmiş ve yerel dinamikler içinde kurumsallaşma sürecine girmiştir.
 
19. yüzyılda Avrupa'da tarihe olan ilgi artarken, korumacı tavır da, ilke-yöntem belirleme ve hukuksal-örgütsel zemin oluşturma çabalarıyla disipliner bir çizgiye oturmuştur. Arkeolojik kazıların düzenlenmesi, anıtların belgeleme yöntemlerinin belirlenmesi, restorasyonda stil birliği-ek-yenileme vb. konular İtalya, Fransa ve İngiltere'nin öncülüğünde tartışılırken; 1904 Madrid Uluslararası Kongresi'nde, evrensel ilkelerin oluşturulması denenmiştir.[9] Osmanlı İmparatorluğu'nda ise, Batıdaki ilke-yöntem tartışmalarına eklemlenmek yerine, 1869'da ilki devreye sokulan Asar-ı Atika Nizamnameleri ve diğer düzenlemelerle, yeni bir yasal zemin tesis edilmeye çalışılmıştır. Madran, Batılılaşma dönemi öncesinde de bir onarım sisteminin bulunduğunu, ancak günümüzdeki imar ve koruma hukukunun temelini oluşturan birçok düzenlemenin Tanzimat evresine bağlandığını vurgular. Vakıf kurumu ve yapım-onarım alanlarındaki yeni örgütlenmelerin yanısıra, 1848-1917 yılları arasında eski eser ve korumayla doğrudan ya da dolaylı ilişkilenen 42 yasal-yönetsel düzenleme yapılmıştır.[10] 19. yüzyılın ilk yarısında da, koruma alanını dolaylı olarak ilgilendirecek çeşitli yasaların varlığı ya da vakıf kurumunun iyileştirilmesine yönelik düzenlemeler sözkonusu olmakla birlikte; bu alanın doğrudan yasal zemini kurularak ve modern bir anlayışla ele alınması, asıl 19. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşmiştir.
 
Bu dönemde koruma alanı, daha çok anıtsal yapılarla, arkeolojik eserlere yönlenmiştir. Avrupa'da arkeolojiye olan ilgi, Osmanlı İmparatorluğu'nda da kazıların artmasını ve müzeciliğin gelişmesini sağlamış; ancak kazıların yabancıların tekelinde olması sorular yaratmıştır. Asar-ı Atika Mevzuatı, devletin Avrupa kökenli kültürel talana karşı oluşturduğu bir savunma olarak nitelenmektedir.[11] Vakıf sistemi sorunlar yaşasa da, anıtsal yapıların korunmasında etkin olmayı sürdürmüştür.
 
19. yüzyılın ikinci yarısından Cumhuriyet'in ilanına uzanan aralıkta koruma alanı, örgütsel ve yasal yapılarıyla belirginleşse de, güçlü bir eylem alanına dönüşememiş ve tarihle olan ilişkilerin nasıl kurgulanacağı konusu, sağlam bir strüktüre oturtulamamıştır. Koruma, Batı merkezli çoğu yenilik gibi seçkin bir kesimin sınırlarında kalmış, elitist yapısı içinde halka ulaşamamış ve büyük oranda biçimci bir yaklaşımla uygulanmıştır.
 
1923-1950 Aralığı
Cumhuriyet dönemiyle birlikte, Batının modellendiği modernleşme projesi, tek merkezli siyaset yapısı ve ulus-devlet kurgusu içinde uygulanmaya başlanmıştır. Tekeli, köktenci çağdaşlaşma yaklaşımıyla dönüşen modernleşme projesinin "Batıya rağmen Batılılaşma" söylemiyle açıklanabileceğini belirtir.[12] Bu dönemde koruma da, modern bir paradigma olarak merkeziyetçi bir anlayışla benimsenmiş ve geliştirilmiştir. Yasal-örgütsel yapılar düzenlenir, tarih bilinci oluşturulmaya çalışılır ve kazı, müzecilik, onarım alanlarına yatırımlar yapılırken, modern-geleneksel olma ikilemleri ve yakın geçmişin zorlayıcı anıları, kısmen örtük bir gerilimi oluşturmuştur.
 
Batıda bu evrede, koruma konusunda ilke-yasa-yönetmelik oluşturma çabalarının sürdürüldüğü, tarihî yapıların yanısıra, yapı çevreleriyle doğal güzelliklerin korunması, uluslararası işbirliği gibi konuların işlendiği görülmektedir. Korumada yasal önlemler, etik, restorasyon sorunları ile ülkelerin işbirliği konularına odaklanan 1931 Atina Konferansı Bildirgesi, İtalya'daki restorasyon ilkelerini somutlayan 1931 tarihli Carta del Restauro, korumanın kültürel, kamusal, çevresel nedenlerini ve ilkelerini saptayan 1933 Atina Anlaşması, uluslararası koruma gündemini belirlemiştir.[13] Türkiye'de ise koruma paradigması ve teknik ithali açısından Batı örnek alınmışsa da, gerçek bir dış eklemlenme gerçekleşememiştir. Ulus-devletin tüm gelişme süreçleri gibi koruma alanı da, ülke verileri ve yönetimsel tercihlerle, nispeten içe dönük bir yaklaşımla şekillendirilmiştir.
 
Ulus- devletin önemsediği Türk kimliğinin inşasında tarihî eserlerin katkısının ne olabileceği ve kopmak istenilen geçmişin mirasına nasıl yaklaşılacağı, dönemin hassas konuları arasındadır. Kimlik sorunu, ulusal mimarlık arayışlarının yanısıra koruma alanını da etkilemiştir. 1931'de Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti kurulmuş, Alacahöyük, Çankırıkapı, Karatepe gibi yeni kazı alanları açılmış, Türk-İslam devri kitabeleri konusunda envanter çıkarılması kararlaştırılmıştır.[14] Yeni mimarlık için Selçuklu-Osmanlı formlarından esinlenen arayışlar, tarihî yapılara yönelik ilgiyi arttırsa da, bu daha çok anıtsal mimarlığa yansımıştır. 1930'lardan sonra gelişen uluslararası modern üsluba eklemlenme arayışlarıyla şekillenen modern konutlar ise, tarihî konutların statü kaybını ve terk edilmesini hızlandırmıştır.
 
Osmanlı anıtsal mirası ile belirli oranda ilgilenilirken, konunun içerdiği ikilemler açık bir tartışmanın dışında tutulmuştur. Osmanlı eserlerinin ihmal edildiğini öne süren görüşler de bulunmaktadır.[15] Ancak bu dönemde Sultanahmet Camisi, Selimiye Camisi gibi çok sayıda anıtsal Osmanlı yapısında onarımlar yapıldığı, Topkapı Sarayı, Ayasofya Müzesi, Süleymaniye Külliyesi İmareti, Manisa Muradiye Camisi Medresesi gibi yapıların müzeye dönüştürüldüğü bildirilmektedir.[16] Yine de modern kentler kurma idealinde olduğu gibi, koruma konusunda da yeni yönetimin asıl ilgisini ihmal edildiğini düşündüğü Anadolu'ya yönlendirdiği söylenebilir. Anadolu'daki Selçuklu eserleri ile arkeolojik yapılanmalar, gerilimlerden kaçmak ve örtük bırakılmış okumaları ortaya çıkarmak için alternatif bir alan oluşturmuştur. Atatürk, 1930'daki uzun Anadolu gezisinde yolladığı telgrafta, Selçuklu mirası ile arkeolojik eserlerin uzmanlar eliyle korunması gerektiğini vurgular.[17] Anadolu arkeolojisinin ve müzeciliğin desteklenmesi, yabancı baskıya karşı bir savunma ve toplumsal özgüven yaratıcı bir unsuru teşkil etmiştir. Savaşın yıkıntıları üzerinde modern bir ülke tesis etmeye uğraşan yönetim, koruma alanına sınırlı bir kaynak aktarabileceği halde koşullarını zorlamıştır.
 
II. Dünya Savaşı evresinde, koruma alanı dönemin kısıtlamalarından etkilenmekle birlikte, 1940-50 yıllarında tarihsel sivil mimarlığa yaslanarak gelişen İkinci Ulusal Mimarlık akımı, dokulara ilgiyi yoğunlaştırmış, tarihî kentlerin, yapı tipolojilerinin belgelenmesi ve anlaşılmasına yönelik, İstanbul'dan Anadolu'ya uzanan bir yönelimi başlatmıştır. Koruma alanı açısından bu hareketin sonuçları daha sonraki dönemlerde belirginleşecektir.
 
1923-50 aralığında koruma, devlet merkezli ve Cumhuriyet ideolojisini destekleyecek bir içerikle yürütülmüş, ancak Osmanlı modernleşme sürecinde olduğu gibi genelde seçkin çevrelerin sınırlarında kalarak topluma yeterince malolamamış ve örnek alınan Batı dünyasıyla derinlikli ilişkiler kurulamamıştır. Koruma alanının bu dönemde ikilemlerle yön bulmaya çalıştığı söylenebilir.
 
1950-1960 Aralığı
20. yüzyılın ortasından itibaren çok partili hayata geçiş, siyasetin yapısı ve yönelimlerini dönüştürürken, tüm alanlarla ilişkilerini etkilemiştir. Demokrat Parti'nin iktidara gelişiyle, tüm dinamiklerin devlet tarafından yönlendirildiği bir süreçten, dışa eklemlenme arzusuyla gelişen bir kurguya geçilmiştir. Köktenci modernite projesinin "halka rağmen halk için" yaklaşımının bu dönemde sonlandığı ve modernitenin popülist eğilimlere uyarlandığı bildirilmektedir.[18] Sözüedilen gelişme koruma alanını da etkilemiş, topluma rağmen eylemliliğini sürdüren bu alan, popülist kentleşme yaklaşımlarının içinde ötelenerek tahribatlar yaşamıştır. Muhafazakar temelli iktidar yapısı, mekândaki hedefi büyüme-gelişme olarak belirlerken, kültürel mirasın özellikle sivil dokuları içeren bölümü kentsel gelişimi engelleyen unsurlar olarak görülmüştür. II. Dünya Savaşı sonrasındaki yokluk ve konut ihtiyacı gibi olgular da, toplum için bir üst anlatı olan kültürel meselelere odaklanılmasını güçleştirmiştir.
 
Koruma alanı, bu dönemde Batıda, mevcut uluslararası anlaşmalar dahilindeki denemelerle ve geleceğe yön verecek yeni anlaşmaların tesisiyle ilerlemiştir. Avrupa Konseyi'nin 1954 yılında kabul ettiği Avrupa Kültürel Sözleşmesi, Avrupa'nın ortak kültürel mirasının korunması düşüncesine odaklanmaktadır.[19] Türkiye'de de yeni bir yasal zemin oluşturulmaya çalışılmış, 1951 yılında 5805 sayılı Kanun'la Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu kurulmuştur. Bu kurul, mimari ve tarihî anıtların korunma, bakım, onarım, restorasyon işlerinde gözetilecek ilke-programları belirlemek ve uygulamaları izlemek-denetlemek konularıyla görevlendirilmiştir.[20] Kentlerin gelişimini denetleyebilecek çeşitli yasalarla, İmar ve İskân Bakanlığı, İller Bankası gibi kurumların oluşturulması ve kentlerde yürüttüğü çeşitli mücadelelerin içine koruma düşüncesini de yerleştirecek olan Türk Mühendis ve Mimar Odaları'nın 1954 yılındaki tesisi, önemli gelişmelerdir. Yine de bu dönemde kentlerde, özellikle 1960'lardan sonra belirginleşecek tahribatların alt yapısı hazırlanmış ve bazı ciddi yıkımlar gerçekleştirilmiştir. İstanbul'u imar etmek ve tarihî anıtları ortaya çıkarmak adına, bir iktidar projesi olarak 1956'da başlatılan ve yönetim sonlandıktan sonra durdurulabilen cadde açma çalışmalarının kent dokusu üzerinde yarattığı tahribat, bu konudaki en güçlü örneklerden biridir. Koruma alanının siyaset odaklarıyla ilişkisini, uzun sürecek bir karşı duruş tavrına yönlendirmesinin temelinde, bu dönemin gelişmeleri yatmaktadır.
 
1950-60 aralığında koruma alanı, yeni bir yasal zemin, çeşitli kurumsal destekler ve bilim adamı-aydın ilgisinin varlığı ile yol bulmaya çalışırken, popülist kentleşme yaklaşımlarının baskılarıyla karşılaşmış ve paradigmanın topluma kavratılması, siyaset ile ilişkilerin ise dikkatli götürülmesi tavrını benimsemiştir. Ancak, bu kapsamda sağlam-bütüncül bir strateji geliştirilememiş, deneysel-sezgisel ve eylemlerin içinde dağılmış bir çizgide hareket edilmiş, dönüşen siyasi-ekonomik ortamın rant temelli büyümeyi dayatan yapısı içinde, koruma alanı mücadele ortamının içine çekilmiştir.
 
1960-1980 Aralığı
Bu dönem, 1960 ihtilali ve 1971 muhtırası gibi askerî müdahaleler, farklı siyasi odaklar arasında çatışmalar ve demokrasi tartışmalarına sahne olurken, kentlerde hızlı gelişmeler ve arayışlar yaşanmıştır. Tekeli, 1961 Anayasası'nın refah devleti anlayışı ile planlı kalkınma ilkesini getirdiğini vurgularken, yağ lekesi halinde büyüyen kentlerde konut ihtiyacı, ulaşım problemi, hava kirliliği gibi sorunların oluştuğuna, 1970'lerden sonra toplu konut, organize sanayi bölgesi, kampüslerle birlikte, mafyalaşmış gecekondu alanlarının geliştiğine ve 1973 seçimlerinden sonra yeni bir belediyecilik hareketinin ortaya çıktığına dikkat çeker.[21]
 
Kalkınma ve kentleşmenin önemsendiği, turizm ve sanayileşme politikalarının devreye sokulduğu, köyden kente göç gibi olguların gelişmeleri belirlediği bu dönemde, koruma büyük oranda dışlanmıştır. Turistik yörelerdeki antik kentler ile anıtsal yapılar, turizme katkıda bulunma ihtimallerinden dolayı kısmen ilgi görürken; sivil dokular ya terk edilerek tahrip olmaya bırakılmış ya da köyden kente göç edenlerin yeni yaşam alanlarını oluşturmuştur. Kentlerde önemli yıkımların gerçekleştirildiği görülmektedir. Ekonomik ve kentsel baskıların yanısıra, ülkenin çalkantılı siyasi-ekonomik ortamında kültürel mirasın korunması bir lüks gibi de algılanmıştır.
 
1960-80 aralığı, dış ilişkiler ve mevzuat açısından birkaç önemli gelişmeye sahne olmuştur. Batıda koruma alanının güncel yönelimlerini belirleyen bazı önemli mevzuatlar, bu dönemde kurgulanmıştır. "Ortak miras" kavramı çerçevesinde, tarihî anıtlar ile yerleşmelerin koruma-onarım ilkelerini ortak bir çerçeveye oturtmaya çalışan 1964 Venedik Tüzüğü, bu kapsamdaki önemli bir belgedir. UNESCO'nun 1972'de Paris'teki toplantısında kabul ettiği Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme ise, "dünya mirası" kavramına odaklanarak; "miras"ın tanımı, koruma politikaları, komiteler, fonlar vb. yükümlülükler ile "Dünya Kültür Mirası Listesi"nin oluşturulma koşullarını belirlemektedir.[22] Türkiye sözleşmeye bu dönemde dahil olamasa da, 1973 yılında çıkarılan 1710 sayılı Eski Eserler Kanunu ile mevzuatını yenileyerek, eski eser, anıt ve sit kavramlarını ayrıntılandırmıştır.[23] Bu yasa dolayısıyla, tarihî dokuların sit olarak tescili sürecinde gelişmeler sağlanmıştır.
 
Bu dönemin önemli bir gelişmesi de, "Geçmişimiz için Bir Gelecek" sloganıyla hareket edilen 1975 "Avrupa Mimari Miras Yılı" çalışmalarıdır. Aynı tarihli Amsterdam Bildirgesi ile somutlaşan çalışmalar, Avrupa'nın ortak mimarlık mirası konusunda geliştirilecek ulusal, bölgesel ve yerel politikalara vurgu yapmaktadır.[24] Türkiye'de Mimarlar Odası tarafından da sahiplenilen Avrupa Mimari Miras Yılı'nın kısa vadeli sonuçları sınırlı olsa bile, bu etkinlik, uluslararası ortamla ilişkilenme yönünde bir zemini hareketlendirmesi ve koruma düşüncesini topluma yayma konusunda sivil bir yönelimi tetiklemesi dolayısıyla önemlidir.
 
1960-80 aralığında, koruma alanı bir taraftan hızlı-denetimsiz gelişen kentleşmenin yarattığı tahribat tehdidini yaşarken, bir taraftan evrensel koruma yaklaşımlarına eklemlenmeye çalışmış ve direnme tavrını benimseyerek yön bulmayı denemiştir. Siyaset ve rant odakları karşısındaki mücadeleci tavrını belirginleştiren koruma alanı, toplum karşısında ise seçkinci tutumunu kısmen öteleyerek, ilişki kurma çabasını yoğunlaştırmıştır.
 
1980-2000 Aralığı
1980'li yıllarda Türkiye'de, toplum-siyaset ve mekân ilişkileri yeni bir yöne girmiştir. 1980 ihtilali sonrasında siyaset içindeki ideolojik sınırlar aşınmaya başlamış ve toplum-siyaset ilişkisinde bir yorulma gerçekleşmiştir. Mekânsal organizasyonda nüfus-sermaye dağılımına bağlı dönüşüm; dışa açık ve ihracata dönük bir kalkınma modelinin benimsenmesi, küreselleşme sürecine dahil olmak için adımlar atılması, telekomünikasyon yatırımlarına girişilmesi, sermaye piyasaları, serbest ticaret ve üretim bölgelerinin kurulması, bankacılık reformları gibi gelişmelerin varlığı, dönem karakteristikleri olarak belirlenir.[25] Merkez kentlerdeki aşırı büyüme, yoğun yapılaşma, yeni gecekondular, toplu konut yatırımları gibi gelişmeleri yaratırken; sanayi ve turizm alanları ile küresel sermayenin taleplerinin karşılanması gereği, kentsel mekânlar, kıyılar ve diğer doğal alanlar üzerindeki sorunlu uygulamaları ortaya çıkarmıştır. İstanbul'da Tarlabaşı Bulvarı'nın açılması için 1986'da gerçekleştirilen büyük yıkımdan, İzmir'deki Kordonyolu tahribatına, Boğaziçi'ndeki yapılaşma taleplerinden, yoğun kıyı yağmasına uzanan tartışmalı uygulamalar, karşı tepkileriyle birlikte bu dönemde yaşanmıştır. Zorunlu biçimde mücadeleye odaklanan koruma alanı, kayganlaşan siyaset alanıyla sağlam bir ilişki örgütleyememiş, muhafazakar odaklarla genelde ayrı düşülürken, sol merkezli siyaset de bu konuda güçlü bir politikayı devreye sokamamıştır.[26]
 
1954 Avrupa Kültür Sözleşmesi ve 1975 Avrupa Mimari Mirası Yasası'na temellenerek 1985 yılında Granada'da imzalanan Avrupa Mimari Mirasının Korunması Sözleşmesi, dönemin uluslararası ortamdaki önemli anlaşmalarından birini oluşturmaktadır. Türkiye'de bir taraftan siyasi müdahalelerle önemli tahribatların yolu açılırken, bir taraftan da paradoksal biçimde, uluslararası koruma anlaşmalarına dahil olunması sözkonusudur. Türkiye, 1983'de Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme'yi, 1989'da ise Avrupa Mimari Mirasının Korunması Sözleşmesi'ni imzalamıştır. Ülkedeki mevzuat da, 1983 tarihli ve 2863 sayılı Yasa ve 1987 tarihli ve 3386 sayılı Değişiklik Yasası'yla yeniden düzenlenmiştir. Bu yasalarla "kültür varlığı" kavramı "eski eser" kavramının yerini alırken, koruma ölçütleri 19. yüzyıl sonuna odaklanan bir zaman sınırıyla belirlenmiş, özel yapılar için bazı farklı tanımlar getirilmiş, tepede Kültür Bakanlığı'na bağlanan örgütlenme de yeniden düzenlenmiştir.[27] 1990'ların ortasından sonra koruma düşüncesi toplumda yaygınlaşmış ve 2000'lerdeki gelişmelerin alt yapısı hazırlanmıştır. Bu gelişmede 20. yüzyılın son çeyreğinde yürütülen güçlü koruma mücadelesinin yanısıra, tüm dünyada tarihe ve kültürel mirasa yönlenen tüketici ilginin de etkisi vardır.
 
1980-2000 aralığında koruma alanı, aşınan siyaset, kentleşme politikaları ve küreselleşme dalgası içinde mücadeleye odaklanırken, uluslararası gelişmelere eklemlenme çabasını yoğunlaştırmış ve koruma alanına ilgi artmıştır. Ancak bu sefer de korumanın popülerleşmesi sorunu ortaya çıkmış; bu alan başlangıçtan beri toplum ve siyaset alanları ile iyi ilişkilenemeyen yapısı içerisinde, yıkımları ve koruma adı altında gerçekleşen tahribatları denetlemekte zorlanmıştır.
 
2000 Sonrası
1990'lı yılların ortasında başlayan ve günümüze ulaşan dönem 1980 sonrasının devamı olarak görülebilirse de, bu dönemi ayrı bir aşama olarak nitelemek de mümkündür. Bu dönemde, ülkede 1980'li yıllarda temelleri atılan çoğu gelişme somutlaşmış; siyasi odaklar arasındaki kayganlık belirginleşirken, küreselleşme girdisi ve dışa açılma arzusu varlığını kuvvetle göstermeye başlamıştır. Avrupa Birliği ideali çerçevesinde gerçekleştirilen çok sayıda yasal düzenleme, kurumsal yapıyı dönüştürürken, özelleştirme süreci hızlanmış ve dış yatırımlara sorgulamaksızın geçit verilmiştir. Bu koşullarda, kentler ve kültürel-doğal mirasın, mega yatırımlara ya da sermaye güdümlü anlayışlara karşı savunulması ihtiyacı ortaya çıkmıştır.
 
Koruma alanında, temeli 1990'lara dayanan hareketlenme, bu dönemde belirgin hale gelmiştir. Dışilişkiler arttırılırken; Avrupa Tarihî Kentler Birliği ile ilişkili olarak, 2000 yılında Türkiye Tarihî Kentler Birliği'nin kurulması, yerel yönetimlerin konuyu sahiplenmesi açısından önemli bir aşamayı oluşturmuştur. Yönetimlerin birbirlerini modellediği, ödül mekanizmalarıyla özendirilen bir sistem içerisinde koruma gündemi canlanırken, uzmanlığa yeterince başvurulmaması yüzünden sorunlu uygulamalar da gözlenmektedir.
 
Bu dönemde koruma eylemi, çeşitli yasalarla yeniden düzenlenmiştir. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Mevzuatı, 2004 yılında 5226 sayılı Yasa ile değiştirilmiş; yerel ve merkezî yönetimler, bünyelerinde kurulması öngörülen bürolarla koruma alanında daha aktif hale getirilmiştir. Emlak vergilerinden korumaya katkı payı ayrılması, korunacak alanlar için "yönetim alanı" kavramının devreye sokulması, kentsel yenileme başlığı altında doku ölçeğinde gerçekleştirilecek çalışmaların teşviki gibi gelişmeler gözlenmektedir.[28] Tescilli yapıların statü tarifinde, kurul inisiyatifinde yönlendirilecek belirli bir esneklik de oluşturulmuştur.
 
Kültürel miras ve korumanın tüketim-imaj yaratma konusundaki olanaklarının sermaye ve iktidarlar tarafından keşfedildiği bu dönemde, koruma eylemi sarsıntılı bir düzlemde yol almaktadır. Özellikle koruma kültürü ile bir türlü içsel bir uzlaşma sağlayamamış muhafazakar kesimin, tarihî yapıların aslını yıkıp, replikalarını üretmeyi önermesi ya da bu değerleri yerel-küresel sermayenin ölçüsüz taleplerine terk etmesi çarpıcıdır. Turizm olgusu ile işlevsel-yönetimsel kapsamda daima sarsıntılı bir birliktelik yaşayan koruma alanı, Kültür ve Turizm Bakanlığı adı ile yeniden bütünleşen yönetim yapısı altında, yatırımlara taviz veren tartışmalı önerilerle yüz yüze gelmektedir. Korumanın, paradigma, teknik ve uygulama sorunsalları olgunlaştırılmadan yaygınlaşması, uygulamalarda nitelik, yöntem, tasarım vb. konularda açmazlarla karşılaşılmasına yol açmaktadır. Koruma düşüncesinin toplum tabanına halen yeterince ulaşamadığını söylemek, yanlış olmayacaktır.
 
Bu dönemde "endüstri mirası", "modern mimarlık mirası", "Cumhuriyet dönemi mirası" gibi yeni miras kavramları ortaya çıkarken, toplum ve siyaset alanı bir yana, koruma alanının bile bu konuda yeterli donanımda olmadığı anlaşılmıştır. Koruma alanı bir kez daha, 19. yüzyıl limitli bir koruma düşüncesine henüz uyum sağlayabilmiş toplum ve siyaset alanıyla yüzyüze gelmiş, modern mimarlık ürünlerinin yıkılması, yeni bir mücadele konusunu oluşturmuştur. Ayrıca koruma paradigmasının yeni gelişmeler çerçevesinde çalışılması gerektiği; bu alanın varlığına gösterilen tepkiler karşısında geliştirdiği dirençli yapısını kırmak, biçimci-teknik örüntüsünü irdelemek, yerel-küresel bağlantılarını yeniden yorumlamak gibi ihtiyaçların varlığından sözedilmeye başlanmıştır.[29]
 
2000 sonrası, koruma alanının derin ikilemlerle karşılaştığı bir süreç olarak gelişmiş, bir taraftan koruma düşüncesi-eylemi her zaman istenildiği üzere yaygınlaşırken, diğer taraftan tarih-doğa alanındaki tüketici ve popülist talepler ortamı zorlamış; tüm bunlara koruma paradigmasının 21. yüzyılın değişen ihtiyaçları karşısında yeterince güncellenememiş olması sorunu da eklenmiştir. Koruma alanı günümüzde, katılım-uzlaşma durumu ile karşı duruş-savunma durumu arasında bir konum belirlemeye çalışırken, bir taraftan da kendi iç sorgusunu geliştirerek, çağa uyum sağlamaya çalışmaktadır.
 
SONUÇ
 
Türkiye koruma tarihinin tıpkı siyaset, ekonomi ve kentleşme tarihleri gibi, ikilemlerle ve dışa belirli bir bağımlılık gösteren gel-gitlerle yol aldığını saptamak mümkündür. Koruma alanının geçmişinde önemli başarılar olsa da, bunların yeniden kutsanması yerine, mevcut açmazların tespiti daha anlamlıdır. Genel bir değerlendirmede, Türkiye koruma tarihinde gözlenebilen açmazları, şu şekilde özetlemek mümkündür:
 
1. Paradigma, örgütlenme, mevzuat ve uygulamaya yönelik modellerin Batıdan ithal süreçlerinde toplumsal, politik vb. odaklı içselleştirmelerin yeterince sağlanamaması.
2. Koruma alanının tarihinin büyük bölümünde çalışmalarını, toplumla buluşamayan ya da anlaşılamayan elitist bir yapıda sürdürmesi.
3. Korumanın mücadele temelli bir eylem kültürü içinde ve teknik-biçim temelli yaklaşımlarla yaygınlaşmasına bağlı olarak, paradigmanın özüne yönelik ve ortamı dönüşüm ihtiyaçlarına uyumlayabilecek çalışmaların geri planda kalması.
4. Korumanın özellikle siyaset ve sermaye alanında kültürel boyutunun ihmal edilerek, turizm vb. işlevler aracılığıyla gelir getirebilecek bir eylem olma özelliğine odaklanılması; popüler kültüre ve tüketim talebine giderek daha fazla teslim olunması.
5. Yerel ve küresel dinamikler arasındaki ilişki dengesinin iyi kurgulanamaması.
 
Sınırlı bir okuma içinde, Türkiye koruma tarihi kapsamındaki tüm durumların gereken şekilde değerlendirilemeyeceği kuşkusuzdur. Ancak koruma alanının kendi geçmişini farklı okumalarla irdelemeyi sürdürmesi, bu alanın gelecek stratejilerinin oluşturulabilmesi açısından önemlidir. Çağımızda ortaya çıkan yeni koruma sorunsallarının, yalnızca toplum, siyaset ve sermaye odakları tarafından değil, disipliner açıdan bile ele alınmasında gözlenen güçlükler, bu tür değerlendirmelerin arttırılmasını gerekli kılmaktadır.
 
 
KAYNAKLAR
 
Ahunbay, Zeynep, 1996, Tarihi Çevre Koruma ve Restorasyon, YEM Yayın, İstanbul.
 
Akozan, Feridun, 1977, Türkiye'de Tarihi Anıtları Koruma Teşkilatı ve Kanunlar, DGSA Yayını, İstanbul.
 
Akşin, Sina, 2005, "Siyasal Tarih (1908-1923)", Türkiye Tarihi 4 - Çağdaş Türkiye 1908-1980, Ed. S.Akşin, Cem Yayınevi, İstanbul, ss.25-123.
 
Aslanoğlu, İnci, 2001, Erken Cumhuriyet Dönemi Mimarlığı 1923-1938, ODTÜ Mimarlık Fakültesi Yayını, Ankara.
 
Boratav, Korkut, 2005 , "Siyasal Tarih (1908-1980)", Türkiye Tarihi 4 - Çağdaş Türkiye 1908-1980, Ed. S.Akşin, Cem Yayınevi, İstanbul, ss.297-380.
 
Erder, Cevat, 1975, Tarihi Çevre Bilinci, ODTÜ Mimarlık Fakültesi Yayını, Ankara.
 
Kanadoğlu, Sabih, 1998, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Hukuku, Turhan Kitabevi, Ankara.
 
Kayın, Emel, 2007a, "Türkiye'de Muhafazakar ve Sol İdeolojiler Bağlamında Koruma-Siyaset İlişkisi, Mimar.ist, Sayı: 25, ss.77-81.
 
Kayın, Emel, 2007b, "Modern Bir Kurgu Olarak Koruma Paradigmasının Dönüşümü ve Modern Mimarlık Mirası", Mimarlık, Sayı: 338, ss.25-29.
 
Koçak, Cemil, 2005, "Siyasal Tarih (1923-1950)" Türkiye Tarihi 4 - Çağdaş Türkiye 1908-1980, Ed. S.Akşin, Cem Yayınevi, İstanbul, ss.125-211.
 
Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu İle Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun, 2004.07.14, Resmî Gazete, Sayı: 25535, ss.1-7.
 
Madran, Emre, 2007, Taşınmaz Kültür Varlıklarının Korunmasına Yönelik Yasal Düzenlemeler ve Yerel Yönetimler, Mimarlık, Sayı: 338, ss.41-43.
 
Madran, Emre, 2002, Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Kültür Varlıklarının Korunmasına İlişkin Tutum ve Düzenlemeler, ODTÜ Mimarlık Fakültesi Yayını, Ankara.
 
Özdemir, Hikmet, 2005, "Siyasal Tarih (1960-1980)", Türkiye Tarihi 4 - Çağdaş Türkiye 1908-1980, Ed. S.Akşin, Cem Yayınevi, İstanbul, ss.225-293.
 
Polat, Omay, Ebru, "Modern Mimarlık Mirasını Onaylamak: Yasal Süreç ve Tescil Kararlarına Bakış", Mimarlık, Sayı: 340, ss.49-53.
 
Sözen, Metin, 1984, Cumhuriyet Dönemi Türk Mimarlığı (1923-1983), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara.
 
Tekeli, İlhan, 1998, "Türkiye'de Cumhuriyet Döneminde Kentsel Gelişme ve Kent Planlaması, 75 Yılda Değişen Kent ve Mimarlık, Ed. Y.Sey, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, ss.1-24.
 
 
 

[1] Akşin, 2005, ss.27-123, 215-224; Koçak, 2005, 127-213; Özdemir, 2005, ss.227-293.
 
[2] Boratav, 2005, s.297.
 
[3] Tekeli, 1998, ss.1-2.
 
[4] Sözen, 1984, ss.27-178.
 
[5] Aslanoğlu, 2001, ss.6-7.
 
[6] Sözen, 1984, ss.243-285.
 
[7] Madran, 2002, ss.1-167.
 
[8] Tekeli, 1998, s.2.
 
[9] Erder, 1975, ss.62-88, 132-176, 208-234.
 
[10] Madran, 2002, ss.6-15.
 
[11] Madran, 2002, s.19
 
[12] Tekeli, 1998, s.4.
 
[13] Erder, 1975, s.88, 181, 232-234, 277-289.
 
[14] Madran, 2002, ss.120-122
 
[15] Altınyıldız, 2004, ss.181-183.
 
[16] Madran, 2002, ss.123-124.
 
[17] Madran, 2002, s.106.
 
[18] Tekeli, 1998, s.12.
 
[19] Kanadoğlu, 1998, s.648.
 
[20] Akozan, 1977, ss.45-46.
 
[21] Tekeli, 1998, ss.15-19.
 
[22] Kanadoğlu, 1998, ss.636-646.
 
[23] Akozan, 1977, ss.50-59.
 
[24] Ahunbay,1996, ss.152-156.
 
[25] Tekeli, 1998, ss.20-21.
 
[26] Kayın, 2007a, ss.80-81.
 
[27] Kanadoğlu, 1998, ss.21-37.
 
[28] Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ile Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun, 2004, ss.1-7; Madran, 2007, ss.41-43.
 
[29] Kayın, 2007b, ss.25-29; Polat, 2008, ss.49-53.
 

Bu icerik 7354 defa görüntülenmiştir.