317
MAYIS-HAZİRAN 2004
 
MİMARLIK'TAN

ODADAN

MİMARLIK DÜNYASINDAN

ÖDÜL ve SERGİ: 9. Ulusal Mimarlık Sergisi ve Ödülleri

  • Eski Van Şehri
    Şahabettin ÖZTÜRK

    Yrd.Doç.Dr., Mimar, Yüzüncü Yıl Üniversitesi,

    Fen Edebiyat Fakültesi,

    Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi



KÜNYE
FORUM

“ÖRNEK” İLKÖĞRETİM OKULU PROJELERİ ÜZERİNDEN

“Tip Proje” Kavramı / Döner Sermaye Yoluyla Proje Üretimi / Türkiye’de Okul Yapılarının Elde Edilme Süreci / Müellifin Yapım Süreci İle İlişkisi / Standartların Mimari Kaliteye Etkileri / ve Diğerleri

1997 yılında ilköğretim süresinin 8 yıla çıkarılmasıyla, birçok okul yapısının hızla projelendirilmesi ve inşa edilmesi gerekli oldu. Milli Eğitim Bakanlığı, süreci hızlandırmak amacıyla, 1998-2000 yılları arasında üniversitelerin mimarlık bölümleri ile işbirliği içinde döner sermaye yoluyla “örnek” okul projeleri elde etti. MİMARLIK’ın 314. sayısında, elde edilen proje ve açıklama raporlarına yer vermiştik. Bu belgesel dökümle, tarafları bir forumla biraraya getirerek süreci masaya yatırmayı amaçlamıştık. Forumun üst başlığından da anlaşılabileceği gibi, tartışma çok boyutluydu; fakat söz yine de, projelerin mimari niteliklerine gelemedi. Dikkati bu noktaya çekerek, tartışmanın süreceğini düşünüyoruz. Bugünlerde Bakanlığın gündeminde, Avrupa Birliği’ne uyum süreci çerçevesinde zorunlu eğitimin 12 yıla çıkarılması konusu var. Umarız bu tartışma, 8 yıllık eğitime geçerken yakalandığımız hazırlıksız durum benzeri, gelecekte önümüze çıkabilecek acil durumlar için bir öncelikler listesi oluştursun...

Levent GEDİZLİOĞLU (Oturum Başkanı, Dergi Yayın Kurulu Üyesi): MİMARLIK’ın Kasım-Aralık sayısında, Milli Eğitim Bakanlığı’nın 8 yıllık temel eğitim örnek yapı projelerini yayınladık. Bakanlığın Yatırımlar ve Tesisler Dairesi Başkanlığı’nın yayınladığı katalogdaki projeleri yayınlama kararımız öncesi, Dergi Yayın Kurulu olarak gördük ki, konu geniş bir tartışma alanı yaratabilir. En başta “tip proje”konusu tartışılabilir. Örneğin, 8 yıllık temel eğitim yapıları tip projeye uygun bir program mıdır? Tip proje elde etmede çevre, iklim, topografya, imar koşulları ve benzerleri nasıl ortaya konulmalı ve burada nasıl ortaya konuldu? Avan projeden uygulama projesine geçerken nasıl sorunlar yaşanıyor? Projelerin, üniversitelerin döner sermayeleri yoluyla elde edilmesi mimari proje piyasasında haksız rekabet yaratıyor mu? “Yaratıyor mu, yaratmıyor mu” derken, karşımıza bu projelerin üretilmesinde görev alan üniversiteli meslektaşlarımızın harcadıkları emeklerin karşılıklarını uygun bir şekilde alıp almadıkları da bir sorun olarak ortaya çıktı. Tartışma daha derinleştiğinde, sık sık üniversitelerimizin uygulamadan uzak olduğu eleştirisini de duyarız. Bu da öyle bir uygulama alanı oluyor mu, olmuyor mu? Böyle bir hizmetin yarışma yoluyla mı, yoksa ihale yoluyla mı elde edilmesi gerektiği başlı başına bir tartışma alanı olarak ortaya çıktı. İçine girilmesi belki de en riskli, ama mimarlık camiamız için en önemli tartışma alanı, belki de elde edilen projelerin mimari kaliteleri...

Projeleri dergimizde yayınlarken, biraz önce sözünü ettiğim olası tartışma alanlarından herhangi birini öne çıkartmadan, en azından belgeleme görevini yerine getirmiş olacağımızı düşündük. Dergimizin, Odamızın bir yayın organı olarak meslek ortamımızda bir tartışma platformu olmasını amaçlıyoruz. Bu forumu da, başta sözünü ettiğim projeler ve tartışma alanları çerçevesinde bir tartışma platformu yaratmak amacıyla, olabildiğince tüm tarafların katılımını sağlamaya gayret ederek düzenliyoruz. İlk sözü, bu sürecin ilk başında yer aldığını bildiğimiz Yavuz Özkaya’ya vererek başlamak istiyorum.

Yavuz ÖZKAYA (Mimar): Bugün konumuz olan bu projelerin öncesinde yapılan bir çalışma var: Temel Eğitim Pilot Projesi (TEPP). TEPP öncesinde de birtakım çalışmalar var; onlara çok hakim olmadığım için Necip Özkan’ı da buraya davet ettim. Temel Eğitim Pilot Projesi, yakın gelecekte daha büyük ölçekte başlatılacak ve bütün ülkede uygulanacak yeni eğitim sisteminin kabuğu, içeriği üzerinde fikir oluşturmak ve onu yönlendirmek üzere planlanmış bir süreç.

Benim projeye dahil olmam, Milli Eğitim Bakanlığı'nın Dünya Bankası’ndan sağladığı kredi ile, benim de “uzman”lardan biri olarak içinde yer aldığım proje yürütücüsü müşavir firmayı seçimi ile başladı. TEPP’in pek çok açılımı ve hedefi vardı: Bir yandan 3 farklı bölgede -İstanbul, Ankara, Şanlıurfa- “örnek” ilköğretim okullarının tasarımı ve uygulaması, bunun için 8 yıllık eğitimin programının ve “standartların” hazırlanması, bir yandan eğitimcilerin yeni sisteme nasıl adapte edilecekleri, mevcut kadronun eğitilmesi gibi çok yönlü, çok disiplinli 1-1,5 yıl aralıksız süren bir çalışmaydı. Bu sürecin sonunda Ankara’da bir toplantı yapıldı. Farklı bölgelerden çeşitli eğitimciler, Bakanlıktan yöneticiler ve eğitimciler -akademisyenler, uzmanlar, İMKB temsilcileri, mimarlar gibi- konuyla ilgili pek çok kişi bu toplantıya katıldılar. Daha önce çeşitli kişi ve kurumlara fikirlerini almak üzere dağıtılmış ve bu 1,5 yıllık süreçte hazırlanmış “İlköğretim Yapıları El Kitabı” ve 8 yıllık ilköğretim okulları hakkında pek çok tartışma sonrasında komisyonlar oluşturuldu.

TEPP’deki hedefimiz, ülke genelinde yapılacak yere, arsaya, çevreye, mahalleye özgü tasarlanmaları, eskiden beri uygulanmakta olan “tip proje”lerden farklı olarak mimarların da işin içinde olacakları şekilde planlamaktı. Komisyonlarda başka konuların yanısıra bunlar da tartışıldıktan sonra “Artık ‘tip proje’ yapılmasın” tüm komisyonların birinci ilke kararı olarak ortaya çıktı. Ancak, daha sonraki süreçte anladık ki, komisyonların “tip proje yapılmasın” diye kastettikleri şey, “eski” tip proje değil ama “yeni” tip projeler yapılmasıymış; bunu daha sonra tecrübe ettik.

Başta belirttiğiniz pek çok tartışma konularından bir tanesini öne çıkartmak istiyorum bu toplantıda: Milli Eğitim Bakanlığı Yatırımlar ve Tesisler Dairesi Başkanlığı’nın bazı üniversitelerin mimarlık fakültelerine bu işleri havale ettiğinde, üniversitelerimizin, yani ilk başta tepki göstermesi gereken bir kurumun üyelerinin, niçin buna tepki göstermedikleri? Yani, “tip proje” denen şeyi niçin ajandalarına aldıklarını ve yaptıklarını hiç anlayabilmiş değilim. Bunun mutlaka burada tartışılması gerekiyor. Tabii ki oradaki sürece hakim değilim; bu üniversitelere nasıl yansıtıldı, üniversiteler hangi süreçlerde bunları yaptılar? Sonrasında birtakım olumsuzluklar var; uygulamaları yürüten müşavir firma temsilcileri yok burada, onlar bunları ne koşullarda gerçekleştirdiler? Bildiğim kadarıyla, okul proje ve inşaatları paketler halinde, her sene ya da 2 senede bir değişik müşavir firmalara ihale edildi. Şimdi, burada durmak istiyorum.

Oturum Başkanı: Yavuz Bey’in söylediklerinden, tip proje elde edilmesi konusunda birtakım tartışmaların yaşandığını öğrenmiş oluyoruz. Aklımda kalan en son sözü de, tip proje elde edilmesinde ilk tepkiyi üniversitelerin vereceğini umarken, tam tersine üniversitelerin bu aşamada görev almış olduğu idi. Konuya bu noktadan girebiliriz sanıyorum.

Aydan BALAMİR (Doç.Dr., ODTÜ Mimarlık Bölümü, 240 öğrencilik ilköğretim okulu projesi müelliflerinden): Ali Cengizkan’la birlikte bir proje yürüttük. Süreci tümüyle kaçırılmış bir fırsat olarak görüyorum aslında; ama “tip proje” konusunda biraz farklı düşünüyorum. Tip proje, mimarlık kuramındaki anlamıyla, tasarımı iyi bir yere götürülebilecek yaklaşımlardan bir tanesidir. Yani, tipi bütün olası çözümlerinden, yere özgü çeşitlemelerinden, ayrıntılarından arındırılmış bir şema olarak alırsanız, mimarlığın başyapıtlarında tipi bulabilirsiniz. Örneğin katedraller bir tip üzerinedir, camiler de tip üzerine çeşitlemelerdir. Bütün 18. ve 19. yüzyıl Beaux-Art mimarlığı, tip düşüncesi üzerine kurulmuştur. Biz bunu, üzerine gidilebilir bir konu olarak gördük. Bakanlığın sıradanlaştırıp mimarlığı yok ettiği -Bayındırlık Bakanlığı’nı kastediyorum- uygulamalarını bilerek, tip kavramını bütün kuramsal içeriğinden koparan anlayışa karşı, tipi bir mimari çözme, mimari düşünme, çeşitlendirme, rasyonelleştirme, bazı özelliklerini şematik olarak standartlaştırma, ama onun üzerine bir zenginlik getirilebilme kurgusu olarak baktık ve öyle başladık.

Dergide, bizim projenin yanında basılı olan minik şemalar vardır. Biz, yol ve iklim durumlarına göre olabilecek çok sınırlı bir 12’lik tabülasyon yapmıştık. Benim bu süreçte benimseyemediğim şudur: Bir tip geliştirildikten sonra, onun yine Bayındırlık Bakanlığı anlayışında hiç değişikliğe uğramadan, uyarlanmadan tekrarlanması. Yoksa her mimarın kendine özgü tipleri de vardır; yani bir mimarı bir mimardan ayıran karakteristikler içinde bir tanesi de budur, ve yere özel olmayan bu şema, yere özel hale getirilebilir.Tasarıma başladığımızda, bu sürecin böyle işleyeceğini düşünüyorduk; yani bir ana kurguyu ekonomik, çeşitlenebilir, çoğaltılabilir bir kurguyu edinip, yerlerine özenle uyarlanacağını sanıyorduk. Üstelik değişik fakültelerden “n” kadar tipin “n” kadar çeşitlenebilmesi söz konusuydu.

Konu, 8 yıllık ilköğretim seferberliğine mimarlık fakültelerinin bir katılımı ve hediyesi olarak da heyecanlandırmıştı bizi. Çünkü parasal karşılığı da çok azdı, neredeyse ihmal edilebilir bir şey; ama bu bir hediye, bir seferberlik heyecanıydı. Tasarım sonrasında ekibin hep işin içinde olacağını varsaydık. Fakültedeki genel koordinatörümüz Abdi Güzer’di; onunla da böyle yorumlamıştık. Sonuçta talihsiz bir noktaya gelindi; ama başlangıcında bence çok radikal bir hata yoktur. Tipi, Bayındırlık Bakanlığı’nın klişeleştirdiği tip olarak almıyorum, tamamen mimarlık teorisindeki anlayışıyla alıyorum.

Hasan ÖZBAY (Mimar): Aslında ben bilgi almak istiyorum: Aydan Balamir bunun maddi karşılığı olarak sadece çok cüzi bir rakam diye bilgi verdi. Nedir bu maddi karşılık?

Aydan BALAMİR: Her ay bir maaş kadar fazla alınır. 2-3 ay süren projelerdir bunlar; küçükleri 2 ay, büyükleri 4-5 ay kadar süren.

Hasan ÖZBAY: Gördüğüm kadarıyla bu tiplerden birkaçı yoğun bir şekilde uygulandı. Bir kısmının uygulanıp uygulanmadığını bilmiyoruz. Mesela, bu uygulama süreçlerindeki karar mekanizmaları nasıldır? Projeleri kimler, nasıl seçiyor? Hangi tipler çok, hangileri az uygulandı?

Hilmi KOÇBIYIK (Milli Eğitim Bakanlığı, Yatırımlar ve Tesisler Dairesi Başkan Yardımcısı): Biz sadece kendi yaptırdığımız projeleri uygulamıyoruz. Üniversiteler eliyle gerçekleştirilen bu projelerin bir katalogu hazırlandı ve valiliklere gönderildi. Fakat, hangi projelerin uygulanacağına da valilikler karar veriyor. İlköğretim kurumlarıyla ilgili inşaat programlarını iller kendileri hazırlar; bunlar il encümenlerinde karara bağlanır; teklif olarak Bakanlığa gelir. Milli Eğitim Bakanlığı programları şekil yönünden inceler ve onaylar; ama ihtiyaç yönünden özünde bir değişiklik yapmaz. Valilikler ilköğretim kurumlarını yaparken uygulayacakları projeleri kendileri seçerler; ama bu projeleri Bayındırlık Bakanlığı’nın eski projelerinden seçebilecekleri gibi, hayırseverlerin okul yapmak istediklerinde yaptırdıkları özel projelerden veya bizim katalog haline getirdiğimiz örnek projelerden de seçip uygulayabilirler. Hangi projenin ne oranda, ne sayıda uygulandığı konusunda bir tespit yapma ihtiyacını hissetmedik. Marmara Depremi’nin meydana geldiği tarihte, merkezden ihale ederek yaptırdığımız ve büyük ölçüde üniversite projelerini uyguladığımız 341 okulumuzdan 20 tanesi Marmara Bölgesi’ndeki depremden yoğun etkilenen illerdeydi. Bu okullarımızın hiçbirinde, onarımı gerektiren bir hasar meydana gelmedi. Kuşkusuz, bu çok iyi bir sonuçtur. Ayrıca, Türkiye'de okulların yapıldığı arsa ve imar koşulları olabildiğince kötü ve elverişsizdir. Arsayla birlikte ele aldığınız zaman, okul yapmak çok zor bir iş. İlkokul veya ortaokul için imar planlarında ayrılan arsalar yeterli değil; şimdi bu arsalardan biri üzerinde ikisini birleştirerek “ilköğretim okulu” yapacaksınız.

Necip ÖZKAN (Milli Eğitim Bakanlığı Araştırma Planlama Koordinasyon Kurulu Başkanlığı, Araştırma Planlama Dairesi Başkanı): 1994’ten itibaren Temel Eğitim Pilot Projesi’nin hazırlama ve uygulama ekibinin başında görev aldığım için, konuyu biraz farklı yönden inceledik. Eğitim yapılarında kullanıcının istek ve ihtiyacına göre bir eğitim yapısının nasıl olması gerektiği üzerinde çalıştık. Asıl hedefimiz, kullanıcılara en iyi hizmeti vermekti. 1994’ten itibaren “Nasıl bir okul istiyorsunuz?” sorusundan yola çıkarak, öğrenci, öğretmen, yönetici ve akademisyenleri çeşitli kereler biraraya getirerek bir okul yapısı ortaya çıkartmaya çalıştık. Bizim tip proje dediğimiz okul bina projeleri 1955’li yıllarda hazırlanmış, 60’lı yıllarda revize edilmiş ve 2000’li yıllarda hâlâ kullanılıyor. Dünya Bankası destekli Milli Eğitim Gelişme Projesi’nden bir miktar kaynak aktarılarak TEPP’e başlandı. Bu projenin iki ana bölümü vardı: Birincisi kırsal kesim eğitimi, ikincisi kentsel kesim eğitimi. Bu inşaatları yapmadan önce bir ön çalışma yaptık: “İlköğretim Okul Yapıları Standart El Kitabı”. Önce okulun standardını çıkartmak amacıyla, dünyadaki birçok okul yapısını da inceledik; çok sayıda standart oluşturduk. Kentsel kesim eğitimi bölümünde üç tane örnek okul inşaatı da vardı. Mimari projesinde, Ankara, İstanbul ve Şanlıurfa için ihale yaptık. O arada 4306 sayılı Yasa yürürlüğe girdi; ülkede bu nedenle çok sayıda ve acilen okula ihtiyaç duyulduğu için, üniversitelere okul yapıları projeleri çizdirilmeye başlandı. Bizim “İlköğretim Okul Yapıları El Kitabı”nın ne oranda kullanıldığını bilemiyorum.

Hilmi KOÇBIYIK: Necip Bey’in bahsettiği çalışma sonuçları, okulların mimari ihtiyaç programlarının hazırlanmasında esas alınmıştır. İyi bir çalışma olduğunu biliyorum.

Esen ONAT (Prof.Dr., Gazi Üniversitesi, Mimarlık Bölümü Emekli Öğretim Üyesi; 240, 480 ve 960 öğrencilik ilköğretim okulu; 960 ve 1200 öğrencilik yatılı ilköğretim bölge okulu projeleri müelliflerinden): Tabii her projeyi, her yapıyı incelerken, eleştirirken, değerlendirirken mutlaka onun hikayesinin bilinmesi gerektiğini düşünüyorum. Biz Gazi Üniversitesi olarak, MEB ile 960 ve 1200 öğrenci kapasiteli yatılı bölge okulu projeleri için bir anlaşma yapmıştık; ilköğretim okullarıyla ilgili proje konusu gündemde yoktu. Yatılı bölge okullarının projesini bitirdikten sonra, bizden bir de 480 öğrenci kapasiteli tip ilköğretim okulu projesi yapmamız istendi. Bu projeler istenirken: “Bir problemle karşı karşıyayız, başlangıçta arsalar belli değildi, arsalar geldikçe sıkıntılarımız artıyor, çünkü hepsi çok küçük. Üniversiteler projeler yapıyorlar, ama bu projeleri o arsalara sığdırmak mümkün değil. Biz sizden, olabildiğince küçük arsalara sığabilecek, ayrıca kapasite değişimine olanak verecek esneklikte proje yapmanızı istiyoruz” dediler. Öyle bir proje yapacaktık ki, yapılacak ekleme ve çıkarmalarla 240, 480 ve 960 öğrenci kapasiteli projelere dönüşebilecekti, ayrıca bu çözümler küçük arsalara sığacaktı ve çözümler en çok 3 katla sınırlı olacaktı. Bununla birlikte 240 ve 480 kapasiteli okullar için 2 ayrı seçenek ürettik; böylece bir tipten kapasite ve kat sayısı değişimine olanak veren 5 seçenek ortaya çıktı.

Projelerin ve yapıların elde edilme sürecine baktığımızda, bu işin olumlu ve olumsuz yönleri var. Türkiye'de işleyen süreçle karşılaştırıldığında, uygulanan yöntem çok iyi görünüyor. Zannediyorum ki Milli Eğitim Bakanlığı olumlu olarak şöyle bir girişim yaptı: Yapıları anahtar teslimi yöntemiyle ihale ederek, yürütme ve denetleme işlerini ise müşavir firmalara yaptırarak bu işe büyük bir hız kazandırdı ve bana göre projeleri üniversitelere yaptırmak suretiyle de proje ihalesi yapmanın zaman kaybından ve olası sıkıntılarından kurtuldu. Çünkü, döner sermayelere ihaleye çıkmadan proje verme olanağı var. Bu uygulamada, mimarlar açısından bir haksız rekabet söz konusu edilebilir. Ne var ki, işverenin de amacına hızlı bir şekilde varabilmesi için, yasal çerçeve içinde kalarak, karar verme hakkı var. Ayrıca işveren idarenin tek tip yerine çeşitli tip projeler elde etme girişimi de bence olumlu.

Buradaki tartışma konularına baktığımda iki konuda üniversiteler ve dolayısıyla bizler, üstü kapalı da olsa suçlanıyoruz gibi görünüyor: Bir tanesi tip proje yapma konusu, bir tanesi de haksız rekabet konusu. Aydan Balamir, tip proje konusunun bir kısmına cevap verdi. “Neden tip proje? Bu doğru bir şey değil” tartışması açıldığında, her seferinde idareler “Bizim bunların ayrı ayrı projelerini yaptırma ve bedellerini ödeme şansımız yok; bütçemizde böyle bir olanak yok, buna vaktimiz de yok” diyorlar... Eğer tip proje gerçekten de ülkemizdeki mimarlığa ve mimarlara fevkalade olumsuz etkiler yapıyorsa, buna ilk önce Mimarlar Odası’nın karşı çıkıp, tavır alıp bir çözüme ulaştırması gerekir. Yok değilse, tip projeyi bir tek projeye bağlamak yerine, bu şekilde birçok kurum veya kişiden proje toplayarak tipi çeşitlendirmek olumlu diye düşünüyorum. Bu olumluluğa karşın İlköğretim okullarının programlarında ve ülkenin her yerinde uygulanabilecek bir tip istenmesinde bir eksiklik olduğu kanısındayım. Öncelikle program çok katı, yorumlanması hiç kolay değil. İlk üç sınıf hariç, öğrenciler her derste başka bir dersliğe gidip, oradan oraya dolaşıp duruyorlar. Tabii bu konu ne derece araştırılmış bilmiyorum; ilköğretim düzeyinde bu doğru mu? Bir yersizlik, bir aidiyet sorunu yaratmaz mı? Aksine öğrencilerin bir sınıf içinde birlikte mi oturması gerekir? Ama tabii bu eğitimcilerin konusu. Öte yandan, Türkiye'de iklim bölgeleri var. Kentlerin, kasabaların Orta Anadolu'da, Karadeniz’de, Akdeniz’de olmasına göre ortak ya da değişik çevresel ve mekansal karakteristikler var. Bunlara göre bazı ayrımlar yapılarak da tip projeler istenebilirdi. Ama dediğim gibi, bu çok hızlı bir süreçti; onun için Bakanlığın hızına elimizden geldiğince ayak uydurmaya çalıştık.

Döner sermayelerin bu işe el atmaları haksız bir rekabete neden oluyor mu, sorusuna gelince, doğrusu hiç kimse aynı soruyu doktorlar için sormuyor. Hastalanan herkes üniversite hastanelerine gidiyor, döner sermayeye bağlı doktorlar tarafında muayene olmayı tercih ediyor. Üstelik onların avantajları bizim gibi değil; bütün bir hastane tüm hizmetleriyle hastaların emrinde, ama dışarıda serbest çalışan doktorlar da var. Doktorların bu işi yapmadan doktor olamayacakları kabul edilmiş, ama mimarlar için “akademisyenlik başka, mimarlık başka bir şeydir” gibi bir ayrım var; bu çok yanlış. Akademisyen mimarların da gerçekleştirilecek projeler yapmaları ve deneyim kazanmaları kaçınılmaz. Bunun, bugün yasal çerçeve içinde döner sermayeden başka hiçbir olanağı yok.

Rekabete gelince, haksızlık yok denemez. Ama işin başka bir boyutuna bakarsak, serbest mimarlar arasında ihaleyle bir proje alımı söz konusu olduğu zaman haksız rekabet yok mu? Mimarlık hizmetleri için asgari bir ücret tablosu var; ama bakıyorsunuz %50, 60 ya da 70’ler düzeyinde kırılarak iş alındığı söyleniyor. Bu da bir haksız rekabet. Yani toplumsal sistem birtakım şeylere egemen olmadığı sürece, haksız rekabetler maalesef hiçbir şekilde önlenemiyor.

Hasan ÖZBAY: 1997 yılında Serbest Mimarlar Derneği Yönetim Kurulu Üyesi idim; o yıl 28 Şubat sonrası 8 yıllık eğitimin gündeme gelmesiyle, dernek yönetimi olarak dönemin Milli Eğitim Bakanı’nı ziyaret ettik. Şöyle bir gündem vardı: Kısa süre içinde yapılması gereken 35.000 derslik, belki rakamda yanılıyor olabilirim. Bakana, “Böyle bir süreç içinde, bu ülkenin vatandaşları olarak nasıl bir katkımız olabilir?” diye sorduk. Bakan bize çok memnun olduğunu söyledi ve özet olarak “Bedava proje yapar mısınız?” dedi. Biz şöyle düşündük: Bu ülkenin mimarları olarak taşın altına elimizi sokmamız gerekiyorsa yapabiliriz; ama acaba böyle bir hizmeti ücretsiz yapmak doğru mu? Çünkü bir emeğin karşılığının alınması gerekiyor, belki bu sembolik alınabilir. Sonradan böyle bir hizmetin doğru olmadığına karar verdik. Ben şöyle bakıyorum: Bu ülke her sene 700 civarında mezun veriyor. Ülkede ciddi bir tasarımcı birikimi olduğuna inanıyorum. Böyle bir tasarım problemi üzerinde ciddi bir deneyim şansını kaybetmiş durumdayız. Bu sadece tip okullar konusunda kaçırılmamıştır, deprem sonrasında da kaçırılmıştır. Bu 340 proje, 340 ayrı mimara yaptırılıp, 340 tane veya 600 tane farklı tasarım elde edilebilirdi; bunların içinde akla hayale gelen en kötü mimarlar da olsaydı, Türkiye 600 tane farklı tasarım yapma deneyimine kavuşacaktı. Buradan tasarruf edilen tek şey mühendislik ve mimarlık hizmetidir; yani maliyet üzerinden %3-4 arasındaki bir rakamdan tasarruf edilmiştir. Ben tasarımı fikir olarak görüyorum ve Türkiye bu fikri zenginliği kaybetmiştir.

Oturum Başkanı: Bu tasarrufun içinde zaman var mı? Çünkü zamanın altını çizdi arkadaşlar.

Hasan ÖZBAY: Ben zamanı bir tasarruf olarak kabul etmiyorum. Buradaki fikri çabayı ve bu deneyimi Türkiye için çok daha önemsiyorum. Batılı ülkelerde en ufak bir mahalle okulundan tutun, bir semt anaokulunu bile ciddi tasarım süreçlerinden geçirerek elde ediyorlar. Üniversitelerin bu konuya heyecan duymasını anlıyorum. Üniversiteler içinde tasarım yapamama problemi ciddi bir problem. Bunun çözümü döner sermayelerle bulunuyor, bu da yanlış. Bence üniversitede çalışanlar ticari hayatın çarkları içinde kendilerine bir yol açıp çalışsınlar. Aslında üniversite sistemi içinde olmaya başladığı zaman haksız rekabet dediğimiz şey oluyor; yoksa üniversitedeki çalışanlar da bence okuldan kalan zamanları içinde böyle bir hizmeti yürütsünler.

Abdi GÜZER (Doç.Dr., ODTÜ Mimarlık Bölümü; 960 öğrencilik pansiyonlu ilköğretim okulu projesi müelliflerinden): Tartışma özellikle üniversitelere kaydı, ama o da işin odağında olan konulardan bir tanesi. Tartışma konusunu, üniversite ve diğerleri olarak almak çok doğru değil; çünkü iki nedenle: Bir tanesi, bu deneyim yüzlerce çeşitlenecekse, üniversiteler bunlardan bir tanesi olabilir. Üniversitelerin yanısıra, diyelim ki 300 tane de üniversite dışındaki bürolardan teklif alınabilirdi. Ama bu iki konuda açıklık getirmek istiyorum. Döner sermaye yapılanmasında hakikaten üniversite hocaları aleyhine bir haksız rekabet sonuna kadar söz konusu; çünkü çok büyük kesintilerle çalışılıyor. %55’inin direkt kesilmesinin dışında, bütün geri kalan masraflar da %45’in içinden yapılıyor. Artı, bir de bürokratik yapı zorluğu içinde çalışıyorsunuz üniversitede. Yani bir ozalit çektireceğiniz zaman piyasadan üç teklif almak zorundasınız, ondan sonra bunları götürüp kaydettirmek zorundasınız, onların ihalesini yapmak zorundasınız. Müthiş bir bürokrasisi ve kısıtları olan bir süreçten bahsediyoruz. Bunun bir şekilde mutlaka düzenlenmesi lazım. Tabii, üniversite hocalarının bir şekilde bu sürece katılmaları gerektiğine inanıyorum.

Döner sermaye aslında bir şemsiye. Buraya iki tür proje geliyor, bunları birbirinden ayırt etmek lazım. Bir tanesi, kurumsal başvurularla kurumun aldığı ve öğretim üyelerine verdiği projelerdir; ikincisiyse, öğretim üyesinin direkt kendi ilişkileriyle aldığı projeleri yasal bir çerçeve içinde yapmak üzere kullandığı bir çerçevedir. Bu durumda öğretim üyesi, üniversiteye belli bir pay vererek projesini gerçekleştirebilir. Bu iki türü birbiriyle karıştırmamak gerekir diye düşünüyorum; yani mutlaka üniversitenin temsili gücü her projede öğretim üyesinin arkasında değildir. Zaten bizim döner sermaye iç sözleşmelerimizde, hocanın bizatihi projeden sorumlu olduğu ve hatta istifa edip ayrılsa bile bu projeyi bitirmek zorunda olduğu gibi bir madde vardır; yani müelliflik kişiseldir, üniversiteyi bağlayan bir durum değildir. Zaten yasal olarak da bir kurumun müellif olması söz konusu değildir.

Geçen sene Mimarlar Odası’ndaki döner sermayelerle ilgili bir komisyon çalışmasında, yine bu tartışmalar çok yükselmişti. Şöyle bir öneride bulundum: “Bir bakalım, Türkiye'deki projelerin kaçta kaçı acaba üniversiteler aracılığıyla yapılıyor?”. O dönem itibariyle, Oda’dan bir yazı yazarak üniversitelere “Elinizde kaç tane proje var?” diye sorduk. O sırada, birçok üniversitede, Milli Eğitim Bakanlığı’nın projeleri de yapılmakta olmasına rağmen, Türkiye ortamında binde 1’lerle ifade edilecek bir rakam çıktı. Özetle şunu söyleyeyim: Üniversitede yapılan etkinlik olarak özel bir ağırlık ifade etmeyecek kadar düşük yoğunlukta bir etkinlikten bahsediyoruz. Dolayısıyla diğerleri açısından haksız rekabet oluşturma konusunu en azından reel koşullar açısından çok gerçekçi bulmuyorum; ama öğretim üyeleri açısından hocalar aleyhine çok ciddi bir haksız rekabetle karşı karşıyayız. Aslında birbirlerinin rakibi gibi görmek de doğru değil, ama aynı olanak ve imkânlara sahip değil.

Oturum Başkanı: Rekabet dediğimiz zaman, rekabetin iki tarafı olur. “Öğretim üyeleri açısından haksız rekabet” dediğiniz zaman bir taraf öğretim üyeleri, haksız rekabet olayının ikinci tarafı kim oluyor o süreçte?

Abdi GÜZER: İkinci tarafı, kendi koşullarıyla bu projeyi yapma imkânına sahip olan kişiler; yani serbest bürolar veya başka kurumsal örgütlenmeler. Projeler özeline gelirsek, biz de bunu kabul ederken bir beyin fırtınası sürecinin bir parçası olacağımızı düşündük. Hatta bu arsa meselesi çok önemli bir kısıttı, projelerde yükselmeyi gerektiren de arsaydı açıkçası. Bizi inandırmak için de, Yatırımlar ve Tesisler Daire Başkanlığı şöyle bir şey yaptı: Ankara'da bulunan bütün olası okul arsalarının çaplarının bir fotokopisini gönderdiler, “Bakın bakalım, bunlardan hangisinin içine sığabiliyorsunuz?” dediler. Yani, devletin elinde bulunan imar planlarındaki arsalar bunlar, eninde sonunda bu yapılar imar planında okul alanı olarak gösterilen arsalara yerleşecek. Eğitim alanları genellikle yüzdelik kesintiler içindeki artık alanlardan çıkarılmaya çalışılmış; plan anlamında çok da tasarlanarak öngörülmemiş çok parçalı alanlar bunlar. Yeşil alanlarla aynı şekilde yapılmış, yani bu arsalar bir anlamda kamu arazisi olarak terk edilmiş yerler.

Proje grubu olarak “Acaba bu farklı uygulamalar içinde, bir lego mantığıyla alt parçaları oluşturup, vaziyet planında farklı alternatifler üretilebilir mi?” diye denedik. Program yoğunluğu dışında, yapım ve malzeme seçiminden giderek, cephedeki biçimlenmeye varana kadar da Yatırımlar ve Tesisler Daire Başkanlığı’nın bazı standart ve kısıtları oldu. Bunların da süreç içinde oldukça kısıtlayıcı oldu. Bu, sürekli bir gerilim, tartışma meselesi olarak da proje sürecince varoldu. O nedenle, sonuç ürününün tamamen sürecin başında öngördüklerimizi karşıladığını düşünmüyorum. Benim de beklentim şudur, o konuda Hasan Özbay’a katılıyorum, bunları da bir örnekleme olarak alıp, ama bunları tek ve ağırlıklı uygulama zemini olarak görmemek önemli bir çözüm olabilir; ama tabii bunlardan da epey öğrendiğimiz şey var diye düşünüyorum.

Ziyaeddin BİLGİN (Mimar): İşin yerel yönetimlere devredilmesi Türkiye'de de artık geçerlidir. Mesela, Federal Almanya’da eyaletlerin Milli Eğitim Bakanlıkları ayrıdır; merkezi Milli Eğitim Bakanlığı yoktur. Eyaletlerin, kendi yöresine göre tatil günleri dahi değişiktir. Çocuğun okuldan ne zaman tatil için ayrılması gerektiği, sosyo-ekonomik gerekçelere dayanarak belirlenir. Türkiye’de de artık yerel yönetimlere işin devredilmesi şarttır ve Hükümet konuyu yavaş yavaş bu noktaya götürüyor. Yerel yönetimler, kendi okullarını, kendi şartları ve koşullarına göre yaptırabilirler böylelikle... Türkiye Cumhuriyeti’nde 1935’lerde tip proje kondu. Türkiye'de bugün 35 bin mimar var; yani 35 bin mimara göre siz hâlâ 300 mimarın kurallarının geçtiği bir Yarışmalar Yönetmeliği, Tip Proje Yönetmeliği, Sistem Yönetmeliği’ni kullanmaya çalışırsanız, hep revize edilmiş tip projelerden bahsetmek zorunda kalırsınız. 30’lu yıllarda mimar azken belirlenmiş kurallara göre Türkiye'yi hâlâ kaderine terk etmemiz yanlış olur diye düşünüyorum.

Oturum Başkanı: Döner sermaye haksız rekabeti ortadayken, bunun karşı ucunun da ortada olduğu görüldü; ama rekabetten söz edilirse rekabetin iki unsuru olması lazım; yani birisi hakkında haksızlık ediliyor olması lazım sonuç olarak. Döner sermayelere verilmesinin haksız rekabet olarak ortaya çıkmasının nedeni, döner sermayenin verdiği ücretin ya da teklifin rekabet ortamında tartışılıyor olmaması; yani çok para kazanılıyor, az para kazanılıyor değil kesinlikle. Dolayısıyla vakayı tersmiş gibi göstermemeyi ben kendi adıma uyarmak istedim. Gördük ki döner sermaye, sorunun tamamen çözümlendiği bir alan değil, ama mutlaka çözülmesi gereken bir alan. Burada biz, hem haksız rekabeti ortadan kaldıralım, hem emek sömürüsünün varlığı ortaya çıkmışken bu sömürünün ortadan kalkmasını sağlamalıyız ve bu anlamda Mimarlar Odası bir fikir söylemeli. Bu tartışmanın amacı da o, bir fikri oluşturmak.

Necip ÖZKAN: Bazı rakamlar vermek istiyorum: Bizim eğitim sistemimizde her sene 1 milyon 300 binbin yeni öğrenci girişi var. İlköğretim okullarından da yaklaşık 850-900 bin öğrenci çıkışı; yani her sene 400 bine yakın öğrenci için fiziki mekân yapmak durumundayız. Bunun yanısıra, ülkemizde aşırı nüfus hareketlerinden dolayı sürekli büyükşehirlere göç oluyor, bu yüzden özellikle varoşlarda toplu konut merkezlerinin büyük oranda okul ihtiyacı doğuyor. Ülkemiz çok dinamik bir ülke olduğu için, sürekli bu tür yapılara ihtiyaç var.

Hasan ÖZBAY: Necip Bey, Milli Eğitim Bakanlığı’nın mesela Türkiye'deki nüfus projeksiyonu üzerinden kentlerin gelişmesi ve bu çerçevede “Ankara'da 500 derslik 25 tane okul, İstanbul’da şu bölgede şu” gibi önümüzdeki 10 seneyi içeren bir programı var mı?

Necip ÖZKAN: Var efendim. İlköğretim okullarının yapımı, yerlerinin seçimi, bakımı ve onarımı illere aittir. Bu 1961 yılından bu yana böyledir. Biz sadece o ilin ihtiyaç programına göre devlet yardımını bütçelerine ödenek olarak koyarız; daha sonra illerden hazırlanan talepler Yatırımlar ve Tesisler Dairesi Başkanlığı’na gelir. Başkanlık, okul yapılarında tip proje olacak diye bir şart koşmaz. İlköğretim okullarının yapımı için iki ana kaynak vardır: Biri, devlet bütçesinden yapılanlar; diğeri de hayırseverlerin katkılarıyla yapılanlar. Sizin, özel sektör olarak veya mimarlar olarak, okul modelinin en iyi şekilde inşa edilmesi için her an illerle bağ kurarak girişimde bulunmanız söz konusudur.

Şu anda Avrupa Birliği hibesiyle uygulamaya konulan Temel Eğitim Destek Projesi var. Bu projede de yeni ilköğretim okullarının yapımı söz konusudur. Daha önemlisi, ilköğretim dışında şu anda ortaöğretim reformuna hazırlık yapılıyor ve 2005 yılında da bir bölümü uygulanacak. Gelişmiş Avrupa ülkelerinde %65 mesleki eğitim, %35 genel eğitim vardır. Bizde tam tersidir, %65 genel eğitim, %35 meslek eğitimi vardır. Hem 12 yıllık zorunlu eğitime geçiş için, hem de mesleki eğitimin payının arttırılması için çok büyük oranda fiziki altyapıya ihtiyacımız vardır.

Mimarlık projelerinizi yaparken, hazırlık ekibinin içerisine eğitimcileri de almanızda fayda var. TEPP’i hazırlarken, okul yapılarının çevrenin eğitim ve kültür sitesi olmasını istedik. Okulların sabah 8:00’de girilip öğleden sonra 15:30’da çıkılan ve günde 6 saat kullanılan bir eğitim yapısı olmasını istemedik. Öğrenciler çıktıktan sonra yaygın eğitime, halk eğitimine hizmet versin istiyoruz. Pilot projede okul yapıları ile ilgili olarak, deprem ya da acil durumlar için zemin + 1 kattan fazla olmasın istedik. İlköğretimde bir öğrenci haftada 30 saat ders görür ve bu 30 saattin içinde haftada toplam 11 saat o sınıfı kullanmaz öğrenciler. Dolayısıyla yaklaşık %30 atıl kapasitedir. Standart el kitabında, ilköğretim 4. sınıftan itibaren öğrenci gezer, öğretmen sabit sistem getirilmiştir. Bu şekilde %96 kullanım oranı sağladık bir okulda. Bir çocuğun çantasıyla en az 5-6 kilogram kitap ve malzeme taşıdığını gördük; bunun için standart kitabımızda öğrenci sıralarına kitapları koyarak, kitap taşımayı kaldırdık. Ders dışında da öğrenciye her türlü faaliyeti yapabilecek tesislerle donattık. Mesela buraya ilginç bir sınıf koyduk, mucit ya da icat sınıfı. Öğrenciye zarar vermeyecek fen aletlerini ve malzemelerini koymayı planladık. Okulun spor tesislerini halka açmayı planladık. Haftasonları aynı spor salonları halk eğitimler için ve hizmetiçi eğitimler için kullanılmaya müsait olmasını planladık.

Hasan ÖZBAY: Türkiye'deki kamunun, planlama konusunda çok hızlı davranamadığını düşünüyorum. Nüfus artışlarının ve derslik ihtiyacının hesaplanabilir olduğuna inanıyorum; mesela gelecek 10 yıl içinde Türkiye'de nerelere ne yapılacağının saptanıp bir programın belirlenebileceğini düşünüyorum. Geriye dönük olarak “şu kadar zaman tasarım süreci, şu kadar zaman inşaat süreci” diye bakıldığında, bunların hepsinin tasarlanabilir olduğuna inanıyorum. Fakat kamu bu organizasyon becerisini yürütemediği için, ya da gerçekleştiremediği için, sonuçta tip projeyi bir kurtuluş olarak görmekte. Bu yöntemin tam tersi bir metotla, yani okulların açılış tarihini saptayarak, oradan geriye giderek okul yapılarının tasarlanmasının aslında olabilecek bir şey olduğuna inanmıyorum. Planlamayı becerdiğimiz takdirde, %3-4 oranındaki tasarım hizmetinden de feragat etmediğimizi varsaydığımız sürece sonuçta şu çıkacaktır: Birincisi, ciddi bir deneyim edineceğiz. Şu anda Türkiye'de mimarlık alanında ciddi bir işsizlik var ve bunun sonucu olarak da o indirimler, kırımlar bunun yansıması. Ama diğer taraftan da kamu, projelerini tip yöntemleriyle elde ediyor, ama bu döngü kırılabilir.

Ancak doğrudan konumuz değilse de, yeni ihale sisteminin bu süreci daha geliştirmeyeceği kanısındayım; çünkü yeni ihale sisteminde kanun, mimar değil, mimar ve mühendislerden oluşan bir grubu tarif ediyor. Bunun sonucunda, artık mimarlık hizmetleri mimarlık büroları tarafından değil, daha çok bu yapıyı barındıran mühendislik firmaları tarafından yapılır hale gelmeye başladı. O yüzden, rekabet fiyat değil de, tasarımsal niteliğe, tasarım boyutuna çekilmediği sürece bir beklenti olamaz. Çünkü, hep “Bunu kaça yaptırırız?” diye bakılıyor ve bir nitelik sorunu değil, nicelik sorunu olarak görülüyor. Eğer bu bir nitelik sorunu olarak görülürse, çeşitli yöntemler geliştirilebilir; ama bence önemli olan, bir toplum her türlü tasarım alanında kendi birikimini kullanmak zorunluluğu.

Aydan BALAMİR: Bu Standartlar Kitabı’yla ilgili bir şey söyleyecektim. Biz bu kitaba bakmıştık. Bu derlemeden yararlanılarak bazı hatalar engellenebilir, ama iyi tasarım edilmesini garantileyecek bir enstrüman değil. Mimarlıktaki nitelikten söz ettiğimiz zaman zaten, standarda gelemeyen şeylerden söz ediyoruz. Standartlar bütün kitaplarda var; belki o el kitabının içermediği çok iyi standartlar başka standart kitaplarında, bizim kütüphanelerimizde ve bilgi dağarcığımızda vardır. El kitabı bu standartları daha komprime olarak verir; ama ondan bir mimari niteliğe ulaşamazsınız. Biz, temel asgari gerçeklerin üzerindeki niteliklerden söz ediyoruz.

Nitelik söz konusu olduğunda, örneğin bu katalog da yine kaybedilmiş bir fırsat. Bir üretim var; ama öyle bir katalogla önümüze geliyor ki, Türkiye insanını bu tür bir illüstrasyonla ve bu tasarımsızlıkla daha fazla üzmemek lazım. Türk çocukları, bu kapağın üzerindeki şu resimlerle bezenmiş hayat bilgisi kitaplarına layık değil. Beni en çok üzen bu naiflik, tasarımsızlık. Yani bu nitelikli bir baskı aslında, Ajans Türk basmış, kuşe kağıt; ama tasarım yok, sıfır tasarım. Çocuksu bir hava verilmek istemiş, ama olmamış; kompozisyonu herhalde matbaadaki teknisyenler yapmış olmalı. Bu illüstrasyonu artık layık görmeyelim çocuklarımıza. Bir ikinci eksiklik müellif yok, müellif dipnota düşmüş vaziyette, en arkada, küçücük. Yani illa ki isimlerimiz büyük yazılsın diye söylemiyorum, arkada da yazılabilir; ama müellifin hakları vardır, bilinir. Müellif yok sayıldığında iş o kadar anonimleşiyor ki. Örneğin, bizim binamız yapıldı mı yapılmadı mı bilmiyoruz; çünkü müellif tamamen dışlanmış vaziyette. Süreçte bir mühendislik firması var, 4 tane müşavir firma var; firmanın bunları ne yaptığını ne hale getirdiğini bilemiyoruz. Denetim yok; yani başından sonuna ne bu fikri ortaya koyanın, hatta ne bu işi kotaran Bakanlığın artık denetimi yok, denetim devamlı el değiştiriyor. Mimarlığı standartlar el kitabıyla yapamayız, bu işin çok iyi bir nazım planını oluşturmamız lazım. Bu işin kuralı herhalde denetimler skalasında mimarı dışlamadan, iyi bir örgütlenme yapısı kurabilmektir.

Recai AYSAN (Yrd.Doç.Dr., Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Mimarlık Bölümü; 720 öğrencilik ilköğretim okulu projesi müelliflerinden): Orhan Şahinler’e bu çalışmasında yardımcı oldum. Bu çalışmayla ilgili aşağı yukarı bir yıllık bir mesai harcadım, 800 milyon lira para kazandım; bilgi olsun diye söylüyorum. Bu sizce bir fırsat mıdır? Bizim için görevdi, yaptık. Bu çalışma, eğitime yeni biçim vermek isteyen bir ana politika çerçevesinde yürütülmüş bir çalışmaydı. Yayınlanan katalog sizleri yanıltmasın, projelerin arkasında önemli mesailer var, geçiştirilmiş bir durum yok.

Hilmi KOÇBIYIK: Tip projeye karşıyım. Ancak mevcut koşullarda okul yapılarında asgari bir kaliteyi yakalamak için tip proje uygulamasına devam edilmesi gerektiğini düşünüyorum. 1997-98 yılında 8 yıllık zorunlu ilköğretim uygulamasına geçilince, ilkokuldan mezun olan bütün öğrencileri ortaokul sınıflarına alabilmek için, kısa sürede çok fazla fiziki yapıya ihtiyaç vardı. Bu sebeple Türkiye’de sadece Milli Eğitim Bakanlığı’nda ve ilk defa o zaman anahtar teslimi götürü bedel iş yaptırabilmek için ihale esas ve usulleri, Milli Eğitim Bakanlığı ve Maliye Bakanlığı’nca birlikte hazırlandı, uygulamaya konuldu. Bu ihale esas ve usulleri ile 602 ilköğretim okulu yaptırıldı. Yine bu sistemle, İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nın 230 trilyonla finanse ettiği 89 değişik eğitim kurumu ihale edilmişti; 86’sı aynı ihale sistemiyle bitirildi. Bunların takribi maliyeti 1 katrilyon lira, ama siz bunları birim fiyat sistemiyle yapmış olsaydınız, herhalde en az 3 katrilyon harcanırdı ve yarısı da bitmemiş olurdu. Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu uygulaması, müthiş bir uygulamadır. Hiçbir yerde de örneği yoktur. Kısa sürede çok güzel okullar yapılmıştır.

Abdi GÜZER: Eğitim anlayışına yönelik kabullerimizde farklılıklar olabiliyor; bunu da açıkçası çok önemsiyorum. Mesela Fatih Öz’le tam bu projeye başlamadan önce okullara yönelik yürüttüğümüz bir araştırma vardı. Avrupa ve Türkiye’de çok sayıda örneği inceledik; yöneticileriyle ve mimarlarıyla görüştük. Bunların sonucunda, mesela bu Standartlar Kitabı’nda öngörülenden çok farklı eğitim yapılarının eğitim süreci içinde çok dönüştürücü ve pozitif etkilerinin olabildiğini görebildik. Dolayısıyla bu deneyim, o tür açılımları içerecek şekilde zenginleşebilirdi; o anlamda bir kısıtlılıktan söz ediyorum. Bu tabii tamamen Bakanlığın tercihi, öncelikleri, politikaları, ekonomik imkanları, arsa kısıtlarıyla ilişkili bir durumdur. Mesela ekonomik kısıtlılıktan neyi kastediyoruz? Hakikaten Yavuz Bey’in söylediği gibi %3-4’lük projede yapılan tasarruf veya doğrama malzemesi seçiminde yapılan tasarruf, bizim aslında o süreç içinde başka aşamalardaki başka harcamalarımızda geri geliyor mu, gelmiyor mu? Yani ekonomi kavramını, salt böyle bir rakamsal karşılıkla mı algılıyoruz; yoksa hayat kalitesi, onun dönüşü, çevreye etkileri gibi başka şeylerle de ölçüyor muyuz? Bu çok önemli bir şey.

Yavuz ÖZKAYA: “Standarlar El Kitabı” olarak bahsedilen kitap, sadece mimarlar için hazırlanmadı; eğitmenler, yöneticiler, öğretmenler gibi kişi ve gruplarının kullanabileceği, bir şeylere cevap bulacağı bir kitap olarak hazırlandı. O yüzden de adı “el kitabı”dır, “standartlar kitabı” değildir. Oradaki metinlerin mimarlıkla ilgili bölümlerinin bir kısmını ben yazdım. Marka belirtmeden, ortamdaki malzeme, renk, doku gibi şeyleri, içindeki aktiviteyi tarifleyen şeyler olarak; çünkü bu, yeni bir eğitim sistemi, yeni bir “enstitü”. Dolayısıyla bunun programının, mekanlarının farklı olması gerektiğini düşünerek ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın da bu konudaki beklentilerini cevaplayacak türde dinamik, bu eğitim tahayyülünü gerçekleştirecek mekânlar olarak nasıl tarifleriz gibi bir şeyden yola çıkarak hazırladık.

Ali CENGİZKAN (Doç.Dr., ODTÜ Mimarlık Bölümü, 240 öğrencilik ilköğretim okulu projesi müelliflerinden): Bir mimarlık hizmetinin alımındaki sorunlar üzerinde dönen bir tartışma var: “Bir devlet kurumu ya da (tekil bir kimlik bu aslında) bir tüzelkişilik, bir hizmet almak istiyor, bunu nasıl alsın?” Bu noktadan bakılırsa, aslında biraraya gelmek, geç de olsa, çok verimli. Bundan sonraki adımların yine aynı naif ya da ‘boşluklu’ süreci yaşamaması sağlanabilir. Yoksa son değinmelerden anladığım, Bayındırlık Bakanlığı’yla Milli Eğitim Bakanlığı arasında, bu hizmetin yaptırılması konusunda yetki ayrışması ya da çakışması da var. Yani bir defa, demek ki bundan sonraki hizmet alımlarında o kadar iyimser olmak için de bir neden yok; sadece “bunu proje bilip üstünde çalışmamız” sonucunda edinilecek noktalardan ancak iyimser bakabiliriz. İster yerel yönetimce yapılsın, illere kaymış olsun, isterse merkezi yönetim tarafından yapılsın, aynı karışıklığın oralarda yaşanmamasını gerektirecek denetim koşulları da kurulmamış durumda. Merkezde, tek elden yaşanan şey, bu kez belki 87 yerde çok değişik renklerle yaşanabilir.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın hazırladığı bu rehber kitap, eğitimin niteliğini belki olmazsa olmazlar düzeyinde, minimumlar düzeyinde kuran bir kitap. Mimari kalitenin, eğitimin iyi verilmesine yönelik, kimi konfor düzeyiyle, kimi işletme düzeyiyle, kimi camların silinmesi boyutlarıyla ilgili olan kalitelerle bir ilgisi olmadığını mimarlar olarak biliyoruz.

Anahtar teslimi ve bağış yoluyla yapılan projelerde eğer bağışçı taraf, kendi projesini ya da mimarını beraberinde getiriyorsa, yani sadece o örnek grubuyla buradaki havuzdan yapılan mimari arasında bir karşılaştırma yaptığımızda, benim gözlemlerim, mimari kalitelerde çok büyük farklar olduğu doğrultusunda. Bunun bir yönü belki, inşaat maliyetine endekslenebilir. Ben şunları da hatırlayarak bunu söyleyebiliyorum: Örneğin bizim projemiz 240 öğrencili bir projeydi. İçerideki mekânın daha iyi ve ışıklı olabilmesi için dersliklerde bir ikinci lento, güneş kırıcı önermiştik, bu maliyeti yükseltici oluşu nedeniyle reddedildi. Ancak, diyelim ki bir İMKB projesinde bu tür bir detay görebiliyorsunuz. Bunların kaçta kaçı, nasıl bir yelpazede, nasıl bir yoğuşmayla mimari kaliteyi doğuruyor, bu da bir tartışma konusu... Aynı zamanda, tıpkı Aydan gibi, tip projenin yapılabileceğini düşünüyorum ve tipin verimli açılımları olabileceğini düşünüyorum.

Aslında şu anda, mimarlık kültürüyle beslenmeyen bir alan üzerinde, biz bütün bu fikirsel ve fiziksel inşayı, faaliyeti yürütüyoruz. Mesela Abdülmecit’ten beri buradaki topraklarda tip okul ve kamu yapıları yapılıyor; 1935’te biten bir şey değil. Yani yerine göre yapılabilir, yerine göre çok nitelikli verimleri de olabilir. Burada da biz bu işe, bu tür değişken ve süreklilik boyutlarını gördüğümüz için kabul edip girmiştik. Çünkü hâlâ Sayısal Loto’dan belli Tekel ürünlerine kadar 8 yıllık eğitime destek olacak bir katkıyı, bu ülke vatandaşları olarak veriyoruz hep birlikte. Ama açıldığı günlerdeki seferberliğin ciddi bir hızı ve her pozisyonun, müellifin kendi telif hakkından vazgeçmesini getirebilen bir zorunluluğu vardı. Ancak biz, böyle çok daha kapsamlı bir eleştirel düzlemi kurabilirsek ve birbirimizi taraflar olarak değil de, bu sürecin doğru rotaya oturtulmasında ortak çalışanlar olarak tanımlayabilirsek, hatta şehir plancılarını ve hangi yönetim kademeleri varsa onları da davet ederek, bu zemini çok daha sağlıklı bir tartışma ve üretim ortamına dönüştürebiliriz.

Gerçekten mimarlıkta kalite, bu panelin sonucunda değinemediğimiz bir konu olacak gibi geliyor; Mimarlar Odası’nın yapacağı çok şey var gibi geliyor. Bu toplantıda Mimarlar Odası’nın olmadığını düşünüyorum, yani onun bir parçası olan MİMARLIK dergisinin bu ortamı yarattığını düşünüyorum, ama belki Genel Kurul’dan başlayarak ‘artık’ bulunması gerekiyor. Mimarlık hizmetinin niteliğinin ve kabul edilebilirliğinin toplumun değişik kesimlerine benimsetilmesi, Oda’nın görevi. Dolayısıyla değişik devlet kademelerinde dikkate alınmanın gereklerini yerine getirecek pozisyon yine Mimarlar Odası diye düşünüyorum.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın bütün bu süreçte, çok da göz önünde bulundurmadığını gözlediğim bir noktayla bitirmek istiyorum: 8 yıllık eğitime geçiş doğal olarak bir toplulaştırma projesi oldu. Daha önceden 5 yıllık zorunlu eğitimin yapılarına böyle bir gözlükle yaklaşıldı: Fiziksel koşulları uygun olanlar, yeni kat çıkılabilecek, yanına bir yapı yapılabilecek olanlar büyütüldü, revize edildi, bahçesine bir ek yapıldı. Ama bu olanaktan mahrum olan ve özellikle Anadolu’nun küçük kentlerinde yaygın olan eski okullar, -bunların arasında Osmanlı döneminden kalan tip okullar da var- çoğunlukla terk edildi. Böyle bir pozisyon, böyle bir duruma karşı süreci kurgulama görevi Mimarlar Odası’nın bence. O yapıların sunduğu metrekare, yapı stoku, hatta kaliteli stok, hepimizin parçası olduğu bir miras ve o konuda bir adım atılmadığını düşünüyorum. Bütünleşik program önermekle birlikte, programın da revize edilecek yönleri olduğu görülebilir. Yani “Elimizde bu kadar bir stok var; eğitimin ilk 5’i şurada, sonraki 3 şurada diye ayrılması o kadar vahim bir şey midir” diye, belki bu program çerçevesinde düşünmekte yarar var.

Esen ONAT: Kalite konusuna girer gibi olduk ama tam da giremedik. Biz, başta bahsettiğim gibi, tamamen bitirdiğimiz projeyi kaldırdık, yeni projeye başladık. Ama “Bir proje yapalım, arsaya sığsın da ne olursa olsun” gibi bir felsefeyle işin içinden çıkmadık. Mimari kalite, yalnızca estetik kalite anlamına gelmiyor; kalite, birçok şeyi içeriyor. Tasarladığımız okullarda üç katı aşmadığımız halde, ortaya çıkan boyutlar oldukça büyük. 480 ve daha büyük kapasiteli tipler, özellikle tek ya da az katlı evlerin oluşturduğu dokular içinde hafif bir fakülte binası gibi duruyor ve dokuyu olumsuz etkiliyor. Öteki projeleri de inceledim; hemen hepsinin ele alınışlarında ciddi tutumlar ve mimari duyarlılıklar var. Koşulların belirsizliğine karşın, düşünülmeden yapılmış tasarımlar değil.

Oturum Başkanı: Söyleyeceklerimle yeni tartışmalar yaratabilme riskini de göze alarak, ama nokta koyarak da birkaç şey söyleyip toplantıyı bitirmek istiyorum. Başta da söyledim, en riskli alan, mimari kalite alanıydı. Her şeye rağmen elde edilmiş projeler bunladır. Bu projelerde örneğin tek yönlü koridorla çift tarafı dershanelik bir koridorun ne getirip ne kaybettirdiğini ya da öğrencilerin dış peyzajla ilişkilerinin yaratılacak bir iç avluyla ilişkilerinin bölgelere göre neler arz ettiğini projeler üzerinde tartışabilirdik. Bunlar riskli, ama tartışmaya değer alanlardır; umarım bundan sonra bunları yapabiliriz. Bir de atladığımız nokta, 8 yıllık eğitim programı ortaya konulduktan sonra, hiç vakit kaybetmeden imar planlarında buna ait mevzi imar planı değişikliklerinin yapılması gerekirken, bunlar yapılmadan mimarlara neredeyse zorluklar yaratan görevler verilmiş oldu. Oysa yapılması gereken şeylerden bir tanesi, belki de imar planı değişiklikleriydi. Dergimiz, bu tartışmayı, Mimarlar Odamızın bu konuda önünü açması amacıyla yaptı. Umarım önünü açar. Hepinize teşekkür ederiz.

Bu icerik 6285 defa görüntülenmiştir.