312
TEMMUZ-AĞUSTOS 2003
 
MİMARLIK'TAN

ODADAN

MİMARLIK DÜNYASINDAN

SORUŞTURMA 2003: MİMARLIK GEÇMİŞİNİ DEĞERLENDİRİYOR

KORUMA

DOSYA: UIA 2005 İSTANBUL KONGRESİ'NE DOĞRU

MİMARİ PROJE YARIŞMASI:
ODTÜ KUZEY KIBRIS KAMPUSÜ

  • Winchester Mimarisi
    Gürhan Tümer

    Prof. Dr., Dokuz Eylül Üniversitesi,

    Mimarlık Bölümü Öğretim Üyesi



KÜNYE
MİMARLIK VE KENT

Adana’da, Çağdaş Mimarlığın İzinde(1)...

Kıvanç KILINÇ

Araş. Gör., ODTÜ Mimarlık Bölümü.

Kıvanç Kılınç’ın rehberliğinde Adana kentini, mimarlığını ve bu kentte mimarlık yapma deneyimini aktaran bu yazı, Adana mimarlığı için bir “gelecek tasarımının vakit geçmeden tartışılmaya başlanması” ve “Adana’da mimarlığın etkin dinamikleri olabilecek kurum ve kişilerin bir çalışma programı çerçevesinde bir araya gelebilmesi” için bir çağrı yapıyor.

Uzun yıllar yaşadığım, mimarlığı öğrendiğim kent, bu kez mimarlık üzerine yazılacak bir yazının öznesi oldu. Yine de Adana’da “modern” mimarlığın izinde bir yolculuğa çıkmak, kuşkusuz kolay bir deneyim değil. Kent, birbirinden giderek farklılaşan ve farklı kentsel özelliklere bürünerek büyüyen bölgelere sahip. Bu nedenle, öncelikle modern mimarlığın erken örneklerinin verildiği dönemleri ve yapıları incelemek, ardından çağdaşlarından mekânsal ya da biçimsel özellikleriyle ayrılan son dönem mimarlık ürünlerinin değerlendirilmesine girişmek, en iyi yolmuş gibi görünüyor. Aslına bakılırsa bu yazı birbiriyle bağıntılı iki konuyu irdeleyecek: Birincisi, Adana’nın son dönem mimarlık ürünlerinin, deyim yerindeyse eğer, olabildiğince kapsamlı bir özetini çıkarmak; ikincisi ise, Adana’da mimarlık yapmanın nasıl bir deneyim ve süreç olduğunu, özellikle de genç mimarların gözlüğünden bakarak, araştırmak.

Adana’yı imleyen en önemli öğe Seyhan Nehri olsa gerek. Kentin ortasından, ona kimi zaman yaklaşarak, kimi zaman da uzaklaşarak ilerliyor. “Ortadoğu’nun en büyük camisi” olarak da bilinen Sabancı Merkez Camisi’nin “tarihselci” kütlesi, şimdilerde Hilton Oteli’yle birlikte nehir siluetine hakim yapılar konumunda. Buradan Adnan Menderes Bulvarı’na ve dolayısıyla Seyhan Baraj Gölü’ne doğru ilerledikçe nehir kıyısında uzanan yolu, asma köprüler, yürüyüş yolları ve rekreasyon alanları izliyor. Nehirle kentin buluştuğu (belki de buluşamadığı) yerde, belediye eliyle ilginç deneyimler oluşturuluyor. Bu yazının gündemi dışında elbet, ama bu bölgede ortaya çıkan yapısal çevreyi, köprülerinden kent mobilyalarına değin inceleyen bir yazıya da gereksinim olduğuna şüphe yok. (Bu arada, belediyenin en büyük bombalarından “Sevgi Adası”na da değinmeden geçmemeliyiz.)

Adana’yı birbirinden giderek yabancılaşan iki parça halinde incelemek kentin bugünkü durumunu anlamayı da kolaylaştıracak gibi duruyor: Eski ve Yeni Adana. Aslına bakılırsa kenti tam ortasından ikiye, iki ayrı zaman dilimine ayırmaya yönelik bir tanımlama girişimi, “Yeni Adana.” Eski Adana, çoğu Adanalının hala “Adana” diye seslendiği yer. Tepebağ, Sarıyakup, Büyüksaat, Küçüksaat, Kuruköprü, Adliye, Atatürk Caddesi, Ziyapaşa Bulvarı, belki Cemal Paşa’ya doğru, Baraj Yolu’nun bir kısmı... Yoksa Yeni Adana’ya mı geldik? Aslına bakılırsa bu kafa karışıklığı beni öğrenciliğim döneminde de hiç bırakmadı. Çünkü yeninin içinde de çok yeni, az yeni, ve daha az yeni olarak katmanlaşmış bir ilişki var.

En yenilerden bir tanesi Güzelyalı (“göl manzaralı” villalar bölgesi) ve daha az yeni olanı da, Turgut Özal Bulvarı ve çevresi olsa gerek. Güzelyalı’da her biri farklı zevklere seslenen, üst gelir grubuna yönelik “villalar” bulunmakta. Ama öncesinde, Kuzey Adana’nın bir anlamda simgesi olduğu için Turgut Özal Bulvarı’na değineceğiz. Bulvarla ilgili olarak ilk izlenim, Baraj Yolu’yla kesiştiği noktadan itibaren, deyim yerindeyse eğer, bir bilinmeze doğru ilerledikçe ilerlediği duygusunu vermesi. Bu, gidilen yönün ve yerin bilinmezliğinden kaynaklanmıyor, çünkü Adanalı, o yolun nereye ulaştığını da deneyimle biliyor elbet. Bulvar, Adana’nın ünlü Mahfesığmaz mahallesiyle Güzelyalı’yı birbirinden ayıran bir hat izlerken, daha ilerde Kenan Evren Bulvarı’yla buluşup Yüzüncü Yıl Blokları’na kadar uzanan bir yapılanmanın başlangıcını oluşturuyor.

Zaten sorun da, daha ziyade yapılı çevre ve mimari dil olarak bir bilinmeze sürükleniyor olmamız. “Modern” ve “çağdaş” sanarak, “temiz” ve “imarlı” diye reklam ederek oluşturduğumuz yapılı çevrenin ahvalidir bizi bir bilinmeze sürükleyen. Ortada şahane bir bulvar, geniş olabildiğince ve iki yanda görkemli “Türk apartmanlaşması”. Hatta her kat bir daire, yüzlerce metrekare ve mümkünse “göl manzaralı” yapılar deryası. Diğer yandan, bulvardan sapıp da içerilere bir adım atıldı mı, kaybolmamak işten bile değil. Kısacası Yeni Adana, yeni bir karmaşadan ibaret; o, her yerde olabilecek bir sürü çeşit apartmanın yan yana ve arka arkaya dizildiği bir “Adanasızlaştırma” projesi. Avrupalı misafir, “Sizde imar planı yok mu?” diye sormuş birkaç yıl önceki Adana ziyaretinde. Var, sayın misafir, “maalesef” var!

Peki Eski Adana’dan ne haber? Oldukça eskimiş bir halde, en kestirme yoldan söylemek gerekirse. Geçen yıllarda Tepebağ’daki tarihi dokunun yıkılıp, yerinde arkeolojik kazı yapılması gibi bir fikir dolanıyordu dillerde. Cin fikirli olmak konusunda üstümüze yok elbet, ama özellikle depremin olumsuz etkilerinin bilinçli bir yalnızlaştırma politikasıyla birlikte yürüdüğünü düşününce, tarihi dokunun, olduğundan, şimdilerde daha bitkin göründüğünü söyleyebiliriz. Depremde hasar gören Ulu Cami Medresesi, sanırım yıllardır aynı şekilde duruyor. Geçmişte kentten her sıkıldığında kendisini bu “sessiz” ve “şiirsel” mekânın ritmine bırakan bir mimarlık öğrencisi olarak, üzüntümü tarif etmem olanaksız.

Tarihi dokudan ibaret değil elbet Eski Adana. Ve anlatacak o kadar çok şey var ki, kentin belleğine, Güney Adana’nın modern Adana’nın oluşumuna yaptığı katkıya dair. Yine de öncelikle modern mimarinin izini sürdüğümüzü unutmadan, ilkin bundan otuz, kırk, ve hatta elli yıl öncesine kadar uzanalım. Sayıları az olsa da, kentin kargaşasının içinde parıldayan kimi değerli taşları hatırlayalım.(2) Mimarlık mesleğini sevmemizin en önemli nedenlerinden birisi olsa gerek, yalın ve özenli binaların çevresiyle oluşturduğu dil birlikteliği. Tek başlarına durmaktan hoşlanan, ama en küçük detayına kadar incelikle bezenmiş, malzemeleri özenle seçilmiş, bir yandan Herman Jansen’in kafasındaki kent imgesine, bir yandan da Adana’ya özgü iklim koşullarına uygun evler, apartmanlar. Birbirini dik olarak kesen cadde ve sokaklarda dolaşırken, çok sıradan bir bulvar yapısı, çok şaşırtıcı bir detayla karşınıza çıkabiliyor. Şimdiki canhıraş yapılaşmamızın, nereden miras alındığı bilinmeyen çırpıştırma yapılama kültürümüzün altında kalan bu değerli taşları kurtarmamız gerekiyor.

Bu “kurtarma” vurgusu, nostaljik bir çığırtkanlık değil elbet. Mimarlık tarihi kitaplarında kendine kolaylıkla yer edinebilecek bir yapının, Adana’nın modernleşme kültürüne yaptığı koşulsuz katkı umursanmaksızın bir anda gözden çıkarılabilecek olması, bu kurtarma vurgusunun ana nedeni. Bossa Apartmanı’ndan söz ediyorum. Şimdilerde Amerikan Konsolosluğu olarak hizmet veriyor. Bu yapının bir modernist şahika olduğunu düşünüyorum ve “yıkılacakmış” söylentilerinin de doğru olmamasını umuyorum. Belki bu konuda Mimarlar Odası Adana Şubesi’ni göreve çağırabiliriz. Sabancı Ailesi’nin, bu yapının aslında bir kültür mirası olduğunu bilmesinde sonsuz yarar var. En az tüm dünyada sergiledikleri koleksiyonlar kadar değerli. Dolayısıyla, bu yazının bir kampanyaya vesile olması da en büyük dileğim.

Hazır yeri gelmişken, bir kısmı fotoğraflarıyla yazıya eşlik eden dönem yapılarından da kısaca bahsedelim. Kuşkusuz değinmeye değer daha bir çok yapı bulunabilir ve açıkçası, bazılarını istemeyerek de olsa atlamış olmaktan korkuyorum. Diğer yandan, aşağıdakiler, bahsi geçen dönemin düzeyli örneklerinin arasında ilk elde sayabileceğimiz binalar olarak göze çarpıyor. Borsa Apartmanı (Zeki Yüzüak), Elvan ve Coca Cola Fabrikası (Ertuğrul Arf ve Özdemir Akverdi), Sapmaz Apartmanı (Ulvi Özdemir), Durak Apartmanı (Ulvi Özdemir), Sun Sineması (Ertuğrul Arf), Atatürk Caddesi’ndeki (Eski adıyla, İstasyon Caddesi) ve Ziya Paşa Bulvarı’ndaki az katlı yapılar: Gökçe Evi ve Aksoy Evi (Ertuğrul Arf), Özgür Evi (Hermann Jansen’in yaptığı söyleniyor, yıkıldı), Paksoy’ların evi (Zeki Yüzüak), Türker Evi (Şevki Vanlı, Doruk Pamir, yıkıldı) ve Nezahat Arıkoğlu yapıları. Benzer kalitede ve incelikte binaların inşa edildiği, modern mimarlığın başarılı örneklerinin verildiği “güzel” zamanlar için Ali Özler şunları yazıyor:

“Benzer ölçekte fakat farklı yükseklikte binaların oluşturduğu kompozisyonlar, çeşitlilikleriyle, görsel açıdan da zengin bir potansiyele sahipti. Yaratılan sosyal zenginliğin görsel ifadesi diyebiliriz buna. Apartmanlar, daha hâlâ büyük ağaçlardan fazla yükselmeyecek kadar alçaktılar. Kentin yoğun kullanımlı bir mahallesinde dahi, siluete ağaçlar hakim olabiliyordu.”

“Evler, belli bir üslup birliğine sahip değildi. Modernist yaklaşımda geleneksel çizgiye, dönemin Amerikan zevkini yansıtmaktan, belirli bir üsluba sahip olmamaya kadar çeşitli eğilimler bir arada var olabiliyordu. Üslup birliği olmasa da, hepsi belli bir ağırbaşlılığı paylaşıyorlardı. Ağırbaşlılığın dışında, yaz sıcağının baskın olduğu subtropik bir iklimde bulunmanın getirdiği bazı ortak özelliklere de sahiptiler.”(3)

Doksanlı yıllara gelindiğinde, yeni yapılar için yukarıdaki cümleleri kurmak elbette olası değil. Kent, eski ekonomik canlılığını yitirdi. Adana Türkiye’nin en çok göç alan illerinden bir tanesi. Bu nedenle tasarımcıların ilk gündem maddelerini, aslında konut sorunu ve yoksulluk oluşturuyor. Buna tarihi bölgenin yıpranması, nitelikli erken dönem Adana evlerinin giderek azalması ve kentin bir türlü içinden geçip giden nehirle buluşamaması eklenince, sorunlar daha da büyüyor. Son yıllarda kente, şehircilik ve kent planlaması adına eklediklerimizi merak edenlere, Adana’nın Mersin yolu çıkışında inşa edilen “köprülü kavşağı” görmelerini öneririm. Adana’da, “ahtapot” da deniyormuş bu kavşağa.

Peki günümüz Adana mimarlık pratiğini nasıl değerlendirmeli? Bu soruyu yanıtlamak için birkaç istasyona birden uğramak gerekli. Birincisi, kentte 1990 yılından bu yana mimar yetiştiren, ama kentten uzak bir yerde, Çukurova Üniversitesi’nin Balcalı Yerleşkesi’nde bulunan mimarlık bölümü. İkincisi, özellikle 90’lı yıllardan sonra mezun olan, kişisel olarak ya da birlikte çalışarak Adana için tasarlayan genç mimarlar. Üçüncü ayağı ise Mimarlar Odası oluşturuyor. Kentte yaygın bir mimarlık kültürü oluşturulabilmesi için sayılan tüm unsurların işbirliği içerisinde olmaları beklenmeli. Bunun ne kadar gerçekleşebildiğini, Mimarlar Odası ve Mimarlık Bölümü’nün birlikte organize ettikleri etkinliklerin sayısına bakarak kolayca saptayabiliriz örneğin. Mimarlığı öğrenen mimarlık öğrencilerinin Adana’yla ne kadar ilişki kurabildikleri, kentin içinde, kent için tasarlarken, genç mimarlardan ve Oda’nın desteğinden ne kadar yararlanabildikleri de sorgulanmalı. Bir Adana kent kitaplığının oluşturulabilmesi için, bölümün ya da Oda’nın herhangi bir çabası var mı, bu da düşünülmesi gereken konular arasında.

Özellikle yeni kuşak tasarımcıların gözünden, Adana’da mimarlık çok da umut veren bir yol izliyormuş gibi görünmüyor. Eskiz Tasarım Atölyesi’nin kurucularından Murat Paputçuoğlu ve Özkal Yüreğir’e göre, öğrencilere ya da tasarımcılara yol gösterecek nitelikli binaların sayısı giderek azalıyor. Adana’nın sanayisi küçülüyor, üretimi düşüyor ve mimarlığı besleyen etmenler de giderek yok oluyor. Piyasada, mimarları tatmin edecek bir mimarlık ortamı oluşamıyor, “dekorasyon” işinde daha fazla canlılık var örneğin. Eskiz Tasarım Atölyesi de yakın bir zaman önce kapısına kilit vurmak zorunda kalmış. Kendi deyimleriyle, hâlâ süren ekonomik kriz onları da çok etkilemiş ve girişimleri nedeniyle hiç pişman olmasalar da, beş mimarın hepsi şimdi ayrı işlerde çalışıyorlar. “Piyasa ortamına yeni adımını atmış mimarlar olarak iş almak hep zor oldu” diyor, Özkal Yüreğir: “Pratik nedenlerin de ötesinde, mimarlıkta merkez oluşturan tartışmalara hep uzak kalmak, mezunlar arasında bir birlikteliğin oluşamaması, Mimarlar Odası’ndan yeterince destek alamamak, Adana’da çalışmayı düşünen genç mimarlar için en büyük handikapları oluşturdu.”

Adana’da kalmayı ve mimarlıkla iştigal etmeyi seçmiş Ali Özkan, Şebnem Özal, Ertaç Özal, Tan Kanmaz gibi genç mimarların da kendilerine mimarlık üretmeye uygun bir ortam buldukları söylenemez. Aslına bakılırsa, mülk sahiplerinin işveren olduğu, araya yap-satçıların girmediği dönem, Adana için çoktan kapanmış. Kendi evleri için mimarlara kendileri giden ev sahiplerinin çok daha yüksek bir kalitenin peşine düştükleri görülebiliyor. Şimdilerde işverenler, en kısa yoldan ev sahibi olmak ve evlerinin içine girdikten sonra “iç dekorasyon” yoluyla diğerlerinden farklılaşmak peşinde gibi görünüyor. Bu da, mimarlığın giderek nasıl algılandığı konusunda ipucu veren, tatsız bir durum tespiti aslında.

Yazıya eşlik eden son dönem modern mimarlık yapıtları, işte böylesi bir alanda ortaya çıkıyorlar. Dolayısıyla onları değerlendirirken, Adana’nın içinde bulunduğu şartları da göz ardı etmemek gerekiyor. Bu anlamda diğerlerinden farklılaşan başarılı mimarlık ürünlerinin üzerinde daha fazla durmak, Adana mimarlığına soluk kazandıran çalışmaları daha yakından izlemek önemli bir hâle geliyor.

Yazı kapsamında kısaca değinilen yapılar, erken dönem Adana evlerinden ve apartmanlarından biçimsel, mekânsal ve düşünsel izler taşıyan “modernist” yapılarla, onlara nazaran daha farklı bir mimari dili tercih eden, daha “moda” yapılar olarak iki bölümde incelenebilir. Bu ayrım, sanırım planlama prensipleri açısından da doğru bir çerçeve sunuyor. Diğer yandan, seçilen örnekler, olduğu yere, ya da onu tasarlayan mimara herhangi bir referans vermeyen “apartman” mimarlığından daha farklı olanlarına işaret ediyor. Adana’yla ilgili olarak “özgün” bir mimarlık dili tartışmasına girilecekse, öncelikle, 90’lı yıllardan bu yana üretilen bu “farklı” yapıları irdelemek gerekir diye düşünüyorum.(4)

Birinci grupta Kaya Arıkoğlu ve Ali Özler-Silvia Özler yapıları bulunuyor. Ozan Tüzün ise, bu iki grubun arasında, daha kararsız bir çizgiye oturuyor. Ancak onun yapıları da özgün bir mimari dilin arayışını temsil ediyor. Toros Caddesi’nde bulunan Özdemir Özler Apartmanı, yalın mimari diliyle, bulunduğu dokuyla neredeyse bir kontrast oluşturacak kadar çarpıcı bir fotoğraf sunuyor. Onca karalama yapının arasında “doğru” mimari çizgiyi bulmuş ve gerçekleştirmiş hissini veriyor. Aldo Rossi’nin deyimiyle “mimari sessizliğin resmini çizmek” isteyenler için, Özler Apartmanı kentin merkezinde konumlanan keyifli, şiirsel bir manzara oluşturuyor. Kaya Arıkoğlu da yalın, sakin ve “içe dönük” bir mimari dilin takipçisi. Apartmanları iklimsel koşulları da referans olarak alıyor. Keyifli iç mekanlar, tutarlı modernist cephe etüdleri, sanki Adana’nın erken modern zamanlarına doğru, mimarlık duygusunu içeren, biçimsel bir gönderme yapıyor.

Ozan Tüzün, artık neredeyse tamamen ekonomik koşulların ve yap-satçılığın belirlediği bir mimarlık ortamında düzeyli bir çizgiyle var olma isteyen mimarlardan. Tüm binalarında belirli bir cephe karakteristiği oluşturmaya çalıştığını ve bu bağlamda ilk gruptaki “modern”lere daha yakın olduğunu söyleyebiliriz. Bu nedenle Ozan Tüzün yapıları da genel çerçevenin dışına çıkmayı başarabilmiş mimari ürünler arasında sayılabilir.

Daha “postmodern” bir çizgiye konumlandırabileceğimiz Oğuz Ergeç, özellikle Atatürk Caddesi girişindeki köşe apartmanıyla ve Kuruköprü’de yakınlarda inşa edilen Seyhan Belediye binasıyla dikkat çekiyor. O, cephelerde renk ve kütle oyunlarıyla farklılaşmayı tercih edenlerden. Sonuçta Ergeç yapıları, merkezde çok daha önce görülen bir yeni dil arayışının Adana’daki gecikmiş temsilleri olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle Seyhan Belediye Binası, büyükçe bir kompleks olarak Adana modern mimarlığı bağlamında incelenmeye değer duruyor. İkinci örneğimiz bir Erkan Karakaya yapısı. Onun da daha ziyade “postmodern” bir cephe arayışı ile karakterize olduğu saptamasını yapabiliriz.

Bu yapıların dışında, Atatürk Caddesi’nde Özgür Evi’nin yerine inşa edilen iş merkezinin, aynı cadde üzerindeki Vakıfbank Bölge Müdürlük Binası’nın, Toros Caddesi’nin sonunda, nehir kıyısına inşa edilen Galleria’nın, onun karşı kıyısında konumlanan, eğlence sektörünün ürünlerinden Aqualand yapılar topluluğunun ve Baraj Yolu’ndaki Seyhan Hastanesi’nin çevrelerindeki yapılardan biçimsel düzlemde ayrılan, ama nitelik olarak görsel imgelemimize çok da fazla şeyler ekleyemeyen yapılar olduklarını söyleyebiliriz.

Adana’da çağdaş mimariye ilişkin genel bir tespit yapılacaksa, buna daha çok olumsuzluklar üzerinden ulaşmak mümkün. Mimarlarla konuşulduğunda, mimarlık ortamının içinde bulunduğu durumdan hoşnut olan kişi bulmak hayli zor. Hem istenilen işleri üretememek, hem de yakın çevrede mimarlık kültürü adına bir ilerleme görememek, bu negatif ruh halinin en önemli nedenlerinden sayılabilir.

Kuşkusuz bu yazı, Adana’da mimarlık adına olup biten her şeyi içerme iddiasında değil. Bu nedenle, yazarın gözünden kaçmış kimi değerli çalışmaların olabileceğini de belirtmek istiyorum. Amaç, tek tek binaları incelemekten çok, Adana’da çağdaş mimarlığın genel bir fotoğrafını çekmekti aslında. Bu bağlamda, Adana mimarlığına dair bir gelecek tasarımının vakit geçmeden tartışılmaya başlanmasını, Adana’da mimarlığın etkin dinamikleri olabilecek kurum ve kişilerin bir çalışma programı çerçevesinde bir araya gelebilmesini ve son dönemde artan sorunların en azından sağlıklı bir biçimde tanımlanabilmesini umuyorum. Bu, her şeyden önce bizim Adana’ya borcumuz olsa gerek.

Notlar:

1. Bu yazının gerçekleşmesinde büyük katkıları olan değerli hocalarım Ali Özler ve Silvia Özler’e, konu ile ilgili olarak fikirlerini paylaşan ve fotoğrafları çeken sevgili dostum ve meslektaşım S. Özkal Yüreğir’e teşekkürlerimi sunuyorum.

2. 1920’ler, 30’lar ve 40’lar Adana mimarlığını ve modernizmin yansımalarını konu alan bir makale için, bkz. Gülsün Tanyeli, March 2003, Modernism in a Provincial Center in Turkey: Adana, Docomomo, no: 28. (çev. N. Baturayoğlu ve Y. Salman)

3. Ali Özler, 1997, Adana Gelişim Bölgesi: 1940-1975, yazarın kişisel arşivinden; ayrıca bkz. Ali Özler, 1997, Yakın Dönem Adana Evleri, Arredamento-Dekorasyon, 1997/11; 88-91.

4. Adana’da, Adana’ya özgü bir mimari dilin olanaklarını araştıran bir yazı için, bkz. Kaya Arıkoğlu, 1997, Adana Mimarisi?, Arredamento-Dekorasyon, 1997/11; 94-95.

Bu icerik 4304 defa görüntülenmiştir.