335
MAYIS-HAZİRAN 2007
 

İNGİLİZCE ÖZET / ENGLISH SUMMARY

TÜRKÇE ÖZET

MİMARLIK DÜNYASINDAN

FORUM

YAYINLAR

  • Delik Binalar
    Gürhan Tümer Prof. Dr., DEÜ Mimarlık Bölümü

Mimarlık’tan 335



KÜNYE
MİMARLIK TARİHİ

Anıtkabir Projesi Üzerine Düşünceler ve Bir Öneri

Enis Kotran

Prof. Dr., ODTÜ Mimarlık Bölümü Emekli Öğretim Üyesi

Atatürk’ün kabrinin tasarımı için 1941 yılında açılan uluslararası yarışmada, Emin Onat ve Orhan Arda’nın projesi uygulanmaya değer bulundu. Seçilen proje, birkaç kez kapsamlı revizyona uğradıktan sonra, “Parthenon kökenli Batı Neo-Klasik üsluptaki tasarım”da karar kılındı. Mimarlık eğitimi sırasında Onat’ın öğrencisi olan Enis Kortan, ‘Anıtkabir mimarı’nın eğitim yıllarında aktardıkları üzerinden yapıyı ve süreci sorguluyor. Sonuçta inşa edilen yapının, Atatürk’ün kişiliği ve değerleri ile çok da örtüşmediğini düşünen yazar, onu koruyarak geliştirdiği örtü önerisini sunuyor.

1951 yılında, Bina Bilgisi dersimizin hocası Ord. Prof. Emin Onat, Taşkışla'da Anıtkabir hakkında bir konferans vermişti. Mimarlık dünyasının eşiğinden içeriye yeni adım atmış olan biz öğrencileri için bu olay çok önemliydi. Henüz, 20 yaşımdayken büyük bir ilgi ve dikkatle izlemiş olduğum konuşmasından önemli bulduğum kısımları anlatmaya çalışacağım.

Hocamız, tepegöz denilen bir projeksiyon aletiyle beyaz per¬deye yansıttığı resimler eşliğinde, Anıtkabir'i daha proje aşa¬masından başlayarak, binanın bitişine kadar olan serüvenini anlatıyordu. Nitekim 1952 yılında bizi Anıtkabir’e götürüp gezdir¬diğinde inşaat bitmek üzereydi ve bir yıl sonra da Atatürk'ün aziz naşı, Etnoğrafya Müzesi’nden alınarak Anıtkabir'e getirilmişti.

Hayatım boyunca Anıtkabir'in adım adım oluşmasına tanık oldum; evimiz, Bahçelievler'de olduğu için, çocukluğumda Rasattepe'ye komşu olan Abdi Paşa Çiftliği’nde sık, sık geziler yapardık. O günlerde Rasattepe tümüyle çorak, ıssız bir yerdi ve tepe¬sinde de bir Kızılay çadırı bulunuyordu.

Ailece İstanbul'a taşınıp, ben İTÜ Mimarlık Fakültesi’ne girince, 2. sınıfta çocukluğumdan beri 'Anıtkabir Mimarı' olarak adını duyup, sevgi ve saygı duyduğum Emin Onat’ın öğrencisi olduğumda çok mutlu olmuştum.

Hocamız konuşmasında, öncelikle yarışmada 1. ödül verilen projesini anlattı. (1. Aşama) Sonrasında önerilen değişiklikleri dikkate alarak oluşturulan projeyi açıkladı. (2. Aşama) Nihayet, uygulanmış olan projeyi anlattı. (3. Aşama) (Bu yazıda vereceğim bilgiler sadece Mozole binasıyla ilgili¬dir; vaziyet planında ve diğer yapılan değişikliklerden bahsetmeyeceğim.)

Anıtkabir konseptinin meydana gelmesi, nasıl ve hangi etmenlerin, düşüncelerin bir sonucudur? Bu konuda Doğan Kuban şunları yazıyor:

[...] Onun (Emin Onat'ın) Anadolu'ya sahip çıkma şeklindeki resmî ideoloji yönünde bir tasarımı gerçekleştirdiğini kanıtlar.(1)

[...] Emin Onat ve Orhan Arda, Anadolu'nun ürettiği mezar yapısı imgelerini yeniden değerlendirmişlerdir.(2)

Anadolu'da üretilen mezar yapılarının başlangıç noktası olarak Karia Kraliçesi Artemisia'nın, MÖ 353 yılında, ölen kocası Maussollos için yaptırmış olduğu anıt-mezarın kabul edIdiği anlatılmaktadır. Zamanla değişerek Mozole şeklinde kullanılan Mausoleion, en başarılı anıtsal (monumental) mezar olarak ün kazanmış ve dünyanın yedi harikasından birisi olarak tarihe geçmiştir.

Mozole, Kristian Jeppesen'in çalışmalarına göre, Halikarnas, Bodrum' da, iç limanın kuzeybatısında, mimar Pytheos ve Satyros tarafından yapılmış ve muhtemelen depremler sonucunda yıkılmıştı. Sonradan, yıkıntıdan alınan taşlar, Bodrum Kalesi’nin yapılmasında kullanılmıştır.(3)

Mozole, gerek batı Anadolu'da, gerekse Yunan Yarımadası’nda kısmen değiştirilip geliştirilerek çok sayıda uygulama alanı buldu. Örneğin, MÖ 4. yüzyılda yapılmış olan Priene kentindeki, İyonik düzenin klasik bir modeli olan Athena Mabedi’nin planı ile Anıtkabir¬’inki arasında yakın benzerlikler bulmak mümkün olabilir.

Söz konusu eserin de mimarı, yine Halikarnas'taki mozolenin mimarı olan Pytheos'tur. Bu tipoloji içinde yer alan “Peripteral Mabet” olarak adlandırılıp, antik Grek mimarlığının “Klasik Devri” olarak sınıf¬landırılmıştır.

İktinos, Kallikrates ve heykeltıraş Phidias tarafından MÖ 447-431 yıllarında tasarlanıp gerçekleştirilmiş olan Atina'da Akropolis üzerindeki Parthenon Mabedi en tanınmış eserdir; dolayısıyla Anıtkabir de ona benzetilir.

Bu tür mimarideki genel form konsepti ise, dikdörtgen bir prizma olan ana kütlenin etrafını dıştan çevreleyen kolonlardan oluşan bir kompozisyondur. (Peristyle) Bu kolonlar binayı daha anıtsal, daha etkili ve güzel gös¬termek için eklenmiş ögelerdir.

Tarih boyunca ve günümüzde mimarlar bu yola başvurmuşlardır; özellikle totaliter rejimlerin diktatörleri, ister Nazi, ister Faşist, isterse Komünist olsunlar, bunu benimsediler: Nazi diktatörü Adolf Hitler, Yeni Alman Mimarisi (1942) adlı eserinde, Klasizmi temel alan mimariyi savunarak Albert Speer'i bu türden mimari yapması için görevlendiriyor; İtalya'da Faşist diktatör Benito Mussolini de benzer şekilde düşünerek Marcello Piscentini’yi öncü mimar olarak seçiyordu. Tabii, komünist diktatör olan Josef Stalin de, 'Sosyalist Gerçekçilik' adı altında söz konusu mimari üslubu benimseyerek: "Halkın da sütunlara hakkı vardır.”(4) diyordu.

Tiranların, diktatörlerin sevip benimsedikleri 'Klasik Üslup'un gramerinin özelliklerini kısaca şu şekilde sıralayabiliriz: Merkeziyetçilik (Centrality), Eksenselcilik (Axiality), Simetri ve Anıtsallık (Monumentality).

Sigfried Giedion, anıtsallığı 'ebedi bir ihtiyaç' olarak belir¬terek, onu elde etmenin en kolay ve ucuz yolunun, binanın etrafına¬ kolonlar perdesi koymakla yapıldığını, ancak böyle sahte-Anıtsallık (Pseudo-monumentality) elde edildiğini yazar. (5)

Anıtkabir'de de 'Klasik Üslup' gramerini görmekteyiz, zaten Emin Onat’ın da konferansında özellikle vurguladığı konu, "Klasik bir eser olması, dolayısıyla geçici değil fakat kalıcı nitelik ve estetik değerlere sahip bulunmasıydı."

Parthenon Mabedi, Greklerin 'bilgelik, akıl, öğrenme’ tanrıçaları olan Athena'nın evidir. Binanın Naos Salonu’nda Athena'nın 13 metre yüksekliğindeki altın ve fildişi kaplanmış heykeli bulunuyordu. Bu heykel, tavandan gelen doğal ışıkla aydınlatılmaktayd¬ı ki, bu fikir, Anıtkabir'in birinci projesinde de kullan¬ılmıştır.

Atatürk'ün lahidi, Merasim-Şeref Salonu’nun tam ortasına yer¬leştirilmişti ve ziyaretçiler onun etrafında 360 derece döndükten sonra binanın dışına çıkacaklardı. Şeref Salonu, Parthenon'da olduğu gibi kolonlarla çevrilmişti ve doğal ışığı da yine Parthenon’daki gibi tavandan alacaktı. (Kolonlar üstünde yarım daire şeklindeki kemerler ve lahdin tavandan doğal ışık alışı iç perspektifte açıkça görülmektedir.) Dikdörtgen planlı Şeref Salonu’nun dört tarafı da ikinci derecedeki fonksiyonlarla çepeçevre sarılmıştır.

Projeyi tasarlayan mimarlar bu fikirleri Parthenon'dan mı almışlar, yoksa tesadüfen sonuçta bir benzerlik mi söz konusuydu? Sonradan projede neden önemli radikal değişiklikler ve reviz¬yonlar yapılmıştı? Emin Onat bunu şöyle açıkladı:

Aradan geçen bir seneyi mütecaviz bir zaman zarfında jüri heyetinin muhtelif tenkidlerini göz önünde tutarak hazırlanan ikinci proje, kanaatimce birçok noktalardan eskiye nazaran daha olgun ve güzel bir hale gelmiştir. Atatürk için de yapılacak eserde daha güzele doğru atılan bu adımdan dolayı kendimi daha müsterih (içim rahat) hissediyorum. (6)

İkinci aşamada binanın dıştan görünüş ve ifadesi, ana fikir olarak aynı kalmış, fakat orta kısımdaki kütle çok yükseltil¬miştir. İç mekân ise, radikal bir şekilde birinci projeden farklı olarak tasarlanmış; iç mekânın örtüsünde, 'kolon-kiriş döşeme' sisteminden vazgeçilmiş ve onun yerine Osmanlı mimarlığında görülen 'kemer-pandantif-kubbe-tonoz' strüktür elemanları kullanılarak plan örtülmüştür.

Mimarlar, Atatürk'ün benimsemediği Osmanlı mimarlığı geleneğini onun kabrinde uygulamak imkânlarını araştırdılar. Örtünün strüktürel sisteminde radikal değişiklikler yapı¬lırken, planda da farklılıklar oluyordu: Lahit, Şeref Salonu’nun ortasından alınarak kuzey-doğu duvarının yanına getirilerek salon boş bırakılıyor, içerideki kolonlar kaldırılıyor, doğal ışığın tavandan alınmasından vazgeçilerek yan duvarlardaki pencerelerden içeri alınıyordu. Bu şekilde dış kütle, ilk projede olduğu gibi, dikdörtgen prizmatik bir formda, fakat daha fazla yükseltilmiş olarak koru¬nurken, iç mekân ise, kemerler-pandantifler-kubbe ve tonozların beraberliğiyle biçimleniyordu.

Sonuçta, iç mekân ile dış kütlenin özdeşliğinden uzak, garip bir durum ortaya çıkacaktı. Üstelik bu geleneksel strüktür sistemi, yine geleneksel malzeme, işçilik ve konstrüktif sistemle yapılacaktı. Doğal kesme taş, tuğla vd. ile.

Emin Onat ve Orhan Arda'nın bir seneden fazla bir zamanda çalışıp ürettikleri ve her bakımdan daha başarılı bulup uygulamak istedikleri ikinci projeden neden vazgeçildi?

Bu konuda yaptığım araştırmalarda, Orhan Arda'nın 'Anıt Kabir' adlı yazısında bazı ipuçları bulmak mümkün gibi gözüküyor.

Nihayet, Hükümet’in teklifi ile uzun müddet devam eden inşaatın bir an evvel ikmali (bitirilmesi) ve mümkünse bir tasarruf sağlanması mülahazaları (düşünceleri) ile Mozole kısmı projesinin, bizim de dahil bulunduğumuz mütehassızlardan (uzmanlardan) kurulu, bir sanat komisyonu tarafından tetkiki istendi. Komisyon incelemelerini yaparak 20.11.1950 tarihinde verdiği raporla yapı dış görünüşü iti¬bariyle Mozole kısmının, kolonad üstündeki kitle yükselişinin muhakkak lüzumlu olmadığı kanaatine vardı. Tadilatın (değişik¬liğin) Hükümetçe de kabulunü müteakip, bu kısma ait, etütler tamamlanarak, hazırlanan son resimlere göre 1953 yılında inşaat ikmal edildi. (7)

Söz konusu Hükümet, 14 Mayıs 1950 tarihinde iktidara gelen Demokrat Parti'nin hükümeti olsa gerekir; nitekim 20 Mayıs 1950 tarihinde de "kitle yükselişinin muhakkak lüzumlu olmadığı” görü¬şünü bildiren komisyonun içinde Onat-Arda ikilisi de yer almıştı. Bu koşullar çerçevesinde, DP hükümetinin, Mozole'nin daha çabuk ve daha ucuz olarak bitirilmesi yönünde bir arzusu olduğu anlaşılmak¬tadır.

Proje mimarlarının da onay verdikleri söz konusu rapor doğrul¬tusunda projeler değiştirilmiş ve Neo-Osmanlı tarzından vazgeçilerek tekrar Parthenon kökenli Batı Neo-Klasik üsluptaki tasarıma dönülmüştür.

Tabii rapordaki kitle yükselişinin (muhakkak) lüzumlu olmadığı konusu, sadece yüksek olan kitlenin kesilip çıkartılmasıyla olup bitecek basit bir operasyondan ibaret değildir; o yüksek kitle içinde ana kubbe, tonozlar, kemerler, pandantifler de beraberce gizlen¬mişti ve onlar da yok oluyorlardı, dolayısıyla projenin radikal bir şekilde yeniden ele alınması gerekecekti ki bu yapılmıştır.

Nezih Eldem, bu değişikliğin Paul Bonatz tarafından önerildiğini yazar. (8) Emin Onat'ın da bunu direnç göstermeden kabul etmesi de anlaşılabilir, zira DP ile uzlaşıp bir sonraki 1954 seçimlerinde milletvekili olmayı kabul etmesi de dikkate değer. Gerçi bundan hayal kırıklığına uğrayıp 3 yıl sonra, milletvekil¬liğinden istifa etmesiyle 27 Mayıs’ı 1960 Devrimi sonrasında Yassıada Mahkemeleri’ne gitmekten kurtulacak, fakat ne yazık ki üniversite¬lerden uzaklaştırılan 147 profesörden de birisi olacaktı.

Şu soru sorulabilir: Acaba, dıştan pramidal, içten de Neo-Osmanlı olan proje inşa edilseydi daha mı iyi olurdu? Bu tartışılabilir, ama yazımdaki amaç bu değildir.

Kişisel olarak, söz konusu olan iki projenin de Atatürk'e uygun olmadığını düşünüyorum.

Onat ve Arda'nın ikinci Neo-Osmanlı önerisinin, yarışmada derece alan Johannes Kruger'in iç mekân tasarımıyla olan benzerliği dikkate çekicidir.

Anıtkabir projesinin üçüncü aşamasında, arınmış ve sadeleşmiş hali görülmektedir. İlk önerideki doğal ışığın tavandan alınmasına ve yan duvarların penceresiz / sağır olmasına karşılık, bundan vazgeçilmiş, lahit, salonun ortasından kaldırılarak kuzeydoğu duvarının önüne yerleştirilmiş, içerideki kemerIi kolonlar yok edilmiş, Şeref Holü’nü çepeçevre saran ikincil fonksiyonlar kaldırılarak plan sade bir şekle getirilmiştir.

Böylece yapım süresi, betonarme kolon-kiriş-nervür-döşeme sis¬temine geçilerek hızlandırılmış; 1944 yılında başlamış olan inşaat tamamlanmış ve 10 Kasım 1953 günü, aralarında benim de olduğum kortej eşliğinde Atatürk'ün aziz naşı, geçici olarak bulunduğu Etnoğrafya Müzesi’nden alınarak uzun bir yürüyüşten sonra Anıtkabir'e getirilmişti.

Anıtkabir Yarışması’na da katılmış olan Avusturyalı mimar Celemens Holzmeister'in, yarışma ve sonuçları konusunda ise görüşleri şöyle:

Uluslararası açılan yarışmada, Atatürk Anıtı (Anıtkabir) için tasarladığım proje Almanya’dan çağrılan Neo-klasist jüri üyeleri tarafından dikkate değer bulunmadı. Onlar sanki bir Alman kahramanının anıtını oluşturuyorlarmış gibi o dönemde geçerli olan yeni Alman sanatını yansıtan bir projeye karar vererek Türklerin mezar geleneği ve Atatürk’ün her türlü Helenistik etkiye karşı olduğu konusunda hiçbirşey bilmediklerini gösterdiler. Benim tasarımımda Türklerin ilk dönemlerindeki türbe geleneğini yansıtan bir çözüme gidilmişti. Bunun yanısıra, yapının yer alacağı zeminin çok kötü olması nedeniyle de, modern ve hafif bir konstrüksiyon olarak düşünülmüştü… Ne yazık ki bu hayalim gerçekleşmedi ve Atatürk için Neo-Klasik bir anıtkabir yapıldı. (9)

Hâlâ merak ettiğim bir konu var: Projenin ilk hali olan, Batı kökenli bir plan tipolojisi neden terk edilerek radikal bir değişiklikle Neo-Osmanlı bir arayışa yönelindi ve sonradan neden tekrar ilk projeye dönüldü?

Tabii ki hocamıza, böyle bir soru soramazdım!

Acaba devletin üst düzey yöneticileri projede ‘Türk-Osmanlı' karakteri mi olmasını istemişlerdi?

Fakat bütün konferans boyunca hocamızın biram fazla ciddi, hatta pek mutlu görünmeyen durgun hali dikkatimi çekmişti. Acaba, temel konsept olarak, yenilikçi, özgün ve yaratıcılıktan yoksun olan ve binlerce yıldan beri uygulanan bir arki-tip 'anıt-mezar' yapısını gerçekleştirmiş olmanın ezikliğini mi hissediyordu?

O da düşüncelerini şöyle açıkladı:

Gönül isterdi ki, Türk’ün Ata’sına yapacağı eser hudutsuz güzellerin en önünde bulunan olabilsin. Bu itibarla Orhan Arda ile yaptığım projenin, arzu edilenin yanında, çok geride kaldığına ben herkesten daha fazla kaniim. (10)

Ayrıca, şu hususu da belirtmekte yarar var: Jüri projenin olumsuz yönlerini saptamış ve bunları düzeltmek için de Paul Bonatz, Sedad Hakkı Eldem ve Sırrı Sayarı’dan oluşan bir komite teşkil etmişti. Bu komitenin projedeki temel tasarım ve ilkelerine ne derecede müdahale ettiği merak konusudur. Özellikle Onat’ın, Bonatz’a ne kadar bağlı olduğu bilinmektedir: Onat, İTÜ Mimarlık Fakültesi’nin hocalarını, kaptanları Bonatz olan bir futbol takımına benzetmiş.

Acaba Onat'ın 'Neo-Osmanlı' önerisini, Holzmeister’in, Alman 'Batı-Neo-Klassist' jüri üyesi olarak betimlediği Paul Bonatz mı karşı çıkarak reddetmişti? Öyle olduğu anlaşılıyor.

Hayatımın son 40 yılını Ankara’da geçirdim, evim Anıtkabir'e yakın sayılabilecek bir semtte; dolayısıyla Anıtkabir'i oldukça sık ziyaret etmek fırsatını buluyor ve her seferinde hüzünlenerek şöyle düşünüyorum: Atatürk gibi çağdaş, ilerici, özgün, eşsiz bir lidere; kökleri binlerce yıl derinlerde kalmış, formu zamanla standart bir tipoloji haline dönüşerek pek çok insan için mezar olarak yapılmış, durgun ve cansız ifadesiyle heyecan uyandırmayan bu yapı yakışır ve onun simgesi olabilir mi?

Dolayısıyla burada yapılacak eser, onun özgün karakteriyle özdeşleşen, ifade eden, özgün, eşsiz, ilginç ve dinamik bir eser olmalıydı.

Hiç şüphesiz, bunlar benim kişisel-sübjektif düşüncelerim; asla bir mimari eleştiri ve değerlendirme olarak kabul edilmemeli.

İlişikte sunduğum fotoğrafların, düşünce ve duygularımı destekler mahiyette olduklarını görüyorum:

- Parthenon, Atina (MÖ 447-432)

- Mausoleum, Halikarnas (MÖ 355-350)

- Lincoln Anıtı, Washington (MS 1911-1922)

- Lenin Anıtı, Moskova

- Ho-Chi-Minh Anıtı, Vietnam

- Mao Zedong Anıtı, Çin

Daha pek çok örnek verilebilir. Hiç şüphesiz ki bu eserler gerek büyüklük ve ölçek; gerekse malzeme, kolon adetleri, estetik değerleri, proporsiyonları, detayları vd. yönlerden birbirinden farklıdır; fakat konsept bakımından aynı kategori içinde yer alırlar.

Rasyonel-geometrik, dikdörtgen, prizmatik bir ana kütle ile etrafında çepeçevre kolonlar!

Atatürk’ün yattığı yapı, sürekli olarak gökyüzü ile ilişki kuran; Ankara ve Türkiye gecelerini yapı içinden dışına doğru fışkıran güçlü ışık kaynaklarıyla aydınlatan, canlı ve dinamik kristal bir ‘alev küresi’ olarak hayal ederim; karanlıkları aydınlatan bir ‘ışık adam’ın simgesi olarak!

Bu düşünceler doğrultusunda, ilişikte, Anıtkabir için tasarladığım projenin, gece ve gündüz görünüşlerini sunuyorum.

Konsept olarak, bir volkanın patlamasından esinlenerek geliştirdiğim öneri, krome-çelik çubuklarla yapılacak strüktür içine yerleştirilmiş saydam cam levhalardan meydana gelen bir dev kristal formunda olacaktır.

Bu hafif strüktür, mevcut yapıya değmeden onu örtecek, böylece, iklimin olumsuz etkilerinden ve ‘butyral’ lamine camlarla da saldırılardan koruyacaktır.

Bu dinamik, canlı ve ilginç strüktürün içine yerleştirilecek ve Atatürk’ün enerjisini simgeleyecek olan güçlü ışık kaynaklarıyla Ankara’nın geceleri “iç”ten “dış”a doğru aydınlatılacak ve yaşadığının ifadesi olacaktır.

NOTLAR:

1. Doğan Kuban, 1995, Arredamento Dekorasyon, No:1/1995, s.107.

2. Doğan Kuban, 1998, Atatürk için Düşünmek, İTÜ Yayınları, s.7.

3. Ekrem Akurgal, 1970, Ancient Civilizations and Ruins of Turkey, Mobil Oil Türk AŞ., Ankara, s.242.

4. Kürşat Bumin, 1986, Demokrasi Arayışında Kent, Kent-Koop Yayınları: 58, s.62.

5. Sigfried Giedion, 1958, Architecture You and Me, Harvard University Press, ss.28-29.

6. Emin Onat, 1944, “Anıt – Kabir”, Güzel Sanatlar, Maarif Vekaleti Yayını, No: 5, s.121.

7. Orhan Arda, 1961, “Anıt – Kabir”, Mimarlık ve Sanat, No:4-5, ss.154-159.

8. Nezih Eldem, 1998, Atatürk için Düşünmek, İTÜ Yayınları, s.147.

9. Clemens Holzmeister, “Sürgün Yılları 1938-47”, çev. Ayla Antel, Yapı, No:235, s.59.

10. Emin Onat, 1944, s.120.

Bu icerik 6970 defa görüntülenmiştir.