412
MART-NİSAN 2020
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
DOSYA: DOĞAYLA ÇEKİŞME, TÜKETİMLE İŞBİRLİĞİ: ANTROPOSEN

Antroposen Çağı’nda Çevreci Mimarlığı Tartışmak: Post-Sürdürülebilirlik

Can Boyacıoğlu , Dr. Öğr. Üyesi, Gebze Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü
Nezih Ayıran , Prof. Dr., Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi Mimarlık Bölümü
Gülçin Pulat Gökmen , Prof. Dr., İTÜ Mimarlık Bölümü

 

Sürdürülebilirlik kavramı hem genel çerçevede hem de mimarlık özelinde gündemdeki ağırlığının önemli bir kısmını yitirmiş gözükmektedir. Oysa, 1973 petrol krizi ile birlikte oluşan siyasi konjonktür ekseninde 1980’lerde ortaya çıkan sürdürülebilirlik(1) 20. yüzyılın son çeyreğini ve 21. yüzyılın ilk on yılını etkisine almış, dünya genelinde mimarlığın da içerisinde bulunduğu pek çok disiplinde önemli değişimlere yol açmıştı. Öte yandan, bugün özellikle doğa bilimleri alanındaki paradigma sürdürülebilirlik kavramından Antroposen kavramına doğru kaymakta ve sürdürülebilirlik kavramının yerini köklü dönüşüm önerileri almaktadır. Bu çalışma, mimarlıkta çevreci yaklaşımları sürdürülebilirlik kavramının ortaya çıkışından önceki dönemleri de kapsayacak şekilde geniş bir perspektiften irdelemeyi; bu irdelemenin ışığında giderek önemini yitirmeye başlayan sürdürülebilirlik kavramını temel alan mimarlıkta çevreci yaklaşımların ancak köklü dönüşümlerle ortaya konabilecek bir gelecek açısından oluşturduğu zihni bariyere işaret edebilmeyi; mimarlıkta çevreci yaklaşımların başarı şansının hangi kavram ve yaklaşımların esas alınmasına bağlı olduğuna ilişkin ipuçlarına ulaşabilmeyi amaçlamaktadır.

SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK KAVRAMI ÖNCESİNDE ÇEVRECİ MİMARLIK

Mimarlıkta çevreci yaklaşımlar, sürdürülebilirlik kavramının çok öncesine dayanmaktadır. Modern dönemde bu konudaki ilk çalışmalar Batı ülkelerinin endüstrileşme sürecinde özellikle kentlerde oluşan kirliliğin ve kötü yaşam şartlarının nasıl düzeltilebileceğine dair sosyo-politik fikirlerin mekâna yansımaları şeklinde olmuştur. 20. yüzyıl başında mimarlık -politika ara düzlemindeki bu tartışmaya ilişkin dikkate değer örneklerden biri Howard’ın

Bahçeşehir yaklaşımıdır. Howard(2) çalışmasında dönemin İngiltere kentlerini eleştirerek, kent yaşamını olumsuz etkileyen sosyo-ekonomik süreçlere politik çözüm önerileri ortaya koymayı hedefler. Halen kullanılan Letchworth Bahçeşehri gibi projelerde kentsel mekân söz konusu ideolojik yaklaşımın bir sonucudur. (Resim 1)

Yüzyıl başındaki kent odaklı bakış açılarını modern avangard mimarların ekoloji - teknoloji ara düzlemindeki gelecek öngörüleri izler. Gropius(3) için mimarlık “adaletsiz sosyal sistemin hastalıklarını düzeltmek” için doğa ile uyumlu tasarımlar yapmaktır. Mimarın Impington Köy Enstitüsü tasarımı bu anlayışın ürünüdür. Bu dönemde mimarlık, doğa bilimciler ile etkileşim içindeki mimarlar tarafından doğa bilimlerinin öngördüğü gelecek senaryolarına ulaşma aracı olarak görülmüştür. Modern avangardın bu yaklaşımını yüzyıl ortasından itibaren Banham’ın(4) “megastrüktür” olarak adlandırdığı mimari tasarımlar izleyecektir. Örneğin, Soleri’ye(5) göre dönemin kentleri “insanlığın toplumsal evrimini” kısıtlamaktadırlar. Bu nedenle Soleri sosyal adaletin sağlandığı, doğa ile insanın arasındaki uyumun insanlığı daha iyi bir noktaya taşıyacağı kentler tasarlamayı hedeflemektedir. Bu amaç çerçevesinde tasarladığı ve Arkoloji isimli kitabında topladığı kent yaklaşımları bilimkurgu filmlerini aratmayacak kadar radikal projelerdir. Banham’a(6) göre mimarlıkta megastrüktür akımı 1970’lerin başında oluşan petrol krizi ile birlikte, dünyanın güncel sorunlarına çözüm bulmaya daha yakın tasarımlar adına terk edilmiştir. (Resim 2, 3)

Sürdürülebilirlik kavramı öncesi çevreci mimarlığın ana tartışması kirlilikle mücadele, kentsel mekân kalitesinin artırılması ve insan - doğa ilişkisi açısından köklü bir dönüşümü esas alan gelecek senaryolarıdır. Mimarlık toplumsal sistemin olduğu gibi kalamayacağının farkındadır ve çevreci mimarlık yaklaşımı ile toplumun ve mimarlığın hangi yöne doğru evrileceğini öngörmeye çalışmaktadır.

Bu dönemi sonlandıran petrol krizi, sürdürülebilirlik kavramını da ortaya çıkaran sosyo-politik süreçtir. Petrol krizi sonrası çevre tartışması ve mimarlıkta çevreci yaklaşımlar “sürdürülemez” olduğu anlaşılan ekonomik ve ekolojik ilişkilerin “sürdürülebilir” hale

getirilmesine odaklanmıştır. Bu durumu tehlikeli bulan Parr’a(7) göre sürdürülebilirlik kavramı “çevre” ve “kalkınma” kavramlarını birbirine bağlar, artık dünya üzerindeki çok uluslu sermaye sisteminin sürdürülebilirliği anlamına gelir. Kavram öncesi çevreci mimarlıktan farklı olarak bu yeni yaklaşımda gelecekte kentsel mekânın, toplumu olumlu etkilemek adına nasıl dönüştürüleceğinden çok, halihazırdaki durumun nasıl en az değişiklikle kurtarılabileceği önem kazanır.

SÜRDÜRÜLEBİLİRLİĞE NE OLDU?

Kavramın, çevreci yaklaşımların merkezine yerleşmesi ile birlikte “Bugünün ihtiyaçlarını karşılarken gelecek nesillerin ihtiyaçlarını karşılamalarına engel olmamak.” şeklindeki bir motto çerçevesinde “sürdürülebilir ekoloji - ekonomi - toplum” önerisi o kadar çok tartışıldı, bu konuda o kadar çok proje üretildi ki bir süre sonra sanki artık kavramın önderliğinde dünyanın nasıl dönüşeceğine ve insanlık için daha sıhhatli ve mutlu yaşanabilir bir yer haline geleceğine dair yeterli planlamaların yapıldığına ve bu planlara uyulduğu takdirde dünyanın “güzel bir geleceğe” doğru yol aldığına inanılmaya başlandı. Buchanan(8) süreç içerisinde sürdürülebilirlik kavramının bir pazarlama stratejisine dönüşmesini eleştirerek, kinayeli bir biçimde “herkesin sürdürülebilir olduğunu” belirtmiştir.

Bu dönemde merkezî, yerel yönetimler ve özel sektör teknolojik yaklaşımlarıyla ünlü mimarları, kendilerinin “sürdürülebilirliklerini” yüksek teknolojili ve gösterişli yapılar aracılığıyla kanıtlamak adına görevlendirdiler. Sürdürülebilirliğin mimarlıkta “ana akım” haline geldiği tartışmaları ile birlikte,(9) gelişmiş ülkelerde sürdürülebilir mimarlık anlayışı çerçevesinde bina sertifika sistemleri oluşturuldu. Sertifika sistemlerinden alınan “altın” veya “platin” belgeler, modern avangard mimarların yüzyıl başında hayalini kurduğu “dünyayı kurtaran mimarlığı” müjdeler gibiydiler. Hal Foster(10) bu duruma paralel şekilde dönemin önemli teknoloji odaklı mimarlık figürleri Norman Foster, Richard Rogers ve Renzo Piano’yu “üç küresel üslup” olarak tanımlayacaktır. Bu tanımlama 20. yüzyılın ilk yarısında modern avantgardlar Le Corbusier, Walter Gropius ve Mies van der Rohe’nin “Uluslararası Üslup”

şeklinde betimlenmesine bir göndermedir. Örnek olarak Norman Foster(11), mimarlığın hedefinin teknolojik malzeme ve strüktürel sistemler aracılığıyla iyice karmaşıklaşan yönetimsel ve ekonomik sisteme daha iyi uyum sağlamak olduğu fikrindedir. Bu sürecin simge yapılarından biri mimarın Frankfurt’taki Commerzbank Genel Merkezi’dir. “İlk ekolojik gökdelen” olarak nitelendirilen bina cam giydirme cephelerin arkasında oluşturulmuş dört kat yüksekliğinde yeşil galeriler ve ortası bina boyunca devam eden dev bir atriyumdan oluşan bir gökdelendir. Yapı bir anlamda çok uluslu sermayenin tekno-ekolojik bir gösterisi gibidir. (Resim 4)

Teknoloji odaklı ünlü mimarlar ve sürdürülebilir bina sertifika sistemleri, mimari tasarımı binalara eklemlenen teknik sistemlerin yerleştirilmesi işine dönüştürürken,(12) ana akım ile birebir örtüşmeyen ve bu duruma tepki gösteren Ken Yeang(13) ve James Wines(14) gibi bazı önemli mimarlar da kendi sürdürülebilir mimarlık yöntemlerini tariflediler. Bu mimari yöntemler, enerji verimliliği ve iç mekân kalitesi odaklı sertifika sistemlerinden farklı olarak sürdürülebilirlik öncesi çevreci mimarlık tartışmasına referans verecek şekilde ekolojik ve sosyolojik sistemlere eklemlenen tasarımlar yapma eğilimindeydi. Öte yandan Guy ve Moore’un(15) “sürdürülebilir mimarlıklar” olarak isimlendirdiği çoğulcu mimarlık gündeminde, “sürdürülebilirlik” haricinde hemen hemen hiçbir konuda bir fikir birliği oluşmuş değildir ve bu durum mimari tasarımın ekolojik problemlere bütüncül bir yanıt vermesini engellemiştir. Tekil binaların etkileri, kavram öncesinde inşa edildiği öngörülen “normal” bir binaya göre ne kadar enerji harcadığı, malzeme tükettiği, çöp ve emisyon ürettiği gibi aslında temel bir referans olmaktan uzak ve geniş bir açıdan bakıldığında geçerlilikten yoksun parametrelerle(16) ölçülürken, binaların içerisinde bulunduğu ekosisteme geniş kapsamlı etkileri göz ardı edilmiştir.

Dünyayı sürdürülebilir bir insanlığa götüreceği öngörülen süreç devam ederken, kavramı derinden etkileyen bir gelişme oldu ve insan kaynaklı küresel iklim değişikliği, özellikle oluşturduğu dramatik coğrafi etki itibari ile sürdürülebilirlik tartışmasının ana eksenine oturdu.(17) Mimarlık gündemi de benzer şekilde bir dönüşüm göstererek küresel iklim değişikliğine sebep olan emisyonların azaltılması veya mümkünse yok edilmesine yönelik bir sürdürülebilir mimarlık anlayışına evrildi. Bu durum mimarlığı iki yönden etkiledi: İlk olarak sürdürülebilirlik kavramı ile zaten teknoloji odaklı bir şekilde evrilmeye başlayan çevreci mimarlık, küresel iklim değişikliğine yol açan emisyonların azaltılması adına “enerji etkin tasarım” ve “karbon ayak izi” gibi teknik analizleri tamamen odağı haline getirdi. Bu durum, önceki süreçte kullanılan “binanın normal bir binaya göre ne kadar çevreci olduğu” parametresinin gerçek etkiyi anlatmak konusunda ne kadar yetersiz olduğunu gözler önüne serdi. İkinci olarak ise disiplin yerel ölçekten küresel ölçeğe doğru bir dönüşüm geçirdi. Aslında ilk kez hem bütüncül anlamda sürdürülebilir yaklaşımların hem de daha özel olarak mimarlıkta çevreci yaklaşımların gerçek etkilerinin ölçülebileceği küresel bir parametre oluşturulmuş oldu.

“Ortak Geleceğimiz” raporu odaklı sürdürülebilirlik kavramı için, küresel iklim değişikliği parametresinin oluşturulması ve gezegenin her yıl artan ortalama sıcaklığının ölçülebilmesi uzun vadede sonun başlangıcı haline geldi. Sürdürülebilirlik odaklı yaklaşımlar küresel iklim değişikliğine karşı kayda değer bir gelişme sağlayamadı.(18) Bu dönem için Zizek(19), sürdürülebilirlik yaklaşımlarının ekolojik çöküşü bütüncül olarak anlamaktan uzak olduğuna dikkat çekerek, aslında bir bütün oluşturan problemlere tekil sorunlarmış gibi yaklaşıldığına işaret etmektedir. Öte yandan Zizek’e(20) göre küresel iklim değişikliği o kadar uzun bir döneme yayılmış, o kadar geniş çaplı bir süreçtir ki, bu durum insanlığın kolektif deneyiminin çok ötesindedir. Bu nedenle insanlık karşı karşıya kaldığı kritik durumu gerçek boyutlarıyla kavrayamamaktadır.

Sürdürülebilirlik kavramındaki çözülmeye Worldwatch Enstitüsü’nün her yıl konu hakkında yayınladığı raporlarda da işaret edilmektedir. Örnek olarak, enstitünün 2013 raporu sürdürülebilirliğin halen mümkün olup olamadığını sorgulamakta, Moore ve Rees(21) gelişmiş kentlerin “tek gezegenlik bir yaşama” ulaşabilme, yani gezegenin kendini yenileme hızı sınırları içerisinde kalabilme olasılığının ne kadar düşük olduğuna işaret etmektedirler. 2015 raporu ise sürdürülebilirlik tartışmasındaki tehditlere odaklanmaktadır. Renner(22) raporun giriş bölümünde sürdürülebilirliğin “sürdürüle-geveleme’ye” (sustainability) dönüştüğünü iddia etmektedir. 2016 raporu ise kentlerin şu andaki durumları ile sürdürülebilir olamayacaklarına işaret etmektedir. Söz konusu raporda Gardner(23) 2036 yılı için çok sıkı toplumsal, ekonomik ve ekolojik önlemlerin alındığı bir hayat tanımlaması yapmaktadır. Bu senaryoda evlerde birkaç ana mekân hariç bütün mekânlar komşular ile ortaklaşa kullanılacağı, iklim değişiminin negatif coğrafi etkilerinin kabullenileceği, ulaşım olanak(sızlık)larından dolayı üst gelir gruplarının bile kentsel mekânın 2 km çaplı bir bölümünü kullanabileceği bir gelecek öngörülmektedir. Araştırmacı bu sıkı (ama sıkıntılı olmadığını düşündüğü) koşulların bile yeterli olup olmayacağına net bir cevap veremediğini belirtir. Benzer şekilde, Lichfield(24) MIT Technology Review’daki makalesinde “küresel iklim değişikliğine hoş geldiniz” derken, bugün artık iklim değişikliğine önlem olacak teknolojilerden çok, onunla birlikte yaşamaya dönük teknolojilere odaklanılmasını önermektedir. Görüldüğü üzere sürdürülebilirlik kavramının “gelecek nesillerin ihtiyaçlarını karşılamalarına engel olmamak” şeklindeki ikinci yarısı ile ilgili umut bilimsel öngörüler çerçevesinde çok zayıflamış durumdadır. Öte yandan, “bugünün ihtiyaçlarını karşılamak” kısmının da ne kadar başarılı olduğu bir soru işareti olmayı sürdürmektedir. Sürdürülebilirlik yaklaşımını tanımlayan parametreler, senaryolar ve öngörüler zayıfladıkça bunlara referans veren mimari yaklaşımlar da süreç içerisinde referanslarını kaybetmiş durumdadır. Bu nedenle mimarlıkta çevreci yaklaşımların sürdürülebilirlik sonrası bir bakış açısına ihtiyacı oluşmaktadır.

POST-SÜRDÜRÜLEBİLİR ÇEVRECİ MİMARLIK

Önce coğrafya kuramında, sonrasında felsefe ve diğer sosyal bilimlerde etkinliğini artıran Antroposen kavramı, çevre tartışması ekseninde sürdürülebilirlik kavramının yerine ana bakış açısı haline gelmiştir. Her ne kadar kavram kelime olarak “insan çağı” anlamını türetse de, coğrafya - felsefe ara düzleminde kavram insan kontrolünde bir gezegeni değil, insanın kontrolü dışında ama insan etkisi ile her geçen gün daha da kırılganlaşan bir gezegeni tariflemektedir.(25) Bu kırılganlaşma hali coğrafya kuramında “holosenik plato”(26) olarak isimlendirilerek uygar toplumların yaşamasına olanak sağlayan coğrafi koşulların yitirilmesi olarak tanımlanırken, felsefi açıdan kavram genellikle durağan ve koruyucu bir doğa anlayışının(27) yok olması olarak anlaşılmakta ve tartışılmaktadır. Bu doğrultuda sürdürülebilirlik bağlamından uzaklaşarak Antroposen kavramı odaklı bir bakış açısına geçmesi beklenen mimarlıkta çevreci yaklaşımların da bir dönüşüme uğraması kaçınılmazdır. Bu dönüşümde ana eksen küresel ve yerel ekosistemlere doğrudan ya da dolaylı etkilerin tanımlanması, durağan ve koruyucu bir doğanın artık olmadığı bir dünyada mimarlık yapmayı anlamak, varlığını devam ettirebilmek üzere öngörülen sıkıntılı koşullara uyum sağlamak zorunda olan ve bu nedenle katı önlemlere yönelen kentli topluma ön planda yer vermek olarak özetlenebilir. Bu durumda topoğrafya, hayvan, bitki, iklim, kentin canlılığı, insan psikolojisi gibi pek çok gerçel ve kavramsal parametreyi yeniden tanımlaması gereken ve her tasarım sürecinde kendine özel yaklaşımlara ihtiyaç duyan bir bakış açısına ihtiyaç duyulmaktadır. (Resim 5)

New York’taki High Line tren viyadüğü dönüşümü ve Seul’deki Cheonggyecheon nehrinin kentsel yenileme projesi post-sürdürülebilir olarak tanımlanabilecek kentsel ölçekli iki projedir. İki proje de ekolojik ve sosyolojik dönüşümleri hedefleyerek tasarım kararlarını oluşturmuşlardır ve iki projede de kentleri bu sorunlu hallerine getiren mevcut bakış açısına eleştirel yaklaşımlar vardır. High Line projesi özelinde halihazırda var olan ama kullanılmayan tren viyadüğü atık halde durmakta ve kentsel devamlılığı bozmakta olsa da, üzerinde kendiliğinden var olmuş bitkiler ve farklı perspektifler oluşturma potansiyeli ile önemli görülmektedir.(28) Projeyi tasarlayan mimarlık bürosu DS+R’dan Scofidio, projedeki görevi sorulduğunda kinayeli bir biçimde görevinin “projeyi mimarlardan korumak” olduğunu belirtmiştir.(29) Bu noktada Scofidio’nun projeyi etkisinden koruduğunu söylediği mimari bakış açısı, alanın kendi ölçülemez anlamlılıklarını yok sayan, var olan ekonomik sistemi ve yaşam şeklini dönüştürmeden, sistemi estetik bir şekilde yeniden üretmeyi hedefleyen bakış açısıdır. Cheonggyecheon projesinde ise benzer bir bakış açısıyla ama tam ters doğrultuda bir çözüm önerisi söz konusudur. Proje alanındaki otoyol viyadük olarak üstünü örttüğü derenin kentsel ve ekolojik olanaklarını yok etmektedir. Yoğun bir şekilde araç kullanımı olan strüktürün alandan kaldırılması, insanların ulaşım olanaklarını azaltacak ve bu anlamda insanların hayat kalitesine negatif etki edecek bir yaklaşım olarak görülebilir. Oysa ki alandaki trafik sorunu çözülemeyecek kadar karmaşık bir haldedir ve bu sorunlu noktayı kesip atmak hem ekolojik anlamda hem de kentsel anlamda yapılması gerekendir. Bu noktada ekonomik kalkınmacı bir bakış açısı ile üretilen otoyola yeni gelişen post-sürdürülebilir anlamlandırmalar ile bakıldığında bu donatının artık sürdürülemez bir hayat tarzı önerdiği görülmektedir. Ancak yolun kapattığı ve dönüşüm projesi kapsamında yeniden açılan dere toplumsal-ekolojik dönüşüme ilham olma potansiyelindedir.(30) (Resim 6)

SONUÇ

Sürdürülebilirlik bağlamı ve bu bağlamdan yola çıkan sürdürülebilir mimarlık yaklaşımlarının küresel iklim değişikliği üzerinden oluşturulan coğrafi parametreler ile ölçüldüğünde insan yaşamı için kayda değer gelişmeler sağlayamaması, bu yaklaşımlar ile ilgili ciddi kuşkuların oluşmasına ve yaklaşımın disiplinler üzerindeki etkisinin giderek azalmasına neden olmuştur. Öte yandan, kurulu ekonomik ve kentsel sistemlere eleştirel bakış açıları ve bu bakış açıları ile oluşturulan çözüm yöntemleri ön plana çıkmaya başlamıştır. Bu noktada çevreci mimarlığın ideoloji - sosyoloji eksenli yaklaşımlara doğru evrileceği öngörülmektedir. Bu nedenle sürdürülebilirlik öncesi çevreci mimarlık yaklaşımları da yeniden önemli referanslar haline gelmektedir. Fakat bu sefer mimarlık güncel dönemin ağır gerekliliklerine uyum sağlamak durumundadır. Bu gereklilik çerçevesinde mimarlık, sistemi muhafaza edecek bakış açılarından, sistemi radikal olarak değiştirecek, “post-sürdürülebilir” olarak tanımlanabilecek bakış açılarına doğru yol almakta, disiplin ana bilgi havuzunu teknik eksenden doğa bilimi ve felsefe eksenine çekmektedir. Aslında gerçek etkisi öngörülemeyecek kadar büyük ölçekli projeler yerlerini doğa bilimsel olarak ölçülebilen, bütüncül etkileri olan ama küçük ölçekli yerel dokunuşlara bırakmaktadır. Mimarlık ise durağan ve koruyucu bir doğada tasarım yapmak yerine, hiçbir kesin dayanak noktası olmayan dengesiz Antroposen bir dünyada bir dayanak noktası olma iddiasındaki bir disipline dönüşmektedir.

NOTLAR

1. Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu, 1987, Our Common Future, (ed.) Gro Harlem Brundtland, Oxford University Press, Oxford.

2. Howard, Ebenezer, 1902, Garden Cities of To-morrow, Swan Sonnenschein, Londra.

3. Anker, Peder, 2010, From Bauhaus to Ecohouse: A History of Ecological Design, LSU Press, Baton Rogue.

4. Banham, Reyner, 1976, Megastructure: Urban Futures of the Recent Past, Harper & Row, New York.

5. Soleri, Paolo, 1969, Arcology: The City in the Image of Man, MIT Press, Boston.

6. Banham, 1976, ss.196-207.

7. Parr, Adrian, 2009, Hijacking Sustainability, MIT Press, Boston.

8. Buchanan, Peter, 2005, “Green Culture and the Evolution of Architecture”, Ten Shades of Green: Architecture and the Natural World, (ed.) Peter Buchanan, Kenneth Frampton, The Architecture League of New York, New York, ss.10-29.

9. Guy, Simon; Moore, Steven, 2007, “Sustainable Architecture and the Pluralist Imagination”, Journal of Architectural Education, cilt:60, sayı:4, ss.15-23.

10. Foster, Hal, 2011, Sanat - Mimarlık Kompleksi: Küreselleşme Çağında Sanat, Mimarlık ve Tasarımın Birliği, (çev.) Serpil Özaloğlu, İletişim Yayınları, İstanbul, ss.7-19.

11. Foster, Norman, 1991, “Design for Living”, Building and Projects of Team 4 and Foster Associates, (ed.) Ian Lambot, Ernst & Sohn, Londra, ss.106-107.

12. Guy, Simon; Moore, Steven, 2005, “Introduction: The Paradoxes of Sustainable Architecture”, Sustainable Architectures: Cultures and Natures in Europe and North America, (ed.) Simon Guy, S. Moore, Spon Press, New York, ss.1-12.

13. Yeang, Ken, 2006, Ekotasarım: Ekolojik Tasarım Rehberi, (çev.) Semih Eryıldız, Demet Eryıldız, YEM Yayın, İstanbul.

14. Wines, James, 2000, Green Architecture, (ed.) Philip Jodidio, Taschen, Londra.

15. Guy, Moore, 2005, ss.1-12.

16. Renner, Michael, 2015, “The Seeds of Modern Threats”, Worldwatch Report 2015: Confronting Hidden Threats to Sustainability, Island Press, Washington DC., ss.3-17.

17. Castree, Noel, 2014, “The Anthropocene and Geography I: The Back Story”, Geography Compass, cilt:8, sayı:7, ss.436-449.

18. Moore, Jennie, Rees, Willian, 2013, “Tek Gezegenlik Yaşama Ulaşmak”, Worldwatch Enstitüsü Dünyanın Durumu Raporu 2013: Sürdürülebilirlik Hâlâ Mümkün mü?, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, ss.55-71.

19. Zizek, Slavoj, 2010, “Antroposen’e Hoşgeldiniz”, Ahir Zamanlarda Yaşarken, Metis Yayınları, İstanbul, ss.397-408.

20. Zizek, 2010, s.398.

21. Moore, , 2013, ss.55-71.

22. Renner, 2015, s.4.

23. Gardner, Gary, 2016, “Sürdürülebilir Bir Kent Düşlemek”, Worldwatch Enstitüsü Dünyanın Durumu Raporu 2016: Bir Kent Sürdürülebilir Olabilir Mi?, İş Bankası Yayınları, İstanbul.

24. Lichfield, Gideon, 2019, Welcome to Climate Change, MIT Technology Review, technologyreview.com/s/613350/welcome-to-climate-change/ [Erişim: 01.05.2019]

25. Rose, Deborah Bird; van Dooren, Thom; Chrulew, Matthew; Cooke, Stuart; Kearnes, Matthew; O’Gorman, Emily, 2012, “Thinking Through the Environment Unsettling the Humanities”, Environmental Humanities, cilt:1, sayı:1, ss.1-5.

26. Zalasiewicz, Jan ve diğerleri, 2008, “Are We Now Living in the Anthropocene?”, GSA Today,

cilt:18, sayı:2, ss.4-8.

27. Latour, Bruno, 2014, “Agency in the Time of Anthropocene”, New Literary History, cilt:45, sayı:1,

ss.1-18.

28. Foster, Hal, 2011, Sanat Mimarlık Kompleksi: Küreselleşme Çağında Sanat, Mimarlık ve Tasarımın Birliği, (çev.) Serpil Özaloğlu, İletişim Yayınları, İstanbul.

29. Merkel, Jayne, 2007, “Urban American Landscape”, Architectural Design, cilt:77, sayı:2, ss.36-47.

30. Kim, Hyungkyoo; Jung, Yoonhee, 2019, “Is Cheonggyecheon Sustainable? A Systematic Literature of a Stream Restoration in Seoul, South Korea”, Sustainable Cities and Society, sayı:45, ss.59-69.

 

Bu icerik 891 defa görüntülenmiştir.