356
KASIM-ARALIK 2010
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

  • İstanbul
    Murat Belge, Prof. Dr., Bilgi Üniversitesi

  • İstanbul Dekorlaşıyor
    Çiğdem Şahin, Fener-Balat-Ayvansaray Mülk Sahiplerinin ve Kiracıların Haklarını Koruma Derneği (FEBAYDER) Genel Sekreteri, İstanbul S.O.S Oluşumu Kurucu Üyesi

YAYINLAR



KÜNYE
DOSYA: KÜRESELLEŞEN İSTANBUL

Bir ‘Avlu’ olarak İstanbul

Haydar Ergülen, Şair, Yazar

Estopya’dan...

Çocukluğumun Eskişehir’i -ki zaten yalnızca orada çocuk oldum, Ankara’da genç ve İstanbul’da bu ikisinden kalan neyse onu- benim için bir “Ütopya Ülkesi”dir: Estopya. Öyle ne ütopyası olağanüstü, ne düşleri görmelere seza, ne de hayalgücü zengin birisiyim, fakat 1965-66’larda, yani 10 yaşımda olduğum sırada, o küçücük şehrin ben büyüdüğümde festivaller, şenlikler şehri olmasını ister, olacağını düşler ve bunu yalnızca ben biliyormuşum gibi de içten içe sevinirdim. Yeri bile bugün gibi aklımda. Köprübaşı’nda Orduevi’nin karşısında, Porsuk nehrinin üstünde ailelerin oturduğu çay bahçesi/pastanenin yanından geçip, muhtemelen, geçen yıl yıkılan Kılıçoğlu Sineması’na giderken düşledim bunu. Belki de bir kartpostalla karışıyor düşüm, çünkü aynı manzarayı, yani benim çocuk ütopyamı gösteren bir kartpostal var, ben de oradan geçen bir hayalet çocuk.

Sonra o ütopya gerçekleşti, rüya gündüz diline çevrildi, bunların hepsi bir bir oldu. Su gibi aziz şehrim Eskişehir daha nice ütopyaların cenneti olacak! Venedik, Prag, Amsterdam, Viyana benzetmeleriyle “Bozkırdaki Çekirdek” olmakla kalmadı, müzik, sinema, tiyatro, caz festivalleriyle de renkli, eğlenceli, capcanlı, ışıl ışıl, harika bir genç şehir oldu Eskişehir. Sanki yıllardır buna hazırlanıyordu içinden usul usul. Şehirle birlikte nehir de. Şehrin ışıkları aktı, nehrin suları aktı, gençler aktı, sevinç aktı, şenlik aktı. Düşündükçe benim de aklım, gönlüm, ruhum akıyor göğümü genişleten sevgili şehrime doğru.

İstopya’ya...

Biliyorum bu bir İstanbul yazısı olacak olmasına da, neredeyse 30 yıldır bu şehirde yaşayan, ama kalbi -yani çocukluğu ve gençliği anlamına geliyor bu cümlede kalp- bozkırda, karada, Eskişehir ve Ankara’da kalmış bir adamın, oralarda yaşadığı toplam sürenin daha çoğunu burada harcamış olsa da, İstanbul üzerine yazması pek kolay olmayacaktır. Belki de artık bu şehre yerleşmiş olduğunun kabulüyle yavaş yavaş semtini, çevresini ve bu şehr-i İstanbul’u merak etmeye başlayarak, ona dair izlenimlerini, gözlemlerini ve özlemlerini not edecek, eh ona bir yazı ısmarlandığında da kimbilir belki bunu da şehrin onu kabulünün bir onayı gibi görecek, İstanbul için “ütopya üretimi”ne bile kalkışacaktır!

“Ütopya üretimi” dediysem abartmak da istemem. Geçenlerde yine İstanbul’la ilgili, malum 2010 Avrupa Kültür Başkenti’nde yaşıyoruz, herkesi güldürecek bir öneride bulunmuşum! “Bulunmuşum” diyorum, çünkü ben önerimi yazarken gayet ciddiydim, hâlâ da ciddiyim, neyse. Psikeart dergisine “Gülme” hususunda bir yazı yazmıştım. Yazıda İstanbul yılı dolayısıyla pek çok ilginç etkinlik yapıldığına dikkat çekerek, dünyada pek çok ünlü duvar bulunduğuna değinip, Çin Duvarı, Berlin Duvarı, Utanç Duvarı ve Ağlama Duvarı, en çok da bu sonuncu duvardan mülhem, neden bir “gülme duvarı”mız olmasın diye sormuş, hatta bunun için 2010 yetkililerine akıl vermek gibi olmasın ama, yer bile göstermiştim. Beyoğlu, Kadıköy, Eminönü, Bakırköy gibi bildik ve kalabalık meydanlar başta olmak üzere pek çok meydana, herkes açıkta gülmek istemez diye bazı parkların içine “gülme duvarları” yerleştirebilir. Canı isteyen de gelip buralarda kafasını duvara vura vura istediği kadar gülebilir. Böyle yazmıştım, lakin yazımı okuyan bir iki kişi “Duvara hiç gerek yok, senin yazın zaten duvar etkisi yapıyor, okuyan karnını tuta tuta gülmeye başlıyor” dedi. Bu tepkilere biraz bozulduysam da, kendimi teselli etmekte gecikmedim: Her devrim gibi, her ütopya, her yenilik de elbette statükonun, tutucuların duvarına çarpar ve böyle tepkiler alır, ama sonunda iyiler mutlaka kazanır!

Oradan ‘Avlu’ya!

Şaka bir tarafa diyemeyeceğim, bunlar gayet ciddiydi. Fakat bu kadar ‘komik’ olmayan daha ‘lirik’ önerilerim de var. Mahalle ve semt duygusunu çok severim, ne de olsa taşra diye bir cennetten geldim. Şehri bir semti sever gibi, hatta Türkiye’yi bir semti sever gibi sevdiğimi yazdım. O semt duygusuyla sevmezsem içten sevemem diye de ekledim. İstanbul’da yaşasam da onunla pek ilgili değilim derken tuttum Cihangir semtinin kitabını yazdım. Olacak iş değildi benim için! Ama oldu, çünkü içinde İstanbul’dan çok semt var! Semt duygusu “Doğulu” bir duygu, bir o kadar da “Latin” bir duygu. Yani kırmızı bir duygu, sıcak, yakın, samimi, iç içe ve böyle olduğu için de tam olarak adını söyleyeyim: Semt bir “avlu”dur ve semt duygusu da bir “avlu duygusu”dur. Avluyu niye severim? Hem içine açıktır hem de dışına kapısı vardır. Evle sokak arasındaki moladır, hem mesafeyi azaltır hem mesafesizliği ortadan kaldırır. Hem de Türkiye’nin coğrafi, kültürel, tarihî, mimari kodlarında ve elbette zihinsel işleyişinde, birikiminde “avlu”nun yeri, izi vardır.

Her semt bir avludur ve avlulardan bir şehir yapılır. Avlu kendi içinde farklılıklardan oluşan bir birimdir ve her avlu farklılığıyla şehri zenginleştirir. Avlular hem mahrem hem de açık olanı temsil ederler. Aynı zamanda da göz ve gönül yerine geçerler, avlunun büyük göz yerine geçtiğini düşünürüm, çünkü evler orada yüz yüze dururlar, avlu onların büyük gözüdür. Şehre avlunun gözleriyle bakmak ve avluların birbirlerine şehrin diğer renkleri, farklılıkları, zenginlikleri gözüyle bakması. Avlu duygusu bir şenlik duygusu taşır. Her avlunun şenliği farklıdır ve buralardan şehre yayılacak şenlikten, Türk, Kürt, Ermeni, Rum, Yahudi, Çingene, Alevi, Bizans, İslam, Hıristiyan, Musevi renkleriyle, müzikleriyle, inançlarıyla, danslarıyla, son yıllarda şehrin özellikle Pera bölgesinde sayıları giderek artan Avrupalı ve diğer ülke yurttaşlarının da katılımıyla büyük bir “avlu enerjisi” doğacağını düşünüyorum. Yoksulların merkezdeki son semtlerinden olan Galata bölgesini, “port”a çevirmeden sözgelimi, bu bölgenin denize yakınlığı ve çeşitlilik içeren insan yapısıyla, “yoksul ama onurlu” bir semt olarak sokak, mahalle, semt şenliklerinin sürekliliğiyle öncülük yapacağını düşünüyorum. Tıpkı Katalan bölgesindeki bir benzeri gibi. Barselona’nın, “yoksulların denizli semti” diye sevdiğim Barcelonata semtinde görmüştüm yıllar önce. Bizim eski Halkevleri örgütlenmesine benzer bir örgütlenmeyle, tangodan Latin danslarına kadar pek çok etkinliğin yapıldığı halk merkezlerinin yanı sıra, özellikle ilkbahar ve güz aylarında her sokağın bir hafta süren danslı, içkili, müzikli, eğlenceli, yemeli içmeli şenliklerine katılmıştım tesadüfen. Bizim Galata’yı andıran yerlerdi. Tarlabaşı gitti gidiyor, Sulukule çoktan gitti, kimbilir daha neler, nereler gidecek, onlar gitmeden ya da onlar da gitmesin diye, oraları sokaklardan oluşan bir avlu şenliğine çevirmek mümkün diye düşünüyorum. Hâlâ mümkün diye. Ne ütopya ne rüya, bu “o güzel semtler de o güzel atlara binip” gitmesinler diye, şehrin sokaklarını avluya çağıran bir istektir sadece. Avlu, şehrin şiddetini azaltsın, sevincini çoğaltsın diye.

Bu icerik 3670 defa görüntülenmiştir.
Tarlabaşı
Zeyrek