356
KASIM-ARALIK 2010
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

  • İstanbul
    Murat Belge, Prof. Dr., Bilgi Üniversitesi

  • İstanbul Dekorlaşıyor
    Çiğdem Şahin, Fener-Balat-Ayvansaray Mülk Sahiplerinin ve Kiracıların Haklarını Koruma Derneği (FEBAYDER) Genel Sekreteri, İstanbul S.O.S Oluşumu Kurucu Üyesi

YAYINLAR



KÜNYE
DOSYA: KÜRESELLEŞEN İSTANBUL

Yeni İstanbul Planı Aslında Ne Söylüyor*

Haydar Karabey, Mimar, Doç. Dr., MSGSÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü

Hemşeriler sevinebilir, İstanbul, 2010 Avrupa Kültür Başkenti oldu. Dünya gündeminde esaslı biçimde yer alıyor. Hakkıdır. Biz bu duruma biraz daha farklı bir perspektiften bakalım. (HK)

Tarih boyunca bir “dünya kenti” olan İstanbul, günümüzde de yeni dünya düzeni açısından kültürü, zenginliği sürekli olarak övülerek dünya medyasının gündeminden düşmüyor: “Vivid”, “vibrant”, “joyful”, “stylish”, “cosmopolitan”, “cool”, “creative”, “trendy”, “inspiring”, “sophisticated” (sırasıyla: hayat dolu, coşkulu, neşeli / renkli, havalı / şık, kozmopolit / çokuluslu, klas / serinkanlı, yaratıcı, modaya uygun, ilham verici, sofistike / bilge)… İstanbul’un bugünlerde mazhar olduğu yeni övgü dolu sıfatlarının yalnızca bir bölümü.

İstanbul, işte bu övgülerle küresel dünya ile hızla bütünleşmek yolunda, evrensel ilgiye ve kullanıma açılıyor. Artık, dünyanın en ünlü emlak geliştirme firması (Trump ve “Tower”ları) da İstanbul’da, çokuluslu emlak ticareti yapan dev gayrimenkul firmaları da. Dünyanın en ünlü tasarımcıları buralarda iş yapmaya çalışıyor. Frank Gehry, Zaha Hadid, Philippe Starck… Mutena şehrimizi teşrif ediyorlar, iş kovalıyorlar. Burada ise sürekli olarak “kentin pazarlanması”ndan, “kentin marka değeri”nin yükseltilmesinden sözedilebiliyor. Yirmi yıl önce, şimdilerde çoğumuza ilginç ve vaatkar gelen bu tür önerileri yapanlar “vatan hainliği” ile suçlanabilirdi. Bu topraklar küresel örgütlenme içinde kendisine önerilen görevleri yerine getirmek uğruna, yakında çok daha büyük uluslararası yatırımlara ve dudak uçuklatacak dönüşümlere, dolayısıyla da tıkanıklıklara, kutuplaşmalara, gerilimlere sahne olacak gibi.

Artık küreselleşme yolunda hızla yol alan, ama “planlı” bir metropoldeyiz. İl sınırlarına kadar genişletilmiş olan İstanbul metropoliten alanına değin tüm ana kararları belirleyen (1/100.000 ölçekli) bir master planımız var. Bu plan, yukarıda belirlenen hedefleri içerip içermediği açısından, vizyonu, politikaları, stratejileri, geleceği algılayış biçimi ve önlemleri açısından yeterince derinlemesine irdelenmedi. Plana, Mimarlar ve Şehir Plancıları Odaları farklı gerekçeler ileri sürerek itiraz ettiler. Daha çok kendilerine biçtikleri misyon doğrultusunda, korumacı bir jargonla dile getirilmiş; doğal, tarihsel verilerin, yani kente değin “değerlerin” yeni planda yeterince dikkate alınmadığı ile ilgiliydi bu itirazlar. Plan, öngörüler doğrultusunda, hepimizin de kısa sürede görebildiği biçimde derhal merkezî otorite tarafından delindi. Planı hazırlayanların muhalefetine karşın, İstanbul için üçüncü boğaz köprüsünün yapılmasına karar verildi. Hem de belki de bu kente en fazla zarar verebilecek bir güzergâh seçildi. Ancak bu karar ve olası sonuçlarını irdelemek bu yazının konusu dışında. Bu yazıda, planın “arka planı” veya ana hedefi biraz daha farklı ve pek gündeme getirilmeyen bir perspektif ile ele alınıp açıklanmaya çalışılacak. Burada, aslında “arka plan” derken, belirgin bir taraf tutmuyorum, hiçbir yargıda bulunmuyorum, planın içerdiği gizli niyetleri filan da vurgulamıyorum. “Çevre Düzenleme Planı” raporunun daha hemen ilk paragrafında, “Planlama Yaklaşımı” bölümünde planın ana ilkesi zaten açıkça belirtilmiş:

“İstanbul Çevre Düzeni Planı ile İstanbul’un kapsamlı bir yapısal dönüşüm sürecinden geçerek küresel ölçekte güçlenmiş bir kent olması amaçlanmaktadır.” (1)

İSTANBUL ÇEVRE DÜZENİ PLANI ÜZERİNDEN BİR TOPLUMSAL-MEKÂNSAL OKUMA ÖNERİSİ

1980’lerden bu yana gelişmekte olan, giderek bizlerin de farklı derecelerde deneyimlediğimiz, “endüstri sonrası toplumu” belirleyen sürecin ana bileşkesi, “üretim temelli sermaye birikimi ve büyümeden, finans temelli sermaye birikimi ve büyümeye” dönüşümdür. (Bakınız: Yerine göre Thatcherizm, Özalizm gibi dönemin siyasetçileriyle de adlandırılagelen Yeni Dünya Düzeni, Neo-liberal, Monetarist politikalar…) Günümüzde bu sürece uygun olarak küresel ölçekte örgütlenen yeni bir tür metropoller ağı ile karşı karşıyayız. Bu ağda yer alan, çeşitli alanlarda uzmanlaşmış kentler artık “küresel metropol” olarak tanımlanmaktalar. (2) Bu tür kentlerde, motor güç olarak artık bildiğimiz anlamda sanayi yer almıyor. Kenti terkeden sanayinin yerini yüksek teknolojinin, medya-iletişimin, uluslararası ticaretin ve finansın yönetiminin yapıldığı firmalar alıyor.

Bu bakış açısının İstanbul’a ne kadar uyarlanabileceğini, İstanbul’un gerçekten bir “küresel kent” olup olmadığı, ya da bu yöndeki evriminde hangi aşamada olduğu tartışılabilir. (3)

Bu tür küresel kentlerde, sanayinin kentten kovulmasının basit bir rasyoneli var: Daha ucuz emek, daha ucuz arazi, daha çok teşvik, daha esnek kurallar, daha rahat bir çevre tüketimi için sanayi büyük kentleri terkediyor… Bu ögeler, sanayi üretimini artık merkez kentler dışında gerçekleştirmeyi daha kârlı kılıyor. Ülkemizde de epeydir uygulanmaya başlanan “organize sanayi bölgesi” düşüncesi bu rasyonelin bir sonucudur. Bu arada, sanayinin çekim gücü ile yaşanan kentleşme döneminin kimi metropoliten bölgelerde sona erip ermediğini, olgunun nicel ve nitel ölçümlerini yaparak, toplumsal sonuçlarını tartışarak incelenmek gerekir. Kimi sanayicinin yorumuna göre, İstanbul gibi metropollerde sanayi son 50 yılda sürekli olarak “kent dışına doğru” taşınmaktan yorgun düşmüştür.

Bu bağlamda, Haliç’ten Tuzla’ya taşınan ve orada serpilen gemi inşa sektörünün bir türlü yerleşik düzene geçememesi, şimdilerde de Güney Marmara’ya doğru yönlendirilmesinin düşünülmesi, sektörel ve sosyal etkileri açısından incelenebilir. Kazlıçeşme-Zeytinburnu bölgesinden yola çıkan dericiler de neredeyse aynı yolu izlemekteler. Hemen hemen İstanbul’un tüm organize sanayi bölgeleri, örneğin Dudullu, İmes, İkitelli vb. günümüzde, planın da önerisi ile yeni metropoliten örgü içinde yeni ve daha spekülatif işlevlere yer açmak için sürgüne gönderilme tehdidi ile karşı karşıyadır. Kentlerde sanayinin terkettiği alanlar ise, bundan böyle başka türden ve yeni işlevlere açılacaktır. Bu işlevler, yeni yönetici kesimlerin pazarlık gücüne göre ve kısmen yeni kentlilerin talebine göre oluşacak, kentsel mekân da doğallıkla bu yeni taleplere göre biçimlenecektir. Örneğin, Haliç’teki, Kağıthane’deki, Otosanayi’ndeki, Seyrantepe’deki, Kartal’daki spekülasyon, yatırım, gelişim ve elbette buralara değin yeni plan kararları bu perspektiften okunabilir, okunmalıdır. Yeni merkez arsaları üretemeyen bu kentte buralar ve çevrelerindeki “gecekondu” bölgeleri bundan böyle yeni sürpriz dönüşümlere açıktır.

Tartışmalı olmakla birlikte, bugünlerde sanayinin yanı sıra kentten kazınan gecekondu bölgelerinin görece “insancıl” çevrelerinin de tarihe karışmakta olduğu görüşü, kimileri tarafından gündeme getirilebiliyor. Aslında “temizlenen” gecekonduların yerlerine ne yapılacağı üzerinden de sürdürülmelidir bu tartışma; elbette “gecekondu” denen yerleşimler “temizleniyorsa” yerlerine yapılacak olan, TOKİ’nin yarattığı kentsellik ile uzak yakın hiçbir ilişkisi olmayan ve benzerleri Batıda 1950’li yıllardan başlayarak serpilen, ancak 20 yıl kadar dayanılıp sonra tümüyle yokedilen yeni tür sefalet mahalleleri olmamalıdır.

Anlaşılan o ki, bilgi ve yüksek teknoloji devrimleri ile yeniden biçimlenen bu yeni küresel metropollerde yepyeni yaşama biçimlerine gereksinim vardır ve iletişim, finans, ticaret, yüksek teknoloji yöneticileri ve uzman toplulukları dışındakilere, yani beyaz yakalılar dışındakilere ise gerek olmayacaktır; dolayısıyla onlara uygun yerler de olmayacaktır.

Ancak bir de kendisine yakın hizmet ve destek verecek yeni işlere, yeni kesimlere ihtiyacı olacaktır küresel metropolün. Bunlar:

  • Sisteme destek veren, işyeri lojistiğini sağlayan firmalar ve kişiler; örneğin reklam, kargo, sekreterya, altyapı, telekomünikasyon, teknolojik tamir, koruma, temizlik elemanları…
  • Metropolde kalanlara, aile-ev-konut desteği verecek firmalar ve kişiler; örneğin temizlikçi, çocuk bakıcısı, market elemanları, fast-food zincirleri…
  • İş dışı diğer etkinliklere destek verecek olanlar; sanat, eğlence, spor, moda, restoran, turizm sektörleri ve elemanları…
  • Büyük çapta özelleşmiş olacak sağlık, eğitim (çünkü artık bu sektörlerde, metropolde devlet desteğine de, sosyalizasyona da ihtiyaç duyan kalmayacağı düşünülüyor) gibi alanlara değin uzman elemanlar… (4)

Kimi araştırmalarda ve günlük gazetelerin İK (insan kaynakları) eklerinde sık sık dile getirildiği gibi yukarıdakilerden “geleceğin meslekleri” olarak sözedilmesi de bu sürecin öngörülebilmesine dayanmaktadır. Görülebileceği gibi, küresel metropolde yeni işbölümü bağlamında düz sanayi işçilerine (bu işçiler, kent merkezinden daha uzaklardaki yeni organize sanayi bölgelerine, yeni “Anadolu kaplanı” kentlere doğru yola çıkabilirler), emeklilere (emekliler Antalya’ya, Bodrum’a, Marmaris’e doğru yola çıkabilirler), orta sınıfa, klasik tanımıyla “burjuva”ya gerek kalmıyor. Belki de burjuva uzun vadede adı gibi (Bourg: Kale-şehirli) arkaik kalarak tarih sahnesinden silinecek.

20. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak, kentsel değişimler burjuva aydınlar için zaten hep üzüntü verici oldu. Önce “ötekiler” kentlere geldi. İstanbul’un “hüviyet”i değişti. (5) Şimdi ise küresel sermaye tüm markaları, anonim davranış biçimleri, sınır tanımaz gücü, yerele olan duyarsızlığı ile kente yükleniyor. Bu konuda İstanbul’da yerel yönetimlerin de yakın işbirliği ile küresel yatırımcının yerel değerlere karşı duyarsızlığını sergileyen bir örneği hatırlamak ilginç olabilir: Swissotel’in Dolmabahçe Sarayı bahçesine yapılması uzun süre tartışılmış, karşı çıkılmış, ancak mücadeleyi kazanan taraf küresel yatırımcı olmuştu.

Benzer örnekler ile burjuvanın tarihsel yenilgilerini kentsel mekân üzerinden izlemek ve tartışmak ilginç olabilir.

“Özal dönemi” diye adlandırılan yıllarda, makro politikaların “orta sınıfı yokettiği” gözlemi doğrudur ve olay aslında bu yukarıda tanımlanan dinamiğe dayanır. Bu gerçeğin, planlı, kasıtlı bir “kıyım” olduğunu iddia etmektense, nedenleri, süreçleri ve olguları doğru okumak gerekir.

Yalnızca yönetici sistemlere, kimliklere, davranışlara ve onların hizmet sektörüne, en üst ve en alt katmanlarına indirgenmiş, burjuvazisinden arındırılmış, bir anlamda safralarını atmış bir kentin varlığını nasıl sürdür(ebil)eceği ise, ancak (ve durum algılanıncaya, kabullenilinceye kadarlık bir süre boyunca) kentsoylu aydınlar tarafından nostalji / endişe / tartışma konusu edilebilecektir.

Bu olgu, basit biçimde burjuvazinin “taşıdığı” klasik mahalle bakkalının sahneyi terketmesi üzerinden de örneklenebilir: Hâlâ “süpermarkete karşı” durmaya çalışan bakkal aslında “kahraman” değildir, büyük senaryonun edilgen bir nesnesidir ve hâlâ direniyorsa, olsa olsa küresel bir perspektiften bakılınca irrasyoneldir. (Bakınız: Bir AVM açılışında, Başbakan’ın artık bakkallığın kentlerde sona erdiğini ilân etmesi) Bu durma elbette üzülenler, kızanlar olabilir. Ne yazık ki bu gerçek bir durumdur ve artık aynı gereksinmeyi, yeni toplumsal katmanlaşmanın / kutuplaşmanın iki ucuna hizmet edecek olan pazaryerleri ile alışveriş merkezi / süpermarketler karşılayacaktır. Pazaryerleri merkezden çevreye doğru kovulurken, yeni market zincirleri onların yerini alacaktır. Her konuda sosyologlar için tam bir laboratuar olan İstanbul’da bu sürecin en ilginç örnekleri de çok yakın bir zamanda yaşandı. Örneğin, ünlü “Ulus Pazarı” Küçükarmutlu’ya sürgüne gönderildi.

Metropolü belirleyen yeni “ikili yapı”da pazar yerinde enflasyon ve işsizlik konuşulurken, alışveriş merkezinde Apple, Lacoste, Louis Vuitton, Rolex, Starbucks, Wagamama gibi küresel markalar görülecek; ‘hedgefon’lar, ‘callcenter’lar, ‘outsourcing’ sorunları konuşulacaktır. Bu karşıtlığın, zaman zaman dile getirilen geleneksel - modern çatışmasıyla da ilgisi yoktur. Kısaca değinip geçelim: “Modern mahrem”in bu yeni piyasaya kolayca entegre olması ve “Cosmo kızları”nın da buna “sinir olması” (Bakınız: İstinye Park tuvaletinde abdest alan Louboutin ayakkabılı türbanlı kadın) bunun net bir göstergesidir.

Bir başka vahim çelişki konusu ise, aynı kentin hem tarihsel, doğal, kültürel değerlerini koruyup klasik anlamda “turistik” kalması, hem de yeni tür biçimler, yapılar, markalarla ve çok farklı yeni yaşama biçimleriyle donanıp “küresel”liğe oynamasının nasıl sağlanacağında ortaya çıkıyor. “Koruyup sakınalım da pazara sunalım”cı turizm anlayışı ile “yeni yedi yıldızlı kule otellerle, kongre merkezleriyle donatalım da pazara sunalım” anlayışı çelişiyor, çatışıyor. Bu konuda turizmciler de kendi içlerinde henüz bir uzlaşmaya varabilmiş değiller. Bir ara, bu kent için simgesel değeri de olan Harbiye Radyoevi’nin kongre merkezine dönüştürülmesini öneren Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği (TÜRSAB) yöneticilerine, yine kimi korumacı turizmcilerin, bu yapının bir kültürel değer olduğu savı ile karşı çıktığını hatırlayınız. İstanbul’da, bir yanda Kongre Vadisi adı verilen bir kent parçası uluslararası mega etkinlikler için hazırlanıyor. Diğer yanda tarihsel merkez (Suriçi) kimi işlevlerinden, gereksiz yüklerinden arındırılarak bir “müze kent”e dönüştürülmeye çalışılıyor. İşte, yine büyük hedefler doğrultusunda yürürlüğe konan bir “insansızlaştırma” projesi. Bu bölgede yerleşik ve artık genel olarak yakın pazara mal üreten (Kapalıçarşı başta olmak üzere) kuyumcu, bakırcı, ayakkabıcı esnaf ve sanatkârı da sürgüne gönderilme korkusu içinde. Bölgede, turizm adına korunup dönüştürülen, bir anlamda “eski eserleştirilen” yapıların hali ise içler acısı. Küresel acentelerin ucuz turistinin “bayağı” taleplerine yanıt veren bir tür “kitsch / arabesk” sokak turizmi bölgeyi giderek kemiriyor, kültürsüzleştiriyor.

Özünde, turistik - küresel metropol hedefine yönelik bu her iki yaklaşımın da ardında aynı dinamik okunabilir.

Yukarıda tanımlanmaya çalışılan kutupların gündemleri kadar dilleri de doğallıkla farklı olacaktır. Yalnızca dil üzerinden bile, örneğin ticarethane ve yer adları üzerinden, yeni metropolde giden ile yerine geleni tartışabileceğimizi, ilginç bir okuma yapabileceğimizi düşünüyorum.

Aşağıdaki şu iki haber alıntısındaki yıkılan yerlerin adları ile yapılan yerlerin adlarını karşılaştırmak bu konuya bir başlangıç oluşturabilir:

“Kentsel dönüşüm projesi kapsamında hazırlanan ve Üsküdar'ın çehresini değiştireceği düşünülen “Üsküdar Meydan Projesi” [...] kapsamında, Rumi Mehmet Paşa, Hacı Hesna Hatun, İnkılap, Selman Ağa, Ayazma, Hayrettin Çavuş, Ahmet Çelebi, Kefçe Dede, Gülfem Hatun ve Tembel Hacı Mehmet mahallelerinin istimlak edileceği  [...]” (6) (Gidenlerin isimlerine dikkatinizi çekerim. HK)

“Son yıllarda, yeni yerleşmelere, yeni sitelere, yeni gökdelenlere yabancı dillerden bozma uydurma sözcüklerle garip adlar veriliyor. Böylece yaratılan melez dilin Türkçe’nin kirlenmesine, bozulmasına, yozlaşmasına yol açtığı kesin… Yerleşmeler, siteler, gökdelenler çoğaldıkça bu tür adlar çeşitlenerek, yozlaşarak artıyor. Burada [...] bir listeyi, ileride ibretle irdelenebilecek bir yozlaşma belgesi olarak sunuyorum. [...]” (7) (Bu alfabetik liste Allice Village ile başlayıp, Yeshill Göktürk ile sona eriyor. HK).

KÜRESEL METROPOLDE KUTUPLAŞMA VE BÜTÜNLEŞME

Önümüzdeki dönemde, bu tür (küresel) metropollerde, toplumu oluşturan taraflar arasındaki varlık, güç, anlayış, inanç, duruş, davranış, talep ve gelir dağılımı uçurumunun giderek artacağını da tahmin etmek güç değil. Yeni türden sosyal kutuplaşmalar sonucunda yeni türden gerilimler bekliyor kent mekânını. Bu konuda, incelenmesi gereken bir gelişme, tam da biz bu dosyayı hazırlarken gerçekleşti (Tophane, 22 Eylül olayı). Söylediğim gibi zorlu bir laboratuar olan metropolümüzü izlemek giderek zorlaşıyor, bir o kadar da ilginçleşiyor. Tophane’deki sanat galerilerine yapılan saldırı üzerine epeyce anlamlı yazı yayımlandı medyada. (Biz bu dosyaya ancak Serhat Ada’nın Radikal’de yayımlanan “Tophane’de Sanata Komplo” adlı yazısını alabildik)

Öngörülere göre, en üst ve en alt katmanların sosyal ve mekânsal hareketliliği artarken, orta grup nicel ve nitel olarak statikleşecektir. İç göçün niceliği, fiziksel ve sosyal etkileri azalacak, kentte sayısal olarak egemen olmasına karşın niteliksiz işgücü daha da işsizleşecek, marjinalleşecektir. Gelecekte, bu kesimleri ve olası davranışlarını tanımlamaya günümüze dek üretilmiş “proleter”, “lumpen”, “marjinal”, “öteki” benzeri kavramların yeterli olamayacağı açıktır. Bu süreçlerin mekânsal yansıması ise elbette asla, homojen ve düzenli bir kentsel doku biçiminde olmayacaktır. Yeni kentsel yapılanma, farklılaşmış dokuların (sosyologların sevdiği deyişle adacıkların) birbiriyle düzensiz geçişimlerinden oluşacaktır. Bu konuda, hem sosyal hem fiziksel sorunları bağlamında Mumbai, Mexico City, Sao Paulo örnekleri incelenmeye değer. Günümüzde bu türden yeni kent sorunlarını dert eden, çözümlemeye veya çözmeye çalışan bir “neo-liberal” şehircilikten bile sözedilmeye başlandı.

1950-80 döneminde yükselen orta sınıfın şehirsel yerleşim biçimleri, yani apartmanlar, villalar, yazlıklar günümüzde hızla değer yitiriyor. (Bakınız: Lüks göstergesi olarak “Şişli’de bir apartman”ın, Levent’in, Tuzla’nın ve diğer yazlık İstanbul banliyölerinin son durumları…)

Buna karşın, kentte yeni bir yerleşme biçiminden, bir “rezidans kültürü”nden sözedilebiliyor. “Rezidans”lar yeni metropolde, genelde üst düzey yöneticilerin veya uluslararası uzmanların hizmetindedir. Örneğin, bir bankanın “CEO”su (TDK: Baş yönetici), bir medya “anchor-man”i Boğaz korularındaki korumalı bir siteye yerleşebiliyor veya uluslararası yatırım konsorsiyumlarının konuk uzman Japonları Kanyon’da, Metrocity’de oturuyorlar. Kentsel dönüşüm ile kendileri için “mutenalaştırılmış / seçkinleştirilmiş” eski kent parçalarında yaşamak da kimileri için moda oluyor. Örneğin, daha az gelirli entelektüel beyaz yakalılar, “bobo”lar (bohem burjuvalar), bir özel kolej için İstanbul’a gelmiş olan İngilizce hocası veya bir Türk reklam ajansı yöneticisi, zaten kendileri için dönüştürülmüş, hazırlanmış Tarlabaşı’na, Cihangir’e yerleşiyor.

Metropolün yeni gelişme bölgelerinde kuleler yarışırken, kent içinde seçilen merkezler “kentsel dönüşüm”e konu oluyor. 1970’li yıllardan bu yana, New York’ta, Paris’te, Londra’da uygulamaya konmuş olan bu tür operasyonların (SoHo, Le Marais, Covent Garden, Camden…) artık İstanbul için de olağan sayıldığını görüyoruz.

Yeni “kentsel aktörlerin” (8) güç yapısının (9) sonsuz çatışma / çekişme / pazarlık ve denge arakesitlerinde biçimlenen yeni kentsel mekânda yeni yaratılmış konfor adacıkları ile “ötekilere” kalan çürüme ve “slum”laşmanın süreceği derin ızdırap adaları yan yana yer alacaktır. Dramatik bir örnek ile akşam “fitness center”dan çıkıp rezidansına dönen genç bekar yönetici ile ona kapıyı açıp çıkan, iki saat ötedeki evine metrobüsle gece yarısına doğru ulaşacak olan çok çocuklu temizlikçi, ancak bir an karşı karşıya gelecektir. (Bakınız: Rezidansların fitness salonlarının kullanıcıları ve akşamları saat yedide, Zincirlikuyu, Mecidiyeköy, Şişli otobüs / metrobüs durakları) Bu yeni kutuplaşma anlamında, “Sabancı Suikastı” olarak anılan olay, dramatik, ancak önemli bir göstergedir. (10)

Sonuç olarak, yaşamaya mecbur ve ilgisizliğimiz nedeniyle de tatsız sonuçlarına mahkûm olduğumuz yeni küresel İstanbul’un yeni sosyal-fiziksel mekânında, tarih, coğrafya ve kültürün oluşturduğu yoğun (ve değerleri basit, kolaycı bir algı perspektifinden değişime karşı çıkmanın gerekçesi olarak gösterilen) bir altlık üzerinde sosyal aktörlerin oyunları ile yepyeni kıvrımlanma, büklümlenme, saçaklanmalar kentsel mekânda birarada yer alacaktır.

Yeni İstanbul Metropoliten Planı’nın tüm önermeleri, işte bu (ve benzer) yaklaşımlar ile toplumsal-mekânsal hedefleri açısından yeniden okunmalıdır. Bu gözle okunduğunda, İstanbul’un yeni planının politikaları ve hedefleri, yapısındaki makro önerilerinin yanı sıra, yukarıda anlatılmaya çalışılan süreçleri destekleyecek “kent dışı çekim merkezleri, kentsel dönüşüm bölgeleri, kent dışına taşınacak sanayi, sağlıklılaştırılacak sanayi alanları, kent çeperlerinde toplu konutlar, merkeze doğru yoğun erişim altyapısı, teknoloji geliştirme parkları, fuar alanları, lojistik bölgeler, kültür endüstrisi gelişme alanları, yeni merkezi iş alanları, finans merkezleri” gibi bir dizi “yeni” kavram ve öge ile donatıldığı görülecektir.

SONUÇ

Günümüzün neo-liberal koşulları altında, İstanbul'un uluslararası sermayenin kararlarına ve etkilerine ne denli açık olduğu gözönüne alındığında, yapılabilecek bir metropoliten alan planının bu güçlerden gerekli bir manivela olarak ne kadar yararlanabildiğini veya olası olumsuz etkilerine ne kadar direnebildiğini irdelemenin tümüyle gereksiz bir çaba olacağının bir kanıtı da Üçüncü Boğaz Geçişi’nin henüz “mürekkebi kurumamış” yeni İstanbul planında bulunmamasına rağmen yapılacak olmasıdır.

Bu planın yapım sürecinde, teknik ekibin Üçüncü Boğaz Köprüsü’ne karşı durduğunu, merkezden gelen kimi baskılara karşın bu çok belirleyici ögeyi plana dahil etmediklerini biliyoruz. Ne var ki neredeyse plan biter bitmez, Üçüncü Boğaz Geçişi kararı merkezî otorite tarafından alınıp, güzergâhı bile belirlenerek yeni plan bir anlamda delinmiş oldu. Bu da İstanbul için bir plan yapmanın, bu plana uymanın aslında kimileri tarafından ne denli gereksiz görüldüğünü; aslında kentsel mekânın hiç de bilimsel olmayan stratejiler doğrultusunda bir oyun alanı olarak kullanılmaya devam edileceğinin yeni bir kanıtı oldu.

Küreselleşmenin olumlu - olumsuz etkilerini irdelerken, bu olgunun yalnızca sermaye ve hizmet akışkanlıkları - bütünleşmeleri açısından ele alınmasının yeterli olmadığı unutulmamalıdır.

Küresel akışkanlık ve etkileri, zamanda ve mekânda insan hareketleri, kültürlerin paylaşımı veya dayatılması, davranışların benzeşmesi, taklidi, bilgi, düşünce, ideoloji ve modaların hızlı devinimi düzlemlerinde de tartışılmalıdır. Bu perspektiften bakan bir gözlemciyi her alanda sürprizlerle dolu bir yolculuk beklemektedir. Örneğin, iş, alışveriş veya dinlence sırasında, elinde pet su ile veya karton “Starbucks” kahvesiyle yürüyen bir gencin görüntüsünün bir filmde veya dergide görülmesi, aynı görüntünün sizin caddelerinizde iki gün sonra yaygın biçimde karşınıza çıkması için yeterlidir. Bunun gibi binlerce görüntünün yanı sıra daha temel etkilerin de merkezden çevreye, güçlü ve yoğun olandan, güçsüz ve boşluklu olana doğru hızla akacağı açıktır.

Ne var ki bu hızlı akışkanlık sürecinden Batının dünyayı ele geçirme ve tümüyle tek kültürlü, tek iktidarlı bir yönetim oluşturma planına değin sayısız “komplo teorisi” üretmek de olasıdır. Bu da, küresel etkilere karşı kimileri tarafından, kendi kültürümüzü koruyalım, dilimize, dinimize sahip çıkalım gibi sayısız umutsuz direniş önerilerine neden olacaktır. Diğer yandan, olguya biraz daha akıllıca bakabilen kimi girişimciler açısından “Küresel düşün, yerel davran” (Think global, act local) yaklaşımı yeni ve ilginç kapılar da açabiliyor. On yıl önce “simit sarayı” açmak kimin aklına gelirdi.

Küreselleşmenin mekânsal - kültürel “zararlı” etkilerinden sakınmak için zaman zaman ortaya atılan “yerel zenginlikleri koruyarak küreselleşme” önerilerinin de doğrusu biraz safça sığınılan bir “toplum mühendisliği” yaklaşımı olduğu düşünülebilir. Çin ya da İran’da merkezî otorite tarafından internet erişiminin engellenmeye çalışılması, herhalde yakın bir geçmişte aynı ülkelerde TV çanaklarının yönlerinin denetlenmesi çabası kadar başarısız olacaktır. Ülkemizde 2010 yılında sürdürülmekte olan “Youtube” erişim yasağının yalnızca göstermelik olduğu hepimizce malumdur.

Günümüzde, “Küreselleşmenin yerel, soft, ekolojik, insani versiyonları (sürümleri) olası mıdır?” sorusu üzerinden yeni politikalar üretilmeye çalışılıyor. Neo-liberalizm karşısında yerel bir savunma refleksi olarak neo-konservatizm gelişirken, uzmanlar da “yeni kentsel politikalar” (NUP: New urban policies) gibi şimdilik içi boş kavramlar ortaya atıyorlar. Tüm bu süreçler, sosyoloji ve kentbilim açısından, gelişmeleri yeni ve farklı gözlerle okumayı gerektiriyor.

Tarihsel olarak biliyoruz ki, toplumsal bir sorun varsa bir çözüm de vardır. Daha doğru bir deyişle, sorun yoktur, sorun diye algılanan olgular aslında kendi çözümlerini de içerirler. Burada, şimdilik kaydıyla bir son söz olarak, geleceğe dönük olarak tüm aktörlerin temsiliyet alanlarını daraltmayan, aksine genişleten demokratik bir yönetim ve planlama anlayışının çözüm için bir ilk adım olacağı önerilebilir.

NOTLAR

* Bu yazının bir özeti 8 Şubat 2010 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayımlanmıştır.

1. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, 2009.

2. Sassen, 2006, ss.15-76.

3.  “Küresel kent” kavramını ilk tanımlayan (1998) ve bu kentler için bir sıralama sistematiği önerenler arasında en önde gelen kuruluşlardan biri, İngiltere’de Loughborough Üniversitesi, Coğrafya Bölümü’nde kurulmuş olan Küreselleşme ve Dünya Kentleri Çalışma Grubu’dur (Globalization and World Cities Study Group and Network - GaWC). Bu bilimsel çalışma grubunun yaptığı tanıma göre küresel kentlerin sahip olduğu özellikleri sıralamak gerekirse:

  • Giderek çok akışkan bir hale gelen küresel sermayenin bir bölümünün yönetim ve denetim işlevlerini barındıran;
  • Çapraz ilişkiler ile entegre olan yerel ekonominin diğer bölgesel ve/veya ulusal ekonomiler ile ilişki kurabildiği;
  • Yüksek nitelikli hizmetlerde uzmanlaşmış uluslararası uzman kadroların barındığı ve bunlara dönük yüksek nitelikli hizmetlerin yoğunlaştığı;
  • Şirket yönetim merkezlerinin, ulusal ve uluslararası ticaret ve meslek kurumlarının merkezlerinin, güçlü medya kuruluşlarının ve uluslararası medya organizasyonlarının, uluslararası iletişim ve haberleşme sistemlerinin yoğunlaştığı;
  • Diğer dünya kentleri ile yoğun ulaşım ve özellikle güçlü havayolu bağlantıları olan;
  • Uzmanlaşmış teknik ve yönetici büro elemanlarının özellikle belli metropoliten bölgelerde, yakın ilişki içinde yoğunlaştığı;
  • Yüksek nitelikli ofis, konut ve alışveriş alanlarının ve bunlara bağlı taleplerin arttığı;
  • Üst gelir grubundaki talep artışı nedeniyle yalnız yeni lüks konut değil, kent merkezinde de yeniden gözde olan bölgelerde kentsel soylulaştırma operasyonlarının yapıldığı;
  • Konut alanlarında sınıfsal, etnik ve nitel ayrışmanın yaşandığı;
  • Sanayiden ve işçi sınıfı yerleşimlerinden giderek arındırılmış olan;
  • Vasıfsız işgücünün artık kendisine gereksinme duyulmadığı için dışlandığı ve bunun sonucunda yoğun işsizlik yaşanan;
  • Ekonomik ve toplumsal ayrışmaların, toplumda marjinalleşmenin, gerilimlerin, şiddet ve suç oranlarının arttığı;
  • Yüksek nitelikli donatı ve hizmet talepleri nedeniyle, sağlık, eğitim, kültür, güvenlik benzeri hizmetlerin çeşitlendiği ve büyük ölçüde özel sektör tarafından sağlanmaya başlandığı kentler.

Küresel kentlere yönelik olarak GaWC Araştırma Merkezi, 1998'den bu yana yukarıdaki ölçütlerin kimilerine bakarak kapsamlı çalışmalar yapıyor. Buna göre yüzü aşkın dünya kenti karmaşık puanlama sistemleriyle değerlendirilerek; "Alfa”, “Beta”, “Gama” kategorilerine yerleştiriliyor. Bu sıralamaya göre, İstanbul, 2008 sonrasında listeye 28. sıradan girip, 2010’daki değerlendirmelerde 25. sıraya çıkmış durumda. (Bakınız: “Global City”, Wikipedia).

4. Sassen, 2006, s.147, 157, 184.

5. Tanpınar, 1946.

6. Güney, 2006.

7. Hasol, 2008.

8. Karabey, 1981.

9. Kentsel mekânın üretimi, paylaşımı, kullanımı hiyerarşik yapıları, kentsel aktörlerin mekân üzerindeki ilişkileri, gerilimleri ile belirlenir. Burada gerilimden kasıt, karşılıklı çatışmalar, çekişmeler ve uzlaşmalardır. Çağdaş kent sosyolojisinin neredeyse tüm kavramları, örneğin kamusal alan, özelleştirme, ötekileştirme, dönüştürme, ticarileştirme, toplumsal katmanlaşma, kopuş ve yırtılma, entegre olma vb. bu perspektiften bakılarak tanımlanmıştır.

Kentte olası çoklu uzlaşmalar için temsil gücü olan tüm tarafların masaya oturması gerekir, temsil gücü olmayan kesimlerin de bu süreçte seslerini duyurabilmeleri için önlemler alınır, böylece olabildiğince etkin biçimde temsil edilen kentsel aktörler ile sorunlar tartışılır, bilgi alışverişinde bulunulur, öncelikler, stratejiler olabildiğince “kazan-kazan” paradigmaları doğrultusunda belirlenir.

Zaman zaman birbirine muhalif veya destekleyici konumda olan zaman zaman da işbirliği veya çıkar çelişkisi içinde olan örgütlü/örgütsüz bu grupların güç dengeleri, kentin ana stratejik kararlarının belirlenme sürecine, sözbirliği içinde olmasa bile katılır, haberdar olur, özgül çıkarlarını korur.

Çağdaş kentbilim, pazarlık masasında görülmek istenen “Kentsel Aktörleri (*)” beş ana kategoride tanımlar:

  • Yerel yönetimler, merkezî yönetim ve onların yasama, yürütme, planlama, denetleme, uygulama erklerinden oluşan yapılar.
  • Kullanıcı, birey, semtli, kentli toplum (her birey gerçekleştirdiği ekonomik etkinlik ile çevre üzerinde etkilidir. Dolayısıyla çıkarları doğrultusunda -haklı/haksız- hak iddia edebilir: Esnaf, çiftçi, işçi, turizmci, toprak sahibi, minibüs şoförü, emekli, müteahhit vb.)
  • Sivil toplum örgüt ve kuruluşları. Bu kuruluşlar, yukarıdaki hak ve talepleri, “ortak akıl” ve özel veya toplumsal çıkarlar doğrultusunda yorumlayarak daha belirgin ve örgütlü olarak dile getirebilir, seslerini duyurabilirler. Bu nedenle, çağdaş toplumlarda, demokrasinin olmazsa olmaz bir karşı ağırlığı, denge unsurudur sivil toplum örgütleri.
  • Uzmanlar, plancılar, mimarlar.
  • İşadamları, küresel, yerel yatırımcılar.

Yer yer muhalif veya destekleyici konumda olan yer yer de işbirliği veya çıkar çelişkisi içinde olan örgütlü/örgütsüz bu grupların güç dengelerinin zaman sürecinde bir bileşkesi olarak biçimlenir kentsel mekân. (Bakınız: Karabey, 1981)

10. Özdemir Sabancı ve arkadaşları, Sabancı Center binasında temizlikçi olarak çalışan ve iki yandaşının binaya girmesini sağlayan kişinin yardımı ile vuruldu, 1996.

KAYNAKLAR

  • İstanbul Büyükşehir Belediyesi, İmar ve Şehircilik Daire Başkanlığı, Şehir Planlama Müdürlüğü, 2009,İstanbul Çevre Düzeni Planı, Yönetici Özeti, 13.02.2009.
  • Hasol, Doğan, 2008, Yapı, sayı:320, Temmuz 2008.
  • Güney, Zeynep, 2006, Arkitera.com (İzlenme: 21 Aralık 2006)
  • Karabey, Haydar, 1981, Kent Olgusu, Kent Matbaası, İstanbul.
  • Sassen, Saskia, 2006, Cities in a World Economy, Pine Forge Press, ABD.
  • Tanpınar, Ahmet Hamdi, 1946 (2005), “İstanbul’un İmarı”, Yaşadığım Gibi, (der.) Birol Emil, Dergah Yayınları, İstanbul.

 

Bu icerik 3228 defa görüntülenmiştir.