356
KASIM-ARALIK 2010
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

  • İstanbul
    Murat Belge, Prof. Dr., Bilgi Üniversitesi

  • İstanbul Dekorlaşıyor
    Çiğdem Şahin, Fener-Balat-Ayvansaray Mülk Sahiplerinin ve Kiracıların Haklarını Koruma Derneği (FEBAYDER) Genel Sekreteri, İstanbul S.O.S Oluşumu Kurucu Üyesi

YAYINLAR



KÜNYE
DOSYA: KÜRESELLEŞEN İSTANBUL

İstanbul

Murat Belge, Prof. Dr., Bilgi Üniversitesi

İstanbul’da yaşamak, benzeri olmayan bir zevktir. Ama İstanbul’da yaşamak çok zahmetli bir iştir. En doğrusu, İstanbul’da yaşamak, bu iki uç arasında gidip gelmektir diyerek bir uzlaşmaya varayım.

Bir şey daha eklemek gerekiyor; epey eski bir İstanbullu olarak, zaman geçtikçe zahmetin azalıp zevkin arttığını gözlemliyorum. Ama bu, aynı seyri izleyen bir gözden ötekine değişebilir. Onun için bunu biraz daha açmalıyız: “Zevk” ne, “zahmet” ne?

“Zahmet”in önemli bir kısmı fizikseldi. Normal koşullarda insan musluk açar, musluktan su akar. Benim hayatımda, oldukça yakın zamanlara kadar, İstanbul’da açtığım musluktan su akmazdı. Genç kuşaklar muhtemelen bunun ne anlama geldiğini bile bilmezler. Daha yaşlıları, söylenince hatırlar, ama normalde, ben dâhil hatırlamıyoruz haftanın en az yarısında su verilmeyen günleri. Derken gecenin üçünde diyelim, su gelmeye başlar. Önce, kırmızıdır rengi, çünkü boş kalan ve kuruyan borulardaki pası sökerek geliyordur. Bir süre sonra durulur. Kapkacağı, bu iş için alınmış çeşitli boylarda bidonları doldururuz. Herkes bu işi yaptığı için apartmanın üst katlarına daha geç gelir. Yukarıda iseniz, şırıl şırıl su sesi işitirsiniz, ama su daha size kadar gelmemiştir. Sonra gelir. Banyo küvetini de doldurursunuz. Yapabildiğiniz her şeyi yaparsınız, suyla yapılması gereken. Çünkü birazdan gidecek, kolay kolay da geri dönmeyecektir.

Elektrik kesilir, iki de bir de; hâlâ sık kesiliyor ya özellikle bazı semtlerde. Tesisatı köhnemiş yerler var herhalde. Kural olarak da eski, güzel semtler. Saatlerce mum ışığında otururduk, dakikalarca oturuyoruz, bilgisayarlar “sofistike” elektrikli aletler zarar görüyor.

Telefon edinmek büyük bir zorluktu. Çoğu kişi evlenirken telefon idaresine başvurur, adını bir listeye yazdırır, sonra beklerdi. Şansı varsa ikinci, üçüncü çocuğuna denk gelirdi telefon. Yoksa toruna kadar da bekleyebilirdin.

Trafik de şimdikinden çok iyi değildi. Ama bir de fazladan, şoförle para kavgası yapma etkinliği vardı. Taksimetreler ancak 12 Eylül’de, askerî yönetimde takıldı. Hikâyesi bile var. Aziz Nesin 12 Eylül aleyhine konuşurken biri “ Hiç mi iyi tarafı olmadı?” diye sormuş; Aziz Nesin düşünmüş, “Evet, taksilere taksimetre taktırdılar” demiş, ama eklemiş, “Taksimetre taktırmak için de darbe yapılmaz ki.”

Neyse uzun lafın kısası, bu zahmetler vardı, ama zaten Türkiye’de yaşamak baştan aşağı zahmetti. Yurtdışına çıkarken yanına 200 Dolardan fazlasını alamamak gibi kısıtlamalarla doluydu. Yılda bir kereden fazla çıkılmazdı zaten.

Ama bu yıllar içinde olan değişimlerden biri, yerel yönetimlerin artan özerkliği ve artan maddi imkânları oldu. Benim çocukluğumda İstanbul Valisi aynı zamanda İstanbul Belediye Başkanı’ydı. Buraya gelmek için halkın oyuna ihtiyacı olmadığı gibi, o görevini zaten biraz da küçümser, angarya gibi yapardı. Oralardan buralara gelmemiz devrim gibi bir şey oldu ve hatırladığım “zahmet”lerden pek çoğu bir zamanlar ninelerimizden dinlediğimiz, “Şekerim kilosu üç kuruştu” türünden rüya ile masal arası menkıbeler arasına karıştı, bunları bizzat bizler yaşadığımız halde.

O “zahmet”leri yaşadığım yıllarda dahi düşünürdüm, “Bu kent insanın canına okuyor, yoruyor. En basit iş için bile olağanüstü yoruyor. Ama sonra ne yapıp yapıyor, seni mükâfatlandırıyor. Çektiklerini unutturuyor.

Unutturma kısmı “zevk” dediğim şey işte.

Sözün gelişi ben bu kentte uzun zaman bir Asyalı olarak yaşadım: Modalı. Haftanın bilmem kaç günü iş için “Avrupa”ya gelip, akşam “Asya”ya eve döndüm. Bu yılların çoğu “köprüsüz” yıllardı, ama ben daha sonraları da köprü yokmuş gibi yaşamayı tercih ettim. Çünkü bu “vapur” demek.

Kadıköylüler bilir, insan uyanır, kahvaltısını eder, vapura biner, ama asıl uyanma vapurda olur. Birincisi robotsu bir şeydir, bazı mekanik eylemlerde bulunacak kadar uyanırsınız. Duyularınızın işlemeye başlaması, renkleri görmeniz, kokuları koklamanız (her zaman iyi sonuç vermeyebilir), tatları, örneğin çayı, kahveyi tatmanız vapurda başlar. Gazetenizi yanınızda oturanları rahatsız etmeden katlayarak okumanın bile raconu vardır. Akşama doğru da eve dönüyorsunuz, şehirde işi uzatmayacaksanız, vapur yine bu adaptasyonu yaptığınız, iş “mod”undan, yaşama “mod”una geçtiğiniz yerdir. O yirmi dakikalık yolculuk çok iyi gelir insana.

Böyle küçük “mükâfat”lardan sözediyorum işte. Örneğin bir gün batımı! Turner, İstanbul’u hiç görmediği için Venedik’e takılıp kaldı ve yüzlerce gün batımı boyadı. Burayı görse ne yapardı acaba diye düşünürüm zaman zaman.

Burası bir kontrastlar kentidir. Kendinizi farklı yaşantılar içinde bulursunuz habire. Bunların hepsi şaşırtıcıdır ve hiç sonu gelmez.

Birkaç gün önceki bir deneyimimi anlatayım. Taksim’de birisiyle buluşacağım, benim evim de zaten Gümüşsuyu’nda, iki adımlık yol. Ama daha vakit var, “Çıkıp yürüyeyim, biraz hareket edeyim” dedim. Evden Beşiktaş’a doğru yürüyüp, arayı geçtim, Çırağan’ın karşısından içeri sapıp yokuşlara vurdum. Oralarda, Serencebey’in sağında solunda, bilmediğim sokaklar var. Böylece Yıldız’a vardım. Oradan da Barbaros’u geçip Ihlamur’a indim. İstanbul bu, inişinin yokuşunun sonu yoktur. Ihlamur’a mademki indik, o halde şimdi çıkacağız. Şöyle fazla otomobil geçmeyen neresi var? Muradiye Deresi diye bir sokak gördüm, uygun bulup daldım. Bir süre sonra, bütün o “modern” apartman ormanı arasında inanılmaz bir yere geldim. Hani, “Teneke Mahallesi” diye küçümsedikleri, yoksul ama son derece doğal ve şirin köşelerden. “Mahalle” falan diyemezsiniz, mini minnacık bir yer. Hepsi yirmi otuz, küçük, tek, en fazla iki katlı ev. Bahçeleri de var, sevsinler! Ama bahçeden öte koca koca ağaçlar, yemyeşil ortalık. O dik sel yatağında “Muradiye Deresi”nin vadisinde nasılsa kalmış, şimdi kim bilir arsaları kaça satılacak bir yer! Tarihî Yarımada’da böylelerine daha sık rastlanır, onun için bu kadar şaşırtmaca. Ama bu Muradiye Deresi’ni ilk kez, hiç beklemediğim bir semtin ortasında görünce, işte bu kentin sonu gelmeyen sürprizlerinden biriyle daha karşılaşmış oluyor insan.

Mekânın böylesine paylaşıldığı bir kentin sürprizlerle dolu olması normal. Bu paylaşımın bir tarihi olduğunu söylemek de bizi mekândan zamana getirir ki, İstanbul gibi uzun tarihi olan bir kentte bu zaten başlı başına heyecan dolu bir alan. Ama bu yazıda bu tip, kısmen akademik konulara girmekten çok, kentin duyusal-yaşantısal özellikleri üstünde durmak istiyorum.

Değindiğim o uzun ve karmaşık tarih boyunca, birileri buradan giderken birileri buraya gelmiş, ama ne kadar hayıflansak ve “temps perdu” edebiyatı yapsak da, gidenlerden bugünlere pek çok şey kalabildiğini sevinerek görüyoruz. Bunlar yalnız sur duvarı ya da kilise gibi elle tutulabilir nesneler, binalar, anıtlar değil; zeytinyağlı yemek yapma, balığa uyan pişirme tarzını bilme gibi, yazısız aktarılan bilgiler, hünerler, zevkler. Hep birarada bir hayat tarzı, bugünlerde yaygınlaşan “Frenkçe” karşılığıyla, bir “life style” oluşturuyorlar. Son analizde, Akdenizli bir hayat tarzı bu. Kuzeyli obsesyonlarına ancak uzaktan ve pek anlam vermeden bakan bir kültür. Hayatı hoş ve güzel tarafından almayı tercih eder bu kültür ama kendini hafifliğe mahkûm etmez -laçkalığa da. Dengeden yanadır, başlıca özelliğidir bu. Kutupların varlığını bilir, reddetmez, ama onları ılımlı bir orta yola çağırır; o bakımdan Nietszche’nin “Apollo / Dimyssos dengesi” birçok şeyi doğru açıklayan, doğru bir saptamadır. İstanbul’u bütün uzun geçmişi ve bugünüyle aldığımızda, burada da böyle bir denge görürüz: Duygusal ile akıl, coşku ile düzen, ahlakçılık ile hedonizm ve daha birçok karşıt uç arasında sağduyuyu temel alan bir denge bulmaya çalışan bir yaklaşım ve böyle oluşan bir hayat tarzı, üslubu vardır. Bu, dediğim gibi, sonunda insanı rahat ettirir.

İstanbul bu türden yeteneklere ve imkânlara hep sahipti. Ama İstanbul, Fatih Mehmed’in ölümünden bu yana, dünyadan gittikçe koparak yaşamaya başlamıştı. 15., 16. yüzyıllarda böyle olmasını yadırgayamayız. Böyle bir ihtiyaç duyması (kopmamak) için bir neden yoktu. Yoktu ama İstanbul da dünyanın merkezi değildi. Gün geçtikçe, Batıyı dünyanın geri kalanından ayıran mesafe büyüdü. Yine de bu gidişi değiştirmek için çaba gösteren, bu konuda erken davranan İstanbul oldu. Ama mesafe bir ara açılmıştı, gittikçe de açıldı.

İstanbul’un 19. yüzyılı, sırrını çözemez olduğu bu Batıyı “ithal etmekle” geçti. İstanbul’un Batıya açılan kapısı Galata ve Pera, gerçek anlamda koca imparatorluğun gümrük kapısı oldular. Her şey önce buraya geldi, buradan önce kentin geri kalanına, sonra da ülkenin geri kalanına yayıldı: Gazete de, otel de, puro da, kuru temizlemeci de, tabii Mouser tüfek de, monokl da, lokomotif, buharlı gemi, roman, tiyatro, frak, kafe şantan, art nouveau, pastil ve daha sayılamaz nice şey böyle geldi. Ama bunları üretmenin entelektüel kapasitesi bir türlü gelemedi. Gelemeyen böyle çok soyutlama var: Demokrasi örneğin, bir türlü gelemedi.

Uzatmayayım, bundan daha iyimser bir tonda bitirmek istiyorum. Son birkaç on yılda İstanbul entelektüel izolasyonundan da, sanatsal izolasyonundan da çıkmaya başladı. Başta bir “zahmet” ve “mükâfat” tahterevallisinden sözetmiştim. “Mükâfat”ın yaşama üslubu kısmını biraz anlatmaya çalıştım. Ama şimdiye kadarki birikimlerin, sanatsal ve fikri oluşumların artık meyvelerini vermeye başlayacağı aşamaya ya çok yaklaştık, ya da kısmen geldik bile. “Tamamen geldik” demek mümkün değil, çünkü öyle işlerle hiçbir ilgisi olmayan milyonlarca kişi var hâlâ. Ama ara kapanıyor. İstanbul, sanatın ve kültürün (niteliklisinin) tüketicisi olmaya alıştı epeyce bir zamandır. Şimdilerde, üreticisi olmaya başlıyor.

Bu bize önce olanlardan farklı yeni mükâfatlar getirecek.

 

Bu icerik 3150 defa görüntülenmiştir.