415
EYLÜL-EKİM 2020
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
MİMARLIK GÜNDEM

Yaraları Kapanmayan Kent: Beyrut

H. Tarık Şengül, Prof. Dr., ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü

“Lübnan ve Beyrut’a damgasını vuran bu sekteryan toplumsal ve siyasal örüntüler Beyrut’u hedefleyen bir biçimde birbirleriyle savaşırken, sadece birbirlerini, kentsel çevreyi ve altyapıyı değil aynı zamanda toplumsal ve bürokratik altyapıyı da tahrip ettiler. Lübnan ve Beyrut’a hakim olan liberal birikim anlayışı da yönetsel kapasitenin aşınmasına dikkate değer ölçüde olumsuz katkı yaptı. Sekteryan siyaset ve liberal ekonominin rezonansı, son dönemde sık sık protesto edilen bürokratik aşınma ve yolsuzluğa kapı araladı. Tonlarca amonyum nitratın kentin en merkezî bölgesinde, çok sayıda uyarıya rağmen yıllardır saklanıyor olması tam da böylesi bir bölünmüşlüğün ve çöküntünün sonucu olarak görülmeli!”

“Pek çok travma yaşamış bir kent olan Beyrut, liman ve tarihî merkezin önemli bir bölümünü tahrip edip 300 bin kişiyi evsiz bırakan patlamadan sonra geleceği olup olmadığını sorguluyor. Umutsuzluk, bir kez daha bölünmüşlük ve bu bölünmüşlüğü aşabilecek bir tahayyülün bulunmamasından kaynaklanıyor.”

“Beyrut’un dramatik deneyimi Türkiye ve özellikle de sık sık karşılaştırıldığı İstanbul için ne söylüyor? Kuşkusuz, patlamanın yarattığı toz bulutları havadayken Beyrut felaketini Kanal İstanbul’u meşrulaştırmak için kullanmak isteyen fırsatçı anlayışa ne söylediği açık.”

 

Beyrut, 5.000 yılı aşan bir geçmişe sahip olsa da, modern Beyrut’a ilişkin değerlendirmeler, geç Osmanlı dönemini başlangıç noktası olarak alır. Özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısında, Osmanlı yönetici sınıfları arasında batı kültürü ve yaşam biçimi hızla benimsenirken, İstanbul, Kahire ve İskenderiye ile birlikte Beyrut, ekonomik ve kültürel modernleşmenin ve kozmopolitan ortamın önemli temsilcisi olarak öne çıkar.[1]

Bugün bu kentlerin tamamı farklı dinamiklerin etkisiyle ve farklı yollardan geçerek bu iddialarını yitirmiş görünüyor.[2] Ne var ki Beyrut, bu başarısızlığın bedelini, diğerlerinden çok daha ağır ödemiş durumda.

Çok sayıda din ve mezhep esaslı topluluğu bir arada tutacak kozmopolitan bir ulus-devletleşme projesinin hayata geçirilemeyişini, Lübnan ve Beyrut’un toplumsal dokusuna hakim olan din ve mezhep esaslı bölünmüşlük, toplumsal ve siyasal sekteryan aidiyetlerle birlikte okumak gerekiyor. Bölge ve bölge dışı emperyal güçlerin de katkısıyla bu eksende oluşan düşmanlıklar, mekânsal nitelik kazanan sekteryan ayrışma çizgilerini zaman içinde kalıcı fay hatlarına dönüştürmüş bulunuyor.  Bu hatlar üzerinde biriken enerji, 1975-1990 aralığında olduğu gibi zaman zaman yıkıcı iç savaşlara neden olurken, savaş sonrası dönemlere taraflar arasında gerginlik, güvensizlik ve savaşın başka araçlarla sürdürüldüğü siyaset tarzı damgasını vuruyor.

Beyrut, savaşın da savaşın başka araçlarla sürdürüldüğü barış dönemlerinin de asli mücadele ve hesaplaşma mekânı olarak öne çıkarken, limanı da içine alacak biçimde tarihî kent merkezi ise, çelişkilerin, yerinden etmelerin, fetihlerin ve barış dönemlerine damgasını vuran refah ve lüks yaşamın yoğunlaştığı yerdir.

Osmanlı’nın Beyrut’a damgasını vurmak için seçtiği yer de, onu izleyen Fransız manda yönetiminin Küçük Paris projesinin gösterim mekânı da tarihî kent merkezi ve yakın çevresidir. Osmanlı yönetimi kendi mimarisini daha çok kurumsal binalar aracılığıyla Beyrut’a giydirir. İzleyen dönemde Fransızlar, tarihî merkez alanını kendi imajlarına uygun hale getirirken, Osmanlı izlerini de sistematik biçimde silmeye yönelir. Bağımsızlık yıllarının vergi ve turizm cenneti olarak Beyrut serpilirken, otellerin, tüketimin ve lüks yaşamın görünür hale geldiği yer de “iç-savaşta” çatışmaların yoğunlaştığı ve en ağır tahribatın yaşandığı yer de eski kent merkezidir. Savaş döneminde eski kentin % 80’lik bölümü tahrip edilmiş; nüfus kompozisyonu ciddi biçimde değişmiştir. Savaş bitip eski kenti yeniden ayağa kaldırmaya karar verildiğinde, bütün bölgenin yeniden inşası olağanüstü yetkilerle donatılmış tek bir şirkete verilir. 20 yılı aşan bu yenileme sürecinin sonunda, uzmanlar, inşa programının tarihî kente “iç savaştan” daha büyük zarar verdiğini söyleyecektir.[3]

Bu genel ve soyut tespitleri anlaşılır kılmak açısından 2013 yılında vuku bulan somut bir olayı aktarmak çarpıcı olacaktır. Savaşta ciddi hasar gören kent merkezini yenilemek için tarihî merkezde uzun bir döneme yayılan yıkımların kanıksandığı bir dönemde, prestijli semtlerden biri olan Badaro’da benzer biçimde yıkılan bir yapı her zamankinden daha büyük gürültü koparır. Tepkinin bir nedeni bina hakkında bir koruma kararının bulunmasıdır. Ancak asıl neden farklıdır; Fransız mandası döneminde inşa edilmiş bu 80 yıllık bina, dünyaca ünlü yazar Amin Maalouf’un çocukluğunun geçtiği evdir. Yıkıma karşı büyüyen tepkiler karşısında koruma kararının altında da onayı bulunan Kültür Bakanlığı şu açıklamayı yapar: “Fransız mandacılığı geçiş dönemine ait olduğundan ve herhangi bir mimari özgünlüğü bulunmadığından, söz konusu yapının yıkımı Kültür Bakanlığı tarafından onaylanmıştır.”[4]

Kültür Bakanlığı’nın Lübnan ve Beyrut tahayyülünün yoksulluğu, Amin Maalouf’u ve yaşamış olduğu koruma kararı bulunan evi içine almasına izin vermiyor. Bu tür bir dar görüşlülüğün Beyrut’ta yarattığı boşluğu uzun süredir birbiriyle yarışan çok sayıda sekteryan toplumsal ve siyasal tahayyül dolduruluyor. Yakın dönemde bu tür bir tahayyülün trajikomik öyküsünü, bugün Beyrut’un yaşadığı felaketi anlamak açısından ipuçları sağladığı için paylaşmakta yarar var.

İç savaşın (1975-1990) hemen sonrasında 1992 Mayıs’ında tarihî merkezde savaş sırasında zarar gören ortaçağa ait bir pazar yeri merkezde öngörülen büyük dönüşümün parçası olarak yıkılırken, bir türbe kalıntısı ortaya çıkar. Bölgede etkili Hizbullah, alanı hızla kordon altına alır ve söz konusu türbenin Şiilere ait tarihî bir caminin bekçisine ait olduğunu iddia ederek yapıyı dini alan ve dolayısıyla da dokunulmaz ilan eder. Fiili olarak koruma kararı alınan türbe, kısa sürede uzak yakın çevre yerleşmelerinde gelen binlerce Şii’nin ziyaret yeri haline gelir. Türbeye ilişkin hızla kent efsaneleri ürerken (yıkım için getirilen buldozerin dişlilerinin kırılması vs.) bir anda bütün bu resmi ters yüz edecek bir gerçek ortaya çıkar; yapı gerçekten de 17. yüzyıl Memluk binasıdır. Ancak, yapı sanıldığı gibi bir Şii türbesi değil, Şiilere hiç de sıcak duygular beslemeyen Sünni bir din adamı olan İbn-i Arrak'a adanmış bir tekkedir.[5]

Lübnan ve Beyrut’a damgasını vuran bu sekteryan toplumsal ve siyasal örüntüler Beyrut’u hedefleyen bir biçimde birbirleriyle savaşırken, sadece birbirlerini, kentsel çevreyi ve altyapıyı değil aynı zamanda toplumsal ve bürokratik altyapıyı da tahrip ettiler. Lübnan ve Beyrut’a hakim olan liberal birikim anlayışı da yönetsel kapasitenin aşınmasına dikkate değer ölçüde olumsuz katkı yaptı. Sekteryan siyaset ve liberal ekonominin rezonansı, son dönemde sık sık protesto edilen bürokratik aşınma ve yolsuzluğa kapı araladı. Tonlarca amonyum nitratın kentin en merkezi bölgesinde, çok sayıda uyarıya rağmen yıllardır saklanıyor olması tam da böylesi bir bölünmüşlüğün ve çöküntünün sonucu olarak görülmeli!

Pek çok travma yaşamış bir kent olan Beyrut, liman ve tarihî merkezin önemli bir bölümünü tahrip edip 300 bin kişiyi evsiz bırakan patlamadan sonra geleceği olup olmadığını sorguluyor. Umutsuzluk, bir kez daha bölünmüşlük ve bu bölünmüşlüğü aşabilecek bir tahayyülün bulunmamasından kaynaklanıyor.

Beyrut’un dramatik deneyimi Türkiye ve özellikle de sık sık karşılaştırıldığı İstanbul için ne söylüyor? Kuşkusuz, patlamanın yarattığı toz bulutları havadayken Beyrut felaketini Kanal İstanbul’u meşrulaştırmak için kullanmak isteyen fırsatçı anlayışa ne söylediği açık! Üstelik bu fırsatçılık yeni de değil; 1980’lerin ortasında dünya kenti modasının etkisinde İstanbul’u pazarlamaya çalışanların önemli çıkış noktalarından biri, iç savaş içinde yıkıma uğrayan Beyrut’un yerine getiremediği dünya kenti işlevlerini İstanbul’un üstlenebileceğiydi.

Tüm bunları geri plana alarak bir uyarı ile bitirmekte yarar var. Öyle bir dönemdeyiz ki, Beyrut deneyimine fırsatlardan çok riskler açısından bakılması gerekiyor!

 



[1] Zubaida, Sami, 2018, “Promiscuous Places: Cosmopolitan Milieus between Empire and Nation”, Istanbul: Living with Difference in a Global City, (der.) Nora Fisher-Onar, Susan C. Pearce, E. Fuat Keyman, Rutgers University Press, New Jersey.

[2] Ayasofya’nın ibadete açılması, İstanbul’un bu alandaki geri çekilişinin en son ve en dramatik göstergelerinden biri olarak görülebilir.

[3] “Fifteen Years of War Couldn’t Destroy Beirut’s Heritage, But a Construction Bonanza Might”, https://nextcity.org/daily/entry/fifteen-years-of-war-couldnt-destroy-beiruts-heritage-but-a-construction-bo [Erişim: 20.08.2020]

[4] “Amin Maalouf's 80-Year-Old House Demolished to Make Room for Skyscraper”, https://www.beirut.com/l/20843 [Erişim: 20.08.2020]

[5] Yahya, Maha, 2007, “Let the Dead Be Dead: Communal Imaginaries and National Narratives in the Post-Civil War Reconstruction of Beirut”, Urban Imaginaries: Locating the Modern City, (der.) Alev Çınar, Thomas Bender, Minnesota University Press, Minnesota.

Bu icerik 439 defa görüntülenmiştir.
<p>Kaynak:  https://indyturk.com/node/222951/d%C3%BCnya/beyruttaki-patlama-tarihteki-en-b%C3%BCy%C3%BCk-n%C3%BCkleer-olmayan-patlama-olabilir</p>