MİMARLIK
385
EYLÜL-EKİM 2015
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN

YAYINLAR



KÜNYE
MİMARLIK VE EDEBİYAT

Yaşar Kemal’in Deniz Küstü Romanında Kent Mekânı ve İnsan

Nurten Özdemir, Arş. Gör., DEÜ, Mimarlık Bölümü
Rabia Akgül, Arş. Gör., DEÜ, Mimarlık Bölümü
Can Hazal Açıkgöz, Arş. Gör., DEÜ, Mimarlık Bölümü

“Bir tek coğrafya sınavı kalmıştı ortaokulu bitirmek için, girmedi o sınava. Onun coğrafyası başkaydı: Torosları doruktan eteğe, Çukurova’yı ovadan yaylaya, dere tepe, ırmak ırmak, çiçek çiçek, ağaç ağaç, böcek böcek ezbere biliyordu hepsini… Gerçek coğrafyaydı tutkusu. Göğceli ortaokul coğrafyasını bilemedi, ama kendi coğrafyasını yaşayınca hele yazınca Yaşar Kemal oldu…” (1)
Romanının temelini Anadolu gerçeği ve insan-doğa birlikteliği üzerine oluşturan Yaşar Kemal Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu sırada Anavarza kayalıklarının eteğinde bulunan Hemite Köyü’nde doğmuş, Van’dan göçen ailesiyle Kadirli’ye yerleşmiştir. Köyde geçen çocukluğu sayılmazsa dünyayı burada öğrenmiş, ilk kitaplarını da burada yazmıştır. Romanlarında coğrafyanın özel bir yeri olan Yaşar Kemal, coğrafyayı, bir mekân olmanın yanı sıra, bir karakter, bir roman kişisi olarak ele almış ve şiirsel bir dille anlatmıştır. Hikâye ve romanlarında mekân olarak genellikle Çukurova ve Toroslardaki köy ve kasaba çevresini kullanmış, kapalı / dar mekânlardan daha çok açık / geniş mekânlara yer vermiştir. Yaşar Kemal, romanında Çukurova’da yaşanan çaresizlik, işsizlik, güç

Edebiyat ve mimarlık ilişkisi sorgulandığında, mekânları farklı şekillerde yorumlama potansiyelini bulundurması nedeniyle, edebiyatın mimarlık üzerinde önemli etkilerinin olduğu söylenebilmektedir. Gündelik hayatın farklı mekânlarda kurgulanması, bunun yazı diliyle aktarılması, özellikle kentlerin mekânsal özelliklerinin yorumlanmasında yeni ufuklar açmaktadır. Lefebvre’e göre, yazınsal mekânın nitelikleri çoğu zaman, gündelik yaşantının geçtiği mekânların niteliklerine eştir.(2) Roman, adeta bir işlik görevi üstlenerek mimarlık disiplininin kendi sınırları içinde açıklama getirmekte yetersiz kaldığı mimari / kentsel mekânlarda geçen gündelik yaşantıya dair olgulara dikkat çekmektedir.(3)

Yaşar Kemal’in çevresini detaylı bir şekilde inceleyip, gözlemlerini romanlarına aktarması bu açıdan oldukça önemlidir. Yazarın uzun bir süre İstanbul’da yaşaması, İstanbul’u detaylı bir şekilde anlatan romanlar (Al Gözüm Seyreyle Salih, Deniz Küstü, Kuşlarda Gitti) yazmasında etkili olmuştur. Her kurmaca yapıtın yaşamdan beslendiğini söyleyen Yaşar Kemal gençliğinde bir süre balıkçılık yapmıştır ve bu durum romanlarında mekân ve konu seçiminde denize ve balıkçılığa yönelmesine etki etmiştir. Roman kahramanlarını da, kırsal bölgelerden göç eden, toplumsal yapıya ayak uydurmaya çalışırken bir yandan da kentle çatışan kişilerden seçmiştir.

Romanlarında genel olarak doğa-insan ilişkisini, insanların birbirlerine ve doğaya yabancılaşmalarını, beraberinde gelen sorunları işleyen Yaşar Kemal, doğanın dengesi bozulduğu zaman insanın iç dengesinin, psikolojik dengesinin bozulduğunu da vurgulamaktadır.(4) Yazarın “en çevre dostu, en deniz dostu”(5) kitabı olarak değerlendirilen Deniz Küstü de 1978 yılında yayımlanıp, yazarın İstanbul’u ve denizi anlatan, çevre sorunlarını hassasiyetle ele alan önemli romanlarından biri haline gelmiştir.

Roman, ilk bölümde olayların bir mahalle kahvesinde başlamasının ardından iki kola ayrılmaktadır. Ana karakterlerden balıkçı olan Selim’in yaşadıkları kent merkezinin batısında yer alan ve Marmara Denizi’ne kıyısı olan Menekşe’de, Zeynel’in yaşadıkları ise İstanbul’un tarihî ve merkezî semtlerinde geçmektedir. Her iki kahramanın hikâyesi ayrı ayrı ve zamanda geri dönüşler yaşanarak anlatıldıktan sonra, son bölümlerde yine biraraya gelirler. Romanda doğaya yönelik hassasiyeti en çok vurgulayan karakter Selim balıkçıdır ve genellikle denizle ilişkisi anlatılmaktadır. Yunuslarla dost olan balıkçı, Marmara’da yunus avını engellemek için elinden geleni yapar, fakat başarılı olamayınca her şeye küsüp Menekşe’yi terk eder. Geri döndüğünde ise hayalini kurduğu ve Halim Bey Veziroğlu’nun sahibi olduğu arsanın peşine düşer. Romanın diğer kahramanı Zeynel ise adam öldürme suçundan dolayı polisten kaçmaktadır. Bu sırada Dursun Kemal ile dost olur ve birlikte kentin sokaklarında türlü maceralara atılırlar. İstanbul’un tarihî semtlerinde geçen bu bölümlerde çoğunlukla kente Anadolu’dan göç etmiş insanlar üzerinde durulmaktadır ve yoğun İstanbul betimlemeleriyle kentin yozlaşması, dönüşümü gözler önüne serilmektedir. Selim balıkçı ve Zeynel’in biraraya geldiği son bölümlerde yoğun kentleşme ve doğanın dengesinin bozulmasına paralel olarak karakterlerin psikolojilerinin de bozulduğu görülür. Kentlerin kaçınılmaz sonu olan kentsel dönüşümün başlaması ve Menekşe’nin de bundan etkilenmesiyle kitap sona ermektedir.

Romanda çeşitli kentsel mekânlardan bahsedilirken Menekşe’nin yanı sıra detaylı İstanbul tasvirleri yapılmaktadır. Bu çalışmanın amacı romanda bahsedilen semtlerin yaşanan olaylar ve karakterler üzerinden mekânsal okumasını yapmaktır.

İSTANBUL SEMTLERİNİN ROMAN ÜZERİNDEN DEĞERLENDİRİLMESİ

Menekşe: Olayların başlangıç noktası olan Menekşe, doğada görülen bozulmaların net olarak okunduğu semt olarak önemli bir yerdir. Roman Zeynel’in Menekşe Kahvesi’nde İhsan’ı öldürmesiyle başlar. Olayların ilerlemesiyle Zeynel ile Selim balıkçı tarafından iki farklı şekilde algılanan Menekşe ortaya çıkar. Küçük yaşta ailesini yitiren Zeynel, Menekşe’de kendisine yeni bir yaşantı kurmaya çalışırken halkın kendisine karşı olan olumsuz davranışları sonucunda, kendisini Menekşe’ye ait hissetmez ve burayı terk eder.

Selim balıkçı ise Menekşe halkı tarafından saygı gören ve kabul edilen bir karakter olarak, hayalindeki köşkü Menekşe’ye yaptıracak kadar bu semti benimsemiştir. Hayatını denizlere, yunuslara adamış bir balıkçının eve ve arsaya büyük umutlar bağlaması, kentte yaşanacak dönüşümün ve betonlaşmanın habercisi olarak düşünülebilmektedir. Selim balıkçının köşk dışında ada ve arsa hayali de vardır. “Şu Menekşede bir adacığım olmalıydı, adada küçücük iki göz bir evim, bir bahçem olmalı, bahçeme zeytin fidanları dikmeliydim, onları her gün gözlerimle okşayarak büyütmeliydim. […] Bir de adamdaki her insanın evine girip çıkmalı, her evi evim, her insanı kardeşten de ileri gönül, kafa, yürek, yoldaşım yapmalı, her işlerine koşmalı, en küçük dertlerini derdim bilmeliydim. […] Böyle bir adayı şu Menekşede çok düşledim.” (s.23)

Romanda Menekşe’nin farklı dönemlerinden bahsedilmiştir. Önceleri kamusal alanda çeşitli kullanımların, paylaşımların, sosyal hayatın olduğu bir Menekşe görülürken, zamanla bu durum bozulmuş, doğanın katledilmesiyle birlikte kentsel alanlar rahatsız edici bir hale gelip insanlar arasındaki ilişkiler de kopmaya başlamıştır. “O zamanlar bu kıyılarda aç, benzi soluk insan yoktu. O zamanın balıkları da yağlı lezzetliydi. Marmaraya bir şeyler oldu, yunuslar kırfacana uğratılınca denizden bet bereket çekildi, yakalanan bir iki balığın da tadı, tuzu, lezzeti kalmadı. İşte şuralar, şu kıyılar közlerde yanan, pişen balık kokularıyla mis gibi kokardı. […] Bu kıyılar halkı yiyip doyurduktan sonradır ki balıkçılar balıklarını İstanbul’a Balıkpazarına götürür satarlar, bir kucak parayla dönerlerdi.” (s.48) “Marmara’nın her koyundan göğe yağlı dumanlar ağrıyordu. Deniz yanmış, kaynamış balık yağı kokusuyla kokuyordu. Kıyılardaki toprağa ağaçlara, çiçeklere, evlere, insanlara derinlemesine bir balıkyağı kokusu siniyor, bulaşıyordu.” (s.50)

Doğa ve insan ilişkilerinin birbirleriyle bağlantılı olması kent mekânını da etkilemektedir. Sosyal ilişkilerin zayıflamasından sonra kentte meydana gelen büyük dönüşümden nasibini alan Menekşe halkı bu durumu hiç yadırgamamıştır. Sadece Selim balıkçı sevdiği, bağlı olduğu bu semtin yıkımına karşı çıkabilmiştir. “Menekşeyi kaldıracaklar oradan… Kalkacak Menekşe. Yerine turistik otel yapacaklar. Menekşe bir cennet, orayı hiç bırakırlar mı çarık çürük beş balıkçıya…” (s.416) “Menekşede gürültüyle buldozerler işliyor, her kepçede bir gecekonduyu kaldırıyorlardı. Menekşeliler sevinçle, yöreye halkalanmışlar, yağmur altında çalışan, evlerini yıkan buldozerleri seyreyliyorlardı.” (s.417)

Yaşar Kemal romanda Menekşe’ye ek olarak İstanbul’un pek çok semtinden bahsetmektedir. Bunlardan bazıları olayların yaşandığı semtler, bazıları da sadece adı geçen semtler olmak üzere Harita 1’de görülmektedir.

Sirkeci-Eminönü: Romanın ana karakterlerinden Zeynel’in yaşadığı olayların büyük kısmı İstanbul’un merkezinde yer alan Sirkeci-Eminönü gibi tarihî semtlerde geçmektedir. Zeynel polisten kaçarken çeşitli olaylar yaşamıştır. Kent mekânı da bu olaylara bağlı olarak farklı nitelikleri ile anlatılmaktadır. Diğer karakterler gibi Anadolu’dan göç eden ve İstanbul’da tutunmaya çalışan Zeynel için tüm kentsel alanlar yaşam alanıdır. “Zeynel gideceği yeri biliyordu. Çok eskiden beri sığınağı o büyük kapının altıydı. Orada, o büyük kapının sağ yanında, mezarlığın az ötesinde, ağzında çok büyük bir incir ağacı bitmiş, kemerli küçük yeraltı yolunun kapısını iyice kapatmıştı. Orası sıcak, tertemizdi, kimsecikler burayı bilmiyordu.” (s.173) “Böylesine, yolcu gemilerinin bacasının dibinde uyumak onlar için gerçek bir maceraydı. Üstelik de rahattı. Kuştüyü yatakta yatar gibi buralarda uyunurdu.” (s.318)

Zeynel ile benzer bir geçmişe sahip olan ve Sirkeci Tren Garı’nı yaşam alanı olarak benimseyen sokak çocukları da romanda detaylı olarak anlatılmaktadır. Sirkeci, sokak çocuklarının barındığı, her türlü kirli işlerin döndüğü bir semttir. “Hüseyin Huri hepsini bir kalemde silip süpürüp atmış, gelmiş Sirkeci garına demirlemişti. Buradaki yerli, serseri çocuklara karışmış, onlarla sur kovuklarında, Gülhane parkında, trenlerin içinde yatıp kalkmaya, kumar oynamaya, kafayı çekmeye, tufacılık, söğüşçülük, yankesicilik yaparak gününü gün etmeye başlamıştı.” (s.105)

Romanda sokak çocukları ve Zeynel için kent mekânının bütünü yaşam alanı olarak ele alınıp, kapalı alanlardan çok sokaklar, bahçeler, duvar dipleri, köprü altları gibi açık kamusal alanlara yer verilmiştir. “Köprünün altına işporta arabaları çekilmiş, arabaların tekerleklerinin ucuna sahipleri kıvrılmışlardı. Serseri çocukların başları birbirlerinin bedenlerinin üstündeydi, kıvrılmışlar, derin uykudaydılar.” (s.163)

Bu kamusal alanlar Zeynel’in polisten kaçışı sırasında birbirine bağlanmakta okuyucunun zihninde bütüncül bir İstanbul imgesi oluşturmaktadır. Zeynel’in kafa karışıklığı yaşadığı, çaresiz kaldığı durumlar çoğunlukla Eminönü’nde geçmektedir ve bu semtin yoğun trafik, karmaşa, insan kalabalığı gibi özellikleriyle anlatılması Zeynel’in ruh durumuyla da paralellik göstermektedir. “Gene cadde her zamanki gibi tıkanmış, korna sesleri İstanbul’u bir kaldırıp bir indiriyordu. Tıkanıp kalmış bir adım ilerlemeyen otomobillerin, tepeleme sebze sandığı yüklü kamyonların, akaryakıt tankerlerinin arasından, […] polislere gözükmeden yazmacı Adem Ustanın dükkanına varabilir mi?” (s.128)

Romanda vurgulanan noktalardan biri de kentin çok fazla göç almasıyla birlikte fiziksel ve kültürel yapısının bozulmaya başlamış olmasıdır. Yaşar Kemal, İstanbul’u yozlaşan, çürüyen bir şehir olarak tariflemektedir ve romanında bu durumu çoğunlukla tarihî yarımada bölgesi üzerinden aktarmaktadır. Her ne kadar sokaklar yaşam alanı olarak görülse de roman kahramanlarının İstanbul’a giderek daha çok yabancılaştığı görülmektedir. “Yozlaşmış, bambaşka bir insan türü, kir, çamur içinde, birbirlerinin ayaklarına basarak, birbirlerine çarparak, diş gıcırdatarak, söverek, kıvıl kıvıl, üst üste alanı doldurmuşlar…” (s.275) “Ağır kokular içinde ölen, yıkılan, hızla çürüyen bir eski şehir İstanbul… Yüreğine binlerce kurdun girdiği, kıvıl kıvıl, milyonlarca kurt, suyu, toprağı, insanı çürüyen bir şehir…” (s.273)         

Haliç: Şehrin değişen toplumsal yapısı kentsel mekânların kullanımını da değiştirmekte, kent merkezinde yoğun kirliliğe yol açmaktadır. Yazar zamanla denize ve gökyüzüne de yansıyan bu kirliliği, İstanbul’un yaşanmayacak hale gelişini, Haliç üzerinden aktarırken koku ve ses duyularına yer vererek canlı betimlemeler yapmıştır. Haliç’in kirliliği sadece fiziksel bir kirliliği değil aynı zamanda karakterlerin ruhsal çöküntülerini, iç sıkıntılarını da temsil etmektedir. “Belki de Galata Kulesinin gölgesi değil, banka reklamlarının ışıkları düşmüştü Halicin kokar, öğürtücü suyuna, çimçiğ, neon, karanlık, derin, kuyu… Haliç kirli, sarı, kırmızı, mor, renk renk ışıklar vurmuş, çimçiğ, ışıkları çarpıtan, usulca çalkandığında renkleri birbirine karıştıran, bir tekne, vapur geçtiğinde de derin, karanlık bir kuyuya benzeyen, çok büyük, çirkin apartmanların, kötü, karanlık isli fabrika bacalarının […] yığıldığı, […] çürümüş, eski zamanlardan kalma, kokan tuhaf bir yaratığa benziyordu.” (s.163) “Halicin sularının üstü tozdan, kirden, yağdan kalın bir kaymak bağlamış, kokuyor. Suların üstünü martı ölüleri, tahta, yonga parçaları, boş konserve kutuları, domates, yeşil biber, mısır koçanları, karpuz kabukları kaplamış…” (s.70)

Beşiktaş: İstanbul’un karmaşası, yozlaşmışlığı en çok da Zeynel’in ruh haline yansımıştır, çevresinde algıladığı atmosfer oldukça rahatsız edicidir. Zeynel’in polisten kaçtığı durumlarda hava genelde yağmurludur, rahatsız edici neon ışıkları ve gürültü çevreyi sarmıştır. Kent tüm huzursuzluğuyla aktarılmaktadır. “Ormana düştü, çamura battı, sarı, yeşil, ak, mor neon ışıkların ortasında döndü durdu bir süre, ne yapacağını, nereye gideceğini bilemeden. Sağa vurdu neon ışık, sola vurdu ışıklar gözlerini yaktı. Işıkların dışına çıkamadı, korktu, bağırdı, çırpındı, delirdi, dört döndü ışıkların ortasında.” (s.189)

Zeynel’in dost olduğu Dursun Kemal’in evinin bulunduğu Beşiktaş, diğer semtlere oranla daha durağan anlatılmıştır. Haliç’te, Eminönü’nde, Sirkeci’de görülen karmaşa ve kirliliğin yerini Beşiktaş’ın dar sokakları, yokuşları ve evleri almıştır. Bu durumun Zeynel’in kendini kısa bir süre de olsa bir yere ait hissetmesiyle bağlantılı olduğu düşünülebilir. “Serencebey yokuşunu koşarcana çıkarak, kararıp, tahtaları yer yer dökülüp, sağa doğru yan yatmış küçücük, pencerelerinden pembe, mavi, kırmızı sakız sardunyaları sarkan bir eve geldiler. Evin sokağı damdaracıktı, ancak bir insan sığacak kadar. Sokağın evlerinin pencereleri, kapıları iç içeydi.” (s.133)

Boğaz ve Çevresi: Romanda Halim Bey Veziroğlu ise kentin giderek betonlaşmasını, fiziksel dönüşüme uğramasını çağrıştıran bir karakterdir. Pek çok karakter İstanbul’a tutunamamış, yaşam alanlarını oluşturamamış olmasına rağmen çeşitli yerlerde arsaları olan Halim bey Veziroğlu, diğerlerinin aksine Boğazda boş bulduğu, değerli alanlardaki arsaları alıp apartmanlar inşa etmektedir. Bir yandan kentte yoğun gecekondulaşmayla diğer yandan da bilinçsizce apartmanların dikilmesiyle kent silueti hızla değişmektedir. “Boğazın korularını, koyaklarını, pınarlarını, kıyılardaki ulu çınarlarını, hepsini hepsini aldı Halim Bey Veziroğlu…[…] Yüz, iki yüz dairelik blok apartmanlar kuracak o güzelim Boğaz’ın koyaklarına, koruluklarına, kıyılarına… Satacak, satacak… Boğazın üstünü evlerden atılan çöpler örtecek, Haliç gibi kokan bir çamurdan bataklık olacak Boğaz da…” (s.291) “Koskoca yüzlerce evlik bir mahalleyi yok parasına aldı ve yıkım ekipleri göndertti mahalleye, ekipler buldozerlerle yıkarlarken evleri gecekonducular karşı koydular […] Ve Halim Bey Veziroğlu bir dünya kadar arsaya sahip oldu. Şimdi o arsa bomboştur, dikenli tellerle çevrilmiştir. Üstüne blok blok apartmanların dikilmesini bekliyor. Oradan kalkan gecekonducular, semt semt İstanbul’a dağıldılar, gecekondu yapıyorlar gene.”(s.295)

Deniz Küstü’de İstanbul’un bazı semtlerinin üzerinde daha fazla durulmasının yanı sıra çok geniş bir coğrafyadan da bahsedilmiştir. Bahsi geçen diğer şehirlerde, bölgelerde herhangi bir olay yaşanmayıp sadece isim olarak verilmiştir. (Harita 2) “Bu hikaye bire bin katılarak Boğazdan Pendiğe, Pendikten Karamürsele, Marmara adasına, Silivriye, Tekirdağa, balıkçıdan balıkçıya, tekneden tekneye, ta Şarköye Geliboluya, Çanakkaleye kadar, bütün Marmara denizi kıyılarına ulaştırıldı.” (s.98)

Özellikle romanda geçmiş zamanın anlatıldığı bölümlerde Türkiye dışında da pek çok yerden de bahsedilmektedir. (Harita 3) “Sonra bir baktık bu büyük dünya macerasına doymuş çocuk, on iki yaşlarında soluğu Sirkeci garında almış. Nerede Münihler, Berlinler, Bonlar, Cenevreler. Nerede Londralar, Capetownlar, Kahireler, Şamlar, Beyrutlar. Nerede Stockholmler, Oslolar, Madridler…”           

Zeynel’in yaşadığı İstanbul ile Selim balıkçının denizden algıladığı İstanbul farklılık göstermektedir. Selim balıkçı teknesindeyken hareket ettiği sular boyunca manzarası değişir, denizi ve İstanbul’u farklı hava koşullarında izletir ve yaşatır. İstanbul’un denizinde dolaşırken yapılan siluet tasvirleri ve doğada gözlemlenen değişimlerin tasvirleri ile okurun hayal gücünün zenginliğine bırakılmış bir mekân yaratılmıştır. Denizde dolaşırken verilen semt isimleri bir taraftan okuyucuyu hayal aleminden çekip kentin haritası üzerinde rotayı çizmeye sürüklemektedir. Selim balıkçının teknesinden Hayırsızada açıklarından bakıldığında günün ilk ışıklarıyla İstanbul’un siluetine giren mimari ögelere şu şekilde yer verilir: “İlk ışıklar önce minarelerin parlak tunç alemlerine gelir, belli belirsiz minarelerin uçları aydınlanırdı. Ondan sonra tanyerleri mor, sonra pembe, sonra da apaydınlık olur, ardından da günün ilk ışıkları birden patlar, kurşun kubbeler, evlerin, apartmanların camları en sert ışıkları yansıtır, İstanbul bir anda yanar, ışığa batardı.” (s.258)

Romanda, kent merkezindeki yaşam alanı olarak sokaklar ve gecekonduları kullanılırken Selim balıkçının hikâyesinin anlatıldığı bölümlerde tekne bir yaşam alanı olarak değerlendirilmiştir. Selim teknesinde yatıp kalkar, düş görür, karnını doyurur. Karada sessiz sakin, belki biraz utangaç olan Selim’in teknede adeta dili çözülmektedir. “Selim balıkçı ayaklarını sürükleyerek yorulmuş bitmiş, tekneye döndü, eski battaniyesini başaltından alıp sarındı, başını tahtaya koyar koymaz da uyudu.” (s.97)

Mekânsal özelliklerle romandaki olayların ve karakterlerin ilişkili olduğu durum, bu bölümlerde de geçerlidir. Özellikle deniz tasvirleri gelişecek olayların tahmin edilmesinde okuyucuya yardımcı olmaktadır. Karakterlerin ruh haline göre de deniz tanımlamaları değişmektedir.

Zeynel’in İhsan’ı öldürdüğü günün sabahında: “içeriye, elinde bir toplu tabanca tutan Zeynel’den önce, tozla toprakla birlikte, dışarda denizi kudurtan lodos girdi.” (s.7)

Menekşe’de polisler Zeynel’i yakalamak için beklerken: “Denizde fırtına vardı. Kıyıya bindiren deniz evleri, yolları, toprağı sallıyordu. Ak dalgalar ta Büyükada’nın önünden kopup son hızla İstanbul’a yükleniyorlardı. Çıvgın ustura gibi, soğuk, ortalığı, geceyi, ışığı biçiyordu.”(s.175)

Selim balıkçı aşık olduğu hemşireden bahsetmeden önce: “Ebemkuşağı yankısı denize vurdu, geniş, dünya kadar, gök kadar geniş bir halka oluştu toprakla deniz arasında, biz bu renk cennetinin, cümbüşünün, aydınlığının, savrulan renklerin, savrulan ışığın, savrulan, esen renk dumanının, tufanın ortasında kaldık. Selim balıkçının yüzünde ebemkuşağı yansıdı. Başka bir dünyada, başka, apayrı bir düşteydik. […] Ortalık ılık bir deniz, ebemkuşağı, toprak kokusuna benzer yumuşak bir kokuyla kokuyordu.” (s.85)

Şehirde terör baş gösterip, Menekşe yıkılmaya başlayınca Selim balıkçı her şeyinin bırakıp denize açıldığında ilk defa denizin bakır rengi olduğundan bahsedilmiştir. “Bakır rengine boğuldu ortalık. Balıklar, pavuryalar, ıstakozlar som bakıra kesi. Mavi su bakırdan dalgalandı.” (s.404) Selim balıkçının denize ve doğaya verdiği önemle bağlantılı olarak denize kişi özellikleri de yüklenmiştir. “Denizin, şu koskocaman deniz de küseğen huyludur, bir küsmeye görsün, balığının, karidesinin, ıstakozunun zırnığını koklatmaz kimseye, küseğenler iyi huylu olurlar, deniz de iyi huyludur, yüreğinde kin tutmaz, bir gün acıyıverir insanlara, yumuşayıverir, gizlisinde, zulasında ne kadar balığı varsa döküverir ortaya.” (s.45)

SONUÇ

Yaşar Kemal pek çok romanında olduğu gibi Deniz Küstü’de de doğa insan ilişkisini ele alarak insanların kentle olan mücadelesi, bu mücadelenin zamanla doğaya yansımasını anlatmıştır. Anadolu’dan göç eden insanların kente tutunmak için verdikleri mücadeleyi, kentin fiziksel ve kültürel yapısının değişimi izlemektedir. Değişen yaşam şartları tüm insanları ve doğayı olumsuz yönde etkileyerek bu durum bir kısır döngü haline gelmektedir. Yaşar Kemal romanda, başta İstanbul olmak üzere geniş bir coğrafyadan bahsetmekte, Anadolu’nun pek çok kentine atıfta bulunmaktadır. Bu sayede sadece İstanbul değil, diğer şehirler hatta ülkeler de kurguya dâhil edilerek mekânların birbirleriyle olan ilişkilerine yer verilmektedir.

Romanda en az karakterler kadar kentsel mekân da öne çıkmakta, yaşanan gündelik hayat, kentlinin sosyo-kültürel durumu, toplumsal yapı ve şehrin fiziksel özellikleri de detaylı olarak işlenmektedir. Karakterlerin yaşadıkları olaylar, sosyo-kültürel durumlarıyla bağlantılı olarak mekânlara bakış açılarının da değiştiği ve her sahnede mekânın farklı bir kimliğe büründüğü dikkat çekmektedir. Roman genelinde tartışılan konu aşırı göç sonucunda İstanbul’un giderek yozlaşması, çürümesi, yaşanmaz bir kent haline gelişidir. Yazar bir yandan denizdeki doğal yaşamın yok oluş sorununa değinirken diğer yandan da kentsel alanlardaki sorunlardan bahseder. Yoğun göç sonucunda görülen plansız yapılaşma, doğal çevrenin yok edilip betonlaşmanın başlaması, toplumsal yapının değişimi gibi sorunlar kentte yaşayan tüm bireyleri etkilemektedir.

Deniz Küstü’de iki farklı İstanbul’un varlığından söz edilebilir. İlki kent merkezinin karmaşık, kirli, yozlaşmış, çürümüş hali; ikincisi ise Menekşe’nin daha kendi içine kapalı, önceleri bozulmamış ancak zamanla bozulmaya başlayan halidir. İlkinde mekânsal olarak pek çok semt olumsuz özellikleriyle tariflenmiştir. Kentteki sokaklar, evler, meydanlar aşırı nüfus yoğunluğu nedeniyle farklı kullanımlara maruz kalmakta ve kirlenmektedir. Gürültü, ağır koku, neon ışıklar kentte en çok rahatsızlık verici unsurlar olarak ele alınmıştır. Sokaklar yaşam alanı olarak ele alınırken roman karakterleri ve kent adeta bir çatışma içindedir.

Menekşe semtinin ve denizin anlatıldığı bölümlerde ise mekânsal özelliklerden çok denizde meydana gelen yunus avından ve doğal yaşamın bozulmasından bahsedilmiştir. Bunun sonucunda doğal yaşamın bozulması, insan yaşamını da etkileyip fiziksel çevrenin dönüşümüne ortam hazırlamıştır. Selim balıkçının hayalindeki adanın aksine Menekşe’de, kent merkezindeki gibi bir talana ortam hazırlayacak olan siteler inşa edilmeye başlanmıştır. Romanda da vurgulandığı gibi fiziksel ortamın değişimi, bölgede yaşayan insanların yaşam biçimini önemli ölçüde etkilemektedir.

Yazar çok çeşitli kentsel ögelere yer vererek okuyucunun zihninde bütüncül bir İstanbul imajı yaratmaktadır. Kent, gündelik hayatın her yönüyle ele alınıp karakterler-doğa-kent ilişkisini derinlemesine işlemektedir. Bu bakımdan bir edebi eser olarak Deniz Küstü kent mekânının dönüşümünün, toplumsal hayatın ve insanların kent üzerindeki etkilerinin, etkileşimin görülmesi açısından önem taşıyan bir eser olarak değerlendirilebilir.

NOTLAR

1. Dino, 1998, ss.30-31.

2. Lefebvre, 1998, s.8.

3. Çağlar; Tuna Ultav; Boyacıoğlu, 2013, s.64.

4. Kemal, 1978.

5. Ötüş Baskett, 2003, s.213.

KAYNAKLAR

Çağlar, Nur; Tuna Ultav, Zeynep; Boyacıoğlu, Esin, 2013, “Sevgi Soysal ve Yenişehir’de Bir Öğle Vakti Romanından Mimari / Kentsel Mekâna İlişkin Çıkarımlar”, DEÜ Edebiyat Fakültesi Dergisi, cilt:2, sayı:3, ss.61-80.

Dino, Güzin, 1998, “Kemal Gökçeli ile Karşılaşma”, Yaşar Kemal’i Okumak, Adam Yayınları, İstanbul, ss.30-31.

Kemal, Yaşar, 1978, söyleşi: Tekin Sönmez. “Tekin Sönmez’in Yaşar Kemal ile Uzun Bir Söyleşisi”. www.yasarkemal.net/soylesi/docs/tekinsonmez.html [Erişim: 01.08.2015]

Kemal, Yaşar, 2004, Deniz Küstü, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.

Lefebvre, Henri, 1998, Modern Dünyada Gündelik Hayat, Metis Yayınları, İstanbul.

Ötüş Baskett, Belma, 2003, “Yaşar Kemal’in Romanlarının Değişen Coğrafyası”, Geçmişten Geleceğe Yaşar Kemal, (yay. haz.) Süha Oğuzertem, Adam Yayınları, İstanbul, ss.211-219.

Bu icerik 2715 defa görüntülenmiştir.