366
TEMMUZ-AĞUSTOS 2012
 
MİMARLIK'tan

MİMARLIK DÜNYASINDAN




KÜNYE
ULUSAL MİMARLIK ÖDÜLLERİ

Katılımın Gösterdiği Büyük Resmi Çizmenin, Türkiye’de İyi Mimarlık Yapılıyor Demenin Bir Aracı Olarak Ulusal Mimarlık Sergisi ve Ödülleri

Celal Abdi Güzer, Doğan Tekeli, Afife Batur, Hüseyin Kahvecioğlu

Nisan 2012’de, Ulusal Mimarlık Sergisi ve Ödülleri’nin 13. dönemi tamamlandı. Geçtiğimiz sayıda, ödül alanları, ödül adaylarını ve Seçici Kurul değerlendirmelerini yayımlamıştık, tüm bu bilgilere ve görsel belgelere www.mo.org.tr/ulusalsergi adresinden de ulaşılabiliyor. Ödül ve Sergi Programının sunduğu zengin panoramayı değerlendirmek üzere Afife Batur, Celal Abdi Güzer, Hüseyin Kahvecioğlu ve Doğan Tekeli biraraya geldiler.

8 Haziran 2012, İstanbul

Mimarlar Odası İstanbul BK Şubesi

EYÜP MUHCU

“Ulusal Mimarlık Sergisi ve Ödülleri Değerlendirme Toplantısı” sanırım bu anlamda bir ilkin gerçekleştirilmesi oluyor. Dileğim bunun geleneksel olarak devam ettirilmesidir. Nitekim bu ödüllerin önemli eksikliği, mimarlık ortamıyla, toplumla, kamuyla, kamu yönetimleriyle ne kadar buluştuğuyla ilgili sorulara dairdir. Bu değerlendirme toplantılarıyla birlikte, bunu önemli ölçüde ortadan kaldıracağımızı düşünüyoruz.

Bildiğiniz gibi 1988 yılından beri iki yılda bir Ulusal Mimarlık Sergisi ve Ödülleri gerçekleştiriliyor. Bugüne kadar 13 ödül dönemi gerçekleştirildi ve giderek daha çok meslektaşlarımızın daha çok eseriyle katıldığını görüyoruz. Örneğin, Nisan 2012’de tamamlanan 13. dönemde Seçici Kurul, 241 eserin 342 panoyla katılımını değerlendirdi. Bu bir rekor, Mimarlar Odası’nın ödül değerlendirmeleri açısından da rekor bir sayı. Giderek daha da artacağını umuyoruz. Salonda sergisi yapılan eserlerin Seçici Kurulu, Ziya Tanalı başkanlığında Ercan Ağırbaş, Zeynep Ahunbay, Alişan Çırakoğlu ve Abdi Güzer’den oluşuyordu ve değerlendirmeler sonucunda “Mimar Sinan Büyük Ödülü” Erkut Şahinbaş’a verildi. Haluk Baysal ve Melih Birsel meslektaşlarımızla ilgili bir Anma Programı, Mimarlar Odası tarafından gerçekleştirilecek. Mimarlığa Katkı Dalı Başarı Ödülleri Ruşen Keleş ve Behiç Ak’a verildi.

Ayrıca Mimarlar Odası Merkez Yönetim Kurulu, mimarlığa basın alanından katkıları nedeniyle, kentleşme, mimarlık, çevre konularında ısrarlı habercilik yapan, bu konuları işleyen, gündeme taşıyan iki değerli gazetecimize, Melih Aşık ve Özlem Güvemli’ye, bu döneme özel olarak “Basın Ödülü” verdi.


Biliyorsunuz bu program, Mimarlar Odası Ulusal Mimarlık Sergisi ve Ödülleri Yönetmeliği çerçevesinde gerçekleştiriliyor. Bu yönetmeliğe Ulusal Mimarlık Ödülleri web sayfasından (www.mo.org.tr/ulusalsergi) ulaşmak mümkün, ancak son dönemlerde özellikle üzerinde durulan iki “katılım koşulu”nu size aktarmak isterim: “Sergiye katılacak eser, Mimarlar Odası Onur Kurulu’nca verilmiş bir cezanın ve/veya Mimarlar Odası tarafından kazanılmış aleyhte bir yargı kararının nesnesi olmamalıdır.” ve “Ülkemizde ruhsat ve mesleki denetim uygulaması başladıktan sonra üretilen; ruhsatsız, Mimarlar Odası'nın mesleki denetim işleminden geçirilmeyen ve hakkında ÇED çekince raporu düzenlenen eserler, sergiye katılamazlar. Yapıya dönüşmemiş ve inşaat ruhsatı alınmamış eserler, müelliflik ve telif hakkı tescil işlemi yaptırılmış olması şartıyla Proje Dalı’nda katılabilirler. Kamu yapıları veya özel statüde üretilen yapıların Yapı Dalı’nda sergiye katılabilmesi için mesleki denetim işleminden geçmiş olması yeterlidir, ruhsat aranmaz.” Bu değerlendirmelerin aynı zamanda Mimarlar Odası Yarışmalar Yönetmeliği’ne de bir katkı oluşturacağını tahmin ediyorum. Hem mimarlık üretiminin ve ortamının niteliğinin gelişmesi, hem bu anlamda mimarların ve mimarlığın toplumla buluşması açısından bu değerlendirmelerin sürdürülmesinin gerekli olduğunu düşünüyorum.

DOĞAN TEKELİ

Bu panele çağırılmaktan çok mutlu oldum, çünkü Ulusal Mimarlık Ödülleri’ne çok önem veriyorum. Bir eğitim kademesi gibi görüyorum. Mimarlar Odası’nın en yararlı hizmetlerinden sayıyorum. Bu yıl 13. program olduğuna göre, demek ki 26 yıldır bu konuda, büyük emek ve kaynak sarfedilmiş. Tüm katılımcılara, Yönetim Kurullarımıza ve Ödül Komitesinde özveri ile çalışan meslektaşlarımıza içten teşekkür borçluyuz. 13. dönem sonra böyle bir panelde ödülün değerlendirilmesi gerekirdi. Şimdi bu yapılıyor.

Ulusal Mimarlık Ödülleri amacı bakımından Ağa Han Mimarlık Ödülleri’ne çok benziyor. Odamızın amacı ödül yönetmeliğinde var; “Ülkedeki mimarlık faaliyetlerinin tanıtılması, özendirilmesi, mimarlığın kamunun gündeminde bulundurulması, mimarlık ürünlerinin belgelenmesi” şeklinde tanımlanıyor.

Ağa Han Mimarlık Ödülleri’nin amacı da İslam ülkelerinde mimarlığın geliştirilmesi, toplumda mimarlık için farkındalık yaratılması, İslam mimarlığının belgelenmesi şeklindedir. Ağa Han Mimarlık Ödülleri de, ödülün etkisinin araştırılması amacıyla paneller düzenleniyor. Bu değerlendirme, elbette öncelikle akademik alanda yapılmalıdır. Yani Türk mimarlığı nereden nereye geldi.

Ödüllendirmeler ve sergiler ne gibi yararlar sağladı. Türk mimarlığı, uluslararası çağdaş mimarlık anlayışı ve uygulamaları arasında nerededir gibi... Eminim, bu akademik değerlendirmeyi benden sonra konuşacak olan yetkin ve seçkin hocalarımız yapacaklardır.

Ben ise amaç, yöntem, süreç ve vizyon açısından birkaç düşünceyi, öneriyi gündeme getirmeye çalışacağım. Öncelikle amaç konusuna; ödül programımıza daha geniş bir vizyon getirmenin zamanı geldiğine inanıyorum. Bu da Türk mimarlığının ve mimarlarının çağdaş, uluslararası mimarlık alemindeki tanınırlılık ve saygınlığının artırılması olmalıdır.

Mimarlık pazarının globalleştiği bu zamanda uluslararası hedeflere hem ihtiyacımız hem yeteneğimiz vardır. Sergi ve ödül süreci, bence yarışmanın ilan edilmesi, sergilenmesi, yayımlanması açısından gayet iyi işliyor. Bu nedenle de her yıl artan bir ilgi ile karşılaşıldığını memnuniyetle görüyoruz. Bilindiği gibi ödül sisteminin önemli bir parçası olan Seçici Kurul, Oda Yönetim Kurulunca seçilmektedir. Önerim, bu kurulun 3’te 2’sinin üye anketi yoluyla seçimi, katılımı, ilgiyi, güveni artıracak hatta daha demokratik olacaktır. Ayrıca, Seçici Kurula bir seçkin mimarlık tarihçisi ya da eleştirmenin katılmasının tartışmalara düzey getireceği söylenebilir. Hatta bu seçici kurul üyesinin, uluslararası tanınmış bir eleştirmen-tarihçi olması dahi düşünülebilir.

Seçim süresine gelince, katılım ne kadar büyük olursa olsun, kurul bir defa ve en fazla 4-5 gün içinde büyük bir emek birikimi değerlendirmek durumunda kalmaktadır. Bu konudaki önerim, Seçici Kurulun bir iki ay ara ile iki defa toplanmasıdır. Böylece ilk toplantıda elenenler ile ödül adayları belirlenecek ve ödül adaylarından ikinci toplantı için katılımları ile ilgili olarak Seçici Kurulun eksik bulduğu belgeler istenebilecektir.

Seçici Kurul sonuç raporunun önemli bir belge olması, ödül dönemi için Türk mimarlığının toplu olarak değerlendirilmesi, kurulun bu rapor için zaman ayırması beklenmelidir. Bu raporun, ayrıca Türkiye’deki yeni Osmanlıcılık, Selçuk mimarisi özlemleri gibi çağdışı yönelimlere cevap vermesinin uygun ve gerekli olduğunu da düşünürüm. Türk mimarlığı bu özlemleri nasıl karşılıyor? Ulusal Mimarlık Ödülleri, buna karşı nasıl bir tutum içindedir, anlaşılmalıdır.

Son olarak, ödülün duyurulmasının, kamuoyunun bilgilendirilmesinin bütün diğer çalışmalar kadar önemli olduğu unutulmamalıdır. Ödüllerin, örneğin Oda Genel Başkanı tarafından verilmesi, kuşkusuz ödül alanları onurlandırır. Ama örneğin Cumhurbaşkanı tarafından Çankaya’da verilmesi, bambaşka bir anlam ve önem taşır. Ya da ödüllerin, uluslararası bir duayene verdirilmesi, bu vesile ile ondan bir değerlendirme alınması, ödüle artı bir değer kazandıracaktır.

Nihayet ödülün maddi göstergeleri... Beratı, madalyası ve trophesi, ömür boyu saklanacak görsellik ve değerde olmalıdır.

AFİFE BATUR

Ben Sayın Tekeli’nin bıraktığı noktadan başlamak istiyorum. Onun toparladığı öneri paketine katılmamak biraz zor. Şimdi onlardan birine hiç değilse yanıt vermek üzere şu resmi size göstermek istiyorum. 1988 yılında, I. Ulusal Mimarlık Sergisi ve Ödülleri Töreni, Sayın Tekeli’nin söylediği gibi ödüller, Cumhurbaşkanı tarafından verilmek üzere, Ankara’da Türk Tarih Kurumu salonlarında düzenlenmişti ve çok etkili olmuştu. Bunu bir tarihî anı olarak sizlere sunmak istiyorum.

Olay böyle başladı, benim de içinde yer aldığım Seçici Kurul, ilk kuruluş aşamasında çok çalıştı, çok tartıştı, 4-5 günden fazlaydı. Anımsadığım 2 hafta kadar gittik geldik. İki aşamada oldu, ilk defa düzenlendiği için birinci aşamada genel ilkeleri, kuralları, Yönetim Kurulu’nun koyduğu ana fikirler üzerinden altyapısını kurmak bize düşmüştü. 1988 dönemi ödülleri gerçekten çok özel bir emek sonucunda seçildi. İyi seçimler yaptık mı, yapmadık mı o ayrıca tartışılır. Bu yapıları gerçekten uzun uzun tartıştık ve o sırada da Yönetim Kurulu’na herhalde sözlü olarak (yazılı olduğunu sanmıyorum) bu ödüllerin verilmesinin gerçekten vurgulayıcı bir model içinde yapılması gerektiğini söylemiştik.

Doğan Bey, bilgi eksikliğine işaret etti. Haklı ebette. Ancak, hele başlarken, o zamanlar bu pano formatı henüz çok geliştirilmemişti. Ne var ki günümüzde bile hâlâ yeterli bilgilerin bu panolarda iletildiği kanısında değilim. Örneğin, bir projede görsel malzeme koyuyorsunuz, ancak tasarım kriterlerinizi yazamıyorsunuz. Çünkü toplam 300 kelimelik bir limiti var panonun; tasarım kriterlerinizi, tasarım / uygulama için seçtiğiniz yöntemleri pano üzerinde anlatabileceğiniz bir yer yok. Oysa tasarımın, uygulamanın kendisi kadar onun üzerine oturduğu düşüncenin, ilkelerin ve hatta felsefenin ifade edilmesi lazım. Bilgi eksikliği aynı zamanda şöyle bir soruna da yol açıyor: Bazen tek yapıyı değerlendiriyoruz, özellikle Yapı Dalı’nda, ama Seçici Kurula gönderilen örnekler arasında çoklu projeler de var. Yani diyelim ki bir kompleks öneriyorsunuz, o kompleksin içinde hem restorasyon projesi hem yeni yapılar var; tıpkı ödül kazanan Hüseyin Kahvecioğlu’nun proje grubu içinde yer aldığı Terkos Tesisleri’nde olduğu gibi. Tek bir yapının restorasyonu ile içine modern uygulamaların da girdiği bir restorasyon tasarımı, birbirinden farklı değerlendirilmesi gereken kanallardır. Bu kanalların ayırt edilmesi lazım, tek yapı başka, yapı kompleksleri, yapı gruplamaları başka; bu açıdan son sergi dönemi büyük ölçüde kayıplara uğramıştır.

Ben tüm Seçici Kurul üyelerinin çok büyük bir iyi niyetle ve özveriyle çalıştıklarına eminim. Ulusal Mimarlık Sergisi ve Ödülleri Programı, Mimarlar Odası’nın sanıyorum en başarılı programlarından biridir. Gerek organizasyonu, gerek ilkeleri, gerek kapsamı vesaire, ama hâlâ eksikleri var. Doğan Tekeli, çoğunu ortaya koydu, tekrar etmeyeyim.

Ben, iki aşamalı bir seçimin de olabileceğini düşünüyorum, ama hiç değilse değerlendirme aşamasında bir yabancı üyenin katılması doğrusu tartışılması gereklidir, diye düşünüyorum. Çünkü Türkiye’nin koşullarını tanıması imkânı olmayan veya çok az olan bir kişinin genel geçer yargılarla olaya müdahale etmesinden hep çekinirim. O bakımdan felsefesi, amaçları ve dolayısıyla sistemi farklı Ağa Han Ödülleri benzeri karşılaştırmalardan çekinirim. Bizimki daha farklı. Tasarım ve kültürde yerel potansiyeli araştıran ve değerlendirip öne çıkaran, Türkiye mimarını irdeleyen bir proje. Amaç ve içerik olarak, kanımca bugüne kadar gerçekten aksamaksızın ve çok önemli bir birikim, hatta bir mimarlık tarihi birikimi oluşturarak geldi.

Ama önemli bazı eksikleri de var. Programın web sitesinde kazanan projelerin hepsi var,  ama elenen projeler yok. Belki elenen projeler içerisinde tartışmayı açabilecek, jüri raporunun içeriğini eleştirebileceğimiz, yeniden değerlendirmesini hiç değilse kendi içimizde yapabileceğimiz veya gelecek değerlendirme dönemine yol gösterecek bazı ipuçları olabilirdi.  Oysa, şimdi ödül almayanlar birdenbire sıfırlanıyorlar. Türkiye’nin mimarlık tarihinin yazılabilmesi için tümünün bilinmesi ve kaydedilmesi gerek. Çok önemli belgeler bunlar, ama ben bu belgeleri doğrusu yeterli ölçüde değerlendiremiyorum. Ben mimarlık tarihçisiyim, yazarken kazananı yazdığım gibi kazanamayanın da düzeyini bilmek isterim. Şimdi bu kadar önemli bir birikimi böyle topladıktan sonra bu eksiği doğrusu söylememek elden gelmiyor.

Jürilerin seçimi için anket çalışması yapılması önerisine katılıyorum. Hiç değilse 3’te 1’i üyeler arasında yapılacak bir anket çalışmasıyla belirlenebilir. Merkez Yönetim Kurulu’nu da üye seçimindeki belki gereksiz bir sorumluluktan da kurtarmış olacaktır.

CELAL ABDİ GÜZER

Bundan iki ay önceydi, bir telefon aldım İngiltere’den, bir hanım arıyor böyle gayet belirgin bir İngiliz diksiyonuyla; dedi ki “Sizin bir yapınızı (yapıyı da belirterek) uluslararası bir ödüle aday göstermek istiyoruz. Ben size bir mail atacağım, orada bilgiler yer alacak.” Ben de biraz heyecanlandım, ilgilendim falan, sonra mail geldi. Yani hiç adını sanını duymadığım bir organizasyon, sonunda diyor ki: “Siz 300 pound yatıracaksınız, ondan sonra bunun karşılığında bir kitap alma garantisi veriyorsunuz,” şöyle oluyor, böyle oluyor falan. Biraz açmaya çalıştım, “Yani kaç tane ödül veriyorsunuz” dedim. “280 civarında, aşağı yukarı her kategoride veriyoruz. Küçük boy eğitim yapısı, büyük boy eğitim yapısı, az katlı, çok katlı, havaalanları iç hatlar, dış hatlar, orta büyüklük, küçük büyüklük.” Ben teşekkür ettim, tabii katılmadım. Sonra fark ettim ki, Türkiye’den bazı meslektaşlarımız bu ödülleri aldılar, gazetelerde boy boy kimi hatta bizim Ulusal Mimarlık Ödülleri’nden daha büyük puntolarla yayımlandı ve devam ediyor. Zaten yaşıyoruz, yani her alışveriş merkezinin bir ödülü var neredeyse. Ankara’dan biniyorum Esenboğa dünyanın en iyi havaalanı, iniyorum, Sabiha Gökçen de öyle falan, böyle bir enteresan ortam içinde yaşıyoruz.

Böyle bir giriş yapmamın nedeni ödülün saygınlığı meselesi. Bir ödül tabii öncelikle belli bir saygınlıktaysa geçerlilik kazanıyor, aksi takdirde ödül almak da kolay, vermek de kolay, önemli olan ödülün saygınlığının çok kişi tarafından paylaşılır olması, bir kurumsal değerinin olması. Gene benzer şekilde belki siz de rastladınız, geçenlerde mesela birdenbire Taksim’de Ahmet Vefik Alp’in bir camisi çıktı ortaya; iki gün sonra da bir uluslararası ödül aldığı açıklandı. Hiç ne ödülü olduğunu, nereden alındığını falan duymadığımız, bilmediğimiz bir şey.

Sanıyorum Mimarlar Odası’nın Ulusal Mimarlık Ödülleri’ni ayırdeden ve altı çizilmesi gereken en önemli konulardan biri, oluşturduğu kurumsallık çerçevesiyle belli bir saygınlığı sağlamış olmasıdır. Bence bu çok önemli, katılımdaki artış ve meslektaşların kendi içindeki gösterdikleri ilgi, katılsın veya katılmasın bir şekilde bunun göstergelerinden bir tanesidir. Şüphesiz yıllardır oluşan gelenek bu son dönemlerde bir kurumsallaşma noktasına gelmiştir. Afife Hanım’a katılıyorum, gerçekten Oda’nın en nitelikli ve en süreklilik gösteren etkinliklerinden de bir tanesi olarak öne çıkmaktadır.

Katılımın tabii çok boyutlu bir anlamı var, yani sayısal çokluk neyi gösterir onu çok bilmiyorum. Çünkü ben kendi çevremde izlediğimde, benim birçok meslektaşım, arkadaşım ya da Anadolu’ya gittiğimde özellikle mimarlar, mesela ödüllerin oluşturduğu düzey içinde birçok yapısını kendiliğinden eleyerek göndermiyorlar. Bu ilginç bir tavır, birçok büro var tanıdığımız, çok sayıda eser üretiyor ama bir veya iki ürünle katılıyorlar. Bu aslında gene bir ölçüde ödülün ulaştığı saygınlığı da gösteriyor diye düşünüyorum, ama onun dışında bir miktar benim izlediğim kadarıyla, Türkiye’nin bütün çeşitliliğini ve coğrafyasını temsil etmeye yönelik olarak çok yeterli olmadığını düşünüyorum. İşte katılım çok ağırlıklı olarak Ankara, İstanbul ve İzmir gibi sonuçlanıyor. Tabii belki de doğal yapı pratiğinin ağırlıklı merkezi olması nedeniyle, o zaman da tabii diğer bölgelerde ilgi belki de az oluyor.

Şimdi ödülü yarışmadan ayırdetmek lazım. Yani belki dil alışkanlığıyla hep elenen, kazanan gibi sözcükleri de kullanıyoruz, ama ödül farklı bir şey, bir değer atfediyoruz. Bu değer atfedilmeyen ürünlerin değersiz olduğunu ya da kazanamadıklarını ifade eder. Tersten gidildiği zaman da kendi içlerinde bir yarışmaya işaret etmez. En azından benim katıldığım Seçi Kurullarda izlediğim ve kişisel olarak da sürdürdüğüm bir anlayış bu, çünkü ödül bağlamsaldır. Afife Hanım da ondan bahsetti, yani diyelim ki, bundan 20 sene önce verilen bir ödül bugün önünüze geldiğinde siz onu aynı değerde görmeyebilirsiniz. Bugünün ortamı, konjonktürü, mimarlığın dinamikleri, gelişme biçimi, onun üzerinde etkili olan unsurlar, bir de gelen ürünlerin genel olarak ortaya koyduğu yapı ve çerçeve o değerlendirme zeminini etkiler.

Buna bir de Seçici Kurul’un pozisyonel olmasını eklemek lazım. Her jüri pozisyoneldir, açık veya örtük biçimde, bunu mutlaka kabul etmemiz lazım. Keşke açık olsa, ama herkes bir kültürel birikimle belli tercihlerle belli şeylerin arkasında durarak geliyor. Bunda da yanlış bir şey yok, çünkü dünyada mesela şöyle örnekler var: Yarışmalar biliyorum, Alvaro Siza’nın, Romi Khosla’nın, Tado Ando’nun tek seçici olduğu; gene yarışmalar biliyorum, bunlardan bir tanesinin mesela düşüncelerini eskizlerle yarışmacılara önceden verdiğini, ben şöyle düşünüyorum, buna yakın yaparsanız iyi olur gibisine. Doğru mudur yanlış mıdır bilmiyorum, ama bu açıklık sonucunda bu bir formattır, dünyada da var olan bir şeydir. Siz jüriye güvenirseniz, bu güven aslında katılımla kendini gösterir. Daha sonra da bulduğu yankıyla kendini gösterir ve jüri bunu seçer. Jüri pozisyoneldir, hem mimarlık adına pozisyoneldir, hem de ideolojik olarak pozisyoneldir. Bu çok önemli bir şey, dolayısıyla eşdeğer mesafeli olmak gerekir. Bana sorarsanız anketle jüri seçmek gibi şeyler olmaz, olmamalıdır ki, Mimarlar Odası’nın anketinde çok önde gelen bir-iki isimden biri olmuş biri olarak söylüyorum doğru bulmadığımı. Nedeni şudur: Anket popülist bir yöntemdir. Yani burada yaptığımız işi ne kadar biz o popülizmin dışında tutabilirsek o kadar saygınlığını arttırırız. Hele şimdi bu internet araçları çıktı, yani onları binlerce şeyle manipüle etmek çok mümkün. Dolayısıyla burada anketin bir jüri seçimi için işlevselleştirilemeyeceğini, işlevselleştirilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Eğilim yoklamaları olabilir, ama jüri aslında ideolojik bir seçimdir. Siz aslında jürinin kompozisyonu aracılığıyla bir yandan isteseniz de istemeseniz de mimarlık ortamına dünyaya nasıl baktığınıza yönelik bir mesaj verirsiniz. Jüri de seçimiyle kendi mesajını verir, bir şekilde bunu perçinler. Bu mesaj bazılarının hoşuna gitmeyebilir, mesafeli yaklaşabiliriz, açık olarak okunmayabilir, vesaire, ama sonuçta jürinin varlığı böyle bir süreci kaçınılmaz olarak zorunlu kılar. Bunu örtük, saklı, yokmuş gibi yaşamanın hiçbir anlamı yoktur.

Tabii demin söylediğim gibi içinde olduğu bağlam buraya gelen ürünlerin arasından öne çıkarılanların verdiği mesajı değerli ve önemli kılar. Gene kendi anlayışıma göre söylüyorum, Seçici Kurulun burada ortaya çıkardığı ürünlerin tekil niteliklerinin çok önemli olmadığını düşünüyorum. Mimar Sinan Büyük Ödülü’nden bahsetmiyorum, Yapı Dalı Ödülleri’nden bahsediyorum. Burada aslında o ödüller aracılığıyla Seçici Kurul bir tartışma zemini oluşturmaktadır, belli örnekleri geride bırakıp belli örnekleri öne çekerek Türkiye mimarlık ortamının durumuna ilişkin genel bir mesaj vermektedir. Bunun anlaşılması önemli. Burada aslına bakarsanız özellikle Yapı ve Proje Ödüllerinde bir öne çıkarma ve geride tutma işlemi vardır ki, bu sadece ödüllerle değil, aynı zamanda sergiye seçilme, kataloga seçilme gibi noktalarda da sürdürülmektedir. Yani bir eleğin üstünde tutma durumu vardır.

Burada dikkat ederseniz (mesela bu ödül dönemi için söyleyeyim ki, aslında bu yıllardır sürdürülen bir tutum) bilinçli ya da bilinçsiz, belki de jürinin tesadüfü içinde, örneğin eklektik, arabesk, vesaire diyebileceğimiz pek çok ürün, bu seçki içinde eleğin üstünde kalmamaktadır yıllardır. Dolayısıyla ödül ortamının öne çıkardığı ürünler ile Türkiye mimarlık ortamında üretilen ve kentlerin hâkim yüzünü oluşturan ürünler arasında da bir temsiliyet ilişkisinin olmadığını görüyoruz. Bu çok önemli. Bizim sokakta gezerken rastladığımız ve mimarlık pratiğinin çok büyük ağırlıklı çoğunluğunu, ağırlığını oluşturan ürünlerin pek çoğu buraya gelmeye cesaret edemiyor, gelmiyor veya gelse bile bir seçkinin üstünde kalmıyor. Buradan bir mesaj çıkması lazım, Türkiye mimarlık ortamı çıtanın yükseltilmesine yönelik bir kararlılık, dilek, temenni sergiliyor. Çünkü geri beslemelerine baktığımız zaman da, bu seçimlere yönelik büyük karşı çıkışlar, topyekûn tanımazlıklar, vesaire gibi şeyler yok. Demek ki Seçici Kurul aslında ortamı temsil etmeyenlerden bir seçki oluşturuyor ve bu seçki mimarlık ortamı tarafından da destekleniyor.

İkincisi, sergiye gelen ürünlere baktığım zaman, aslında hiçbir yerde birarada görmediğimiz bir çeşitlilik ve zenginlik okuyoruz ve mesela ben şahsi olarak ümitleniyorum. Yani Türkiye’de iyi mimarlık var, yapılıyor diye; aslında burada katılımın sunduğu büyük resmi tekil ödüllerden daha önemli görüyorum. Odanın da zaten hedeflediği, bu resmi çizmektir. Bu resmi çizebilmek için araçtır bence aradan 3-5 tane yapıya altı çizilerek ödül verilmesi. Seçici Kurul değişse eminim o ödüller rahatlıkla yer değiştirebilir, bu seçkide ödül alan bir proje bir başka seçkide almayabilir. Çünkü bir mutlak değerlendirme bağlamı yoktur bunun, bu matematiksel bir şey değil, demin söylediğim gibi pozisyoneldir. Ama bazı mesajlar var, bunlar dikkatle okunmalı.

Mesela, bu dönem Fikir Sunumu Dalı’nda ödül verilmemesi bir mesajdır ortama. Bu, özellikle çaba gösterilerek yapılmış bir şey değil de, elde bulunanları değerlendirdiğimiz bir ortam olarak kullanmayın mesajıdır, Seçici Kurulun verdiği. Yoksa rahatlıkla iki tane de o daldan ödül verilirdi, ama bir böyle ütopya, hayal, vesaire gibi mimarlığın geldiği noktada o dalda sunulan birikim bence çok zayıftı. Türkiye ortamını da, Türkiye ortamındaki mimarlığın dinamiklerini de temsil etmemekteydi. Bu mesaj böyle okunmalı; bu senenin ödülleriyle ilişkili olarak söylüyorum, bu önemli bir karardır. En az Yapı Ödülleri kadar tartışılması gerekir; yani Seçici Kurulun bir dalda ödül vermemesi, üstelik katılımın en fazla olduğu dönemde ödül vermemesi, Seçici Kurulun anlamlı olarak okunması gereken bir tavrıdır.

Mimar Sinan Büyük Ödülü’nü çok önemsiyorum. Tabii bir ismin öne çıkarılması, bir vefa meselesi var Odanın yıllardır sürdürdüğü. Bütün dünyada olduğu gibi, Doğan Bey’in söylediği gibi, belki o ödülün özel bir fiziksel ifadesi, anlamı, töreni, vesairesi de olmalı diye düşünüyorum.

ANMA PROGRAMI

www.mo.org.tr/anmaprogrami

Mimarlar Odası, Ulusal Mimarlık Sergisi ve Ödülleri programına paralel olarak, 2006 yılından başlayarak, Türkiye’nin mimarlık kültürüne katkıda bulunmuş ve bugün hayatta olmayan mimar(lar)ın anısını yaşatmak üzere bir Anma Programını kurumsallaştırdı. Program ile mimarlığımızın çeşitli alanlarına nitelikli çalışmaları ile katkıda bulunmuş isimleri anımsamak, onlara sahip çıkmak, onları ve görüşlerini yeniden gündeme getirmek amaçlanmaktadır. Her dönem, Ulusal Mimarlık Ödülleri Seçici Kurulu tarafından belirlenen bir mimar(lar)ın kendisi ve çalışmaları hakkında, ödül döneminden başlayarak gelecek döneme kadar, Mimarlar Odası kapsamlı bir sempozyum, retrospektif bir sergi, kitap ve film çalışması yapmakta, Türkiye çapında çeşitli etkinlikler (konferans, seminer, sergi, yayın gibi) yürütülmesi için kamuoyunu bu yönde teşvik etmektedir.

http://www.mo.org.tr/_img/_bullet_sari_ok10_8.pngAnma Programı 2006-08: MİMAR KEMALETTİN

http://www.mo.org.tr/_img/_bullet_sari_ok10_8.pngAnma Programı 2008-10: SEYFİ ARKAN

http://www.mo.org.tr/_img/_bullet_sari_ok10_8.pngAnma Programı 2010-12: ZEKİ SAYAR

http://www.mo.org.tr/_img/_bullet_sari_ok10_8.pngAnma Programı 2012-14: HALUK BAYSAL-MELİH BİRSEL

 Anma Programı çok başarılı, yani biliyorsunuz Kemalettin Bey, Seyfi Arkan, Zeki Sayar etkinlikleri yürüyor. Bu ödül bir kere verilip o tarihte biten bir şey değil, sonuçta önündeki ve arkasındaki etkinliklerle bir programa hakikaten dönüşüyor ve inanılmaz bir arşivleme çalışması oluyor. Seyfi Arkan, yani benim hiç bilmediğim yanlarıyla öne çıktı, hepsine katılmaya çalıştım o etkinliklerin, yani eminim Haluk Baysal, Melih Birsel’den de öyle bir şey çıkacak ve bunlar tabii Türkiye mimarlık ortamına büyük katkılar olarak geri dönüyor. Kitaplar, yayınlar yapılıyor, sergi geziyor, vesaire, bunlar da çok önemli.

Şimdi çok uzatmadan iki şey daha söyleyeceğim. Bir tanesi bu tabii ödül ve ödüle yönelik tartışmaların kalitesi aslında ister istemez Türkiye mimarlık ortamındaki tartışma ve eleştiri geleneğinin kalitesiyle bir süreklilik taşıyor. Bu geleneğin çok zayıf olduğunu biliyoruz. Yani Türkiye’de biz mimarlığı yeterince konuşmuyoruz, tartışmıyoruz, eleştiri mekanizmaları yok, olsa bile çok dar çevrelerde kalıyor. İşte bugün de salona bakıyorum mesela, ödüllere her sene çok yoğun ilgi gösteren pek çok mimar bugünkü toplantıya gelmiyor. Yani bunun üzerine konuşmuyorlar. Ödül programının çok önemli noktalarından bir tanesi, mimarlık eleştirisine zengin bir zemin oluşturması, bu zeminin olabildiğince işlevselleştirilmesi, yaşatılması gerekiyor. Bu anlamda hocamın söylediği gibi arşiv çok önemli, keşke mesele webde işte bu Arkitera’nın yaptığı gibi sergiye katılanların tümüne ulaşılabilecek bir veritabanı olsa ve çok kolay olsa. Ama ödüller dışındakiler de kataloga giriyor, orada bir bilgi eksikliği olmasın. Yani o derleme çöpe gitmiyor, hele son üç dönemdir yanlış bilmiyorsam CD teslimleriyle Odada çok düzenli bir arşiv var. En azından şunu biliyorum: Benim öğrencilerim ne zaman gitseler, çok geniş bir arşive, bilgi birikimine ve dokümana Oda’dan ulaşıyorlar.

Ben de birkaç öneriyle bitireyim, ikinci turda belki tartışırız. Bunlardan bir tanesi bu web’di. İkincisi, bir kere yaptık, belki tekrarlanabilir, bir karma sergi. Yani belli yılların ürünlerinden bir seçkiyi (ben bir tanesini Pakistan’a götürmüştüm, Mimarlar Odası Ulusal Mimarlık Ödülleri’nden bir seçkiyi, zannediyorum 2004’te Aydın Balamir ve Jale Erzen’le gitmiştik) müthiş ilgi görmüştü. O güne kadarki sergilerden Oda bir seçki yapmıştı, mesela onlar çok etkili olabilir. Bu seçkiler uluslararası ortama mutlaka taşınmalı, bunu çok önemli görüyorum, çünkü bu bizim mimarlığımızın gücünü ve bugün içinde olduğu dinamikleri temsil eden çok güçlü ve belki de yegâne kurumsal ortamlardan bir tanesi. Onun için bu sergiyi uluslararası ortamda gezdirmek çok önemli olabilir.

Belki tersten gideyim, biz belki Türkiye ortamına katkı yapan yabancılara uluslararası bir ödül verebiliriz. Bir yabancı eleştirmen çağıralım-çağırmayalım, beni aslında değerlendiricinin veya eleştirmenin nereden geldiği ve kim olduğu, hangi pasaportu taşıdığı yerine ne söylediği, farklı bir şey söyleyip söylemediği, bir katkısının olup olmayacağı ilgilendiriyor.

Ama bu serginin hak ettiği ilgiyi kamuoyunda görmediği eleştirisine katılıyorum. Onu görmeli, bunun için bir sürü araç işlevselleştirilebilir. Yani bir sürü uyduruk ödül programı çok renkli olarak ortamda yer alırken, bunun da belki daha çok ses getirmesi, daha çok duyulması önemli. Bu tabii saygınlıkla da ilgili, maalesef bir ölçüt olarak algılanıyor.

HÜSEYİN KAHVECİOĞLU

Ben daha çok Ulusal Mimarlık Sergileri’nden hareketle Türkiye mimarlığı üzerine bir değerlendirme olarak algıladım bu toplantı çağrısını. Tabii burada söylenilen bütün önerilere katılıyorum. Benim de bir-iki tane önerim olacak, ama en başta böyle bir panelin olmasına şunun için çok olumlu yaklaştım, gerçekten Odanın en başarılı uygulamalarından biri. Çok uzun zamandır istikrarlı bir şekilde sürüyor; ikincisi iyi belgeleniyor. Dijital ortamda hepsi olmayabilir, Afife Hanım onun eksikliğini belirtti, ama bildiğim kadarıyla tamamının katalogları yayımlanmış vaziyette. Biz 1988’den bu yana katılımlar çerçevesinde Türkiye’deki mimarlığın haritasını çıkarıp izleyebiliriz.

Bu dönem bildiğiniz gibi, 1988’den bugüne 24 yıllık bir dilim aslında, gerideki 50 yıla göre belki üç beş kat mimarlık ortamını etkileyen faktörlerin değiştiği bir dönem. O yüzden bütün bu dönemin belgelenmiş olması çok kritik. Dolayısıyla bütün bu programın, Genel Başkan sunumunda onu da dile getirdi, eğer geliştirilecekse mutlaka finalinde katılımlar üzerinden son iki yıl mimarlığının tartışıldığı bir aktiviteyle bütünleşmesi gerekir. Çok iyi bir katılım oluyor, o iki yıllık dönemin belgelenmesi çok iyi oluyor, fakat genelde prosedürel kısmı, süreç falan tartışılıyor. Bütün oraya sunulan ürünler aslında Türkiye’deki mimarlık için önemli bir gösterge oluyor.

Ben son üç dönemin ikisinde 2006 ve 2010’da Seçici Kurulda yer aldığımda bunu görme şansı elde ettim hasbelkader. Gerçekten oradaki 200-300 panoyu incelerken, yüzlerce projeyi incelerken hani ödül kısmı ayrı, sergi çok daha önemli, katılım çok daha önemli, ki üst üste gelmesi benim için ilginç oldu. Dört yıl arayla, 2006’dan 2010’a Türkiye’de nelerin değiştiğini mimarlık alanında görme şansım oldu. Hepsinde görme şansımız var, ama işin içinde olunca baştan itibaren daha konsantre izliyorsunuz. Bu son dönemde katılımcı olarak süreçteydim, dolayısıyla bu son üç dönemde bile dönemden döneme gelişimi veya değişimi görmek mümkün. Onunla ilgili bazı gözlemlerimi aktarmaya çalışacağım. Her ne kadar bunu belki en iyi yapacak kişi değilsem de, hani Seçici Kuruldaki değerlendirmeler ve katılımlar üzerinden bazı okumalar yapmak mümkün.

2000’ler biliyorsunuz çok kritik dönemler, dünyaya bağlı olarak Türkiye’de taşların yerinden oynadığı, bunun mimarlıkta ve dolayısıyla bu sergide izlerini görmek çok mümkün. Bunların başında da önceki dönemlere göre gerçekten logaritmik biçimde artan yapı üretimi, çok ciddi bir mimarlık üretimi geliyor. Fakat bütün bunlar olurken, bu kadar büyük bir üretimle beraber, mimarlığı klasik anlamda algıladığımız ve koyduğumuz yerin de yeni dünya koşullarına göre tamamen değişmesi söz konusu. Yani çok kısaca özetlemek gerekirse, (Buna dair bir değerlendirmeyi 2010’un katalogdaki değerlendirmede yazmaya çalışmıştım) burada bulunan çoğumuzun aldığı öğretideki mimarlığın, yani biraz böyle yüksek mertebede entelektüel, hatta biraz yüceltilmiş bir düşünce üretim alanının giderek piyasada bir hizmet üretim alanına evrilmesi hikâyesini aslında çok iyi görmek mümkün. Dolayısıyla bütün donanımı buna yönelik olan bizlerin, önceki kuşakların ve bize yakın kuşakların aslında karşılaştığı bu yeni durumla, yani yeni dünyanın çok hızlı üreten, çok hızlı tüketen daha tahmin edeceğiniz dinamikleri içerisinde âdeta böyle ciddi bir karşılaşma. Bu sergi mesela, bu sergiler bana göre bunların belgeleri, bu donanımlarla mimarlık ortamında var olanların yıl yıl, dönem dönem bu gelişmeler karşısındaki aldıkları pozisyonun üretimleri üzerinden belgelenmesi. Bu gözlem çok önemli diye düşünüyorum, çünkü hakikaten bizim ve öncesinin mimarı, aslında yaptığı yapıyla sadece bir mekân üreten bir meslek insanı falan değil, toplumu aydınlatan, onunla içindekini eğiten falan, hani biraz marazi düzeyde koyduğu pozisyondan, hani öyle bir öğretiyle yetişmiş mimarlardan ve onların algılarından, artık yatırımcının, işverenin, sermayenin doğal olarak çok baskın olduğu ve onların gereklerine göre bütün o maneviyatıyla böyle bir dünyada üretim yapmak durumunda kalan mimarın aslında ciddi bir karşılaşması var. Dolayısıyla bunu uzatmaya gerek yok, mimarların iş yapma biçiminden, her tasarımı bir özgün deneyim olarak ele almaktan, daha kolektif bir kaliteyi tekrar eden hızlı üretime doğru gitmeye kadar pek çok yönden değerlendirmek ve aldıkları pozisyonları görmek mümkün.

Aslında süregelen bir geçiş dönemi var, fakat ilginç bir şekilde her 5 yıl önceki 10, 15, 20 yıldan daha hızlı bir değişimin olduğu garip bir dönem. Mesela Ulusal Sergi bazında düşünürsek, 1988’den 2000’e kadar olan dönem ile 2000’den 2012’ye kadar olan dönem tam iki yarı, fakat ikinci yarı üretim ve içerik açısından kendi içinde birkaç kez katlayacak bir değişimi içeriyor.

Bazı tespitlere devam etmek gerekirse, aslında o mimarın pozisyonunda normalleşmeye yol açtı. Bu son 10-15 yıldaki ekonomik etkiler, kendi iç eleştirisiyle hani modernizmin de eleştirisiyle, tepkisiyle, mimarın o buyurgan yüksek mertebedeki konumundan, o doğal seyrinde ve sağlıklı hale geçişini, aslında biraz hani taşları yerinden oynatacak gibi etkiledi diyebilirim. Mimarın pozisyonunu çok da olumsuzlamak niyetiyle söylemiyorum, sadece tespit niyetiyle söylüyorum, bir piyasa var ve aslında onun çok etkin ve hızlı bir üretim alanı var. İşte bu ödüller de onun bir parçası haline gelebiliyor bir taraftan. Bir taraftan da hani tasarım becerisi kadar bir iş insanı olma durumu da var. Bunlar da mimarlık bilgisine ve algıya kadar değişiyor.

Mesela Ulusal Sergiden okunabilecek çok önemli bir konu, mimarlık artık yapı kadar temsili üzerinden tartışılıyor. Bu yeni bir şey olmamakla beraber, mimarların bizzat kendileri için bu yönü çok ön plana çıkmaya başladı. Bu inanılmaz yüksek üretime karşı, son 10 yılda baktığımızda, daha önce işte 10’da 1’i kadar üretimin yapıldığı önceki dönemlerdeki nitelikli mimarlık ikonu kadar ikon olmuş yapı göstermemiz zor. Yani çok sayıda nitelikli bina üretiliyor, fakat onları gidip de yerinde görüldüğünüzde Türk mimarlığı için 2000’lerin ikonografik yapısı diyebileceğimiz ayrışabilen bir yapı bulmak biraz daha güç.

Demin söylediğim gibi kolektif ve yaygın bir kalite var, işler kalitesiz de değil aslında. Dolayısıyla mimarlığın temsili üzerinden tekrar eden, yine geçmişteki algılayışla mekânsal anlamda sadece yarattığı imaj üzerinden değil, mimarlığın diğer bileşenlerine sunduğu kalite üzerinden değerlendirildiği ve geliştirildiği bir mimarlıktan çok, aslında birbirine çok benzeyen, göreceli olarak iyi çözümlerin ve kaliteli üretimlerin olduğu, ama mimarlık adına ilaveten ne söylüyor dediğimizde çok fazla etkisi olup olmadığını tartışabileceğimiz bir dönem var.

Bu tespitleri uzatmak mümkün, ama ben daha genel bir değerlendirme yapmak istedim.

Ulusal Mimarlık Sergisi ve Ödülleri programını çok önemsiyorum ama zaten bu haliyle de oldukça iyi işleyen bir süreç. Onun üzerine pek çok öneri yapılabilir, en başta da söylediğim gibi, bu potansiyelin sunduğu değerlendirmenin, mimarlık eleştirisi veya tartışması kısmının eksik kaldığını düşünüyordum ki buna Abdi Güzer de değindi. Mimarlık eleştirisi için iyi bir zemin oluşturduğunu söyledi, tamamen katılıyorum.

Bir-iki öneriyle bitireyim. Birini söyledim aslında, yani bu programın mutlaka o iki yılın kolokyumu sayılabilecek bir mimarlık tartışmasıyla eklemlenmesi çok sağlıklı olur. Diğeri, katılımın sürekli arttığı bir ortamda bu katılımı teşvik edici, yaygınlaştırıcı ve kapsayıcı olmak gerektiğini düşünüyorum. Başkanın sunumda söylediği katılım koşullarıyla ilgili kriterler var. Tabii ki yasal olarak, etik olarak tartışılacak yapıların böyle bir programa kabul edilmesini hiç kimse teklif etmez, ama hele şimdi önümüzde çok daha tartışacağımız bir döneme giriyoruz. Mimarlar Odası’nın mesleki denetiminin bu son hukuki düzenlemelerle neredeyse gereksiz kılınmasına yönelik girişimler var. Burada alınacak tavır çok önemli, iki türlü davranılabilir: Mimarlar Odası bir kurumdur ve kendi mesleki denetiminden geçen projeler arasında bir seçim yapar, denilebilir. Bunun tartışılacak ve itiraz edecek hiçbir tarafı yok kesinlikle. Fakat diğer taraftan, Mimarlar Odası bu kurum olarak taşıdığı sorumluluk çerçevesinde Türkiye’deki mimarlığı ileriye taşıyacak, kapsayacak bir rol de üstlenir, dediğimizde, (etik problemi, yasal problemi olan, ÇED raporu bulunan projeleri kastetmiyorum, bunları kesinlikle ayırıyorum) biliyoruz ki Türkiye’de prosedürel olarak Mimarlar Odası mesleki denetimi, aslında niteliği inceleyen ve onaylayan bir prosedür değil. Yani Mimarlar Odası’na mesleki denetim için kötü bir proje de getirseniz, yasalara uyuyorsa Mimarlar Odası onun mesleki denetimini yapmak zorunda. Biliyoruz ki, devletin zorunlu tutmadığı durumlar var. Uzun sözün kısası, Mimarlar Odası mesleki denetimini bir kalite belgesi olarak ön koşul olarak koymanın tekrar gözden geçirilip tartışılabileceğini düşünüyorum. Çünkü benim Seçici Kurulda olduğum dönemde, herhangi bir etik ve yasal sorunu olmayan, fakat devlet eliyle yapıldığı için galiba bu ruhsat prosedürlerini, Oda mesleki denetimini tam yerine getirmediği için değerlendirme dışı kalan gerçekten nitelikli mimarlık üretimleri vardı. Bu dikkatle sınırı geliştirmenin sergiyi ve mimarlığı kapsama açısından daha geliştirici olacağını düşünüyorum.

SİNAN OMACAN

Afife Hanım’a teşekkür ederek başlamak istiyorum şu arkadaki fotoğraf için. Bu fotoğrafı hatırlıyorum, bizim evde aslında epey gergin bir güne denk geliyordu. Çünkü 1988’de babam Genel Başkandı ve bu 1980’den de 8 yıl sonra, hemen ve tam da şu anda olduğu gibi Odaların (ki, ben bunları hayal meyal hatırlıyorum, çünkü daha Mimarlık Fakültesi’ne girmeme bir-iki yıl var) fotoğrafta ortada duran Turgut Özal tarafından kuvvetli biçimde pasifize edilmeye çalışıldığı bir dönemdi. Bir yandan da bu ödül törenine Turgut Özal katılıyordu, böyle çok netameli ve gergin bir dönemdi diye hatırlıyorum. Bugün de belki çok farklı bağlamlarda Türkiye’de, sadece mimarlık ortamında değil, benzeri süreçler var.

Bu toplantının konusu olan sergi ve ödül programını, ben de aslında ödüllerden ziyade, bizim iki senede bir Türkiye’deki mimarlar dahil bir kesiti hazır görmüşken, olabildiğince fazla ve kuvvetli bir okuma yapma olasılığı, diye düşünüyorum.

Burada iki şey apaçık görünüyor, Mimarlar Odası’nın 13 dönemdir sürdürdüğü en önemli programlarından olan bu seçkiyi eğer kendi haline bırakırsak, Abdi Bey’in bahsettiği ödül sistemleri gibi bir emlak promosyonculuğu işine dönüşme riski taşıyor. Bundan çıkmanın yolu da, belki ödülleri çok fazla öne çıkarmamak. Tabii ki ödüllerin belli bir önemi, değeri ve saygınlığı var. Pek çok ödül içerisindeki hâlâ saygın olma durumunu korumasını sağlamak gerekli, ama diğer taraftan dönemin görünen kesiti üzerine alabildiğine fazla söz üretebilmek, Ulusal Sergi’yi bahsedilen diğer ödül programlarından ayıracaktır.

CAFER BOZKURT

Ulusal Mimarlık Ödülleri’yle ilgili genel birkaç görüşümü söyleyeceğim, bir de katıldığım projeyle ilgili meraktan birkaç soru soracağım. Şimdi iki konu var, bir tanesi Büyük Ödül konusu, diğeri de Seçici Kurul hakkında konuşmak istiyorum. Büyük Ödül’e nasıl aday gösteriliyor, onun kriteri nedir öğrenmek istiyorum. Gerçi Erkut çok iyi dostumdur, ama kendim için katiyen böyle bir şey isteyerek söylemiyorum, çok daha önce Büyük Ödül verilmesi beklediğim insanlar varken, bunlar nasıl seçiliyor, nasıl aday gösteriliyor bilmiyorum.

Ben Ulusal Mimarlık Ödülleri’ne üç kere katıldım, ikisinde ödül aldım, üçüncüsüne bu sefer katıldım. Genelde çok fazla böyle şeylere katılmıyorum, bu sene de büyük bir projeyle katıldım. Katıldığım proje 270 dönüme oturan, toplam 7-8 grup yapıdan oluşuyordu; aynı projeyle 3 dalda tek projeyle katıldım. Bu proje de aşağı yukarı 140.000 metrekare kadar da kapalı alanı olan bir proje. Şimdi bu projeyle katıldığımda ilk bana söylenilen, Mimarlar Odası mesleki denetimi var mı, oldu. Mesleki denetim görmemişti, çünkü kamu projesiydi. Ben kamu projelerinin ne zamandan beri Oda mesleki denetimi gördüğünü bilmiyorum, ama bu proje bütün nitelikleri olan ve ilk defa da ruhsatı ve iskânı olan bir kamu projesiydi. Sonra proje mesleki denetimden geçirildi. Seçici Kurul kriterleri neydi veya kurula hiç ulaşmadı mı? Şimdi acaba bu Ulusal Mimarlık Ödülü acaba bir nominasyonla mı olmalı veya iki etap mı olmalı? Yani ben bunun bu şekilde yapılmasını yeterli bulduğumu söyleyemeyeceğim.

NECİP MUTLU

Ben birkaç konuyu açıklığa kavuşturmak istiyorum. Bir kere şunu çok açık söyleyebiliriz ki, Ulusal Mimarlık Sergisi ve Ödülleri meşruiyetini kabul etmiş ve bugün geldiği nokta itibariyle önemli bir kilometre taşıdır. Türkiye mimarlık ortamını toparlayan, derleyen ve onu bir çalışma olarak aktaran bir programdır. Programın süreçlerine Merkez Yönetim Kurulu dahil olmak üzere hiç kimsenin doğrudan fiili bir müdahalesi yoktur. Seçici Kurullar, programın Düzenleme Komitesi’nin Merkez Yönetim Kurulu’na sunduğu isim havuzu içinden seçilirler. Ben son beş dönemi çok iyi biliyorum, bu konular tamamen bağımsız olarak işlemektedir. Mimarlar Odası olarak bu konuda hassasiyetimiz çok fazladır; bu sürece müdahil olmak biraz önce söylendiği gibi büyümüş ve gelişmiş bir ortamı baltalamak demektedir.

Mesleki denetim konusunu açıklığa kavuşturmak istiyorum. Programın 1988’de hazırlanmış olan yönetmeliği üç yıl önce düzenlendi ve yapılan değişiklikle katılım için mesleki denetim şartı getirildi. Bunu Oda olarak çok önemsiyoruz. Kamu yapısı da olsa, özel yapı da olsa sicil kaydı açısından her yapının bir mimarı var. Projenin Mimarlar Odası’nın kendi hukuku açısından bir kayda girmesi, sicilinin tutulması ve izlenmesi çok önemli. Çünkü mesleki denetim biraz önce bahsedildiği gibi kurumların isteyip istememesi veya hükümetin tavrıyla alakalı bir konu değil, Mimarlar Odası’nın üyeleri ile arasındaki bir konudur. Oda 1970’lerden beri süregelen mesleki denetim uygulamasına her ne olursa olsun devam edeceğini, Odanın kendi düzenlediği bir program dahilinde de bu koşulun aranması gerektiğini düşünmektedir. Mesleki denetim, sürecin etik olarak izlenmesi, ÇED açısından da bir anlamıyla koşulların değerlendirildiği bütüncül bir sicil kayıt sistemidir. Bunda bir beis olduğunu düşünmüyorum, bu ortamı zenginleştirebilir.

Bu toplantıda özellikle çok güzel öneriler geldi. O önerileri değerlendireceğiz, önemli açılımlar söz konusu. Tabii ki mimarlık ortamının eleştirileri bu ortamı daha da zenginleştirecek ve daha önemli bir çalışmayı oluşturacak.

Benim bir önerim, Seçici Kurul çalışmalarında sergiye girecek eserler arasında bir eleme yapılması konusunun düşünülmesi. Önümüzdeki dönemlerde başvuru sayısı 1000’e kadar çıkabilir, çünkü bu sayı çok hızla artıyor. Artık bu dönem olduğu gibi 350 panoyu sergileyecek ortamlar da bulamıyorsunuz. Böyle olduğu zaman da birinci etap, ikinci etap ödüllere dönebilir.

Bunun yanı sıra retrospektif sergi önerisi geldi. Biz bu sergiyi sürekli güncelliyor ve özellikle yurtdışında ve Türkiye’deki uluslararası toplantılarda sergiliyoruz. 2005 Dünya Mimarlık Kongresi’nde bunu çok kapsamlı olarak yaptık. Moskova Mimarlık Festivali’nden, en son Köln’deki bir mimarlık etkinliğine bu sergi taşındı. Çok büyük ilgi oluşturuyor. Bir kere Türkiye mimarlığının bir panoramasını oluşturuyor.

Programın tabii ki eksiklikleri, algılama farklılıkları olabilir, ama bu tür ortamların da doğal sonucudur bu. Her yarışmada kolokyum yapılıyor, her yarışma bir eleştiriyi gerektiriyor. Bu bir ödül programıdır, değerlendirilmelidir ve bir sonraki dönemi de geliştirmesi açısından önemlidir.

ERDAL AKTULGA

Aslında bu anlamlı tartışma, sonuna doğru Hüseyin Kahvecioğlu’nun açıklamasıyla ve arkasından Cafer Bozkurt ve Sinan Omacan’ın açıklamalarıyla başka bir boyuta doğru da yöneldi. Bu boyutta Necip Mutlu gayet güzel bir açılım getirdi. Ulusal Mimarlık Sergisi ve Ödülleri gerçekten Odanın başarılı çalışmalarından bir tanesi. Dolayısıyla konuya mesleki denetim görmemiş projenin değerlendirilip değerlendirilmemesi boyutunda bakarsak, büyük yanlışa gireriz gibi geliyor bana. Bu bakımdan sizlere sorum şu: Acaba ortaya çıkarılacak olan eserler, Mimarlar Odası’nın bütün yönetmelikleri, kurulları ve kurumlarıyla birlikte ortaya çıkarttığı bir tablonun ürünü olmak zorunda değil midir? Dolayısıyla sizler Seçici Kurul üyesi olduğunuz dönemlerde önünüze gelen projelerde Odanın bağlayıcı olan bu yönetmelik ve kurallarına ne derecede uyabildiniz veya böyle bir uyum gösterme çabanız oldu mu?

CELAL ABDİ GÜZER

Önce bir bilgilendirme yapmak istiyorum. Ödül şöyle işliyor: Seçici Kurul değerlendirme aşamasında böyle bir tartışmaya girmiyor; kendisine sunulan eserlerin hepsinin değerlendirilebileceği varsayımıyla hareket ediyor. Programın Düzenleme Komitesi kendi açısından yönetmeliğe uymadığını düşündüğü eserlerin başvurusunu kabul etmiyor. Yani bu bir Seçici Kurul değerlendirmesi değil. İkinci konu, hakikaten katıldığım son üç dönemde hiçbir şekilde Seçici Kurulun çalışmalarına müdahil bir durum sezmedim, tamamen özgür kendi iradesiyle çalışarak değerlendirdi ve üçünde de organizasyonda mükemmeldi, diye düşünüyorum.

 “Niye şu yapı ödül almadı” sorusu, tersten sorulduğu zaman kolay cevap verilecek bir soru değil. Buradaki her bir yapı için sorulabilecek bir soru aslında. Ama şunu söyleyeyim, Cafer Bozkurt’un sorusuna yanıt olarak, projeniz Seçici Kurula sunuldu, bir habersizlik durumu ya da atlama yok, ben sizin yapınızı yerinde görerek gezdim. Seçmemek değersiz bulmak anlamına gelmez, seçmek de bir yarışma sonucunda öne çıkma anlamına gelmez. Biraz önce söylediğim gibi, en azından kendimi bağlayan ve kendi içinde olduğum durumlarda pozisyonel bir tutumum var, bunu sürdürmeye çalışıyorum, diğer kurul üyeleri katılır katılmaz. Ama bu dönemin Seçici Kurulu, her eseri ve kişiyi bir kere oybirliğiyle seçmiştir, bu önemli ve her zaman olmayan bir şey. Yani kurul mutabakat içinde, birbirleriyle paylaşarak, bir kısmı ilk defa hayatında o toplantıda tanışan insanlar olarak oybirliğiyle seçtiler.

Ödül alan, öne çıkarılan ürünlerin kendi içinde bence bir sürekliliği var ve o süreklilik ne olduklarından çok, ne olmadıkları üzerinden okunmalı. Geçmiş yıllardaki sergilerle birlikte bakıldığında şunu görüyorum: Türkiye mimarlığı bir şekilde uluslararası olarak sunulan ana eksenle kararsız ve eklektik bir eklemlenme çabası içinde. Bu son derece medyatik olarak gelişen bir durum. Bu durum çıkan ürünlerin kötü olduğunu göstermiyor, niteliksiz ve kalitesiz ürünler verildiğini göstermiyor, ama yerle ve bize özgü olma ilişkisiyle zorunlu bir bağ aranmaksızın bir böyle deneme, belki Hüseyin Kahvecioğlu’nun söylediği gibi kendiliğinden gelişen bir durumla karşı karşıyayız. Az sayıda ürün bu tutumu bir bağlamsallık içinde ele almaya çalışıyor. Bu altı çizilmesi gereken bir şey.

Hatta bir kurul çalışmasını size örnek vereyim, çok ilginçtir geziyoruz sergi salonunu, Afife Hanım hatırlayacak, bazı projeler için ya biz bunu gördük deyip döndüğümüz 4-5 proje oldu. Yani inanılmaz bir benzerlik ki, ben hani iyi proje okuduğumu düşünürüm, aynısı zannedip iki kere mi asılmış diye döndüğümüz projeler oldu ve çok sayıdaydı bunlar. Yani ortamın kendi dinamikleriyle oluşturduğu ana eksenden etkilenen ve bağlam tanımaksızın böyle yapay ve önceden kabul görmüş kendiliğinden meşrulaşan bir durum var. Şimdi bu tutum kendi başına olumsuz bir şey değil, ama tasarım sürecinin içinde olması gereken eleştirel bir mesafenin önünü kapatan ve önceden ipoteklenmiş değerlerle bir ehlileştirme ilişkisi kuran bir durum. Bununla ilgili bütün ortamda tavır geliştirilmesi gerektiğini düşünüyorum; bu zaten eleştiri ortamında var. Sadece Türkiye için değil, bütün dünya için var. Buna da böyle gözümüzü kapayarak gidemeyiz.

Bu anlamda Seçici Kurul bazı şeyleri öne çıkarmıştır, bazı şeylerden uzak durmaya çalışmıştır. Genel resim içinde anlamlı bir söz söyleme çabasıdır bu. Bu çabanın böyle algılanması lazım. Benim burada ödül verdiklerimizden daha çok sevdiğim bir sürü yapı var mesela, ödül verdiklerimiz içinde çok da kişisel olarak ilişki kurmayacağım ürünler de olabilir. Burada önemli olan bir bütün resim içinde öne çıkarılmaya çalışılan ve geride tutulmaya çalışılanlarla bir denge kurulması ve bir mesaj verilmeye çalışılmasıdır. Kurumsal bir ödül süreci bu tekillikteki bir tartışmayı dışlayan bir süreçtir.

AFİFE BATUR

Seçici Kurul raporunun daha ayrıntılı, kapsamlı ve kazananları ve kazanamayanları bilgilendirecek bir boyutta olması gerektiğinin altını çizmek istiyorum. Bir de bugün yaptığımız toplantı, aslında belki Ankara’da sergi tümüyle açıkken bir gün sabahtan akşama kadar sürecek bir kolokyum, bir tartışma ortamı içinde keşke yapılabilseydi. Bundan sonrası için bunun yapılması konusunda Mimarlar Odası yönetimine bir öneri vermek istiyorum.

Gerçekten bu çok önemli etkinlik uçup gitmesin. Gerçi uçup gitmiyor, biliyoruz ki, Sinan Ödüllü Mimarlar Programı kapsamında panel, sergi ve bir kitap hazırlanıyor. Yine içinde olduğum için söylüyorum, Anma Programları kapsamında bir sempozyum, sergi ve kitaplar hazırlanıyor. Bunlar gerçekten dünya çapında önemli kazanımlar.

SİNAN ÖDÜLLÜ MİMARLAR PROGRAMI

www.mo.org.tr/sinanprogrami

Mimarlar Odası, 1988 yılından beri her iki yılda bir Mimar Sinan anısına Ulusal Mimarlık Sergisi ve Ödülleri’ni düzenlemektedir. Sergi ve Ödül Programı kapsamında verilen en büyük ödül, tüm meslek hayatı boyunca verdiği eserleri ve mimarlığa geçen hizmetleri nedeniyle bir mimara veya ortak çalışan mimarlara verilen “Sinan Ödülü”dür. Mimarlar Odası 2008 yılında düzenlenen programın 11. döneminden itibaren büyük ödülü alan mimar/ların üretimlerini derlemek ve mimarlık kamuoyuna sunmak amacıyla SİNAN ÖDÜLLÜ MİMARLAR PROGRAMI’nı düzenlemektedir. Program, bu kapsamda mimarın etkinliğinin ve üretimlerinin değerlendirildiği bir panel, üretimlerinden oluşan bir sergi ve tümünü kapsayan bir kitabın yayımlanmasını kapsamaktadır.

http://www.mo.org.tr/_img/_bullet_sari_ok10_8.pngSinan Ödüllü MP 2008-10: ZİYA TANALI

http://www.mo.org.tr/_img/_bullet_sari_ok10_8.pngSinan Ödüllü MP 2010-12: MEHMET KONURALP

http://www.mo.org.tr/_img/_bullet_sari_ok10_8.pngSinan Ödüllü MP 2012-14: ERKUT ŞAHİNBAŞ

HÜSEYİN KAHVECİOĞLI

Kısaca bir-iki şey söylemek istiyorum, Ulusal Mimarlık “Sergisi” mi, yoksa “Ödülleri” mi sorusunun cevabı bence net, bu “Ulusal Mimarlık Sergisi ve Ödülleri”. Hatta ben de kişisel olarak öyle düşünüyorum ve pek çok kişi bu süreçlerde sergiyi daha fazla önemsiyor. Katılım önemli, o dönemin mimarlığını yansıtan katılımlar daha önemli.

İkincisi, mesleki denetim konusu. Bu konulardaki tartışmayı, bizim içinde bulunduğumuz koşullara (Mimarlar Odası üzerindeki baskıya, Türkiye’deki prosedürel yapıya, iktidarın müdahalesine) göre değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Şöyle ki, dünyada mimarı olmayan mimarlıklar bile yeri geliyor mimarlık otoriteleri tarafından literatüre veya bu tür programlara alınabiliyor. Yani benim bahsettiğim, (Odanın bu anlamda elini zayıflatacak bir öneri gibi algılanmasın) mimarlık üretimini, tasarımın ruhunu sadece mesleki prosedürel birtakım süreçler üzerinden değerlendirmek, (Türkiye’de Oda üzerinde ya da alanın üzerinde bu baskılar olmasa belki bu konuda daha rahat ve açık davranılacakken bu biraz tepkisel olabiliyor), mimarlığın üretim biçimine ve onun sonuçlarına daha fazla şans tanımanın önüne geçebiliyor.

AFİFE BATUR

Bu mesleki denetim konusu, iki yıl önceki Genel Kurulda sanıyorum tartışıldı ve orada karar verildi. Buna neden olan şey, önceki sergilerden birine katılan kaçak ve illegal ortamlarda üretilmiş bir eserin ödül kazanmış olmasıydı. Bunun bu anlamda önem kazanması sadece o uygunsuz davranan meslektaşımız yüzünden oldu, belki konu bu kadar büyümeyecekti.  Mesleki denetim tabii ki bir sorun, örneğin üniversitelerde döner sermayede yapılan projelerin mesleki denetimden geçmesi her zaman kolay olmuyor. Ben şahsen katıldığım döner sermaye çalışmalarında projeleri hep mesleki denetimden geçirdim, bir yığın problem yaşayarak. Ama akademik çevrede bu zahmete girişmeme eğilimi vardır, onu da bilgi olarak vereyim.

Bu icerik 3990 defa görüntülenmiştir.